Reklam
Reklam
Reklam

CEMAAT VE İKTİDARIN ORTAK TAHRİBATLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Sözde çözüm süreci, PKK’yı özümseme sürecine dönüşüyordu. Başbakanın palavraları aksine, PKK’lı teröristler silahlarıyla birlikte İran, Irak ve Suriye’ye çekiliyordu. Murat Karayılan eşkıyasının açıklamalarından ve Batılı müttefiklerimizin tavırlarından, PKK’nın teröristlikten çıkarılıp, meşruiyet ve resmiyet kazanmış bir “halk ordusu”na dönüştürüleceği anlaşılıyordu. Böyle bir yapılanmanın, “istendiği anda ve oranda, Türkiye ve komşu ülkeler aleyhine çok daha rahat kullanılacağı” gerçeğini nedense hiç kimse gündeme getirmiyordu. Ve zaten AKP yalakası ve Yenişafak yazarı İbrahim Karagül, “Kahramanlık taslarken hırsızlığını anlatan Kıpti” misali, 25 Nisan 2013 tarihli “PKK’yı Kürt Petrolü Bitirdi” yazısında, Kuzey Irak petrollerini tamamen kontrol altına almak isteyen güçlerin PKK’yı Türkiye dışına çıkarıp, yeniden yapılandırmaya çalıştıklarını ağzından kaçırıyor, yani Erdoğan ve Öcalan’ın sadece bu sürece figüranlık yaptıklarını dolaylı itiraf ediyordu.

Bilindiği gibi Güneydoğu’da 220 bin asker görev yapıyor, bu sayı son yıllarda 170 bine indiriliyordu. İmralı müzakereleriyle birlikte durum değişiyor, asker mevcudu 130 bine düşürülüyordu. Türkiye’deki terörist sayısı konusunda sağlıklı bir bilgi yoktu. Kışı topraklarımızda geçiren terörist sayısının bin 500 civarında olduğu devlet yetkilileri tarafından belirtilirken, teröristlere göre ise bu sayı 800’ü bulmuyordu. Şimdi bunların çekilip çekilmeyeceği, çekilirse nasıl çekileceği tartışılıyordu. Teröristler çekilse bile sınır ötesinde siyasi ve askeri eğitimlerini sürdürecekleri belirtiliyordu. Çünkü, Kürt vatandaşlar için özerklik verilmesi halinde bunlardan o bölgenin silahlı gücü olarak yararlanılacağı ve bunun için kendilerine maaş da bağlanacağı konuşuluyordu..

Ayrıca bazı askeri uzmanlar teröristlerin bütün unsurlarıyla sınır ötesine çekilmeyeceğini ve güvenlik güçlerinin giremediği bazı yerleri terk etmeyeceğini söylüyordu. Böyle kritik önemdeki yerlere işler tersine gittiğinde yine ihtiyaçları olacağı belirtiliyordu. Türkiye’den çekileceği söylenen 800 teröristten sadece çeşitli katliamlara bulaşmış ve hakkında kesin yakalama emri çıkarılmış olan 300 PKK’lının yurt dışına çıkacağı, diğer 500 kişinin ise silahlarıyla kendi evlerine dönmeye başladığı anlaşılıyordu.

Kandil Cumhuriyetinden(!) yapılan açıklamalar yalaka medyaya ve yandaşlara bayram havası estiriyordu. Ancak konuklardan Hüseyin Kocabıyık çok ilginç bir ayrıntıyı dile getiriyor, Murat Karayılan’ın, “Türkiye’deki Kürtler artık kimliksiz ve statüsüz yaşayamaz” dediğini aktarıyordu. Bu ayrıntı nedense öteki konuşmacıların pek ilgisini çekmiyor, hatta Osman Can, “Benim önümdeki metinde böyle bir ifadeye rastlamadım” diyerek topu taca atıyordu. Ve hayret Kandil’e gidip basın toplantısını izleyen gazetecilerin hiçbirisi bu cümleden tek kelime bahsetmiyordu. Doğan Haber Ajansı’nın geçtiği tam metinde aynen şunlar yer alıyordu:

“Kürt halkı özgürlük mücadelesiyle önemli bir düzeyi kazanmıştır. Kürt halkı, Türkiye’de kimliksiz ve statüsüz yaşayamayacak bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. İmralı’da Öcalan’la Türkiye arasında görüşmeler ve müzakere süreci yaşanmaktadır.”

Evet, Türkiye bir terör örgütünden öte, sanki PKK devletiyle pazarlık yapıyor ve yeni Kürdistan’ın temel taşları döşeniyordu!

Türkiye teröre teslim oluyordu!

PKK ile varılan çözüm mutabakatında çekilme süreci başlarken “ya sonrası?”na dair endişeler yerini koruyordu. İktidarın terörü kökten yok edecek İslâmi çözümlere gözünü kapatması ise bu endişeleri derinleştiriyordu. Oysa Türkler ve Kürtler emperyalistlere karşı her dönem ortak bir mücadele yürütüyordu. İstiklâl Savaşımızın zorluklarını tüm bir millet omuz omuza yükleniyordu. Şu hususun altının kalın çizgilerle çizilmesi gerekiyordu: “Terör sorununun çözümünde İslam referans alınmazsa süreç, Türkiye’yi çözüm sürecinden çözülme sürecine götürüyordu. Zira ‘terör’, devlet dinden uzaklaştıkça artarak devam eden bir olguydu.

Türkiye yıllardır teröre mahkûm bırakılmıştı. Bir yandan canlar yanmış, ocaklar sönmüş, analar ağlamıştı. Öbür yandan ‘terör kartı’ Batılı sahte dostların elinde bir koz olarak Türkiye’ye karşı kullanılmıştı. ‘Terör örgütü PKK ile görüşülüyor mu, görüşülmüyor mu’ polemikleri arasında başlatılan süreçte yeni bir aşamaya varılmıştı. Sağlanabilmesi halinde terörün sona erecek olması, elbette olumlu sayılmalıydı. Ama gerçek çözüme dair henüz hiçbir şey konuşulmazken şu sorular hala yanıtını aramaktaydı:

1- Bugüne kadar terörü ve teröristleri destekleyip arka çıktıkları ve devamını sağladıkları bilinen başta ABD, Avrupa ülkeleri ve İsrail neden aniden ‘U dönüşü’ yapmış ve barış sürecini alkışlamaya başlamıştı?

2- Avrupa’nın bir yandan terörist olarak nitelediği örgütün, diğer yandan Avrupa’da faaliyet yürütmesine göz yumması ve ardından da listeden çıkarılması ne anlam taşımaktaydı?

3- Avrupa Türkiye’ye antipati duyarken ve bu arada PKK’ya sempatiyle bakarken bu tavır değişikliğinin altında ne yatmaktaydı?

4- Bu ülkelerin Türkiye’deki yeni konjonktürden ve yeni konseptten ne gibi çıkarları vardı?

5- Bu gelişmeler İsrail’in bölgedeki güvenliği için atılan adımların bir parçası mıydı?

6- Çözüm konuşulurken neden hiç kimse İslam kardeşliğini gündeme taşımamıştı?

7- Mısır, Libya, Suriye derken Irak’ta da birkaç gündür devam eden ‘Musul’ merkezli karışıklık ve çatışma ortamı neyin habercisi, bu süreçle bir ilgisi var mıydı?

8- Avrupalı devletlerin PKK’yı nasıl algıladığı, bugüne kadar neden sempatiyle yaklaştığı, Türkiye ile bundan sonrasında nasıl işbirliği yapılacağı sorularının cevabı aranmayacak mıydı?

9- Acaba Türkiye ile Avrupa’nın PKK sorununa bakışı ne kadar uyuşmaktaydı? Ne oldu da PKK’yı ve terörü destekleyen ülkeler bir anda Türkiye sevdalısı olmuşlardı?[1]

“Öcalan’ı bırakın, silahları bırakalım” küstahlığı!

PKK’nın, teröristlerin Türkiye sınırlarının dışına çekilmesiyle ilgili açıklaması tam bir şov gösterisine dönüşüyordu. PKK bayrakları ve Apo posterleri önünde rötarlı olarak açıklama yapan Murat Karayılan, silah bırakmak için Apo’nun “özgür kalması” şartını ileri sürerken, çekilmenin 8 Mayıs’ta başlayacağını lütfediyordu! PKK’nın çekilme kararını açıklayacağı basın toplantısını izlemek üzere gelen gazeteciler, Kandil Belediyesi’nde toplanıyordu. Burada gazetecilere verilen yemekteki menüde tavuk, pilav, salata ve meşrubat yer alıyordu. Verilen öğle yemeğinden sonra Kandil’in başka bir bölgesinde Murat Karayılan, silahlı teröristlerin kendi ifadesiyle “Güney Kürdistan”a çekilmesiyle ilgili açıklamasını yapıyordu. Karayılan’ın açıklamayı yaptığı çadırda, arka tarafta bulunan PKK bayrakları ve Apo posteri de dikkat çekiyordu. KCK’nın sözde yürütme konseyi başkanı Murat Karayılan, silahların bırakılması için terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın “özgürleşmesini” şart koşarken, teröristlerin sınır dışına 8 Mayıs’tan itibaren çekileceğini açıklıyordu. Terör örgütünün yöneticilerinin tam kadro katılarak “süreci” destekledikleri izlenimi verdikleri basın toplantısının güvenliği PKK tarafından sağlanıyordu. Basın toplantısı, “civarda İnsansız Hava Araçları olduğu” gerekçesiyle gecikmeli başlarken, basın mensuplarının cep telefonları da kapatılıyordu.

Tayyip Erdoğan, İstanbul’da yapılan Küresel Sahtecilik ve Korsanla Mücadele Kongresi’nde: “Terör, büyük oranda kaçakçılıktan besleniyor... Doğu sınırlarımızdan ülkemize giren, batı sınırlarımızdan çıkan kaçak insanların, özellikle yüklü miktarda uyuşturucunun, kara paranın, bunlarla birlikte sahte ve korsan mamullerin, terörün kurduğu büyük bir şebeke yoluyla Avrupa’ya, ABD’ye ulaştığını tüm delilleriyle, tüm belgeleriyle ortaya koyduk” diye gerçekçilik pozları takınılırken aynı saatlerde AKP’nin hazırladığı “Suç Gelirlerinin Aklanması, Araştırılması ve El Konulması’na Dair Kanun Tasarısı” Meclis’ten geri çekiliyordu. Ayrıca kara paranın yurda girerek aklanmasını sağlayacak “Varlık Barışı” düzenlemesi de, CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak’ın: “Erdoğan ile Öcalan arasındaki müzakere sürecinin bir sonucu mu?” sorusu kafaları karıştırıyordu.

Bilindiği gibi eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, PKK’nın 60 milyar dolarlık bir varlığa sahip olduğunu söylüyor ve bu varlığa el konulmasını sağlayacak yasanın çıkarılmasını istiyordu. CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu da: “AKP ile PKK’nın kontrol ettiği 60 milyar doların serbest bırakılması pazarlıklarının” yapıldığını öne sürüyordu. Yani AKP iktidarı ise PKK’nın parasına el konulabilmesini öngören yasayı geri çekiyor ve çıkaracağı “Varlık Barışı” ile PKK’nın 60 milyar dolarını da aklamasına zemin hazırlamış oluyordu. AKP iktidarı, seçimleri PKK’nın eroin parası ile ekonomiyi düzlüğe çıkararak mı kazanmak istiyor? Nitekim Kürtçü yazarlardan Zülküf Azew, çözüm sürecinin Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hayalini gerçekleştirmek için tasarlandığını vurguluyordu.”[2]

“Yakın bir gelecekte PKK, ABD ve Avrupa’nın terör örgütleri listesinden çıkarılacak!” diyenler haklı çıkmıştı. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) genel kurulda kabul ettiği raporla PKK’yı terör örgütleri listesinden çıkarmış, raporda “PKK terörizmi” deyimi yerine “çatışma” sözcüğü kullanılmıştı. Yakında ABD de benzer bir karar alacaktı. Böylece PKK ve KCK dahil olmak üzere Kürt hareketinin tüm aktör ve yöneticilerinin özgür siyaset yapmalarının önündeki en büyük engel kaldırılmış olacaktı. Zamanı geldiğinde İmralı’da tutulan Abdullah Öcalan’a özgürlük yolu açılacaktı. Barış sürecinin son aşamasında ise Türkiye, üniter devlet yapısından vazgeçip, parçalanıp federasyonlara ayrılacaktı. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi raporunda “idari sistem” değişikliğine yönelik ifadeler de yer almıştı. Raporda “ülkenin gelecekteki demokratik sistem ve meclis şeklini Türkiye vatandaşları ve kurumları belirler” kaydı vardı. Bu cümlede “Türk halkı ve Türk kurumları” ifadesinin BDP‘lilerin önergesiyle “Türkiye vatandaşları ve kurumları” olarak değiştirilmesi de sinsi bir ayrıntıydı. Yapılan değişiklikle, yeni Anayasa’dan “Türk” ibaresinin çıkarılmasının beklendiği mesajı açıktı.

Artık herkes biliyor ki, PKK ile müzakere sürecini Başbakan Erdoğan başlatmamıştı. Senaryo, küresel güç tarafından yazılmıştı. Sadece uygulaması Başbakan’a ve Abdullah Öcalan’a bırakılmış, ikisi de sürecin eş başkanı yapılmıştı. Hatırlayacaksınız Başbakan Erdoğan, Abdullah Öcalan’ın, “televizyondan 12 kanalı seyretme ve her gün birer saat spor yapma izni karşılığında silahları bırakma kararı aldığını” açıklamış, tabi kargalar bile kahkaha atmıştı. Başbakan’ın ABD Başkanı Obama ile yapacağı görüşmede bu pembe diziye hangi yeni bölümlerin ekleneceği de yakında ortaya çıkacaktı. “Bakarsınız terör örgütü listesinden çıkarılan PKK’nın, “özgürlük mücadelesi veren bir sivil toplum örgütü” olduğu açıklanır, bu sürecin eş başkanları Erdoğan ve Öcalan da birlikte Nobel’e aday yapılırdı!” saptamaları ciddiye alınmalı ve halkımızın önemli bir kesiminin haklı kuşkuları hesaba katılmalıydı.

PKK ile ateşkes palavraları ve sonuçları:

PKK terör örgütünün siyasi temsilcileri olarak bilinen BDP’nin TBMM’ye girmesiyle başlayan barıştırma süreci; eski DYP Genel Başkanı olan ve geçmişte “PKK’ya karşı 1000 operasyon” yaptığını övünçle anlatan ve Susurluk davasından aldığı 5 yıllık cezanın bir yılını yatıp hapisten çıkan Mehmet Ağar’ın “Dağda savaşacaklarına düz ovada siyaset yapsınlar” çağrısıyla başlamıştı. Ağar, bu tavsiyesinin yanında Türkiye, Irak, Azerbaycan ve Gürcistan’dan oluşan bir ortak pazar sistemi oluşturulması çağrısı da yapmıştı.

Neler yaşandı?

Mart 1993: Öcalan, tek taraflı sözde ateşkes ilan ediyor, bununla terörist faaliyetlerle ulaşamadığı hedefine legal yollardan ulaşmayı ve terörist imajı konusunda kamuoyunu yanıltmayı hedefliyordu.

1998: Öcalan tek taraflı ateşkes başlatıyordu.

15 Şubat 1999’da Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirilmesiyle birlikte PKK, 6. Kongresinde savaş ilan ediyordu. Ancak Öcalan yurt içindeki silahlı elemanların eylemlere ara vererek Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırlarının dışına çekilmesini istiyordu.

Haziran 2004: 1999 yılından 2004 yılına kadar şiddetin artıp ve azaldığı bir dönem yaşanıyordu. Murat Karayılan’ın öncülüğünde toplanan örgüt, Öcalan’ın da desteğini alıyordu. Yeni oluşum, 1 Haziran itibarı ile ateşkesi bozduğunu açıklıyordu. Belirtilen tarihten önce başlayan terörist eylemler bu tarihten sonra da giderek hız kazandı ve kırsal kesimden şehir merkezine doğru yayılıyordu.

Mayıs 2009: PKK tek taraflı olarak bir kez daha ateşkes başlatıyordu. Başbakan Erdoğan, bu süreçte Ahmet Türk ile görüşüyor ve ardından 15 Ağustos 2009’da Öcalan 10 temel ilkeden oluşan “Yol Haritasını” cezaevi idaresine teslim ediyordu. Ayrıca AKP’nin Kürt açılımı politikası doğrultusunda 19 Ekim 2009 tarihinde 34 PKK’lı Türkiye’ye giriş yapıyor, bu doğrultuda KCK, 2 Kasım 2010 tarihinde PKK’nın eylemsizlik kararını 2011 genel seçimlerine kadar uzattığını açıklıyordu. Ama 14 Temmuz 2011’de Diyarbakır Silvan’da PKK’lılar askerlere saldırıyor ve 13 asker şehit oluyor, bu olay Oslo görüşmesi olarak adlandırılan görüşmeleri sona erdiriyordu. Başbakan Erdoğan, TRT’de katıldığı bir programda Öcalan ile İmralı’da görüşüldüğü açıklamasını yapıyor ve 2013’ün ilk günlerinde, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 2012’nin son günlerinde İmralı’da Öcalan’la görüştüğü basına yansıyordu. Yeni Çözüm süreci olarak adlandırılan bu dönemde -3 Ocak 2013’te- Ahmet Türk ve Ayla Akat, İmralı’ya giderek Öcalan’la görüşüyordu.

İşte PKK’nın silah yığınağı:

Terör örgütü PKK’nın elinde ABD, Rusya, Çin ve Avrupa ülkelerine ait on binlerce silah bulunuyordu. PKK’nın çekilmesi ile birlikte elindeki silahların ne olacağı da merak konusuydu. İşte PKK’nın izi sürülebilen silahları ve menşeleri (Temmuz 2012)

Tip

Miktarı

Menşei

AK-47 Kalaşnikof

8,500

%71,6 SSCB,%14,7   Çin, %3,6 Macaristan, %3,6 Bulgaristan

Tüfekler

7,713 (1959 izi   sürülebilir)

%25,2 Rusya, %13,2   İngiltere, %19,4 ABD, %11 İsrail.

Roketatar

2,610 (713 izi   sürülebilir)

%40 İsrail %45   Rusya, %5,4 Irak, %2,5 Çin.

Tabanca

3,885 (2,208 izi   sürülebilir)

%21,9   Çekoslovakya, %20,2 İspanya, %19,8 İtalya

El Bombası

5,490 (636 izi   sürülebilir)

%72 Rusya, %19,8   ABD, %8 Almanya,

Mayınlar

21,568 (9,015 izi   sürülebilir)

%60,8 İtalya,   %28,3 Rusya, %6,2 Almanya

AKP iktidarı Devleti ve Ülkeyi dinamitliyor, Fetullah Cemaati ise Dinimizi ve manevi dinamiklerimizi tahrip ediyordu!

Fetullah Gülen’in onursal başkanlığını yürüttüğü RUMİ FORUM desteği ile George Mason Üniversitesi Rumi Kültürlerarası Diyalog Kulübü’nün her yıl düzenli olarak organize ettiği ‘Diyalog ve Dostluk Yemeği’ üniversite öğrencileri ve akademisyenleri bir araya getiriyordu. Dinlerarası diyalogu sağlamak ve çok kültürlü ortak yaşama katkıda bulunmak amacıyla düzenlenen yemeğin bu yılki sloganı ‘Mevlana’nın çok kültürlü toplumlarda barış içinde yaşam formülü’ olarak belirleniyordu. Gerçekleşen programa, üniversite personeli, akademisyenler ve çok sayıda öğrenci katılıyordu. Programın ana konuşmacısı George Mason Üniversitesi Teoloji ve Güzel Sanatlar Departmanı Profesörü Dr. Ori Soltes, Mevlana’nın felsefesi ve hayatı hakkında bir konuşma yapıyor, Rumi’nin Afganistan’da doğup, bir süre Bağdat’ta yaşadıktan sonra Türkiye’ye göç ettiğini ifade ederek bu yönüyle birçok kültürden etkilendiğine dikkat çekiyordu. Yani Mevlana’nın sadece İslam’ın değil, Hint inanışlarının, Yahudi ve Hıristiyanlığın da bir sentezi olduğu şeklindeki safsata ve sapkınlığına kılıf hazırlıyordu.

Kendi çarpık fikirlerine şiirli destek uyduruyordu

Mevlana’nın inanç ve insan farklılıklarının bilincinde olduğuna vurgu yapan Yahudi Soltes, bu iddiasını desteklemek için Mevlana’ya ait olmadığı bilinen: “Ne Hıristiyan, ne Musevi ne de Müslüman’ım, ne Hindu, ne Budist, ne Sufi veya ne de Zen. Ne bir din ne de bir kültürel sistem. Ne Doğu’danım ne Batı’dan, ne de denizden veya topraktan, ne et kemik ne de ruhum, ne hava, ne su, ne ateş ne de toprağım. Yokum, ne bu ne de öteki dünyada, ne Âdem ve Havva’dan geldim ne de herhangi bir yaratılış hikâyesinden. Yerim yersizdir, izsizliğin iziyim. Ne vücut ne de ruh! Ben sevgiliye aitim, iki dünyayı bir gören ve o bir çağın ve bilgi, ilk, son, dış, iç, sadece nefes alan bir insan.” sözlerinden oluşan ‘Son nefes’ adlı şiiri okuyordu.

Bu sözler kesinlikle Mevlana’ya ait bulunmuyordu.

Mevlana’ya ait olduğu iddia edilen şiiri Milli Gazete’ye değerlendiren Sosyolog-Yazar Ali Bulaç: “Mevlana İslam tasavvufuna mensup bir zattır. Mevlana’nın referansı Kur’an ve sünnettir. Mesnevi Kur’an ayetlerinin ve Hz. Peygamberin hadislerinin şiirsel bir dille anlatımıdır. Mevlana Mesnevi’nin başında “Yaşadığım sürece Kur’an’ın kölesi, Hazret-i Muhammed’in ayağının tozuyum” diyerek Kur’an’a ve sünnete olan bağlılığını ifade eder. “Ne Hıristiyan, ne Musevi ne de Müslüman’ım, ne Hindu, ne Budist, ne Sufi veya ne de Zen.” dizelerinin yer aldığı şiir kesinlikle Mevlana’ya ait değil. ‘Postmodern Kaosta Kıble Arayışı’ kitabımda kaynaklarıyla beraber bu şiirin sözlerin Mevlana’ya ait olmadığını sonradan Mevlana’ya izafe edildiğini yazdım. Üzerine basarak söylüyorum bu sözler Mevlana’ya ait değil” değerlendirmesini yapıyor ama yazarı olduğu Zaman Gazetesinin ve Cemaatin bu din tahribatına neden alet olduğu konusuna hiç değinmiyordu.

Cemaatin Uluslararası patronları ve yandaş piyonları Hz. Mevlana'nın ismini kullanarak Peygamber Efendimize karşı alternatif bir figür oluşturmaya çalışıyor ve kirli emellerine ulaşmak için her yolu deniyordu. Küresel güçler Mevlanaya ait olmayan sözleri kullanarak “Diyalog” ve “Hoşgörü” adı altında, şeriatsız bir Müslümanlık ve İslamsız bir tasavvuf için her türlü hilekârlığa ve istismara başvuruyordu. Böylece Protestan Müslümanlık, Siyonist İslamcılık ve şeriatsız bir tarikatçılık Mevlana üzerinden oluşturulmak isteniyordu. Hümanizm adı altında şeriatsız bir Müslümanlık ve İslamsız bir tasavvuf uyduruluyordu. Bu açıkça Mevlana’yı istismar edip İslam’ı yozlaştırmayı amaçlıyordu. Siyonist Haçlı Batı, İslam dünyasını askeri olarak işgal ederek, ekonomik olarak da sömürüyordu. İslam dünyasında haklı bir direniş başlıyordu. Bu direnişi körletmek İslam’ı ve Müslümanları pasifize etmek için bu tip girişimlere başvuruluyordu. Oluşturulan Mevlana imajına göre, Mevlana’nın şeriatla bir ilgisi yoktu, hümanist bir Yahudi Hıristiyan gibi düşünüyordu. Dolayısıyla Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, ateist, kim olursa olsun herkese aynı gözle bakıyordu. Bu Mevlana imgesi ne Mevlana’nın kendisiyle ne İslam’la ne de İslam tasavvufuyla bir alakası bulunmuyordu. Bunlardan amaçlanan Peygamber Efendimiz’e alternatif bir imaj ve figür üretip Yüce Dinimizi ve manevi dinamiklerimizi körletmek oluyordu.

Oysa şeriatsız İslam şeytanlık ve şarlatanlıktır. Elbette İslam dininin bir Şeriatı vardır. Bu Şeriat Kur’an’dan, Sünnetten, icmâ-i ümmetten çıkartılmış hükümler ve kurallardır. Şeriat kutsaldır. “Ben Müslümanım ama Şeriatı istemiyorum” demek saçmalıktır, sapkınlıktır. Namaz, oruç, zekât, hac hükümleri Şeriattır. İslam’ın muamelatla ilgili hükümleri Şeriattır. Adalet, siyaset ve ukubat ile ilgili hükümleri de Şeriattır.

Geçtiğimiz günlerde “Gel, ne olursan ol yine gel” diye bilinen sözünde Hz. Mevlana’ya ait olmadığı da ortaya çıkıyordu. “Sevgi Medeniyetine Mevlana Çağrısı” başlığıyla çıkarılan Diyanet dergisinin Mayıs sayısında yayınlanan makalelerde, “Ne olursan ol yine gel” sözünün Mevlana’ya değil, Ebu Said Ebu’l- Hayr’a ait olduğu belirtiliyordu. Mevlevi zikirlerinin en önemli ritüellerinden olan “sema” da ne yazık ki son yıllarda büyük bir dejenere ile karşı karşıya bulunuyordu. UNESCO Uygarlıklar arası Diyalog İhtisas Komitesi işbirliğiyle 2007 yılında Aya İrini’de düzenlenen etkinlikte kilise ilahileriyle kadın semazenler birlikte gösteri sunuyordu. “Mevlana’yı İslam’dan soyutlayarak dünya hümanizmine açma” çabasını sürdürenler, İslam dairesi içinde yer alan Mevlana’yı, dinler arası garip bir figüre dönüştürmek için şeytani ve sinsi yoğun çaba sarf ediyordu. 2011 yılında da Konya Büyükşehir Belediyesi Sema ekibi, Litvanya’nın başkenti Vilnuius’daki St. Catherine Kilisesi’nde sema gösterisi yapmıştı. Ardından Fransız içki firması Don Perignon’un Esma Sultan Yalısı’nda düzenlediği şampanyalı tanıtımda konuklar sema gösterisi eşliğinde kadeh tokuşturuyordu. Böylelikle ilk defa alkol ve Mevlana yan yana gelmiş oluyordu.

Amaç toplumun ruh ve kültür kökünü zayıflatmaktı:

Mevlana üzerine çalışan Prof. Dr. Abdullah Özbek de Mevlana’nın istismar edilerek toplum mühendisliği yapılmak istendiğine dikkat çekiyordu. Özbek “Mevlana kendisini, “Hz. Peygamber’in ayağının tozu ve Kur’an’ın kölesi” olarak tanıtıyor. Bunun dışında bir tanıtım yapanları da, kesinlikle hoş karşılamıyor! Mevlana’yı gündeme getirerek “hoşgörü muhabbeti” yapanlara, özellikle bu gerçeği hatırlatmakta yarar vardır. Meseleye bütüncül olarak bakmak lazımdır. Mevlana büyük bir ummandır. Bazıları kasıtlı olarak O’nun görüşlerini yanlış tanıtarak toplumu başka istikametlere yönlendirmek istiyor. Böylece toplumun ruh ve kültür kökünü zayıflatmaya çalışılıyor” tespiti yapıyor ve uyarıyordu.

İşte bir zamanlar ahlaksızlık ve hırsızlık merkezi Vatikan’a gidip Papa’nın elini öperek “Haçlı-Emperyalist misyonunun tam teslimiyetçi bir hizmetçisi olduğu” anlamında sözler veren, böylece “Dinlerarası Diyalog” kılıfıyla hangi gizli ve kirli ilişkilere bulaştığını itiraf eden Fetullah Gülen ve Cemaatinin Hz. Mevlana istismarıyla nasıl bir din tahribatı yaptıkları da ortaya çıkıyordu.

Bu diyalog kılıflı dejenerasyon dalgası Diyanet’i ve müftüleri de kuşatıyordu!

Örneğin İstanbul Müftülüğü’nün çıkardığı “DİN ve HAYAT DERGİSİ”nde: (Sayı 16, Yıl 2012, Büyük Boy 152 Sayfa)

  • Birinci garabet, İstanbul Müftülüğü dergisinde Türkiye Hahambaşısı Genel Sekreteri Yusuf Altıntaş’ın “Yahudilikte Ahiret Anlayışı” adlı makalesi yayınlanıyor (ve saf zihinler karıştırılıyordu).
  • İkinci garabet Elpidophoros Lambriniadis isimli Rum Ortodoks papazının “Hıristiyanlıkta Gelecek Hayat” adlı makalesi yer alıyor ve tam sayfa bir ikona resmi basılıyordu. Adı geçen papaz profesör ve Doktor, Bursa Metropoliti, Heybeliada Aya Triada Manastırı başrahibi oluyordu. Aya Triada, Rumca’da Kutsal Teslis anlamına geliyordu.
  • Üçüncü garabet Müftülüğün dergisinde (S. 32) minyatür şeklinde kanatlı bir melek resmi çiziliyor, ağzını elleriyle tuttuğu Sûr’a dayamış ve üflüyordu. Dergide başka resimler ve dini konulu minyatürler de bulunuyor (ve mide bulandırıyordu).

Niçin yadırgadım? Çünkü Yahudiler ve Hıristiyanlar İslam dininin hak din olduğuna inanmıyordu. Hz. Peygamberimizin peygamberliğini kabul etmiyordu. Kur’an’ın kutsal kitap olduğunu inkâr ediyordu. Biz Müslümanlar ise bütün peygamberlere inanırız. Allah’ın Tevrat ve İncil isminde iki ilahi kitap yolladığına, lakin zamanla bunların tahrife uğradığına inanıyoruz.[3]

Diyalog davuluyla gâvurluk pazarlanıyordu!

Israrla pazarlanmaya çalışılan ve İslam ile diğer semavi dinleri aynı safta göstermeye uğraşan “Diyalog” faaliyetleri, bu sefer de Kutlu Doğum programlarına uzanıyor, Antakya’daki Kutlu Doğum etkinliği, inançları gereği Peygamber Efendimiz (SAV)’e inanmayan Musevi ve Hıristiyan temsilcilerin de katılımıyla yozlaştırılıyordu.

Organizasyon Yahudi güdümlü “Kültürlerarası Diyalog” platformunca tertipleniyordu

Dinlerarası veya kültürlerarası diyalog sosuyla sunulsa da özünde yozlaşma amacına hizmet eden “diyalog" faaliyetleri, bu kez Antakya “Kültürlerarası Diyalog” Platformu’nun organizasyonuyla yapılıyordu. Halkın Peygamber (SAV) sevgisiyle yoğun bir teveccüh ettiği program Ortodoks Kilisesi, Protestan Kilisesi ve Musevi Cemaati’nden de katılımlar kafaları karıştırıyordu. Organizasyonu düzenleyen platformun maksadına uyan ve “diyalog” faaliyetinin gerçek niyetini belli eden bu durum, akıllara “acaba Hıristiyan ve Musevilerle gerçekleştirilecek diyalogla Peygamber (SAV) sevgisi nasıl olup da aynı çatı alanda buluşabiliyor?” sorusunu getiriyordu. Antakya Kültürlerarası Diyalog Platformu Başkanı İsa Aydın, Kutlu Doğum programına sadece Müslümanların değil diğer semavi din mensuplarının da “coşkuyla” iştirak ettiğini söylüyordu. Bilindiği gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar, Hz. Peygamber Efendimiz’e (SAV) inanmıyordu. Bu durumda, nasıl olup da Efendimiz’in (SAV) doğumlarının kutlandığı bir etkinlikte “coşku” ile yer alabildikleri merak konusu oluyordu. “Dinlerarası Diyalog” faaliyetlerinin daha önce de ısrarla sürdürdüğü benzer tavır, bu etkinlikte de ortaya çıkıyor ve “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz” ayetine muhalefet edercesine, belli odaklarca zoraki bir “diyalog” tablosu çizilmeye uğraşılıyordu.

Tam böyle bir sırada AKP’nin AB Bakanı, ABD’nin Suriye’ye müdahale etmesini istiyordu!

“Müslüman ülkeye gâvur daveti” bunların tıynet ve zihniyetini ortaya koyuyordu. Suriye’deki iç karışıklığın ve Esad yönetiminin kan gölüne çevirdiği Müslüman Suriye halkı için çözümü, ABD’nin ülkeyi işgal etmesinde gören AB Bakanı Egemen Bağış, ABD’yi alenen işgale davet ediyordu. Irak’a “demokrasi götürüyoruz” diyerek yıllarca Müslüman kanı döken zalim ve kâfir işgalcileri Müslüman bir ülkenin dindar(!) bakanı olan Bağış’a Irak’a götürülen demokrasiyi hatırlatmak gerekiyordu. AB Bakanı ve Başmüzakareci Egemen Bağış, Washington’daki temasları kapsamında ABD Ticaret Bakanı Vekili Rebecca Blank ile görüşüp, daha sonra da ABD’deki Türk çatı kuruluşlarından Türk Amerikan Dernekleri Asamblesinin (ATAA) düzenlediği Türk Amerikan Ulusal Kongresinin, resepsiyonuna katılıp, sonrasında konuşan Bağış, görüşmelerinde, Suriye’de Esad rejiminin kimyasal silah kullandığı iddialarını da değerlendirdiklerini dile getirerek:

“ABD, yeni birtakım bulgularla Suriye’deki Esad rejiminin kimyasal silah kullandığını, bu yüzden artık müdahalenin kaçınılmaz olduğuna yönelik tartışmaları yaşıyor. Bu konu gündeme geldiğinde ben şöyle bir cevap verdim: Evet müdahale gerçekten kaçınılmazdır, ama kimyasal silahlar olmasa bile kaçınılmazdır” sözleriyle ABD işgaline davetiye çıkarıyordu.

Papalık ve Hıristiyanlık haksızlık ve ahlaksızlık girdabında çırpınmaktadır

Konunun uzmanı Prof. Dr. Aytunç Altındal’la yapılan bir röportajda, belgelerle aktarıldığına göre:

4 bin 450 papaz, 1950-2002 yılları arasında dinen “Delicta Graviora’ diye adlandırılan “erkek çocuklarına cinsel taciz ve tecavüz” suçunu işlemiştir. Dahası; 2001 yılında Amerika’da bu konuda büyük bir skandal yaşanmış… 6 papaz bu suçlamalar karşısında kilisenin onurunu kurtarmak için intihar etmiştir. Avrupa’nın göbeği, Avusturya’da da kiliselerde ortaya çıkan cinsel taciz skandallarının patlak verdiği merkezlerden birisidir. Son üç ay içinde kilise aleyhinde suçlamalar ve davalar şöyledir:

  • Aşağı Avusturya Eyaletindeki kiliselerden 1000 kişinin,
  • Voralberg Kilisesi’nden 850 kişinin,
  • Tirol Kilisesi’nden 650 kişinin,
  • Salzburg şehir merkezindeki kiliselerden ise 120 kişinin kiliseden ayrıldığı kayıtlara geçmiştir.
  • Viyana Kilisesi ise rakam vermek istememiş, ama geçen yılın resmi rakamlarına göre 52 bin 216 kişi kiliseyi terk etmiştir. Çocuklara yönelik cinsel taciz vakaları medyada geniş yer bulunca utancından kiliselere kayıtlı bulunan 560 çalışan, işinden vazgeçmiştir. Yani Vatikan ve Hıristiyanlık “kaçan kurtuluyor!” denilecek hale gelmiştir.[4]  Kilisenin yıllardır biriktirdiği dosyalar birer iddia değil, belge niteliğindedir ve bu belgeler zaten deşifre edilmiştir. Peki, böylesine çirkin ve çetrefilli ilişkilerin kaynağı Vatikan’la ve Siyonist sömürü odaklarıyla Dinlerarası Diyalog başlatan bir Fetullah Gülen ve Cemaati, acaba rahmani sonuçlara mı, yoksa şeytani amaçlara mı alet olmaktadır? Sorusuna hala yanıt verilmemiştir.

Vefasızlık ve vicdansızlık örneği!

Bu arada Sinan Erdem Kapalı Spor Salonunda yapılan, Başbakan Erdoğan’ın da katıldığı İmam Hatip Mezunları buluşmasında, büyük bir kepazelik yaşanıyordu. Ömrü boyunca Milli ve manevi kalkınma için çırpınan ve İmam Hatipler için ne fedakârlıklara katlanan Milli Görüş Lideri Rahmetli Erbakan Hoca’nın “Bir Milletin asıl gücü, topundan, tankından önce, inançlı ve kararlı gençliğidir” sözlerinin yazıldığı pankart, AKP’lilerin uyarısı ve ÖNDER görevlilerinin zorbalığıyla indiriliyordu.[5] Böylece vefasızlığın, vicdansızlığın ve işbirlikçi vasıfsızlığın açık bir örneği sergileniyordu. Hala “AKP Erbakan’ın temsilcisi, Milli Görüş’ün takipçisidir diyenlerin utanması gerekiyordu. Aşağıdaki ayeti kerimeler bu nankör ve nasipsiz tipleri ne güzel anlatıyordu:

“Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü (iman ve Kur’an üzre) sabit, dalı ise göktedir.”

“Rabbinin izniyle her zaman (tatlı ve yararlı) yemişini verir. Allah insanlar için (böyle) örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler.”

“Kötü (murdar) söz ise, kötü bir ağaç gibidir. Onun kökü yerin üstünden (ve Kur’an temelinden) koparılmış, kararı (yerinde durma, tutunma imkânı) kalmamıştır.”

“Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam (Resulüne biat ve sadakat) sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini (ve herkese hak ettiğini) yapar.”

“Allah'ın bu nimetini inkâra değiştirenleri (ve Hak davaya nankörlük edenleri) ve kendi topluluk ve taraftarlarını, felaket düzenine ve diyarına konduranları görmedin mi?” (İbrahim Suresi: 24,25,26,27,28)

İnkâr edenler, resullerine dediler ki: "Muhakkak (ya) sizi kendi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize (ve batı düzenimize) geri döneceksiniz." Böylelikle Rableri kendilerine vahyetti ki: "Şüphesiz biz, zulmedenleri helak edeceğiz.

"Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz (Sadıkları zafere eriştirecek ve onlara dünya hâkimiyetini vereceğiz). İşte bu, makamımdan saygı duyana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalık ve müjdedir)." (İbrahim Suresi: 13,14)

“Gerçek şu ki, (zalimler ve hainler, müminlere ve İslami girişimlere karşı) onlar hileli planlar kurdular (ve kuracaklardır). Oysa onların (şeytani) hile ve hazırlıkları, dağları yerinden oynatacak (derecede nükleer silahlara ve teknolojik imkânlara dayanmış) olsa da, Allah katında kesinlikle onları (boşa çıkaracak ve etkisiz kılacak) plan ve programlar vardır!” (İbrahim: 46)



Adnan Öksüz, Milli Gazete

26 Nisan 2013, Yeniçağ, Arslan Bulut

Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, 27 Nisan 2013

14 Şubat 2013, Milli Gazete

Bak: 27 Nisan 2013, Milli Gazete

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Mehmet Ali Ağca gibileri, nihayetinde sadece bir tetikçidir. İşleyeceği cinayetlerin...
Devami
 Yandaş yazar ve yorumcu takımı Sn. Erdoğan’ın AB’ye karşı kurusıkı...
Devami
ADİL DÜZEN İSE HAKKA DAYANIR VE İNSANLIĞIN HAYRINADIR Milli Görüş'ün başarısını,...
Devami
Herhangi bir konuda doğru tespitler yapmak önemli bir aşamadır. Ama...
Devami
  Cumhurbaşkanı ve Başbakan Olmak Kolaydı; ZOR OLAN, ERBAKAN OLMAKTI!            Bismillahirrahmanirrahim “İnna lillahi...
Devami
  Milli Çözüm yazarları ve yakın çalışma arkadaşları olarak özel...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1514

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR