Reklam
Reklam
Reklam

TÜRKİYE TÖKEZLİYOR, YIKILMASI YOK OLUŞUMUZDUR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Devlet çatısı çatırdıyor. Emniyetle asker, polisle jandarma çekişiyor. Emniyet içinde farklı gruplar kıyasıya boğuşuyor, karşılıklı tezgâhlar kuruluyor. TSK içinde, emir komuta zinciri dışında Masonik yapılanmalardan söz ediliyor. Cumhurbaşkanıyla Başbakan farklı kulvarlarda koşuyor, ikbal ve iktidar hırsıyla kendi ekiplerini kolluyor, karıları bile biri biriyle konuşmuyor, aynı toplantılara katılmıyor. İktidarla muhalefet hizmet yarışı ve milli çıkarları koruma kaygısı yerine, oy devşirme amacıyla acımasız bir karalama kampanyası yürütüyor.

Recep Erdoğan BOP Eşbaşkanlığı göreviyle; sözde PKK ile ayrı, ama özde aynı amaca hizmetle, 2. İsrail olacak bir Kürdistan oluşumuna ve ülkenin parçalanmasına çanak tutuyor.

ABD’nin Irak ve Afganistan işgalinden ve milyonlarca masum Müslümanın katlinden sonra şimdi de, İran’a saldırmak için hazırladığı tezgâhlara, AKP taşeronluk ediyor.

Bunlardan daha da beteri, yargı giderek siyasallaşıyor, farklı kamplara ayrışıyor ve yüksek yargı bürokrasisi biri birinin ayağını kaydırmaya ve yaptıkları yanlışlıkları kitabına uydurmaya uğraşıyor.

Darwinist ve komünist kafalı sosyalistler, emperyalizmin kiralık kuklalarınca oluşturulan bu karanlık ortamı fırsat bilerek, devrim çığlıkları atıp, askeri darbelere davetiye çıkarırken, ılımlı İslamcılar “AKP adım adım dinsizleri devre dışı bırakıp müminleri yerleştiriyor ve mevziler Müslümanların eline geçiyor” saflığı ve safsatasıyla, kargaları bile güldürecek bir ahmaklık ve aymazlık içinde avunup övünüyor.

Bütün Milli varlıklarımız, sanayi kazanımlarımız, stratejik kurumlarımız arsa değerinin bile onda bir fiyatına yabancılara satılıyor, işsizlik sosyal patlama noktasını zorluyor, açlık ve sefalet kol geziyor, aile yapısı ve ahlaki değerler hızla yozlaşıyor…

Sağ-sol çatışmalarını, Alevi Sünni kışkırtmalarını, büyük bedellerle de olsa atlatan ülkemiz şimdi, Kürt Türk çatışmasına ve kardeş kavgasına doğru hızla kayıyor.

Evet, Türkiye tökezliyor..  Yere düşmesi halinde yeniden ayağa kalkamayacak hıyanet tuzakları kuruluyor. Yıkılmamız yok olmamız anlamına geliyor. Gün, sorumluluklarımızı kuşanma, Milli ve manevi mirasımıza sahip çıkma günüdür. Mehmet Eymür 25 Aralık 2009 NTV haber kuşağına katılıp şunları söylüyor:

“Bir istihbarat savaşı yaşanıyor denebilir. Yabancı istihbarat örgütleri ve Türkiye uzantılarının da bu çekişmelerde parmağı olduğu söylenebilir.

“İzmir’de Yunanistan adına casusluk yapan üç kişi yakalandı” haberleri de, bana gündem saptırmaya yönelik gelmektedir. Çünkü Türkiye, stratejik kurumları dahil, zaten bir casuslar cennetidir. Türkiye çok tehlikeli ve çetrefilli bir süreçten geçmektedir.”

MİT Müsteşarlığı, Ergenekon yargıçlarının resmi sorusu üzerine “Yakamoz, Ayışığı ve Sarıkız gibi askeri darbe girişimleriyle ilgili – basında yazılan konuşmalar dışında – elimizde herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.” Şeklindeki yanıtı da, oldukça önemlidir ve Ergenekon iddialarının kasıtlı ve kışkırtıcı hazırlandığı ve Orduyu yıpratmayı hedef aldığını göstermektedir.”

Bu sözleriyle eski Anti Kontrgerilla Daire Başkanının, bazı gerçekleri ifşa ve itiraf ederken, asıl tehdit ve tehlike merkezlerine, Siyonist güçlere ve işbirlikçilerine değinmemesi ise dikkat çekiyor.

Bu arada AKP’nin Meclise sunduğu “askeri ağır silahların, Emniyet ve MİT’e verilmek üzere ithal edilmesine imkân tanıyan” kanun tasarısına, Genelkurmay haklı olarak karşı çıkıyordu. Çünkü bu girişim, TSK’ya alternatif yeni bir askeri güç oluşturma çabalarının ve dış dayatmaların bir sonucu yapılıyordu.

Ve yine AKP Elazığ milletvekili Fevzi İşbaşaran’ın:

“Emniyet bünyesindeki iç hesaplaşmalardan, Ordu ve Emniyet gibi devlet kurumlarını bir birine kışkırtan yapılanmalardan” bahsetmesi de hıyanet girişimlerinin hangi boyutlara ulaştığını gösteriyordu.

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş: ‘Suikast iddiaları çok vahim acilen aydınlatılmalı’

Yakın tarihinde çok sayıda suikast olayı yaşanmış bir ülkede yeniden bu konuyu konuşmaktan çok rahatsız olduğunu belirten Numan Kurtulmuş, “Başbakan yardımcılığı yapan etkin bir siyasetçiye, yani Sn. Bülent Arınç’a yönelik bir suikast girişiminin konuşulması fevkalade vahimdir. Bu konuda iktidar acilen üzerine düşen görevi yapmalı ve sorumluları yargı önüne çıkarmalıdır. Muhalefette olayların aydınlanması için elinde bir şey varsa yardımcı olmalıdır” diyordu.

Hükümet ve meclisteki muhalefet partilerini eleştiren Kurtulmuş, "Suikast girişimi iddiasının söylenmesi bile tüyleri diken diken etmesi gerekir. Ama her iki kanatta bu olaydan kendilerine siyaseten kazanç sağlamaya çalışıyor. Ben buradan onları uyarıyorum. Buradan hiçbir siyaset çıkmaz. Buradan hiçbir muhalefet partisine bir şey gelmez. Bu konuda iktidar partisine de sadece söz söylemek değil, icraat anlamında önemli görevler düşüyor. Bu olayın arkasında kim varsa hemen ortaya çıkarılması gerekir" sözleriyle sahteliği ve suniliği sırıtan suikast iddialarını, peşinen doğru kabul etme ve AKP’nin ekmeğine yağ sürme gafletine düşüyordu.

Emniyet teşkilatına, FG cemaatinin sızdığı ve çok önemli mevziler kazandığı artık gizlenmiyordu. Ancak teşkilatın ortadan ikiye bölündüğü, huzursuzluğun had safhaya ulaştığı da gözleniyordu. Acaba şimdi de,  FG ile diğer cemaatler arasında paylaşım savaşı mı yaşanıyordu?

“Kürt, Ermeni, Kıbrıs” gibi bilumum açılımlarımızın öncü habercisi Uluslararası Kriz Grubu’nun 14 Nisan 2009 tarihli, “Türkiye ve Ermenistan: Zihinlerin Açılması, Sınırların Açılması” başlıklı raporda yer alan bir cümle aklımızdan hiç ama hiç çıkmıyor. Türkiye’de “Ermeni” açılımının “miladı” şöyle ifade ediliyordu:

“Gerçek dönüm noktası, çok sevilen İstanbul’un entellektüel elitine mensup Ermeni Türk Gazeteci Hrant Dink’in Ocak 2007’de, bir milliyetçi ekip için çalışan silahlı bir adam tarafından öldürülmesi oldu…”

“Kürt açılımı”nın “dönüm noktası” ise ABD-Barzani destekli, video kayıtlı Dağlıca, Aktütün baskınları olmuş, Dışişleri Bakanı Davutoğlu da, “Dağlıca’dan sonra Türkiye ile Kürtler arasında bir çatışma olacağı bekleniyordu, ama en kapsamlı ilişkiler sağlandı. Biz bölgeyle ilgili politikalarımızda krizleri büyüterek değil, işbirliğini artırarak sonuç almayı tercih ediyoruz…” sözleriyle, o acı gerçeği itiraf etmişti. Ama görüyoruz, dört koldan baskı, tehdit, şantaja rağmen bu “açılım” özellikle içerde hazmedilemiyor, çok ciddi direnişle karşılaşıyor. İşte o hallerde “Ermeni açılımı” ile ilgili bu satırlar beynimi hep burgu gibi deliyor… Ya “Kürt açılımında da gerçek dönüm noktası” sayılacak kurban veya kurbanlar hazırlanıyorsa?!

Dink’in öldürülmesi ile başlayan ”Ermeni açılımı”, Bursa maçıyla zirveye ulaşmıştı. Ne tesadüf zirve noktasında Dink’in öldürülmesinden “sorumlu” olduğu iddia edildiği halde makamında tutulan, hakkında soruşturma açılmasına dahi izin verilmeyen Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek görevden alınmıştı. Neden alındı ve neden şimdi? Bu ne cins bir “kurbanlık”tır?..

“Maksat hasıl oldu”ğundan mı, Dink Ailesi’nin “hesapları” bozmaması için “sus payı” mı, herkesin kendi “izleme-dinleme mekanizmasını” kurmasından sonra artık Emniyet İstihbarat’a ihtiyaç kalmaması mı, Başbakan Erdoğan’ın aleniyet kazanan “baskın erken seçim” hesapları mı? Yoksa hepsi birden mi?

Elbet gerçekler er-geç ortaya dökülecekti. Ama Hrant Dink’in öldürülmesi olayının tüm boyutlarıyla aydınlatılması en aciliydi. Çünkü bu cinayet sayesinde Türkiye’ye, tersine “tarih yaptırılıyor”, dahası Türkiye, bağırta bağırta Türk Dünyası’ndan kopartılıyor. Maç bahanesiyle Azerbaycan bayrakları bile yasaklanıyor!

Evet, Akyürek’in görevden alınmasıyla bu meselenin kapandığı sanılıp, buna aldanmamalıdır. Mesela Dink cinayetinin azmettiricisi olduğu iddia edilen, 1 numaralı sanık “Büyük Abi” Erhan Tuncel’in bağlantıları, “devlet sırrı” olduğu gerekçesiyle imha edildiği söylenen telefon görüşmelerinin kayıtları mutlaka bulunmalıdır. Tabii Başbakanlık Teftiş Kurulu ve MİT’in tespitlerine rağmen Erhan Tuncel’in kökenine ilişkin bilgilerin neden ısrarla görmezden gelindiği sorusu da mutlaka cevaplandırılmalıdır.

Emniyet ve erken seçim hazırlıkları

Akyürek operasyonunun “baskın erken seçimle” ne ilgisi mi vardır?

Bunun yanıtı Abdullah Gül ekibiyle Recep Erdoğan ekibi arasındaki gizli hesaplaşmada aranmalıdır.

Gladyo ve uzantıları!

Gladyo duruma göre kabuk değiştirmekte ve bu nedenle de birbirinden farklı birçok isme sahip olmaktadır. Örgüt dönem ve duruma göre farklı kurum ve merkezlerde yuvalanmaktadır. Türkiye'de kafalar da en çok bu nedenle karışmaktadır. Kontrgerilla bir muamma değildir; o bilinebilen, görülebilen ve isimlendirilebilen bir örgüttür ve Mason Localarıyla irtibatlıdır.

Bu nedenle Gladyo ya da Kontrgerilla'nın tasfiyesi, karanlık bir çetenin tasfiyesi kadar kolay olmamaktadır. Bu örgütün tasfiyesi, kökleri devletin en derin kurumlarına kadar uzanması nedeniyle zorlu sancılı, ama mutlaka köklü değişimle başarılacaktır. Çünkü Atatürk de Mason Localarını ancak bir devrim sonucu kapatmıştır.

Babası Yahudi, dadısı ABD, komutanı NATO olmaktaydı

Kontrgerilla'nın babası Siyonizm, dadısı ABD ve çete başı NATO, anası Masonlar, gayrimeşru çocuğu ise ya “SüperNato”, ya “kontrgerilla”, Ya “Gladyo”,  ya da “Derin Devlet” tipi oluşumlardır.

Karşı karşıya olduğumuz bu durumu şöyle de' ifade edebiliriz: Gladyo veya Kontrgerilla, Türkiye'nin son 60 yılda teslim alınması sürecinde birçok merkez, aktör, kurum vs. değiştiriyor; ama hiçbir dönemde varlığını borçlu olduğu ABD'den ve İsrail’den bağımsız kalmamıştır.

Siz Kontrgerilla'nın, Gladyo'nun, Derin Devletin veya adına artık ne derseniz deyin, bu örgütün ne olduğunu bilmek mi istiyorsunuz, o zaman onun ABD ve Yahudi Lobileriyle olan ilişkilerine bakın. Bu bir turnusol kâğıdı gibidir. Sanırız Kontrgerilla'yı, Derin Devleti veya Gladyo'yu, ABD'den bağımsız olarak ele alanların ve bu örgütün mevcut sistem tarafından tasfiye edilebileceğini düşünenlerin kavrayamadığı en büyük yanılgı da burasıdır.

Kontrgerilla bazen Türk Ordusu'nun merkezinde (ÖHD-STK), bazen Türkiye hükümetinin tepesinde (Çiller-Özal-Erdoğan), bazen bir partinin bünyesinde, bazen bir devlet kurumunun içerisinde (Sıkıyönetim Komutanlıkları–Emniyet) bazen de özel bir çetenin himayesinde yuvalanmakta, bazen solcu, bazen sağcı, bazen İslamcı olmakta, ama mutlaka Masonlardan doğrudan ve dolaylı yardım almaktadır.

Bölünmenin adı demokrasi konulmaktaydı!

Kimsenin aklına köken, etnik aidiyet gelmiyordu, şimdi AKP, açılım saçmalığıyla 72 milyonun aklına bunu, yani etnik köken farkını sokmayı başarmıştır.

Anadolu'ya düşmanlık tohumları saçılmıştır. Bundan Türk kökenliler olduğu gibi, Kürt kökenli kardeşlerimiz de rahatsızdır. Onların çoğunluğunun aklında ayrılık yoktu, sokuldu... Daha çok demokratik hak mı, ona itiraz eden zaten yoktu. Daha düzgün yaşam şartları mı ona da hak veriliyordu. İşsize iş mi, bölgeler arası uçurumların giderilmesi mi? Bunlarda doğruydu. “Batının vergileri doğuya gidiyor” diyen bir avuç beyinsiz dışında milletimizin her kesimi, fakirlik ve dengesizliğin giderilmesini destekliyordu. Öyleyse bir avuç Kürtçü PKK'cının ve onların dış ve iç bağlantılarının ve şu AKP iktidarının derdi ne oluyordu? Bu ülkenin kardeş kavgası içine girmesini kimler istiyordu? Nihai hedeflere varma yolunda, Kürt kimliğinin tanınması söylemleri bahanedir. Kürtçe konuşma serbestisi ve bazı yer isimlerinin Kürtçeleriyle değiştirilmesi bahanedir. Amaç Türkiye'yi bölmektir, Türkiye'yi tökezletmektir. Ama bunu Güneydoğulu kardeşlerimizin çoğunun istemediği de bir gerçektir. Ama korku onları da susturup sindirmiştir. Demokrasi hayali ve bahanesiyle ülkemiz bölünmektedir.

Devlet içi çatışma mı?

İnsanın kanını donduran vahim olaylar, vahim iddialar birbirini kovalıyor. Ne oluyor Türkiye'ye? Bazılarının söylediği gibi, bu yolla gerçekten demokratikleşiyor muyuz? Yıllardır demokrasiye musallat olmuş derin devlet çeteleri mi ayıklanıyor? Acaba askerin siyaset üzerindeki vesayeti mi kırılıyor? Yoksa TSK etkisiz ve çaresiz bırakılmaya mı çalışılıyor? Bazı devlet kurumlarının içinin çok da temiz olmadığı gerçeğini Türkiye yeni öğrenmiyor. Ama yakın zamanda yaşananlar acaba salt devleti çetelerden temizleme operasyonu mu? Yoksa Cumhuriyeti tasfiye oyunu mu? Tartışmalı olan nokta bu. Acaba devleti çetelerden temizleme operasyonu görüntüsü altında, derin devleti ele geçirme savaşı mı yaşanıyor?

Arınç'a suikast girişimi olayı konusunda Genelkurmay'ın yaptığı yazılı açıklama bu açıdan son derece düşündürücü. Genelkurmay'dan yapılan açıklama ve başkent kulislerinde kulaktan kulağa fısıldanan çok çarpıcı iddialar var. Genelkurmay'ın açıklamasında deniyor ki, "Evet iki subay gözaltına alınmış, haklarında soruşturma başlatılmıştır. Ancak o iki personel, başka bir askeri personeli izlemekle görevli olarak orada bulunmaktaydı..."

Kulislere yansıyan iddia şu: "Genelkurmay uzunca bir süreden beri içerden bilgi ve belge sızdırmalarına karşı kapsamlı bir soruşturma yürütüyordu. Bu çerçevede kritik bir birimde görev yapan bir subaydan kuşkulanılıyor. Söz konusu subayın, TSK'ya karşı asimetrik psikolojik harekât yürütenlere içerden bilgi ve belge sağladığı, sahte belge üretilmesine yardımcı olduğu yönünde ciddi kuşkular vardı. Bülent Arınç'a suikast iddiası ile gözaltına alınan albay ve binbaşı işte bu personeli izliyor ve suçüstü yapmaya çalışıyorlardı."

Ve işte bu noktadan itibaren bir başka komplo teorisi devreye giriyor: "Bilgi sızdıran askeri personelin izlendiği fark edilince, söz konusu subayla ilişkisi olanlar, devletin bir diğer istihbarat servisini harekete geçiriyor. Cumartesi gecesi gerçekleştirilen polis operasyonu ile hem Genelkurmay'ın köstebek operasyonu sonuçsuz bırakılıyor hem de Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı yürütülen psikolojik harekâta dehşetengiz bir suikast iddiasıyla malzeme sağlanmış oluyor."

Kulislere yansıyan bu iddia Genelkurmay'ın yaptığı resmi açıklama ile bir ölçüde doğrulanıyor. Fakat bütün bunlar en azından şu anda iddia. Gerçek olan ise devlet organları arasındaki çatışmanın tehlikeli boyutlara varmış olması... Psikolojik savaşın, fiziki çatışmaya dönüşme riski giderek artıyor... Erzincan'da tutuklanan MİT'çiler "polisle çatışabilirdik" dememiş miydi?

Türkiye nereye kaydırılmaktaydı?

"Asimetrik psikolojik bir savaşın içinde bulunduklarını" açıklayan Genelkurmay Başkanı defalarca dile getiriyor. Org. Başbuğ'un da kendilerine yönelik olduğunu söylediği çağın yeni savaş taktiğinde top, tüfek, tank bulunmuyor… Kamuoyu o kadar çok bilgi, belge ve açıklama bombardımanına tutuluyor ki bunların içinden hangisinin doğru olup olmadığını anlamakta zorluk çekiyor. Zihin haritaları altüst ediliyor, öteden beri kabul görmüş kuralları, etik değerleri toz dumana çeviriyor. Bu savaş yönteminde, gerçeğin sonradan nasıl şekilleneceğinin de bir önemi yok. Baştan yaratılan algı, olayın üzerine öyle bir kara perde örtüyor ki sonrasında gerçek ortaya çıksa bile herkes ilk anda yaratılana inanıyor. Yeni savaş modelinin en önemli meydanı ise medya... Kuralı, etiği olmayan karşı taraf öyle bir saldırıya geçiyor ki, hukuk içinde kalıp etik değerlere uyarak savaşma yolunu seçenler, en güçsüz bir saldırıda dahi yeniliyor.

PKK’nın BDP’leşmesi, demokratik bir aşamaydı!

DTP’lilerin ya da BDP’lilerin sine-i aşirete dönmek yerine, parlamentoda kalmalarıyla, yepyeni bir aşamaya daha ulaşıldığı gözleniyor. Eskiden çok korkulan tehlikeli olasılıklardan söz edilirken, arada şu sözler de söylenirdi: - Amaçları sonunda parlamentoya Öcalan’ı sokmak, o da gerçekleşince görürsünüz! Abdullah Öcalan’ın kendisinin parlamentoya girmesine ne kadar kaldığı bilinmiyor. Ama Ahmet Türk’ün açıklamalarından sonra bir aşamanın daha geride kalmakta olduğunu ve “APO”nun temsilcilerinin bundan böyle Meclis’te yer alacaklarını söylemek gerekiyor.

Eski DTP’li yeni BDP’lilere “Meclis’e gidin” telkini Öcalan’dan geldiğine ve dinlenen bu talimatın parlamento çatısı altına dönmekte etkili olduğu alenen bilindiğine göre, yeni partinin 19 temsilcisinin artık “APO”nun temsilcileri olarak, kabul edilmelerinde ve “APO’nun milletvekilleri Meclis’e girdiler” denmesinde bir yanlışlık bulunmuyor. Bunun en azından, psikolojik olarak çok önemli bir aşamayı oluşturduğunu kabul etmemiz lazım geliyor. Söz konusu gelişmeden memnun olanların, bunun mimarlarını kutlamalarından daha doğal bir şey olamaz ve bu mimarlar arasında olayları buraya kadar vardıran açılımın fikir babaları ile uygulayıcılarının bulunduğunun söylenmesine de izan sahibi hiçbir Allah’ın kulu kızamaz…

Erdoğan’ın açılımı, ABD’nin Kuzey Irak’ta oluşturacağı protektora fikrinin otomatik olarak Barzani’yi PKK’ya karşı bir davranışa iteceği varsayımına dayanıyordu. Bu planda kendisine yüklenen misyonu yerine getirmeyi kabul etmesi için, Kuzey Iraklı liderlerin PKK konusunda geniş bir işbirliğini rahatça kabul edip, direnmekten vazgeçecekleri sanılıyordu. Ama bunların hiçbiri gerçekleşmemiş, suya düşmüş, bu durumda da, gerçekte bir Kürt açılımı olmayıp, PKK’yı siyasallaştırma ve meşrulaştırma süreci yaşandığı anlaşılıyordu.

PKK’nın kendisini tasfiyeyi öngören böyle bir plana bütün gücüyle karşı çıkacağı ve terör örgütünün Türkiye’yi bir kaosa itmek için elinden gelen her şeyi yapacağı da söyleniyordu ve bu da fos çıkıyordu. Bu arada da yeni bir aşamaya daha geliniyor, Apo’nun temsilcileri resmen Meclis’te yer alıyor ve bu badireden ne kazandığımız sorusu ise tabii ki yanıtsız kalıyordu.

Emniyetteki kavganın perde arkası

Hatırlayacaksınız önce Emniyette tam anlamıyla bir “şok” yaşanmış, Genel Müdür Yardımcısı, 40 yıllık emniyetçi Emin Arslan hakkında tutuklama kararı çıkmıştı.

İşin görünen kısmı; emniyetin ikinci adamı olan Arslan’ın bir uyuşturucu kaçakçısıyla telefon görüşmeleri yapmasıydı. Ardından yine Emniyet Genel Müdür yardımcıları koltuğunda oturan iki üst bürokratın İzmir’deki bazı mafya çeteleriyle ilişkileri saptanmıştı. Acaba gerçek neden bu muydu ve emniyette neler oluyordu? Emin Arslan’ın tutuklanmasına giden süreçte emniyetin tepesindeki kavganın etkisi neydi? Cemaat bu kavganın neresindeydi? Emin Arslan’a operasyon mu yapılıyordu?

Sorular çok fazlaydı. Ama Arslan’ın tutuklanmasıyla sonuçlanan süreçteki dikkat çekici gelişmeleri analiz etmekte fayda vardı.

Emin Arslan’ın ilk gözaltına alınmasına şaşırtıcı bir tepki veren isimden söz etmemiz gerekiyordu.

Taraf Gazetesi’nin baş komiser yazarı Emrullah Uslu’dan bahsediyoruz. Halen Bingöl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görev yapan ve “cemaat”le de bağlantılı olduğu öne sürülen Uslu, Emin Arslan’a destek veren bir yazı yazmıştı.

Taraf Gazetesi’ndeki köşesinde “Emin Arslan ile ilgili iddialar için ‘inanmama’ hakkımı kullanıyorum” diye açıklamıştı. (19 Eylül 2009)

Emrullah Uslu Emin Arslan için, “Emin Aslan öncelikle dürüst biri olarak bilinir. Bu onun en belirgin yanıdır. Bunun yanında Emniyet’in artık genlerine yerleşmiş ‘korkak ve pusucu’ müdür tipinin aksine o cesur biri olarak bilinir. Öyle ki; 28 Şubat döneminde güçlü merkezler ve insanlar ellerindeki ‘tasfiye listeleriyle’ Emin Bey’e başvurduklarında ‘Ben maddi delil olmadan adam harcamam, varsa ispatınız koyun, hukuki süreç işlesin, yoksa çalışkan insanlara kara çalarak onların önünü kesmeyi ben yapmam’ deyip direnmiş bir insandır” övgülerini sıralamıştı.

Hatta “kolay kahramanlık ‘erkekleri’nin aksine Emin Aslan zor zamanların delikanlısıdır” diye göklere çıkarmıştı.

Emrullah Uslu, Emin Arslan’a bir operasyonun varlığından da söz açmış, ama bunu cemaate değil emniyet içindeki başka bir “denge”ye bağlamıştı.

Uslu köşesinin son paragrafında aynen şunları aktarmıştı:

“Emniyet’te operasyon varsa; bunu Emniyet’in üç güçlü birimi: Asayiş, İstihbarat-Terör ve Organize dairelerine bakan Genel Müdür Yardımcıları arasındaki çekişmeler ile üç güçlü il, Ankara, İstanbul ve İzmir Emniyetleri arasındaki rekabette aramak daha doğrudur. Bunu anlamak için de medyadaki haberleri hangi muhabirlerin yaptığına bakarım ben.”

Bu sözleriyle Emrullah Uslu; emniyet içindeki önemli bir adama, yani Asayiş, terör ve organize dairelerine bakan genel müdür yardımcısına işaret buyurmaktaydı.

Bu zat, Mustafa Gülcü olmaktaydı. Acaba Emrullah Uslu, Emin Arslan’a operasyon yapılmasının perde arkasındaki isim olarak Mustafa Gülcü’yü mü göstermeye çalışmıştı?

Gelin bunun yanıtını birlikte arayalım. Uslu’nun bir dönem Taraf Gazetesi’nde köşedaşı olan, Polis Akademisi Öğretim Üyesi Önder Aytaç uzun süredir Mustafa Gülcü adını gündeme taşımaktaydı. Gerek köşesinde, gerekse de verdiği demeçlerde Mustafa Gülcü’ye ilişkin suçlama ve sataşmaları vardı.

Önder Aytaç’ın geçen yıl Referans Gazetesi’nde Nuray Başaran’a verdiği röportaja bakalım: Nuray Başaran, Aytaç’a soruyor:

“Emniyetteki bir yapılanmadan söz ediliyor. Başta dinleme olmak üzere arka arkaya gelen skandalların arkasında bu yapının olduğu söyleniyor. Bu iddiaların doğruluğu nedir?”

Aytaç yanıtında, “Emniyette kafası çalışan, kendisini geliştirmiş ve sıradanlıktan uzaklaşmış her insan için 2 niteleme kolaylıkla yapılır. Yapılır ki, bu kişinin önü tıkanabilsin. Bir diğer anlatımla Emniyette ya Alevisinizdir, ya da Fetullahçı .” diyor.  Sonra da emniyet içinden birtakım isimlerden söz ediyor. Muteber isimler olarak sıraladığı isimler arasında Emin Arslan da yer alıyor.

“Emniyette herkes birbirini çok iyi bilir ve tanır. Aynı 12 Eylül öncesinin Pol -Der, Pol -Bir, Pol -Ens'lilerinin kimler olduğunu çok iyi bildiği gibi. Aynen rahmetli Ersin Yılmaz, Taner Arda, Muzaffer Işık, Tuncay Yılmaz, Salih Tuzcu, Recep Gültekin, Osman Karakuş, Nihat Dündar, Hanefi Avcı, Sabri Uzun, Emin Aslan, Vadi Çiçekli ve yıllardır her iktidarda görevini koruyan İbrahim Selvi 'nin kim olduğunu bildiği gibi.”

Aynı Önder Aytaç, Mustafa Gülcü için ise bakın ne diyor:

“Yine Mustafa Gülcü'nün 1988'lerde hazırladığı kişiler hakkındaki cinsel sapkınlık içerikli raporların, 2008'lerde de farklı kişiler hakkında benzeri raporlar hazırlamasında olduğu gibi.”

Aytaç net biçimde Mustafa Gülcü’nün birtakım kişiler hakkında cinsel sapkınlık raporları hazırladığından bahsediyor, Nuray Başaran soruyordu:

“Siz Fetullahçı mısınız? Sizce Fetullahçı olmak kötü bir şey mi?” Önder Aytaç Fetullahçı olmadığını söyleyip sorunun ikinci bölümü için şunları söylüyor:

“İkinci soruyu ise Yaşar Büyükanıt'a, Cemil Çiçek'e, Doğu Perinçek'e, Mustafa Çetin'e, Mustafa Gülcü'ye, ne bileyim Dünya Türkçe Olimpiyatları'na katılan ülkelerin çocuklarına ve ABD'ye sormakta yarar vardır.”

Önder Aytaç, Mustafa Gülcü’yle ilgi rahatsızlığını Yeni Aktüel Dergisi’nin 2008 tarihli 154. sayısındaki röportajında da sürdürüyor,  Muhabir Aytaç’a soruyordu:

“Yine yazınıza dönmek istiyorum. ‘Çetin Gülcü’ gibi hayali bir isimden bahsediyorsunuz. Bu isim Mustafa Çetin ve Mustafa Gülcü isimlerini çağrıştırıyor. Her iki isim de İçişleri Bakanı Beşir Atalay'a çok yakın isimler. Emniyetçiler ile İçişleri Bakanı Beşir Atalay arasında bir doku uyuşmazlığı mı var?”

Aytaç İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı 20-30 yıldır tanıdığını söylediği Mustafa Gülcü’ye bu kez şöyle bir mesaj gönderiyordu:

“Bu sorunun en sağlıklı cevabını da Emniyet'i yıllardır bilen, bakanı da 20-30 yıldır tanıyan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Gülcü'nün vermiş olması elbette daha anlamlı olur gibi geliyor bana.”

Şimdi cemaate yakınlıklarıyla maruf Taraf Gazetesi’nin iki polis yazarı Emin Arslan operasyonunda ilginç bir noktada duruyordu. Aslında onların son 1 yıldır yazdıkları ve söylediklerine bakıldığında emniyet içindeki kavganın nedenleri satır aralarında sırıtıyordu. Önder Aytaç ve Emrullah Uslu, Emin Arslan’ı her fırsatta “muteber” bir isim olarak zikrediyordu. Uslu son yazısında Önder Aytaç’ın bir yıldır eleştirdiği Mustafa Gülcü’yü ima eden yazılar yazıyordu.

Şimdi gelelim Emin Arslan’ın tutuklanma kararının emniyetteki kavgayla ilişkili olup olmadığı meselesine…  Taraf Gazetesi’nin polis yazarlarını iyi analiz ettiğimizde ortaya sorularla dolu şöyle bir tablo çıkıyordu:

Acaba, Emin Arslan‘a emniyet içinden bir operasyon mu yapılıyordu?

Operasyonun perde arkasındaki isim, acaba Aytaç ve Uslu’nun satır aralarında sürekli eleştirdikleri Mustafa Gülcü mü oluyordu?

Peki, Mustafa Gülcü kimlere yakındı? Şu an emniyetin en güçlü ismi, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı 30 yıldır tanıyan Gülcü’nün tarikat bağı bulunuyor muydu?

Şu an emniyetteki en kritik daire başkanlıkları Mustafa Gülcü’ye bağlıydı. Bunlar hangi işlere bakıyordu?

Terörle Mücadele ve Harekât, Güvenlik, Asayiş, Kriminal, Cumhurbaşkanlığı Koruma Müdürlüğü, TBMM Koruma Müdürlüğü, Başbakanlık Koruma Müdürlüğü, Ana Komuta Kontrol Merkezi, bunlar arasındaydı, bu size neleri hatırlatıyordu?

Peki, Emin Arslan bir operasyonun hedefiyse ve bu işin arkasındaki isim Mustafa Gülcü ise, o zaman gayesi neydi ve neyin peşinde koşuyordu? Abdullah Gül’le Recep Erdoğan’ın gizli hakimiyet mücadelesi, Emniyetteki bu iç kavgayı ne denli etkiliyordu?

Ve Fetullahçı “Cemaat” bu kavganın neresinde yer alıyordu?


Bu yazarin diger makaleleri

  Yönetme sanatı! Örnek ve gerçek yönetici, kendisi perde arkasında kalarak,...
Devami
  1-4 Kasım 2007 tarihlerinde, "Türkiye'nin savunması, Kıbrıs'tan Başlar" sloganıyla...
Devami
  Akıl: mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve doğru karara varma)...
Devami
TBMM Şimon Peres'e peşkeş çekiliyor Aynen PKK teröristleri gibi, bize göre,...
Devami
Mahir Kaynak, Mine Şenocaklı ile Vatan Gazetesinde 19.20.21 Ocak 2009...
Devami
  Bir Ayette: "Kim tağut'u red ve inkar edip Allah'a...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1449

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR