Reklam
Reklam
Reklam

HAYAT; SERAP, HAKİKAT, RAB!...

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 8
ZayıfMükemmel 

 

Her türlü küfür ve kötülüklerin şu üç günahtan doğduğunu görüyoruz. "3H" olarak hatırda tutacağımız bu anaç günahlar;

1.      Hakaret (Hakir görmek)

2.      Hırs (Aşırı istek)

3.      Haset (kıskançlık ve çekememek) tir.

Hakaret; kendisini üstün ve önemli, karşısındakini ise basit ve değersiz zannetmek... Başkalarını hor ve hakir görmek; nefsanî bir gururla, büyüklenip, rakip gördüklerini küçümsemektir. Azazil'i iblis yapan bu düşüncedir. Bu günahı ilk defa şeytan işlemiştir.

Hırs; doyumsuz arzular, aşırı tutkular ve nefsanî duygular demektir. Aklı örten, vicdanı körleten, gaflete ve şehvete sürükleyen düşüncelerdir. Hz. Adem'i ve Havva validemizi sonunda pişman ve perişan olacakları duruma düşüren işte bu hırs ve hevestir.

Haset; insanlara verilen nimet ve faziletleri onlara reva görmemek... Özellikle yakınlarının ve tanıdıklarının maddi ve manevi hoşluklarını ve huzurlarını kıskanıp çekememek... ve bir bakıma Allah'ın takdir ve taksimini beğenmemektir.

Bu kötülüğü ilk işleyen Hz. Âdem'in oğlu Kabil'dir ki, haset yüzünden kardeşi Habil'i öldürmekten çekinmemiştir.

 

Hakaret'in sebebi kibir ve enaniyet; acı meyvesi ise hile ve hıyanet'tir.

Hırs'ın sebebi gaflet, neticesi ise; hasaret ve mahrumiyet'tir.

Haset'in sebebi vicdan kirliliği ve iman zafiyeti; neticesi de cinayet ve müsrifliktir, yani fitne ve fesada yönelmektir.

Kibir ve hakaret'in ilacı: Vahdet  (birlik)

Hırs ve Heves'in ilacı: Kanaat

Haset ve fesatlığın ilacı: Uhuvvet (kardeşlik) tir

Her zerrenin ve herkesin Allah'tan gelip, Allah'a döneceğini... Canlı cansız, her şeyde Yüce yaratıcının tecelli ve tezahür ettiğini... Kendisini müminlerin; müminleri cemiyetin; cemiyeti ise âlemlerin bir parçası olduğunu ve hepsinin de Rabbimizin eseri ve nefhesi (ruh vergisi) olarak meydana geldiğini bilen ve "kesret içindeki vahdeti" (görüntü çokluk içindeki gerçek birliği) gören bir insan; yaratılış sırrına ve iman huzuruna ermiş demektir.

Elbette küfre, kötülüğe ve nankörlüğe tepki göstermek ve bunları terbiye etmek te, bir kulluk görevimiz ve olgunluk gereğimizdir. Ama bu uyarma ve önlem alma görevimizi yaparken; ve Toplumdaki fasıkları tanıtırken bile: Kendi vücudumuzdaki kanser urlarını ve kangren çıbanlarını kurutmaya çalışır gibi hareket etmelidir.

Çünkü "bebe"lerin "gebe"lere "gebe"lerin ise "ebe"lere ihtiyacı olduğu da asla unutulmaması gereken bir gerçektir.

Akılları ve ahlakları faklıda olsa, bakış açıları ve yaşam tarzları uymasa da; bebelerin, gebelerin ve ebelerin biribirine katlanmak zorunda olduklarını kim inkar edebilir?

"Müslümanlar tek bir vücut gibidir. Her insan, aynı bedenin ayrı bir organı yerindedir."

"İnsanlar, ya dinde kardeşimiz ya yaratılışta eşimizdir. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşit (haklara sahip)tir." Mealindeki hadislerin hikmet ve hedefini iyi düşünmelidir.

Hiçbir şekilde ve hiçbir bahane ile: "başkasından bize ne... neme lazım." Denilmeyecek, bunun yerine:

"6 milyar'ın hepsi bize lazım" şeklinde düşünülecek ve bu sorumlulukta hareket edilecektir.

Ve zaten: milli şuur, insani onur ve vicdani huzur da bu değilmidir?

Ayşe Işık Gül hanımın bir hikmet meyvesi ve rahmet eseri olan R.A.B. romanının sonunda dile getirdiği gibi:[1]

Her şey ve herkes bir ayna yerindedir. Ve insan o aynalarda kendisinin farklı yönlerini seyretmektedir!...

Evet:

"Bizim o kadar çok versiyonumuz var ki, baktığımız her yerde, her şeyde ve herkes de kendimizi görüyoruz...

Biz aslında başkasını değil, kendimizi arıyoruz. Kendimizi bulduğumuz ve bildiğimiz kadar da Rabbimize ulaşıyoruz...

İnandığımız, inanmadığımız; sevdiğimiz, sevmediğimiz; sadece kendimiziz...

Savaştığımız, barıştığımız; özlediğimiz, beklediğimiz hep kendimiz ve öz benliğimiz...

Kendimizi kendimize tanıtmak ve kanıtlamak en büyük derdimiz...

Bizim geldiğimiz yer, gittiğimiz yer; çıktığımız yer, vardığımız yer; hep kendimiz.

Kınayıp eleştirdiğimiz, kıskanıp esirgediğimiz; İhsanlarda bulunduğumuz, hayran olduğumuz; kin tutup nefret duyduğumuz; alkışladığımız, taşladığımız; onayladığımız, karşı çıktığımız, hepsi, evet hepsi kendimiz.

Attığımız her adımda ve aldığımız her tavırda; kendimize ve özümüze biraz daha yaklaşıyoruz.

Amacımız; tayin ve takdir edilen en ileri durumumuza, makamı maksudumuza ulaşmak... Bir gün O'nun çehresinde kendi çehremizi, "Rahman suretinde yaratılan suretimizi"  seyre koyulmak!..."

"Biz Allah'a aidiz ve şüphesiz ona dönücüleriz" (Bakara:156) ayetinin kutsi hikmetine ve gizemli hedefine kavuşmak...

Başkalarında görüp iğrendiklerimiz, kendi gizli çirkinliklerimiz; onlarda fark edip beğendiklerimiz kendi güzelliklerimiz ve olumlu özelliklerimizdir.

Başkaları bizim aynamız gibidir. Aynadaki yüzümüzde gördüğümüz kirler, çiğlikler ve çirkinlikler nedeniyle, aynalara kızmak ve onları kırmaya kalkışmak yerine, kendi nefsimizi ve özbenliğimizi düzeltmeye çalışmak; daha akıllı ve yararlı bir girişimdir.

Hz. Ali efendimizin:

"İyiliğim de, kötülüğümde sadece kendimedir. Kime kötülük ettimse, kendime ettim, kime iyilik ettimse, yine kendime ettim. Kim bana kötülük etti, o bendim... kim bana iyilik etti, o da bendim." Sözleri, hikmet ve hakikatin ta kendisidir...

Mutlak hakikat "tek"ti ve vuslat o gerçeğe erişmekti. Yani damlaların deryaya karışıp birleşmesiydi. Bütün dinler bu hakikatin öğrettikleri, bütün diller bu hikmetin ifadeleriydi. İnsanlardan cinlere, madenlerden meleklere, hayvanlardan hava'ya ve göklere; görünen ve görünmeyen her şey, aynı enerji nurunun farklı boyutlardaki görüntüleriydi. Ve ayette buyrulduğu gibi:

"Göklerin ve yerin nuru Allah'u Taala Hazretleriydi."

Hayırlar da şerler de; sevinçler de, kederler de hep aynı kaynağın eseriydi. Allah: eşi, benzeri, dengi, veziri ve neziri olmayan "Ehad-Birtek"ti.

Onun dışında her şeyin eşiti, karşıtı, ortağı ve benzeri vardı, olabilirdi.

Örneğin bir insanın aynadaki görüntüsü, kendisinin aynısı değildi, ama gayrısı da değildi... Aynadaki görüntü -1, kendi bedeni +1, bunların toplam değeri ise; 0 (sıfır) ederdi!?.

 

 

Bir insanın herhangi bir uzvu, o insana aitti, ama o insan demek değildi. Bunun gibi, her şey ve herkes Allah'ın eseriydi, O'nun tecellisiydi, ama haşa, bunlara Allah denemezdi...

Bu gerçeği kavrayan; nefsanî ve şeytani duyguların esaretinden kurtulup kendi kendisini yönetmeyi başaran, başkalarını da yönlendirebilirdi. Yani lider konumuna yükselirdi. Gerçek ve örnek lider; Hz. Muhammet'ti (sav). O, bütün varlığın ve insanlığın; hem çekirdeği, hem meyvesi, hem lideriydi...

Öz ruh, öz akıl ve öz hayat, Hz. Muhammed Aleyhisselam olduğuna göre, her insanın fıtratında O'nun bir hissesi ve eseri var demekti.

R.A.B.'daki Anlatımıyla:

"Dünya bir podyum, hayat ise bir defileydi. Allah tara­fından yaratılmış bütün kavramlar; önce bitkiler, sonra hay­vanlar, en sonra da insanlar tarafından somut biçimde belirtilmeyi ve sergilenmeyi sabırsızlıkla bekliyorlardı. Podyuma çıkarılıp seyircilerce izlenecek olan o kavramlardan bazıları kabul görürken, bazıları görmeyecekti. Fakat o kavramların hiçbirinin soyut özleriyle çıplak olarak görülüp anlaşılması mümkün olmadığından, temelde aşkın "acı ve haz" adlı iki zıt yüzünden türetilmiş olan hiddet, emniyet, zimmet, mülkiyet, merhamet, ihanet vb. kavramların kendilerini göstermeleri için; önce çeşitli elbiselere bürünmeleri gerekliydi. İnsan ister davet etsin, ister etmesin farklı giysilere bürünüp kapısına gelen o kavramlarla muhakkak yüzleşecekti. O elbiselerin içinde neler yoktu ki; hırsız, polis, fahişe, rahibe, anne, baba, öğretmen, öğrenci, doktor, hasta, işçi, patron, dost, düşman... Allah, yarattığı bütün bu elbiselerin bir insanın önce ruhu sonra be­deni aracılığıyla tanıtılmasını planlamıştı. Bireysel ruhlar birer mankendi. Yazgı, dünyaya gönderilen bütün bireysel ruhlara çeşitli kostümler biçmişti. Her renk bir ismi, her desen bir duyguyu, her modelse bir fikri canlandırmaktaydı.

Büründükleri her etiket, üzerlerine geçirdikleri her duy­gusal elbise, gözlerine inen yeni bir perde demekti. Be­den gözü ile görülemeyen, yalnız gönül gözü ile fark edilebilen bu peçeler, beden gözlerinin gerçeği apaçık görebilmeleri­ne olanak vermiyordu. O peçeleri sıyırıp atmaları için, arzu­lardan ve dolayısıyla da acılardan kurtulmaları gerekiyordu. Çünkü tüm acılar arzulardan, tüm arzularsa beklentilerden kaynaklanıyordu. En güçlü, en iyi, en zengin, en güzel, en say­gın olma beklentisinden. Daha da derine inildiğinde, en büyük olma beklentisinin altında yatan ana nedene ulaşılıyordu: Hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmamak, ihtiyaçsız olmak, yalnız kendiyle yetinebilmek, kısacası Tanrı olmak. Yani veren olmak, alan olmamak. İşte bedenli olarak ulaşılması olanaksız olan bu ütopya, yaratan ile yaratılan arasındaki en kalın, yırtılması en zor perdeyi oluşturuyordu. İnsan psikolojisinin en derin katmanlarında yer alan bu cüretli eğilim, zavallı insanın bilgisizliğinden, Rabbini layığınca tanıyamamış olmasından ileri geliyordu. O'nun ortağı yoktu ve hiçbir zaman olmayacaktı. Tanrılık iddiasına kalkışmak, ikinci bir yaratandan söz etmek olurdu ki en büyük suçtu.

Dünya podyumundaki hayat defilesi muhteşemdi. Se­faleti sergileyen, azgınlığı ve aşırılığı sembolize eden, ce­sareti, kanaati, şefkati, sabrı vb. temsil eden kostümler, kader yazgısı tarafından manken ruhların üstlerine giydirilip çağlar boyunca art arda podyuma çıkarılıyordu. O elbiselerin yarısı ateşten, yarısı nurdan yapılmıştı; ancak bunun önemi yoktu. Çünkü giysiler, bir insanın yüklendiği misyonu, yani gerçeği bulma oyununa canlandıracağı rolüydü. Rollere takılıp kalanlardan bazıları kendilerini çok yüce görüp aldanarak, bazıları çok aşağılık sanarak, özünde bir ve eşit olduklarını hatırlayamayacaklardı.

Çünkü kendilerini özel ve ayrıcalıklı hisseden o kişiler; bulundukları konuma imtihan eseri ve görev gereği geldiklerini unutmuşlardı. Toplumu oluşturan bireysel ruhlar, hem bir bedene benzeyen toplumun yaşayabilmesi, sürekliliğinin sağlanabil­mesi için, hem de gerçeği arayanlara ışık tutabilmesi için o elbiseleri taşıyorlardı. Ama ikilikten ayrılamayan birliği asla anlayamazdı.

 

 

Toplum, bir tek bedendi. İnsanlarsa o bedenin hücre­leriydi. Kimi insan beyin, kimi mide, kimi el, kimi ayak, kimi de göz, kulak hücresi gibiydi. İnsanın kişiliğini oluşturan iyi kötü bütün kavramlar, sadece ruhunda değil, bedeninde de çeşitli doku, organ ve yapı taşları olarak yerlerini almışlardı. Örneğin gülmek bir duyguydu ve bedende hormon olarak yer almıştı. Bedenin çeşitli yerlerinde, ruhundaki negatif kavram­lara benzeyen asitler ve türlü mikroplar vardı ve onlar bile bedene, gerekliydi. Toplumda da iyisiyle kötüsüyle her çeşit insanın olması kaçınılmazdı. İnsanların toplum içindeki görev­lerinin ayrı olması, değerlerini ayrı olduğunu göstermezdi.[2] Çünkü asıl değerleri: inançla, ahlakla ve insanlığa sağladıkları yararlarla belirlenecekti.

"Gerçekte sadece "O" vardı başkası denilenler sadece hayaldi. Kendini başkalarından ayrı sananlar, ve herkesin, mutlak bir'in farklı tezahür ve tecellileri olduğunu kavrayamayanlar için bu dünya adaletsiz gelebilirdi. Fakat Allah'ın en önemli özelliklerinden birisi adil olması değil miydi? Bu özel­liğinin yansıması olarak, herkese eşit güzellikte bir kalp ver­mişti. Farklı yaşam biçimlerini deneyimleyen hep aynı kalbin farklı suretlerdeki başka formlarıydı. Bir kesim zenginliği de­neyimlerken, bir kesim de yoksulluğu deneyimliyordu. Ama her şey gerçekte olduğundan farklı algılanıyordu. Zengin rolünü canlandıran parça daha şanslı gibi görünse de gerçeği çabucak kavramada yoksul rolünü canlandıran parça daha şanslıydı. Çünkü acı çekmeden, zorda kalmadan ve aciz duruma düş­meden hiçbir parça kulluğunu kavrayamıyordu. Evrenin her yerinde en ilkelinden en gelişmişine kadar çeşitli yaşam form­ları bulunduğu gibi kıyamete kadar dünyanın her yerinde en aşağısından en yukarısına kadar her türlü kişilik bulunacaktı. Eğer herkes aynı telden çalsaydı, melodi ortaya nasıl çıkacak, gerçek nasıl anlaşılacaktı? Gerçek, farklı seslerin uyumunda gizliydi. Herkes aynı kalıptan çıkmış gibi, aynı şekilde düşün­seydi hayatın hiçbir anlamı olmazdı. Hayatın tadı ve tuzu bu farklılıklardı. İşin sırrı herkesin birbirinin sesine kulak verme­sinde, sabırla dinlemeyi ve saygı göstermeyi öğrenmesindeydi. Farklı ifadeler, aynı gerçeği tarif edebilirdi."

Allah, en güzel isimlerin sahibiydi. Mükemmel olan bir tek O'ydu. Bu yüzden O'ndan daha çok övgüye, hayranlığa, sevgiye, saygıya değer hiçbir şey yoktu. Bu şaşmaz gerçeğin, yaratacağı şuurlu bir varlık tarafından takdir ve tasdik edilme­sini istemiş, kendisini gereğince tanıyıp, layığınca sevebilecek bir kul yaratmayı dilemişti. Öyle bir kul ki: "gönlünde bütün her şeyi taşıdığı halde hiçbir ağırlık hissetmesin, karşılaştığı tüm zorluklara karşın, yine de Rabbine hiçbir zaman isyan etme­sin, O'ndan ayrı olsa bile daima O'nunla beraber olsun ve ne­reye giderse gitsin, O'nu hiç unutmasın, daima ansın ve O'nunla arasına hiçbir şeyin girmesine izin vermesin." Murat buyrulmuştu. İnsan denen gizemli varlığın yaratılış gayesi işte bu şekilde özetlene­bilirdi. Oysa Rabbini daima ansın diye yaratılan insan, maalesef çok nankör oluyordu. İhtiyaç duyduğu her şeyi hatırlayıp peşinden koşuyor ama, Rabbini layıkınca anmayı ve aramayı aklının ucundan bile geçirmiyordu.

İnsanın; hem dört bir yanı aynalarla kaplıydı, hem bizzat kendi­si aynaydı, fakat aynaya dikkatli bakmayı ve yazılı duran gerçeği okumayı çoğu zaman başaramayacaktı. Üstelik aradığını bulmak için gerekli her türlü donanıma sahip kılınmıştı. Her varlık gerçeği yansıtan bir aynaydı ve her biri kendi içinde nice sırları taşıyordu. Her şey biricikti, fakat mikrodan makroya kadar her şey aynı sırrı saklıyordu. Her 1 varlık, 2 farklı yüze sahipti, 3 ana kat­mandan oluşuyor ve 4 asal dönem geçiriyordu. Her 1 varlık, 5 ayrı duyarga içeriyor, 6 değişik yönde duruyor ve kendi içinde 7 derece anlam taşıyordu. Her 1 varlığın 8 çeşit yeteneği, 9 te­mel içgüdüsü ve sayısız eseri vardı. Âlemlerin Rabbi olan ALLAH, tüm yarattıklarını işte bu şekilde sayıların sırrı ile bürümüştü. Ancak "1" sayısının ifade ettiği mana sadece ALLAH'A aitti. Yaratanı yaratılanlardan ayıran fark bu idi. Her sayının bir anlamı ve görevi vardı. Çünkü hiçbir şey boş yere yaratılmamıştı. Gerçeğe işaret eden bütün her şey gibi, tüm sayılar da önceden tasarlanmış içleri dolu simgelerdi."

Kâinat bir kitap, dünya bir bölüm, hayat bir sayfa, acı-tatlı olaylar bir paragraf, yıllar bir satır, günler bir kelime... anlar bir harf... gibiydi. Kuran'ın hitabını dürbün yaparak Allah'ın kâinat kitabını okuyabilenler, mutlu ve kutlu kişilerdi.

Kelebek böceği misali, nefis zarını deşip hikmet semasına kanat çırpanlar, sonunda hakikat sarayına erişeceklerdi.

Bu maneviyat yolculuğunda ise insana, önder ve örnek olacak mürşidi kâmiller mutlaka gerekliydi.

Ve hele ahir zamanda kâinatın hem sebebi hem çekirdeği, hem meyvesi, hem peygamberi olan Hz. Muhammed Aleyhisselamın en son ve en kâmil vekili ve varisi olan Hz. Mehdinin rehberliği olmadan, hakikati bilmek ve bulmak mümkün değildi.



[1] Karakutu Yay. 1. Baskı İst. 2006

[2] Bkz: Sf: 219-223

Ahmet AKGÜL -

AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

2004 Ocak ayında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagaloglu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meal-i Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Parti'ye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 80 (seksen) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

      

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meal-i Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı.) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolcaya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

● Dış Politika Yazıları (I) BOP’un Temel Taşları (1988-1998)

● Dış Politika Yazıları (II) Tarihin En Talihsiz Yılları (2002-2015)

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a AKP Tezgâhı

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

(Kadiri - Haydari Tarikatı) Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

● Teşkilatçılık (İletişim ve İşbirliği Sanatı) Mesaj ve Metod 

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armageddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyordu

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yüz Kur'ani Kavram ve Yorumları

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Muştuları ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Uyarlaması

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir)

İstanbul Sözleşmesi ve Ailenin Çözülmesi

      

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar - Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar - Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 6177

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR