Reklam
Reklam
Reklam

KERKÜK PAZARLIĞI VE ATATÜRK'ÜN DIŞ POLİTİKASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

1933 yılında, Atatürk şunları söylemişti: "Allah nasip eder, ömrüm vefa eder (yeter)se, Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil, Batı Trakya'yı Türkiye Hudutları içine katacağım"[1] Oysa bugün sözde Atatürkçü geçinen yönetimler ve masonik merkezler, Kerkük ve Musul'u BM eliyle Kukla Kürdistan'a verme gafleti içinde bulunuyor.



[1] TSK Dergisi Tem. 1992 Sayı.333 Sh:26

2007 sonundan bu yılın Haziran ayına ertelenen Kerkük Referandumu'nun rafa kaldırıldığı seziliyor. Bu konuda resmi bir açıklama olmamasına rağmen tüm gelişmeler uzun vadeli bir ötelemeyi işaret ediyor. Yani Kerkük için referandum yapılmayacağa benziyor.

Böylece Irak Anayasası'nın 140. maddesine göre yapılması gereken referandumun gündemden düşmesinden sonra 140. Maddenin de yürürlükten kaldırılacağı anlaşılıyor. 2003 yılından bu yana Kerkük'te nüfus yığarak bölgedeki demografik yapının değişmesine neden olan Iraklı Kürtlerin referandumdan vazgeçmesi "kaybettikleri" anlamına gelmiyor. Çünkü 2007 sonuna kadar 140. maddede ısrar eden, Kerkük'ün Kürt şehri olduğu konusunda taviz vermeyen, nüfus olarak çoğunluğu ele geçiren Kürtlerin bu tavır değişikliğinin bir karşılığı var: Kerkük ve Musul civarındaki bazı il ve ilçeler Kürt bölgesine dâhil ediliyor. Bu da Kürtlerin 140. Madde çerçevesinde öngörülenlerin yüzde 70'ini elde etmeleri anlamına geliyor.

Kürt yönetiminin sınırları genişliyor

Peki, Kürt bölgesine dâhil edilecek il ve ilçeler hangileri? Hangi muhtemel bölge ve güzergâhlar Kürtlerin kontrolünde olacak?

Kürtler şimdilik Kerkük'ü sınırlarına dâhil etmekten vazgeçmiş gibi görünse de elde edecekleri bölgeler yüzölçümü ve belli geçiş yollarının kontrolü açısından önemli sayılıyor.

Musul'un batısındaki Sincar bölgesi bunların başında geliyor. Sincar bölgesinin Kürt yönetimine verilmesi, Kürtlerin Suriye ile olan sınırının uzaması anlamına geliyor.

Bir diğer önemli nokta Sincar-Musul arasındaki Şii Türkmen kenti Tel Afer'in geleceği. Coğrafi olarak Tel Afer'in de Kürt bölgesine geçmesi muhtemel. Ancak, bir dönem işgale karşı direnişin merkezlerinden olan Tel Afer'de Türkmenlerin nasıl tepki göstereceği bilinmiyor.

Daha da önemlisi, Türkiye'nin bir dönem Kürt bölgesini by-pass etmek için Habur sınır kapısına alternatif olarak düşündüğü Nusaybin-Kamışlı üzerinden Tel Afer ve devamındaki Musul güzergâhının Kürt yönetiminin denetimine geçeceği düşünülüyor.

Yine Musul-Erbil arasında bulunan Türkiye'den kaçan Kürtlerin barındığı, Türkiye'nin zaman zaman PKK'nın kullandığını iddia ettiği kampı da içine alan Mahmur, Kürt bölgesine veriliyor. Mahmur'un Kürt yönetimine verilmesi normal olmakla birlikte bundan böyle kampın kendi denetimleri dışında olduğu tezi de ortadan kalkmış oluyor.

Musul'un doğusundaki Bardareş, Kürt bölgesine katılıyor. Bu bölgenin nüfusun Kürtlerden oluştuğu için burada anormal bir durum görülmüyor.

Diğer muhtemel bir düzenleme ise Erbil'in güneyindeki Türkmen kasabası Altınköprü ile ilgili. Altınköprü hâlihazırda Kürt yönetiminin denetimi altında ama sınırları içinde değil. Altınköprü'nün bağlanacağı bölgede Kürt bölgesi olabilir. Adından anlaşılabileceği gibi Altınköprü Türkmen kenti ve verimli sulak bir bölge.

Böylece Sincar'dan başlayarak bir yay şeklinde İran sınırına kadar uzanan yaklaşık 500 kilometrelik bir alanda toprak düzenlemesi yapılarak harita yeniden çizilecek. Kürt Yönetiminin denetim ve etki alanı genişleyecek.

Öte yandan bazı bölgeler de Kürt bölgesinden alınıp başka bir bölgeye bağlanabilir. Bunun nedeni ise Kürt bölgesindeki bazı kasabaların Sünni ağırlıklı ve direnişin merkezi olması. .

ABD de referandumu rafa kaldırıp, Kürtlerin keyfini getiriyor

Irak 140. maddesi Baas rejimi döneminde etnik temizlik ve Araplaştırma politikası çerçevesinde işlerine son verilen memurların yeniden tayin edilmeleri, göçertilen ailelerin yerleşimi, bölgeye getirilen Arapların eski yerlerine dönüşü ve mülkiyet sorununun çözümlenmesini öngörüyordu.

Kerkük'ün nüfusu son 4 yılda 400 bin artarak 800 binden 1 milyon 200 bine ulaştı ve Kürtler çoğunluğu sağladı. Kerkük'e getirilen Kürtler ki bir kısmı Saddam Hüseyin tarafından sürülen ve dönme hakkına sahip olanlar. Ev ve arazilerin kendilerine verilmesi umuduyla yaşıyorlar.

Ancak Saddam Hüseyin döneminde sağlıklı bir sayım yapılmadığından dolayı Kerkük'teki etnik gruplarla ilgili rakamlar bir muamma; 1957'nin rakamları, 1997'nin BM gıda programı çerçevesinde dağıtılan gıda karneleri ya da 2005'deki seçim kayıtlarına mı bakılacak hala belli değil.

Türkmen, Kürt, Arap, Asurilerin yaşadığı Kerkük'ün yeni Bağdat, bir kaos merkezi olmasından çekinen ABD başta savunduğu 140. Maddenin rafa kaldırılmasını destekliyor; hatta referandumu erteleten güç. Zaten ABD, başından bu yana Kerkük petrolleriyle ilgili tasarrufu Kürtlere bırakmak istemiyordu. Öyle de oldu. ABD reel politiğe göre hareket ederek Irak sadece Kürtler değil istikrar için diğer grupları gözetmek zorunda olduğunu biliyor.

BM ise sözde Kerkük'te yaşayanların, Bağdat'a mı bağlanmak, Irak Kürdistan'ı içinde mi kalmak, yoksa özel bir yönetim statüsüne mi kavuşmak istediklerini tespit etmeye çalışıyor.

Kürtler ikna oldu

BM Temsilcisi Stefan Mistura bu durumla ilgili raporunu Mayıs ayının ortalarında taraflara sundu. Önerileri içinde yukarıda saydığımız bölgelerin gelecekleri ve harita değişikliği de var. Iraklı liderler de bölgelerin kime bağlanması gerektiği yönünde pazarlık yapacak. Eğer sınırlar tüm taraflar tarafından kabul edilirse ancak o zaman bir referandum yapma imkanı doğuyor.

Mistura geçen yıl referandumun 6 ay ertelenmesi konusunda Kürtleri ikna etmişti. Şimdi kuzeydeki daha az sorunlu bölgelerdeki sınır itilaflarını çözecek bir formül aranıyor. Kerkük'ü bu pazarlık içine koymamasının nedeni çözümünün zor olmasından kaynaklanıyor.

Yani önce daha kolaydan başlanarak zorlu maddelere geçmek niyetinde BM temsilcisi. Ancak Kürt bölgesine geçecek il ve ilçelerin birçoğunun kabul edildiğini tahmin etmek zor değil. "Aksi takdirde Kürtlerin Kerkük'ten vazgeçmesi pek mümkün olmazdı" görüşü hâkim. Üstelik Kürtlerin Mistura ile iyi ilişkileri olduğu biliniyor.

Kürtler Kerkük'ü sınırların içine dâhil edemeseler dahi 140. maddenin sunduğu birçok avantajı elde edecek gibi görünüyorlar. Yani Kerkük'ü verip önemli bir coğrafi büyüklük üzerinde söz sahibi olunuyor.

Ankara-Erbil arasındaki buzların erimeye başladığı bir dönemde can alıcı konulardan biri olan Kerkük'teki formülasyona, bazı rötuşlarla Türkiye'nin de sıcak bakacağı bekleniyor. AKP'nin gösterdiği tepkisel çıkışlar da kamuoyunu yumuşatmaya yönelik yapılıyor.[1]

Kemalizm, kapitalizme uşaklığın kılıfı yapılıyor!

İnönü "Kemalizm'i", Atatürk'ün milli ve dirayetli değişim çizgisinden ve Türkiye merkezli yeni bir medeniyet hedefi ve projesinden sapmanın ve mandacılık teslimiyetine sığınmanın jelatinli kılıfıdır. Sabataist cuntanın, masonik odakların ve hain İttihat ve Terakki artıklarının, Müslüman halkımızı, Mustafa Kemal'den nefret ettirmek ve kendi sinsi saltanatlarını sürdürmek amacıyla uydurup uyguladıkları despotizmin adını "Kemalizm" koymaları, Atatürk'ün hatırasından alınan kasıtlı bir intikamdır.

Türkiye'miz, uzun yıllar: evrensel değil, bölgesel bir güç merkezi bile olmamışsa, bırakın bir kalkınmış Avrupa ülkesini, hatta bir Güney Kore, bir Malezya ayarına dahi çıkamamışsa, bunun birinci suçlusu ve sorumlusu Kemalist sahtekârlar ve sabataist kompradorlardır.

Değerli kardeşim, strateji uzmanı ve E. Binbaşı Suat Gün Bey'in, Milli Çözüm Dergimize gönderdiği:

"Tarif Edilen Tarihi Hükümlerin Yeniden İncelenmesi" başlıklı;

"İsmet İnönü'nün 2. Dünya Savaşındaki Dış Politikası, Atatürk'ün Milli Politikalarının ve Stratejik Amaçlarının, Devamı mıdır, veya Bunlardan Sapma mıdır? Ülkemiz İçin Bir Başarı ve Kazanım mıdır, Yoksa bir Şanssızlık ve Kayıp mıdır?" sorularına bilimsel ve bilinçli yanıtların arandığı, cesaretli ve gerçekçi yorumların yapıldığı, tarihçilerimize ve gelecek nesillere yeni ufuklar açıcı ve milli bakış açıları kazandırıcı makalesinde özellikle vurguladığı gibi:

Atatürk'ün:

"Ülkemizin de, bölgemizin de, tüm insanlık aleminin ve dünya genelinin de; huzur ve barış içinde yaşama şartlarını oluşturma sorumluluğu, adil ve dengeli bir dünya kurma şuuru, bizim asil milletimize ve Türkiye Cumhuriyetimize aittir. Bu nedenle, her türlü haksız işgal ve insafsızlığı, sömürü ve saldırganlığı önleyecek; ekonomik, teknolojik, psikolojik ve politik imkânlara sahip olmamız ve caydırıcı bir saygınlığa ulaşmamız gerekir" anlamındaki:

"Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!" sözü bile, maalesef:

"Haçlı Batıya uşaklık, İslam Doğu'ya düşmanlık... Yerli masonlara hizmetkârlık, Müslüman halkımıza baskı ve barbarlık" şeklinde yozlaştırılmıştır.

"Günümüzde, Türk devlet siyaseti, iki açıdan zorlanmaktadır. Bunlardan biri iç politikadaki sıkışma... İkincisi dış politikadaki atalet (pasifizm) veya yerinde saymadır. Bu sıkışmanın temel nedeni, tarihi devamlılıkla, tecrübelerle ve insan fıtratıyla bağdaşmayan sosyolojik zorlamalardır. Bu zorlamaların Türk siyasi kültürü ile bağdaşmamasının getirdiği iç sorunlar milletimizi adeta kilitlemektedir. Bu zafiyet içte birliğin sağlanmasına engel olduğu gibi dışarıya karşı güç birliğini önemli ölçüde zayıflatmaktadır. Bu zafiyetten istifade eden yabancı güç merkezleri Türkiye'nin iç istikrarını bozmakta, 1960'lı yıllardan itibaren başlayan iç fırtınaları tetiklemektedirler. iç politikadaki istikrarsızlığın yanında dış politikadaki hedefsizlik daha fazla ümit kırıcıdır. Dışarıdan bakıldığında Türkiye'nin dış politikası adeta okyanus ortasında dümeni kırılmış gemi gibi hedefsiz ve istikametsizdir. Bu duruma karşı kimileri bu günkü sıkıntıların temelinde Atatürkçülükten kaynaklanan 1930 model değer yargılarının sebep olduğunu söylemektedir. Kimileride bu sıkıntıların temelinde Atatürkçülükten sapmanın rol oynadığını söylemekte ve Atatürkçü modelin hangi Atatürk olduğu noktasında çelişkiye düşmektedirler. Birinci iddiayı kimi liberal, batıcı ve sol çevreler ileri sürmekte; Atatürkçülüğün düne ait bir dünya tasavvuru olduğunu aradan çok zaman geçmesi, küreselleşme ve mesafe kavramlarındaki değişme nedeniyle günümüzde geçerli olamayacağı tezini ileri sürmektedirler, ikinci görüşü savunanlar Atatürkçülüğün bitmez tükenmez bir enerjiye sahip olduğunu ileri sürürken milletimizin tasavvurlarına uymayan sanal bir Atatürkçülük modeli kurgulayarak çoğu kere İsmet İnönücülüğü Atatürkçülük olarak tanımlayarak, milletimizin enerjisini boş yere israf etmektedirler. Bir kısım çevreler ise demokrasi havariliği açıktan Atatürkçülük düşmanlığı yaparak niyetlerini gizlememektedir. Bunlar: "bu günkü sıkıntıların sebebi, Türkiye'nin Atatürkçü rol ve modelde ısrar etmesidir" diyorlar ve Atatürk ilke ve inkılâplarını hedef tahtasına koyuyorlar.

Atatürkçülüğe karşı yöneltilen eleştirilere dikkatle baktığınızda şunu hayretle görürsünüz: Atatürkçülük olarak takdim edilen birçok konu aslında İsmet İnönü'nün devlet felsefesidir; Atatürkçülükle uzaktan yakından bir bağlantısı yoktur. Atatürkçülük diye gösterilen, fakat Ondan farklı bir yola yönelen iç politikadaki başkalaşma yanında, Büyük Önderin hakkın rahmetine kavuştuktan sonra, TC'nin dış politikasındaki sapmayı ve mandacılık saplantısını da Atatürk'e mal etmekten utanmıyorlar!...

Atatürk'ün dış politikadaki temel ilkesi öncelikle "tam bağımsızlık" ve kendi milli irade ve idaresine hâkim olmak prensibidir. Atatürk'ün bu yaklaşımı; üçüncü dünya ideolojileri dışında, batıya karşı, batının argümanlarıyla mücadele etmek refleksidir. Bu modelde; önce Türkiye kendi etrafında bağımsız bir güç merkezine dönüşecektir, inisiyatif kendinde olacaktır, kendisi belirleyecektir. Etraf coğrafyada meydana gelen denge ve güç değişimi hassasiyetle takip edilecektir. Dünyadaki gelişme ortamından ve fırsatlardan hemen istifade eden matematik temelli realist bir dış politika takip edilecektir.

Bu çerçevede Atatürk; hesaplı ve kontrol sigortalı bir risk almaktan hiçbir zaman kaçınmamıştır. Lozan Barış Antlaşmasından sonra, Musul-Kerkük'ü almak için yapılan gayretler, Möntro Antlaşmasıyla Boğazlar Rejiminde lehimize yaptırılan değişiklik ve düzeltmeler, İran'dan Küçük Ağrı- Araş vadisinin alınması ve böylece Nahçivan üzerinden Kafkasya ve Orta Asya'ya yol açma amaçlı girişimler, Hatay'ın Anavatana katılması yolundaki taktik ve diplomatik mücadeleler, Atatürk'ün cesur, hedefini bilen, fırsatları değerlendiren, uluslar arası ortamın matematik denklemini iyi hesap eden; atak ama akılcı hamlelerinin sonucu gerçekleşmiştir. Atatürk'ten sonra (Erbakan Hoca'ya gelinceye kadar M.Ç.) hiçbir lider Batı'ya ve Batı'nın Ortadoğu'da kurduğu düzene itiraz etmemiş, çoğu kere kaypak, korkak ve kaçamak bir yol takip edilmiştir. Demirel dönemlerinde diplomatik gevezelikleri temel alan dış politika konsepti, dostlar alışverişte görsün mantığına dayalı olarak hiçbir risk almamaya yöneliktir. "Bulduğun gibi bırak, dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olursun, akıntıya karşı koymaya ne gerek var, bu günkü dünya düzenini kuranları sen mi yeneceksin? Nöbeti vukuatsız devretmeye bak, Kanuni Sultan Süleyman olsan ne yazar, yaptığının kıymetini mi bilecekler? Daha fazlasını niye yapmamış derlerî Atatürk'ün İsmet Paşa'nın yapamadıklarını sen mi yapacaksın!?" gibi sözlerle de devlet adamlığı, tam bir temelsizliğe ve teslimiyetçiliğe dönüşü vermiştir.

Büyük ağaçların büyük gölgesi olur" tezinden hareketle, bazen büyüklerin gölgesinde yaşayanlar kendi gölgesini çınar gölgesi sanabilir. Atatürk dönemi Türk dış politikasını İsmet İnönü'nün (ya da İnönü Hükümetlerinin) tayin ettiğini veya şekillenmesinde rol üstlendiğini sanmak çok ciddi bir tarih hatası ve bilgisizliğidir. Bir emri verenle, onu emirber bir nefer itaati içinde tatbik eden arasında büyük farkı görmemektir. Emri sadakatle tatbik edenler, çoğu kere o emirlerin mesuliyetini bile üslerinde taşımaktan acizdir. Atatürk devrinde yaşamakla, Atatürk'ün emir ve görev verdiği hükümetlerde görev almak arasında büyük bir fark yok gibidir. Çoğu kere memurlar aldıkları emri icra ederken, amirlerin maksadını bile sezememiştir. İsmet İnönü'nün durumu da böyledir. Nitekim Atatürk ismet İnönü'nün bu vasfını şöyle ifade etmiştir: "İsmet emirber bir neferdir. İsmet Paşa'ya şu konu ile ilgili 10 tane plân yap getir desen, birbirinden güzel 10 plân yapar ve getirir. Ama bunlardan birini tatbik et, dersen; en kötüsü hangisi ise onu tatbik edecektir."

Atatürk ise dehası ve tedbiri elden bırakmaması yanında, büyük bir cesaret ve risk adamıdır. Çalıştırdığı kişilerin hakiki kıymetlerini kabiliyetlerini çok iyi derecede tayin ve tespit etmektedir. Türkiye'nin gücünü ve potansiyelini, başkalarının mukabele imkân ve kabiliyetini, toplumun tahammül sınırlarını ve seviyesini çok ciddi bir hassasiyetle değerlendirmektedir. Bu çerçevede Türkiye'nin hem iktisadi plânda hem siyasi plânda rol ve hedeflerini iyi tanımlayıp, belirlemiş uluslararası ortamı ve milli imkânlarımızı kesin doğrulukla tayin etmiş, ona dayalı Türkiye merkezli bir dünya oluşturmanın alt yapısına girişmiştir. Ondan sonraki dönemlerde Türkiye'nin merkezi konumuna ve potansiyel durumuna uygun anlayış terk edilmiş, batının kurduğu uluslar arası sistemin bir parçası haline getirilmiştir. Bu zihniyet karmaşasında en büyük hata; batılı manadaki reformların (inkılâpların) hedefleriyle Batı'ya tabi ve teslim olmak zihniyeti birbirine karıştırılarak Atatürk'ün adeta Batı'nın adamı gibi gösterilmesidir. Batı'nın ajanlarının ve masonların bunu böyle göstermesi tabiidir, fakat yerli işbirlikçilerin böyle yapması milletimiz için en büyük talihsizliktir.

Şimdi bu iddialarımızı ispatlayacak bazı ayrıntılara girelim: Atatürk'ün 1938'e kadar kurguladığı ve 2.Dünya Savaşı'nın sonucunun ne olacağını öngörüsüne dayalı dış politikasıyla; İsmet İNÖNÜ'nün tatbik ettiği politikanın; hem faraziyeler (hipotez=varsayım) hem metot, hem de uygulama açısından çok farklı anlaşıldığını ve uygulandığını, esasen bu politikanın Atatürkçü bir mantık taşımadığını daha doğrusu stratejik, taktik veya matematik hiçbir doğruya dayanmadığını ortaya koymamız tarihi ve bilimsel bir gerekliliktir.

Bir dış politikanın amacını veya faraziyelerini (varsayımlarını) değiştirirseniz; haliyle sonuçlarını da değiştirirsiniz. Şöyle ki; "İkinci Dünya Savaşını Almanya kazanacaktır" derseniz ve ona göre bir politika tanzim ederseniz, sonuç başkadır. Ama "Almanya kaybedecektir" derseniz, bu sefer sonuç başka olacaktır, (İsmet Paşa aynı hatayı iktisat politikasında da yapmıştır.) 2.Dünya Savaşı'nın sonucu hakkında Atatürk'ün görüşü bellidir ve daha 1934'de Mihver devletlerinin savaşı kaybedeceklerini söylemiştir. Hâlbuki İsmet İnönü devrindeki politikanın bu ana fikre dayandığı söylenmiş, ancak başlangıçtan itibaren derin bir şaşkınlığa düşülerek, bu tespitin dışındaki varsayım ve oluşumlara ihtimal verilmiştir. Bilindiği gibi Almanya harbe hızlı başlamış Çekoslovakya, Avusturya, Polonya, Fransa ve İskandinav ülkelerini işgal etmiş, bunun üzerine İsmet Paşa, "Almanların savaşı kazanacakları" varsayımına ihtimal vererek, dış politikanın temel faraziyesini değiştirmiştir.. Ardından Almanya' ile SSCB ittifak yapınca ezberi bozulmuş, sonra Almanlar Rusya içlerine dalınca, "Moskova'nın çökeceğine dayalı olarak" Pan Türkist dönüşüm başlamış, 1944 ortalarında bile Almanya'nın çökeceği varsayılamamış, Balkanlarda, Ege adalarında ve Ortadoğu'da herhangi bir kazanım elde edilememiştir. "Hiç kimsenin bir karış toprağında gözümüz yoktur gibi..." pısırık bir sloganı geveleyip durmuştur. Bu varsayımı Demirel'de sık sık kullanmıştır. Bu söz külliyen yanlış, temelden mantıksız bir yaklaşımdır. Kimin toprağında kimin gözü vardır? Oralar kimin toprağıdır? Kim dağdan gelip bayırdakini kovmuştur? Eğer hadiselerin bu yönü düşünülmez, kendi gölgesinden korkan adam psikolojisiyle bu tür sözler ebedi gerçeklenmiş gibi tekrarlanır. Balkanlar ve Ortadoğu Osmanlı coğrafyasıdır. Osmanlı coğrafyasının tabii ve tarihi varisi ise elbette Türkiye'dir, ikinci hak noktası da şudur: Buralarda yaşayan halklar yabancımız değildir. Bizim aynı bayrak ve aynı ülkü etrafında toplandığımız eski vatandaşlarımızdır. Bizzat bizim insanlarımızda. Sırf petrolü ve başka kaynakları sömürülsün diye milliyetçilik, aşiretçilik, din ve mezhepçilik ekseninde parçalanmış halklardır. Bu coğrafyalarda Türkiye'nin hudut değiştirmesi veya hudutlarını genişletmesi Kırıkkale'yi vilayet yapmak veya Ankara'ya bağlamak gibi bir şeydir. Bu coğrafyanın tamamen iç meselesidir. Bu coğrafyada hudut değiştirmek kimsenin ne parasına ne malına ne canına ne de tapusuna zarar verecektir. Hâlbuki bu gün Batı sömürmek için halkları parçalamış, birbirine düşürmüş, küçük emirlik ve beyliklere bölmüştür. Satın aldığı petrolün parasını bile zaman zaman bloke ederek ödememektedir. Özet olarak: "Hiç kimsenin toprağında gözümüz yoktur" dediğinizde; batının kurguladığı bu zalim düzene karşı herhangi bir itirazımız yoktur. Aleyhimize işlese de bu düzen doğrudur. Bizim hinterlandımızda (kapsama alanımızda) bulunan halkların sömürülmesine mecburen göz yumulur," demiş oluyorsunuz.

Yani, "Türkiye'nin kendi çıkarına uygun bir sistem kurmasına lüzum yoktur. Kendimizi akıntıya bırakalım gitsin. Dünya böyle gelmiş böyle gider" diyorsunuz. Biz buna itiraz ediyoruz ve diyoruz ki; Türkiye'nin kendi çıkarına uygun bir dünya sistemi kurmaya çalışması hem hakkı hem mecburiyetidir. Bu tutum; geçmişte yapılmış olan haksızlıkları düzeltmeye yönelik, bölgemizde ve yeryüzünde adaleti yeniden tesis edecek milli bir niyet ve haysiyetli bir gayrettir. Bu tutum tamamen meşru, İslami ve insani bir girişimdir. Ahlakidir. Millidir. Yüzde yüz yerli bir projedir.

Atatürk'ün söylediği "yurtta sulh cihanda sulh" prensibi Türkiye eksenli bir dünya tasavvurunun gerçekleşmesi için bir çağrı niteliğindedir. Türkiye merkezli dünya yönetiminin nihai hedefidir. "Kimsenin bir karış toprağında gözümüz yoktur" sözü kof bir ifadedir. Mesela Sevr'e göre G.Antep, Urfa, Mardin, K.Maraş, Hatay vs. hudutlarımız dışında bırakılmıştır. Buralar sınırlarımız dışında kalmış olsaydı bu vatan topraklarını almak gereksiz bir çaba mı olacaktı? Bunlara göre sınırlarımız dışında kalmış bulunan Ege Adaları ve Batı Trakya ile ilgili emeller beslemek yanlıştır, Bosna Hersek'teki Boşnak kardeşlerimizin haklarını savunmak yanlıştır ve Türkiye'yi gereksiz tehlikelerin içine çekmektir. Bu anlayış kesinlikle Atatürkçü anlayış değil, kesinlikle milli değil kesinlikle insani değildir. Bu anlayış İsmet İnönü-Demirel anlayışıdır ve dar görüşlülük paranoyası sendromudur"



[1] NTV 07.05.2008


Bu yazarin diger makaleleri

  BEDİÜZZAMAN-KÜRDİSTAN VE DİYALOG MESELESİ VE AKP'NİN IRAK HEZİMETİ Bölücü...
Devami
  Katillerin durmaya hiç niyeti yok, gittikçe kuduruyor! İsrail Başbakanı...
Devami
  İşte Müzakere Çerçeve Belgesi ve İçerisindeki bit yenikleri: Müzakerelerin...
Devami
  Soysuz ve sorumsuz Batı medeniyetinin mimarları, kendi doyumsuz arzuları...
Devami
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'yı yenen devletler, şöyle bir bildiri yayımlamışlardı:...
Devami
   Korku, insanın fıtratında (yapısında ve yaratılışında) bulunan bir duygudur. Kötülüklerden...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3626

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR