ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün322
mod_vvisit_counterDün2791
mod_vvisit_counterBu Hafta5474
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay110104
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18327091

IP'niz: 34.239.177.24
Bugün: 22 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12768249

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

TARİHİN EN TALİHLİ SENESİ: 2008

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Hayaller; hakikatlerin soyut resimleri ve habercileridir.

Kurgular; kanaatlerin zihni plan ve projeleridir.

Umutlar; sağlam inancın meyveleri ve beklentileridir.

Ütopya; umut çiçeklerinin kudret meyvesi ve ilham yağmuruyla dirilmesidir.



Herkes; aklı yettiği kadar iman edecek; iman ettiği kadar ümit besleyecek; ümitleri nispetinde ve o yönde hayal üretecek; hayalleri ve hedefleri istikametin de de gayret gösterecek ve ulvi gayesine kilitlenecektir. Bir bakıma, insanların gerçek ayarı ve aynası, kendi hayalleridir.

Tarihin seyrini ve milletin talihini, tesadüfler değil; takdirin çerçevesinde, büyük devrim ve değişimlere talip olan, bunun için gerekli ve yeterli her türlü araç ve gereçleri temine çalışan; uzun vadeli ve stratejik hamleler ve seferlerle, kalıcı ve kapsayıcı zaferlere yol açan Liderler ve ekipler belirlemektedir.

Himmeti ve haysiyeti yüksek kimselerin hayalleri ve hedefleri de yüksektir, çünkü basit hevesli ve düşük emelli kimselerin büyük hareketlere giriştiği; bozuk dengeleri ve batıl düzenleri değiştirdiği hiç görülmemiştir ve zaten mümkün de değildir.

Örnek mi, Mustafa Kemal!. Başında en yakınları dahil, herkes O'nu bir hayalperest zannedip eleştirmiş, ama O hayallerinin, yani akıllıca kurgulanmış inanç ve ideallerinin peşinden giderek harikulade hareketlere girişmiş ve başarıya erişmiştir.

Bunu gibi, günümüzde, kendisini "hayallerine kurşun yetişmez" şeklinde çekiştiren ve küçümsemeye yeltenenlere:

"Evet bizim işlerimize ve projelerimize onların akılları değil, hayalleri bile yetişemez" diyerek ve dünyaya hükmeden şeytani güçlerle mücadele ederek, Türkiye'yi Rahmani bir medeniyetin merkezi ve rehberi konumuna getiren Erbakan Hoca da, böylesine kutlu ve mutlu bir misyonun mümessili ve müjdecisidir.

Ve işte Emekli Tümgeneral Alaettin Parmaksız Paşamızın "Türk Amerikan Savaşı" kurgu romanı da, yine böylesine mutlu bir hakikatin, umut dolu bir hikayesidir.

Allah diye Amerika'ya boyun eğenlerin.. Kıble diye Avrupa'ya yönelenlerin.. Kabe diye İsrail'e ve Siyonist sermayeye secde edenlerin.. Haçlı Papanın himmeti ve Kabalist Hahamların inayetiyle keramet gösterenlerin.. Şahsi menfaat ve şöhretleri, siyasi emel ve etiketleri için ülkesini, ülkülerini ve ilkelerini rüşvet verenlerin, herhalde bu kutlu gerçeklere, bu kurgu projelere akıl erdirmeleri ve iman getirmeleri beklenmemelidir.

Ama tarihi her zaman kötüler, kafirler ve kahpeler değil, ara sıra da iyiler, müminler, mert ve metin kimseler yazıp şekillendirmektedir.. Ve öyle anlaşılıyor ki, kader bu sefer görevi aziz ve asil milletimize vermiştir; yeni bir medeniyetin ve adil bir düzenin öncüleri Müslüman Türklerdir.

Şimdi Türk Amerikan Savaşı (Kanlı Deprem) kurgu romanında dikkat çekilen 2008 yazında gerçekleşen tarihi hesaplaşmanın gelişme seyrini birlikte ve bu bilinçle takip edelim:

ABD Türkiye'yi taşeron olarak kullanmak istiyordu

"2007 yılı Aralık ayında, aynı 2003 Ocak-Şubat aylarında olduğu gibi, Türkiye ABD'li üst düzey ziyaretçilerin akınına uğramıştı. Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı Ankara'yı ziyaret ederek muhatapları ile görüşmüştü. Amerikalılar şunu talep ediyorlardı: "İran ile ABD arasında bir çatışma kaçınılmazdır. İran'ın nükleer politikası bölge için tehdittir ancak öncelikle Türkiye için tehdittir. Bu nedenle İran'a yapılacak bir operasyonda bizi ciddi olarak desteklemelisiniz." Bu desteğin boyutlarını kararlaştırmak için Türk Hükümetine ve Türk Ordusuna baskı yapıyorlardı.

Amerikalıların unuttuğu husus, Türkiye'de halk nezdinde büyük bir Amerikan aleyhtarlığının oluştuğu, hükümetin seçimle iş başına geldiği ve istese bile Amerika'nın isteklerini karşılayamayacağı gerçeği idi. Ayrıca PKK konusundaki ikiyüzlülüklerinden de bıkmışlardı. Yeni hükümet ülke menfaatleri açısından daha milli bir duruş sergilemeye çalışıyordu. Görüşmelerde hükümet ve Genelkurmay Başkanlığı, Amerikalı muhataplarına çok açık bir şekilde, hem Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devletine destek verip, hem de Türkiye'yle dost ve müttefik kalınamayacağını anlatmıştı."[1]

Pentagon uzmanları:

"Burada kilit iki ülke bulunmaktadır. Birincisi Türkiye. İkincisi İran. BOP'u gerçekleştirmek için bu iki ülke ya kayıtsız şartsız bizimle olmalı ya da biz bunu sağlamalıyız. Türkiye bizimle olmazsa BOP'u gerçekleştiremeyiz. Ayrıca İran'ın nükleer silahlanma programını durdurmak için Türkiye'ye ihtiyacımız olacak. Ancak Türkiye'de halkın demokratik yapısı, devlet güçlerinin paylaşılmış olması nedeniyle, hükümetler istese bile her zaman tam destek veremeyebilirler. 2003 yılındaki teskerenin reddedilmesini unutmayalım. Ayrıca Türk Özel Kuvvetleri personeline Süleymaniye'de yaptığımızı Türk halkı unutmadı. Bu konu gerek halkta, gerekse Türk Silahlı Kuvvetleri'nde müttefikliğimize olan güveni sarstı. Kayıtsız şartsız destek alacağımız alan Kuzey Irak'ta elde edeceğimiz üslerdir. Bu durumu ise bağımsız Kürt devleti ile sağlayabiliyoruz. Bu konu bizi Türkiye ile karşı karşıya getirecektir" diye düşünüyor.[2]

8 Şubat 2008 Beyaz Saray ABD Genel Kurmay Başkanı, Bush'a ve yakın adamlarına Türkiye'ye saldırı planlarını anlatıyordu!

"Sayın Başkan, Türkiye'ye karşı gerçekleştireceğimiz as­keri harekâtta coğrafyanın Irak-Türkiye sınırında çıkardığı birçok doğal engel var. Amerikan Orduları Türkiye sınırını buradan geçmeye çalışırsa Türk Ordusu Anadolu derinliği­ni kademeli biçimde bize karşı etkili olarak kullanabilir. Bunu aşmak için İkinci Dünya Savaşı'nın başında Alman Ordusu­nun İngiliz ve Fransız Ordusunu etkisiz kılmak üzere Belçika üzerinden sarkmasına benzer bir harekât tasarladık. Şam ile anlaşarak kuzeyden geçiş koridoru sağlayacağız. Suriye dire­nirse Lübnan'daki suikast nedeniyle Beşar Esad'ı Uluslararası Ceza Mahkemesine teslim etmekle korkutacağız. Yine de ikna olmazsa El Kaide terör örgütünün Irak'a buradan sızdığı ba­hanesi ile kuzeydoğu Suriye'de ihtiyaç olan bölgeler ele geçi­rilecek. Güneyde de Suriye Ordusuna İsrail tarafından gerek­li operasyon yapılacak. Suriye operasyonu Türkiye'ye yönelik harekâtın bir hafta uzamasına neden olabilecek. Ancak böy­lece Türkiye'ye zırhlı birliklerin etkili bir şekilde kullanıldığı çok daha rahat bir coğrafyadan gireceğiz ve önemli bir sanayi ticaret kenti Adana'yı ele geçirdiğimiz gibi İncirlik üssünü denetim altına alarak savaşın geri kalan kısmında Türkiye'ye yönelik hava saldırılarında kullanabileceğiz. Ayrıca ele geçi­receğimiz İskenderun limanı savaş boyunca ikmalimizi çok kolaylaştıracaktır."

Nisan 2008 Ankara, Moskova, Tahran tarihi anlaşma yapıyordu

İran üzerinde de ABD'nin politik ye ekonomik baskısı artıyordu. İran PJAK'a karşı silahlı mücadelesini artırmıştı. PJAK ise İran'ın Kürdistan eyaletindeki faaliyetlerini KDP'nin verdiği personel desteği ile CIA bağlantılı olarak sürdürüyordu. İran'a sızan Amerikan özel kuvvet ve istihbarat elemanları, Güney Azerbaycan'da Azerbaycan Türklerini ve Huzistan'da Arapları Tahrana karşı kışkırtmaya çalışıyorlardı. İran'a yönelik baskıda Almanya biraz tarafsız görünse de Avrupa Birliği de bu baskıda önemli bir rol oynuyordu.

Bu arada kamuoyundan gizli bir şekilde İran Dışişleri Bakanı Ankara ve Moskova'yı ziyaret etmişti. Bir hafta sonra da Martın üçüncü haftasında Türk Dışişleri Bakanının Rusya ve İran ziyaretleri gerçekleşmiş ve ziyaretler sonunda bölge dengeleri açısından terörle mücadelede işbirliği yapılacağı açıklanmıştı. Nisan içinde Başbakan ve Genelkurmay Başkanı birlikte Moskova'yı ziyaret ederek, Türkiye ile Rusya arasında bir seri işbirliği anlaşması imzalamışlardı."[3]

"Bölgesel konularda alınacak tedbirler ve izlenilecek stratejiler için karşılıklı danışma mekanizmaları oluşturulacağı açıklanmıştı.

Türkiye-Rusya-İran arasındaki ilişkiler ve Türk-Rus Anlaşması batı başkentlerinde ve basınında büyük yankı uyandırmıştı. Zbigniew Brezinski ve Henry Kissenger gibi ünlü Amerikalı stratejistler, New York Times ve Washington Post gazetelerinde yayımladıkları makalelerde Bush yönetimine ciddi uyarılarda bulunmuşlardı. İki stratejist, bu uyarılarda, Bush yönetiminin ve Avrupa Birliği'nin izledikleri politikalar ile Türkiye'yi doğuya doğru ittiğini, patlayacak sorunlarda ABD ve AB'nin daha çok zarar göreceğini özellikle vurgulamışlardı.

Ancak kimsenin aklına, olayların tamamen kontrol dışına çıkacağı, 1952'den bu yana NATO üyesi olan Türkiye'nin, Batı dünyasından bağımsız hareket edebileceği gelmiyordu."[4]

23 Mayıs 2008 Ankara

ABD'nin ve NATO'nun Türkiye'ye saldırı hazırlığı kesinlik kazanıyordu

"Rus istihbarat servisinin İkinci Viyana Zirvesi'nde MİT'e ABD'nin Türkiye'ye karşı düzenleyeceği operasyon ile ilgili bilgi vermesinden sonra askeri istihbarat ve MİT değişik kaynaklardan istihbaratın teyidi için çalışmaya başlamışlardı. Türk istihbarat kaynakları, ABD, NATO ve Ortadoğu'daki bütün kaynakları büyük bir dikkatle analiz ediyorlardı:

Türkiye-Rusya ilişkilerinin olumlu geçtiği bir dönemde FBS'nin Türkiye'ye yanlış bir bilgi verme ihtimali çok düşüktü. Bu istihbarat yalan olamayacak kadar büyük bir istihbarattı. Ancak hiçbir istihbaratçı, temel kurslarda öğrendiği Nazi propagandacısı Goebells'in "Söyleyeceğiniz yalan öyle büyük olsun ki, kimse yalan olduğunu düşünmesin" cümlesini aklından çıkarmazdı. Üç gün sonra 9 Mayısta ilk sinyaller NATO içinden gelmeye başlamıştı.

NATO'daki Amerikan generallerinde bir tedirginlik tespit edilmişti. NATO, Türk askeri istihbaratı için her zaman çok iyi bir istihbarat kaynağı olmuştu. 1963 yılında henüz Fransa NATO'nun askeri kanadından çekilmeden ve NATO Genel Karargâhı Paris'teyken, ilginç bir olay, Türk Ordusunun stratejik hafızasına kazınmıştı. NATO'da görevli Türk temsilcisi Kurmay Albay Atıf Erçıkan yeni departman başkanlığı görevine gelen Fransız generalin dağıttığı görev dosyalarından kendisine verilen üç tanesini alıp odasına dönmüş ve çalışmaya devam etmişti.

Bir süre sonra içeri giren iki Amerikalı Albay, Albay Erçıkan'dan, kendisine yanlışlıkla verilen dosyaları istemişlerdi. Dosyaların içeriğine vâkıf olmayan Albay Erçıkan bu talebi anlamsız bulup "Ben dosyaları Fransız Generalden aldım, ancak kendisine veririm" diye yanıtlamıştı. Bunun üzerine Erçıkan ile Amerikalılar arasında sert bir tartışma çıkmıştı. Albaylar, odadan elleri boş çıkarken, Erçıkan dosyaları kilitlediği dolaptan çıkararak incelemeye başlamıştı. Dosyalardan birisinin konusu gerçekten çok ilginçti: "Türk Dünyası." Raporda SSCB'nin NATO'nun sürdürmekte olduğu politik, ekonomik, kültürel, psikolojik savaş sonunda bir gün muhakkak yıkılacağı tespiti yapıldıktan sonra "Ancak" denmekteydi, "SSCB'nin yıkılmasından sonra ortaya bir Türk Dünyası tehdidi çıkacaktır. Batı dünyası şimdiden bu tehdit konusunda hazırlıklı olmalıdır." Albay Erçıkan, ertesi gün raporun içeriğinden dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay'ı haberdar etmişti. O tarihten sonra Türk Genelkurmay Başkanlığı NATO'yu hep ciddi bir istihbarat kaynağı olarak değerlendirmişti."[5]

24 Mayıs 2008 Çankaya/Ankara

Türk Ordusu Kuzey Irak'a girme kararı alıyordu!

24 Mayısta MGK, Cumhurbaşkanı tarafından Çankaya Köşkü'nde olağanüstü toplantıya çağrılmıştı. Bu toplantıda değişik Türk istihbarat örgütlerinin müşterek değerlendirmesi MİT Müsteşarlığı tarafından Kurul üyelerine anlatıldıktan sonra Müsteşar, ABD'nin Türkiye'yi işgali öngören harekâtı hakkında bilgi sunmuştu.

Toplantının ikinci bölümünde daha sonra Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Işıktürk, Genelkurmay Başkanı adına hem PKK ile hem de kurulması öngörülen Kürt devleti ile mücadele açısından stratejik anlamda ön almak ve Türkiye'nin kararlılığını sergilemek için "Özdemir Bey Harekâtı" adı verilen karşı operasyonun uygulanmasını teklif etmiş ve bu plan hakkında gerekli bilgileri MGK üyelerine açıklamıştı.

Harekâta, "Özdemir Bey Harekâtı" adının verilmesinin nedeni tarihe bir gönderme yapmaktı. Özdemir Bey, 1922'de Gaziantep'te milis albayı iken Mustafa Kemal Paşanın emri ile Kuzey Irak'a 100 kişilik bir birlikle gitmiş ve 18 ay bu coğrafyayı İngilizlere dar etmişti. Genelkurmay Başkanlığı Irak ile ilgili tarihi hatırlıyordu. Zaten 2007 Haziranında, Türk Ordusunun İngiliz Ordusunu yendiği Kuttul Amare zaferinin 91. yıldönümü web sitesinde halkımıza hissettirmişti."[6]

 "Kanlı Deprem" Başlıyor ve ABD Türkiye'ye saldırıyordu

Genelkurmay Başkanlığı / Ankara ve Türkiye Semaları 30 Haziran 2008

Komuta yerinde birden bire zil sesleri duyulmaya başladı. Bu, kırmızı alarmdı ve harekât merkezinde çalışanların daha korumalı olan sığınaklara inmesi içindi. Harekât merkezindeki dev panoya radardaki uçak izleri aktarılmaya başlamıştı. Bağdat'tan, Halep'ten ve Akdeniz'deki uçak gemilerinden kalkan yüzlerce Amerikan uçağı Türk hava sahasına yönelmişti.

Hava harekât merkezi ile bütün televizyon istasyonları arasında özel bir irtibat kurulmuştu. Aynı anda bütün dünya televizyonları ile birlikte Türk televizyonları yayınlarını keserek hava taarruzlarını geçtiler. Halkın fazla yapacağı bir şey yoktu. Çünkü Türkiye'de sığınaklar iskân ruhsatları alındıktan sonra başka maksatlarla kullanılıyordu. Bunun için kentlerde birçok insan sığınmak maksadıyla bodrum katlara iniyordu. Ayrıca askeri birlikler ilk hedef olacağı için halk buralardan uzak durması konusunda uyarılmış, askeri birliklere çok yakın evler başka yerlere tahliye edilmişti.

Aynı anda Konya'daki Türk Yıldızları ile Eskişehir'de bulunan Hayalet Filoları havalanmıştı. Bu Türk savaş filoları muhtemelen Amerikan savaş uçaklarını Türk hava sahasına girerken karşılayacaktı."[7]

Hava çarpışmaları kızışıyordu:

Düşman tarafından fırlatılan bir füzeden kurtulan Yüzbaşı Cüneyt artık ABD uçağını vurmanın zamanı geldiğini, bunun için uçağın arkasına geçmesi gerektiğini düşündü. Bu arada F-14'ü göremiyordu. Radardan uçağın hangi istikamette ve hangi irtifada olduğunu öğrendi. Radar kontrolünde uçağa yaklaştı. Uçağın arkasına geçmek için uçağı hızla sağa yatırdı. Bu arada F-14 uçağı da arkasına geçeceğini düşündüğü için uçağı hızla yukarı doğru çekmişti. Yüzbaşı Cüneyt F-14'ü takip ediyordu. Aralarında amansız bir it dalaşı başladı. Ancak Yüzbaşı Cüneyt F-14'ün önünden kaçmasına fırsat vermiyor, en sert manevralara bile karşılık vererek kaçırmıyordu. F-14'ü tam önünde görünce levyedeki makineli topun tetiğine dokunarak atışını yaptı ve füzelerini F-14'e kilitledi. Bunu fark eden F-14 pilotu kaçma manevraları yapmaya başladı; ancak Yüzbaşı Cüneyt'in füzeleri boşa atmaya niyeti yoktu. Amerikan F-14'ün manevra yapmasına fırsat vermeden "Allah Allah" diyerek, füzelerini ateşledi. Birkaç saniye sonra F-14'ün ateş topuna döndüğünü gördü. Çok kez füze ateşlemiş olmasına rağmen hiç "Allah Allah" diye bağırmamıştı. Demek ki bu, sosyal genlere yerleşmiş bir davranış şekliydi. Durumu kontrol radarına rapor etti. O an kemiklerine kadar bir hüznün makineli tüfek ateşi gibi bütün vücudunu sardığını hissetti. Üsteğmen Murat'ın uçağı yanarak düşüyordu. Savaş yeni başlıyordu."[8]

Havadaki elektronik harp subayı kendinden çok emin bir şekilde "Anlaşıldı" dedi. Derhal bilgisayara Türk uçaklarının bilgisayar kodlarını girdi ve giriş düğmesine bastı. "Şimdi işleri tamam" dedi kendi kendine. Biraz sonra Türk uçaklarının atış kontrol sistemleri ile komuta kontrol sistemleri devre dışı kalacaktı. Ancak ekrandaki yazı gözlerinin fal taşı gibi açılmasına yetti. Bilgisayar giriş kodlarını kabul etmemişti. Tekrar tekrar denedi ama sonuç değişmedi. Yanlışlık olamazdı, bunlar yazılım programı yapılırken bırakılan arka pencerelerden girecekti ancak hiçbiri çalışmıyordu.

Durumu harekât merkezine rapor etti, onlar da şaşkınlık içindeydi. Bu, bütün yazılımların değiştirilmesi anlamına geliyordu. Türklerin böyle bir yeteneği var mıydı? Demek ki CIA'nın bir Türk şirketinde çalışan ve konularında dünyanın en iyileri arasında olup, milli bir sistemi geliştiren 3 mühendisin arka arkaya intihar etmesine yardımcı olması Türk projesini durduramamıştı. Türk uçakları milli yazılım ile uçuyorlardı."[9]

Milli Direniş ve Tarihi kenetleniş Dünyayı şaşırtıyordu:

Ankara-İstanbul ve Bütün Türkiye 4 Temmuz 2008

Türk halkında Amerikan politikalarına yönelik kızgınlık hatta nefret, son yıllarda Türk-Amerikan ilişkilerindeki kriz ile milli vicdanda büyük bir patlamaya yol açmıştı. Ancak Amerikan Ordusunun Türkiye'ye saldırısı ile birlikte halkın vicdanında biriken kızgınlık, yapıcı bir güce dönüştü. Bu sonuçta Türkiye'nin her yanında büyük bir dayanışma başlatan çok değişik sivil toplum örgütlerinin büyük payı vardı. Siyasal görüşleri farklı olan yüzlerce dernek, bir hafta içinde "Türkiye'nin Birliği" adlı bir platform oluşturmuştu. Platformda şehit yakınları derneklerinden spor kulüpleri derneklerine, Kızılay'dan emekli subaylar derneğine kadar her türlü sivil toplum örgütü bir araya gelmişti.

Türkiye'nin Birliği Platformunu 10 kişiden oluşan bir yönetim kurulu oluşturmuştu. Her ilde ve büyük ilçelerde hızla yönetim kurulları ve temsilcilikler oluşturulmuştu. Örgütlenme konusunda uzman olan insanların gönüllü ve kızgın bir şekilde bir araya gelmesi sonucunda ortaya çok büyük bir halk gücü ve dinamizm çıkmıştı. Platformun amacı, halkın bütün gücünün Türk Ordusunun arkasına konulması ve yardım çalışmalarının eşgüdümünün sağlanmasıydı.

Platformun ilk çalışması, Türk Ordusu için büyük bir yardım kampanyası başlatmak oldu. Kampanyanın yaygın ve hızlı yapılması gerekiyordu ve milletimiz beklenenden daha büyük bir destek ve fedakârlık gösteriyordu."[10]

"Türkiye Birliği Platformu" oluşturuluyor ve camilerimiz, Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, moral ve maneviyat merkezleri işlevi görüyordu:

"Türkiye'nin Birliği Platformu ve Diyanet İşleri Başkanlığı, milletin manevi gücünün yüksek olması gerektiği bu zor süreçte, camilerde, Amerikan Ordusunun Türkiye'ye havadan ve Hatay'a karadan saldırısının başladığı saatlerde hutbe okutma kararı almışlardı. Uygulama ertesi akşam başlamıştı. Üçüncü gün ise sistem mükemmel bir şekilde işlemeye başladı. Böylece her akşam, Diyanet İşleri Başkanlığının yaptığı düzenleme ile televizyonlardan hangi camilerde hangi akşam hutbe okunacağı ve şehitler için dua edileceği açıklanıyordu. Akşamları bütün Türkiye'de milyonlarca insan camilerde toplanmaya başlamıştı.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Ankara'da bir uzmanlar heyetine hazırlatılan hutbeler okunuyordu. Hutbeler Türk tarihi, Kurtuluş Savaşı, Çanakkale Savaşı, İslam tarihi, İslam'da savaş ve şehitlik gibi konuları güncel olaylarla harmanlayarak halka aktarıyor, ordumuzun zaferi, şehitlerin ruhu, gazilerin en kısa zamanda iyileşmesi için dualar ediliyordu.

Televizyon kanalları aldıkları bir kararla her gece bir camiden hutbeyi yayımlıyordu. Yerel televizyon kanalları ile yapılan işbirliği sonucunda yayın sırasında yurdun değişik yerlerindeki camilere bağlanılıyordu."[11]

Atatürk'ün vasiyeti yerine getiriliyordu!

Anıtkabir Komutanlığı / Ankara 23 Temmuz 2008

"Genelkurmay Başkanlığından çıkan arabadaki Üsteğmen, Genelkurmay İkinci Başkanının kendisini çağırdığı duyunca "Herhalde bir yanlışlık var" diye düşünmüştü. Ancak bir yanlışlık yoktu. İkinci Başkan, içeri girip kendisini tanıtan Üsteğmene kaim ve büyük bir zarf uzattı. Zarfın üzerinde "Anıtkabir Muhafız Komutanlığı" yazıyordu.

"Hemen Anıtkabir'e gideceksin. Bu zarfı Albay Güler'e vereceksin. Ondan sonrası ile ilgili emirleri Albay Güler sana bildirecek" dedi.

10 dakika sonra Anıtkabir'de idi. 20 dakika sonra ise Albay Güler'in odasına girmiş, komutanı selamlayıp zarfı uzatmıştı. Albay Güler, kendisine uzatılan zarfın içinde ne olduğunu sanki daha zarfı eline almadan anlamıştı. Üsteğmen Albayın gözlerindeki pırıltıyı görünce "Ne oluyor?" diye sordu yine kendi kendisine.

Albay Güler zarfı hızla açtı. Zarfın içinden üç zarf daha çıktı. Zarflardan ikisini masasının üzerine koydu. Diğerini açıp hızla okudu. Beklediği mektup gelmişti. Diğer iki zarfı Üsteğmene vererek, "Bunlar sana verilen emirler. Şimdi benimle gel. Ekibini de getir" dedi. Odadan çıkarak, Anıtkabir'in altındaki koridorlardan birisine girdiler. Üsteğmen Anıtkabir'e birçok kez gelmesine, müzeyi iki defa ziyaret etmesine rağmen bu koridoru hiç görmemişti.

Albay Güler koridorun sonundaki odanın kapısını cebinden çıkardığı bir anahtar ile açtı. Albayla birlikte üsteğmen ve üç astsubay içeri girdiler. Diğer uzmanlar arabaların yanında kalmıştı. Odada sadece duvara gömülü bir büyük kasa vardı. Albay Güler cebinden bir başka anahtar çıkardı ve eski olduğu anlaşılan kasayı açtı. Kasanın içinde pirinçten yapılmış kaplar vardı.

Üsteğmen işte o an anladı. Kendisi hiç görmemişti ancak fotoğraflarını gördüğü Atatürk'ün mezarının etrafındaki her ilden getirilen toprağın içinde olduğu pirinç kapların aynısıydı bu pirinç kaplar. Albay Güler, pirinç kapları tek tek eline alıp altını çeviriyor ve yüksek sesle okuduktan sonra üst-teğmene uzatıyordu. "Musul", "Erbil", "Kerkük" "Süleymani'ye" "Halep". Üsteğmen kapları alıp yanındaki astsubaylara veriyordu.

Kasada iki pirinç kap kalmıştı. Albay Güler, kasayı kapattı ve kilitledi. Üsteğmenden, ona verdiği zarfları açmasını istedi. Üsteğmen birinci zarfı açtı. Kendisine verilen görev, derhal Musul, Erbil, Kerkük, Süleymaniye ve Halep'e gitmesi ve bu illerden alınacak toprakları pirinç kaplara koyarak, Anıtkabir Komutanına teslim etmesiydi. İkinci emir Etimesgut Askeri Havaalanı Komutanına yazılmıştı. Onun görevi, Üsteğmen ve ekibini bu bölgelere götürecek nakliye uçağını tahsis etmekti.[12]

Azgın ve saldırgan Amerika Türk Ordusuna yeniliyor ve teslim oluyordu!

25 Temmuz 2008

Hatay bölgesinde geçen ağır çatışmalardan sonra iyice yıpranmış olan Amerikan birlikleri, Türk kuşatmasının baskısı altında imha olmak yerine teslim olmayı tercih etmişlerdi. West Point'de eğitim görmüş bazı genç Türk subayları, Amerikalı subaylarla görüşerek, direnmelerinin gereksiz olduğunu, Bush'un 2003 sonrasında izlediği politikaların ve nihayet savaş kararının çok büyük bir hata olduğunu anlatmışlardı. Amerikalı subayların bir kısmı "Bizim görevimiz siyasi kararların hatasını tartışmak değil, biz askeriz" demişlerse de büyük bir çoğunluğu çatışmaların anlamsızlığını anlayarak komutanlarına anlaşma yapılması gerektiğini telkin etmişlerdi. 25 Temmuz 2008 günü saat 24.00'te Hatay bölgesindeki Amerikan güçleri teslim olmuştu.

Gülek Boğazında canını kurtarabilen Amerikan birlikleri de Hatay bölgesindeki gelişmeleri duyunca 25 Temmuz 2008'de saat 24.00 itibarı ile teslim olmayı kabul etmişlerdi. Genelkurmay Başkanlığı, Amerikan halkının gururunu kırmamak ve Amerikan gençlerinin imhasının iki millet arasındaki kinin artırmasına neden olmamak için bütün Türk birliklerine aşırı güç kullanmamaları, silahtan arındırıldıktan sonra Amerikan askerlerine dost bir ülkenin vatandaşları olarak davranmaları emrini vermişti. Böylece kuşatılan birlikler teslim olmaya ikna edilmişlerdi."[13]

"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır"

Milli Şehitlik/ Gölbaşı/ Ankara 30 Ağustos 2008

29 Ağustosta Gölbaşı ovasında büyük bir cenaze töreni yapıldı. Cumhurbaşkanı, bütün devlet ricali, TBMM'nin bütün üyeleri, savaşta Türkiye'ye doğrudan veya dolaylı destek veren başta Putin olmak üzere 25 ülkenin Devlet veya Hükümet Başkanları, 35 ülkenin Dışişleri Bakam ve 86 ilden gelen genç izcilerin yanında, tören için 25 ülkeden askeri bando ve tören birlikleri ile Genelkurmay Başkanları orada idi. Çok büyük bir şehitlik hazırlanmıştı, Türk-Amerikan savaşında şehit olan bütün asker, polis ve MİT görevlileri bu şehitlikte toplanmıştı. Burası artık milli bir mabet gibiydi. Şehitler, çarpışıp şehit oldukları bölgelere göre ayrılmışlardı. Azeri, Kazak, Özbek, Pakistanlı şehitler de beraber savaştıkları cephede şehit olan Türklerle birlikte yatıyorlardı."[14]

Bu satırlar 54. Hükümetin Başbakanı Porf. Dr. Necmettin Erbakan Hoca'nın 40 sene önce söylediği şu sözleri hatırlatıyordu:

"Bir 30 Ağustos sabahı Ordumuzun televizyonlarda: Adil ve Asil bir döneme geçildiğini ve Milli Türkiye'nin zaferini ilan ettiğini duyduğunuzda; sokağa çıkıp ilk rastladığınızın askerin potinlerini öpün! Çünkü O, Hz. Peygamberimizin müjdesine mazhar olmuş aziz Milletimizin emniyet ve saadet bekçisidir."

 





[1] sh: 7

[2] sh: 19

[3] sh:28

[4] sh:29

[5] sh:68-69

[6] sh: 70

[7] sh.334

[8] sh. 337

[9] sh:339

[10] sh: 387

[11] sh: 398

[12] sh: 461-463

[13] sh: 463-465

[14] sh: 476


Bu yazarin diger makaleleri

Suriye Tuzağı ve Hükümet-Cemaat Kapışması: “TENCERE DİBİN KARA, SENİNKİ ZİFT KATRAN!”
  Rahmetli Erbakan Hoca, “AKP’nin güya bölge barışını sağlamak ve Filistinlileri...
Devami
KURTULUŞ “ÇOĞUNLUK”TA DEĞİL DOĞRULARDADIR Doğrunun kaynağı ise halk değil, Haktır
Peşinen söyleyeyim; Türkiye artık “erken seçimle”, “Geçici hükümetle” ve "samimi değil suni...
Devami
GÖRÜNÜŞTE “İSRAİL’E HAKARET” PALAVRASI GERÇEKTE SİYONİZM’E HİZMET POLİTİKASI
  Erbakan Hocamızın; Siyonistlerin: “Kim, ben mi? Yahu ben hiç Dinime...
Devami
Ahmet Akgül Hocamızın Fetullahçı Kumpasa Karşı Savunması
    Fetullah Gülen’e Hakaret İddiasıyla İlgili: T.C İSTANBUL 25. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNE, Fetullahçıların...
Devami
ERDOĞAN’IN KOLAYCILIĞI, ERBAKAN’IN KAHRAMANLIĞI!
  ERDOĞAN’IN KOLAYCILIĞI, ERBAKAN’IN KAHRAMANLIĞI!        TSK’nın Barış Pınarı Harekâtı yarım kalsa da,...
Devami
BAZI ULUSALCILARIN ARSIZLIĞI
  Aydınlık yazarı ve Ulusalcı Özdemir İnce sözde Fetullah Gülen’i eleştirirken,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2944

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR