ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün279
mod_vvisit_counterDün1726
mod_vvisit_counterBu Hafta3676
mod_vvisit_counterGeçen hafta16272
mod_vvisit_counterBu Ay9009
mod_vvisit_counterGeçen Ay67493
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19017239

IP'niz: 44.192.114.32
Bugün: 06 Tem 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13042566

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

1934 TRAKYA OLAYLARI VE PERDE ARKASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 



21 Haziran 1934 – 4 Temmuz tarihlerinde Trakya bölgesinde Yahudilere yönelik şiddet eylemlerine girişilmişti. Bu olaylar sonrası çok sayıda Yahudi başka illere ve ülkelere göç etmişti.

Nihal Atsız’ın Orhun Dergisinde, Cevat Rıfat Atilhan’ın Milli İnkılâp Dergisinde Yahudi aleyhtarı yazıları üzerine bu olayların patlak verdiği söylenmekteydi.

Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Çanakkale ve ilçelerinde Yahudi işyerlerine hücum edilmiş, evlerine girilip kadınlarına tecavüz edilmişti. Bunun üzerine 15 bin kadar Yahudi, buraları terk edip, bir kısmı yurtdışına gitmişti. Bir kısmı gelip İstanbul’a yerleşmişti.

Bu menfur olayların suçunu Atatürk’e yıkmak isteyen çevreler, aslında, “Yahudileri İsrail’e göçe mecbur etmek için (bu saldırıyı tertipleyen)” kendileriydi. Yani Trakya olaylarını Sabataist kesimler ve gizli Siyonistler tertiplemişti.

Türk ırkçılığı yapan Hüseyin Nihal Atsız da, karışık ve karanlık bir kişilikti.

“İslamiyet’in nasıl bir din olduğu bizi ilgilendirmemektedir. Önemli olan Türk’ün işine yarar mı yaramaz mı, onu sorgulamak gerekir.”

“Devlet memuru alınırken de, kafatasına ve ırk haritasına bakılması gerekir. Özbeöz Türk değilse, bunlara asla güvenmemeli ve görev vermemelidir” diyecek kadar sapık fikirli birisidir.

Oğlu Yağmur Atsız’a vasiyetinde:

“İyi bir Türk ol, komünizm bize düşman bir meslektir, Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanı gibidir. Ruslar, Yunanlılar, İranlılar… Araplar, Afganlar, Amerikalılar… dışarıdaki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Gürcüler, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar içerideki düşmanlarımızdır” diyen kişidir. Ama hayret, oğlu Yağmur Onun ırkçı fikirlerini reddetmiş ve çok farklı bir çizgi izlemiştir.

“Babam Selçuklu ve Osmanlı aidiyetimizi atlayıp bizi Orta Asya’daki Ötüken vadisine ve çok eski tarihlerdeki efsanelere götürmektedir. Irkçılık kokan milliyetçiliğini benimsemem mümkün değildir” demiştir. Nihal Atsız’ın Selçuklu ve Osmanlı medeniyetine soğukluğu, İslam kaynaklı olduğu içindir.

19 Şubat 1934 yılında Trakya Umum Müfettişliği tesis edilmiş, başına Şeyh Said olaylarında Doğu Anadolu 1. Umum Müfettişi olan İbrahim Tali Öngören getirilmişti.

“Çamur fırında pişirilmekle çelik olmayacağı gibi, pis ve Çıfıt bir kavmin, Türkleşmesini beklemek de boş bir hevestir. Türklük bir imtiyazdır, herkese nasip değildir. Yahudiler haddini bilmezlerse, Almanya’dakinden daha beter ürkütülecektir.”[1] Diyen Nihal Atsız gibilerin kasıtlı kışkırtmaları, evrensel siyonizmin ve Büyük İsrail hayalinin dolaylı yandaşlığı sonucu, Trakya olayları patlak vermişti.

Bu sırada 14 Haziran 1934 tarihli ve 2510 sayılı İskân Kanunu Mecliste kabul edilmişti.

Bu kanuna göre:

“Tek dille konuşan, aynı hissi taşıyan, aynı maksatlar için birlikte yaşayan bir ülke” oluşturmak üzere, Türk kültürünün yoğunlaştırılması istenen yörelerin yeniden yapılandırılması ve casusluk ihtimali sezilenlerin sınır bölgelerinden uzaklaştırılması öngörülmekteydi.

Bugün buna benzer düzenlemeler ABD ve AB ülkelerinde hala yapılmakta ve yürütülmekteydi.

AB ve ABD çifte standardının nedeni:

Fransa’da Alsasca, Bretonca, Korsikaca dillerinde okuma-yazma-yayın yasaktır!

Paris’teki bir mahkemede sanıklar Korsika dilinde konuştukları için mahkeme görevlileri tarafından yaka paça mahkeme salonundan dışarı çıkarılıp mahkeme binasının merdivenlerinden sokağa yuvarlamışlardı.

Başka AB üyesi veya adayı ülkelerden istenmeyen, sadece Türkiye’ye dayatılıveren bu hususların amacı Türkiye’yi parçalamaktır.

Fransa Anayasa Konseyi “Fransa ulusunun bileşeni olan Korsika halkı” ibaresini “Cumhuriyetin bölünmezliğine ve Fransız ulusunun bütünlüğüne ve Anayasa’ya aykırı” bulduğunu açıklamıştır.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de 2001’de Polanya’daki bir olaya ilişkin kararında, “genel çıkarın gerektirdiği” ve “bir devletin siyasi istikrarının zorunlu kıldığı” durumlarda azınlıkların bir takım haklarının sınırlandırılmasını kabullenmek durumunda olduklarını vurgulamıştır.

ABD’de tek dil zorunluluğu yürürlükteydi:

ABD 2007 yılında İngilizce Dil Birliği Yasası’nı çıkartmıştı.

Yasanın gerekçeleri şunlardı:

1-Eğitim ve resmi yazışma masraflarından tasarruf sağlanması.

2-Ülkedeki az gelişmiş bölgelerin dil farkı sebebiyle geri kalmalarına engel olunması. (Birleşmiş Milletler’in resmi dil olarak kullandığı gerekçe budur; buna gönderme yapılıyor.)

3-İngilizce’nin “ABD’deki farklı etnik köken, kültür ve dilleri birleştiren temel unsur.” Olduğu gerçeğinin uygulanması

Amerika’daki “İngilizce Dil Birliği Yasası” şu zorunlulukları getirmekteydi:

1-Kamu ve özel tüm işyerlerinde İngilizce kullanılması

2-Vatandaşlık başvurularının Güvenlikten sorumlu Bakanlığa verilen “İngilizce bilme şartını yerine getirmek” yetkisine göre işlem yapılması.

Trakya Olaylarının Mahiyeti Ve Hedefi:

Trakya olaylarının, 1930’da Mustafa Kemal’e ve Cumhuriyete yönelik, Yahudi tertipli Menemen olaylarına benzerliği dikkat çekmekteydi. CHF’nin bölge ve il sorumluları, gizli ve özel tahrikler sonucu halkı Yahudilere karşı kışkırtmış, ama bunun suçunu bazıları Mustafa Kemal’e yüklemiştir.

Kurtuluş Savaşından ve Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Yahudilerin birden bire zenginleştiklerine, bütün ticaret ve sanayi ele geçirdiklerine, en lüks semtleri ve safiye yerlerini işgal ettiklerine, bankalara ve fabrikalara çöreklendiklerine, bütün ithalat ve ihracat işlerine yön verdiklerine, sahip oldukları eğlence yerlerinde sefa sürdüklerine ve Müslüman Türk milletini artık hor ve hakir gördüklerine dikkat çeken Orhan Seyfi Orhon “Yahudi Vatandaşlar!” yazısıyla bu hayret verici durumu özetlemekteydi.[2]

“Özerk Kürdistan” girişimleri, aynı Siyonist senaryoların devamı gibiydi.

Türkiye’de günümüzde yaşananları anlayabilmek için geçmişimize bakmak gerekiyordu. Emperyalizmin güdümündeki Kürt bölücüler demokratik özerklik planı ile AKP’nin Kürt açılımı arasında aslında bir fark bulunmuyordu. Kürt bölücüleri biraz acelecilik ediyor; AKP’nin Haziran 2011 genel seçimlerini atlatmaya yönelik sabırlı tavrını göstermiyor; daha doğrusu, AKP’nin oyununa destek sağlıyor, aşırı pervasızlığıyla kendi ayağına kurşun sıkıyordu. Irkçı Emperyalist güçler, 1990 yılından itibaren; bölünmeyi demokratikleşme gibi satarak, Türkiye’yi siyasi yollardan parçalama planını uygulamaya sokmuştu.

Emperyalizm güdümlü “Kürdistan” Yaratma Gayreti

“Demokratik özerklik” veya “Kürt açılımı”, emperyalist güçlerin uşağı olacak bir “Kürdistan” yaratma çabalarının bir aşaması oluşturuyordu.

Vatanımızın ve halkımızın bütünlüğü açısından çok tehlikeli olan bu planın geçmişte de bir benzeri yaşanıyordu. Hatta geçmişteki olayda bir özerklik anlaşması bile imzalanıyordu. Bugün böyle bir anlaşmanın olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak geçmişte de, bugün de planın arkasında hep aynı emperyalizm sırıtıyordu. 1918 yılında İngiliz emperyalizmiydi; günümüzde ağırlıklı olarak ABD emperyalizmidir; Bunları yönlendiren ise Yahudi Siyonizm oluyordu.

1908 yılında İkinci Meşrutiyetin ilan edilmesinden iki yılı sonra, 21 Kasım 1911 günü Hürriyet ve İtilâf Partisi kuruldu. Bu parti görünüşte, İttihat ve Terakki Partisi’ne muhalefet yapıyor, ama gerçekte danışıklı döğüş sergiliyordu. Bunların muhalefeti Ecevit’le Demirel’in kayıkçı kavgasına, veya Y. CHP ile AKP’nin göstermelik kapışmasına benziyordu.

Aynı günlerde bir başka gelişme de; 17 Aralık 1918 günü İstanbul’da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurulması olmuştu.

Kürdistan Teali Cemiyeti; aşiret reislerinin, toprak ağalarının ve tarikat şeyhlerinin örgütlenmesiydi; İngilizlerle işbirliği içinde bulunuyordu. Bu sinsi girişimlerle, emperyalist güçlerden alacağı destekle, önce özerk bir Kürdistan’ın kurulması, ardından Büyük İsrail’e katılması amaçlanıyordu.

Hürriyet ve İtilâf Partisi ile Kürdistan Teali Cemiyeti 22 Aralık 1918 tarihinde bir anlaşma yapmışlardı. Bu anlaşmaya, Hürriyet ve İtilâf Partisi’nden Konya Mebusu Zeynelâbidin, Karesi Mebusu Vasıf ve Mustafa Sabri ile Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyyit Abdülkadir ile üyelerden Sait ve Mehmet Ali imza atmışlardı. Bu kişilerin bir kısmı Yahudi asıllıydı.

Anlaşma, Osmanlı topraklarında özerk bir Kürdistan kurulmasını öngörüyordu. İlgili madde şöyleydi:

“Çoğunlukla Kürt kavminin oturduğu memleketler, siyaset yönünden İslam halifeliğine ve Osmanlı saltanatına bağlı olmak koşuluyla, bütün halkın çoğunluğunca seçilen bir yöneticinin başkanlığı altında özerk bir yönetime sahip olacaktır.”

Emperyalistlerin güdümündeki sözde Kürt milliyetçileri (Kürdistan Teali Cemiyeti) ile emperyalistlerin güdümündeki Hürriyet ve İtilâf Partisi, toprak ağalarının, aşiret reislerinin ve tarikat/cemaat şeyhlerinin hakimiyeti altında ve emperyalizme bağımlı bir “özerk Kürdistan” kurmaya 1918 yılında karara bağlamışlardı. Günümüzün Kürt açılımı ile demokratik özerklik girişimlerini, 92 yıl önceki bu anlaşmayı dikkate alarak değerlendirmekte yarar vardı. Yani “Kürtçülük” yapanlar da, “Türkçülük” rolü oynayanlarda, aynı Siyonist merkezlerin piyonlarıydı; Mayası İslam olan aziz milletimizi parçalama senaryolarının figüranlarıydı. Bu arada İsrail güdümlü ABD ve AB’nin dayatmaları, kışkırtmaları ve ayak oyunları sonucu, Afrika’nın en büyük ülkesi Sudan’ın Güney ve Kuzey olarak ikiye ayrılması için yapılan referandum sonuçları da asla unutulmamalıydı ve Türkiye bundan ders almalıydı. 

Doğuya Özerkliği Atatürk Vermiş, ama bunun kıymeti bilinmemişti!

Bugünkü Kürt ayrılıkçıların demokratik özerklik talebini değerlendirebilmek için 90 yıl önceye gitmek gerekiyordu. Anadolu’da Türklerden, Kürtlerden ve diğer kökenlerden oluşan milli ordu, tam 90 yıl önce, 6-10 Ocak 1921 günleri gerçekleşen Sakarya ve İnönü Savaşı’nda Yunan ordusunun ilerlemesini durduruyordu. Bu günlerde Meclis’te yeni Anayasa ele alınıyordu. 1921 Anayasası 4 ay süren görüşme ve tartışmalardan sonra 20 Ocak 1921 günü 85 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olarak kabul edildi ve 1-7 Şubat 1337 (1921) tarihli Ceridei Resmiye’de yayınlanıyordu.

Kabul edilen Anayasa’nın 11. maddesinde, vakıflar, medreseler, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerinin düzenlenmesi ve yönetimi, il yönetimlerine devrediliyordu. Madde metni şu şekildeydi:

“Madde 11- Vilâyet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer’i adlî ve askeri umur, beynelmilel iktisadî münasebat ve hükûmetin umumi tekâlifi ile menafii birden ziyade vilâyata, şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz edilecek kavanin mucibince evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti içtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilâyet şûralarının salâhiyeti dahilindedir.”

Bu düzenleme bazı Kürt bölücülerin bugün talep ettiklerinden daha öte bir özerklik tanıyordu. Ancak bu yaklaşımdan, 1921 Anayasası’nın kabulünden hemen sonra meydana gelen bazı olaylardan sonra vazgeçilmek zorunda kalınıyordu. Cumhuriyet ilan edildikten sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nda kamu hizmetlerinin görülmesinde merkezi devletin rolü belirleyici kılınıyordu.

Evet, devlet, kamu hizmetlerini halka merkezi devlet veya yerel yönetimler eliyle iki türlü götürebilirdi.

Birinci yöntemde, merkezi devlet, bakanlıklara bağlı bir yapılanmaya gider ve bakanlığın taşra teşkilatları şekillenirdi. Örneğin, bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır; Milli Eğitim Bakanlığı’nın il ve ilçe düzeyinde örgütlenmesi vardır. Sağlık Bakanlığı da benzer bir yapılanma içindedir. Bu yapılanma, ülkenin değişik bölgelerindeki insanların birbirlerine hizmet götürmelerini sağlayarak, halkın kaynaşmasını gerçekleştirir.

İkinci yöntemde, temel kamu hizmetleri il özel idareleri veya belediyeler tarafından yerine getirilirdi.

1921 Anayasasında ikinci yöntem benimsenmişken, 1924 Anayasasında birinci yönteme geçilmiştir.

Niçin? Birçok nedenleri sayılabilir, ancak herhalde en önemlisi 1921 yılı Mart ayından itibaren yaşanan isyan hareketleridir.

1921 Anayasası 20 Ocak 1921 günü, yerel yönetimlere geniş yetkiler tanıyan bir düzenleme getirmişti.

Yunan ordusu, 1921 yılı Şubat ayında yeni bir saldırı planını kabul etti. İngilizler bu saldırı planına onay vermişti. Yunan ordusu 23 Mart 1921 günü saldırıya geçti. Yunan ordusunun saldırı kararı aldığı günlerde, İngiliz emperyalistlerinin güdümünde bulunan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin teşvikiyle 6 Mart 1921 günü Koçgiri ayaklanması patlak vermişti.

Koçgiri aşiretinin başındaki Haydar ve Alişan Beyler Kürdistan Teali Cemiyeti’nin etkili üyeleriydi ve kendi yönetimlerindeki bölgelerde bu örgütün şubelerini açıvermişlerdi. Baytar Nuri de Zara ve Divriği’de Kürdistan Teali Cemiyeti’nin şubesini faaliyete geçirmişti. Baytar Nuri, 1921 yılının başlarında bir tekkede düzenlediği toplantıda, Diyarbakır, Van, Bitlis, Elazığ, Dersim ve Koçgiri’yi içine alacak bir Kürt devletinin kurulmasını gerektiğini söylemişti. Bu karar sonrasındaki hazırlıkların ardından, Koçhisar, Zara, Suşehri, Kemah ve Divriği yöresinde ayaklanmalar baş göstermişti.

Koçgiri ayaklanmasının hemen ardından da Yunan ordusu saldırı başlatıyordu. Yeni oluşmakta olan milli ordu, hem Koçgiri ayaklanmasıyla, hem de Yunan saldırısıyla baş etmek zorunda kalıyordu. Yunan ordusunun 23 Mart’ta başlayan saldırısı, 1 Nisan 1921 günü geri püskürtülüyordu. Gerçekten de kurtuluş savaşının en kritik günleri yaşanıyordu. Koçgiri ayaklanması ise 17 Haziran 1921 tarihinde bastırılabiliyordu. İstiklal Savaşı, kökeni ve mezhebi ne olursa olsun, emperyalist güçlere karşı savaşan Müslüman Türkiye halkı tarafından gerçekleştiriliyordu. Emperyalist güçler, milli güçleri parçalamak için, etnik kimliği kullanmaya çalışıyordu.

Cumhuriyet yönetimi ise, emperyalist güçlerin bu tahrik ve teşviklerine kananları bastırmak ve cezalandırmak zorunda kalıyordu. 1921 Anayasasında yerel yönetimlere verilen çok geniş yetkilerin 1924 Anayasasında kaldırılmış olmasının arkasında, milli devletin oluşum sürecinde ve Yunan saldırısı öncesinde İngilizlerin tahrik ve teşvikiyle ayaklanan Koçgiri aşiretinin hiç suçu yok muydu?[3]

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Orhun Dergisi. Musa’nın Evlatları Bilsinler ki.. Sayı: 7 139- yıl:1934

[2] Bak: Dün, Bugün, Yarın İSTANBUL. Çınar yy. 1943 sh: 47

[3] Yıldırım Koç  / 09 01 2011


Bu yazarin diger makaleleri

  "Kirli ve Gizli Derin Güçler"   Osmanlı'nın yıkılışında ve Cumhuriyetin kuruluşunda çok...
Devami
Barak'tan barış umanlar, yanılıyordu! Yeni ABD başkanı (Yahudi Lobilerin Kuklası) Barak...
Devami
  “Ben yüksek FAİZ’e karşıyım…” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan         “FAİZ”İN YÜKSEĞİ VE NORMALİ...
Devami
Risale-i Nur talebeleri genellikle tahkiki iman sahibi mü'min, müstakim ve...
Devami
  30 Ağustos mesajında Genelkurmay Başkanı Org. Özkök, "Toplumsal güven...
Devami
  "Laiklik"in doğum yeri kabul edilen Fransa da; başörtüsü sorunuyla...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3088

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR