Reklam
Reklam
Reklam

PKK-HİZBULLAH TAHTARAVELLİSİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfMükemmel 

 

Siyonist merkezler, İran devriminden sonra, Şiilik itikadını ve Farisilik inadını İslam kardeşliğinin üstünde tutan bazı çevreler eliyle ve Türkiye’de kendi düzenleri için tehlikeli olmaya başlayan Milli Görüşü kösteklemek niyetiyle, Humeyni hayranlığıyla öne çıkan Hizbullahçılık hareketini organize etmeye başlamışlardı. Onlara göre: “küfür rejimlerinin müsaadesi ve prosedürleri çerçevesinde kurulan parti ve derneklerle dine hizmet haramdı ve şirk sayılmaktaydı. Bu kapsamda Milli Görüş hareketi de şirke sapmıştı… Bu fasit kanaat ve kafa karışıklığından, diğer partilerin değil sadece Erbakan’ın hareketinin etkileneceği açıktı ve zaten bu amaçlanmıştı. 12 Eylül sonrasında Türkiye’nin kirli derin devletince ve güya PKK’ya karşı cihat etmek üzere yapılandırılan Hizbullah, korkunç bir vahşet ve dehşet şebekesine çevrilerek, yüzlerce Müslüman’ın ve masum insanın canına kıyılmış ve maalesef bütün bunlar İslam adına yapılmıştı.

Ama sonunda güya koyu şeriatçı Hizbullahçılar da evrime ve değişime uğramış, AKP ile birlikte daha önce küfür ve şirk saydıkları “demokrasinin” yılmaz savunucuları olup çıkmışlar ve Hüda-Par’ı kurarak, kendi fetvalarıyla şirkin tam içine batmışlardı! Önceleri İran aşkıyla ortaya çıkanlar şimdi AKP ve ABD ile birlikte koyu İran karşıtlarıydı. Önceleri PKK ile cihat edenler, şimdi PKK’nın (ve onu kullanan odakların) hedefleri doğrultusunda küçük İsrail olacak “Birleşik Kürdistan” hayaline hizmet sunmakta, dinsiz ve komünist PKK’ya katılmayan dindar Kürtleri, aynı şeytani tezgâha çekmeye çabalamaktaydı.

Marazlı, medyamız ve kiralık yazar ve yorumcularımız, yıllarca pek çok işkence-cinayetten sorumlu tutup aleyhinde konuştukları Kürt Hizbullahçıları şimdi saygı ile selamlamakta ve programlarına çıkarıp reklamını yapmaktaydı. “Kürt Hizbullahçılar Güneydoğu’da 50 bin kişiyle gösteriler düzenlemeyi başarmış ve İstanbul’da da 20 bin kişiyi alana toplamışlardı” diye alkışlanmaktaydı.

Kum kentinde Hizbullahçıları uzun yıllar temsil edenler de hapisten çıkar çıkmaz, tıpkı İran’daki gibi, “Mustazaflar Derneği” adı altında yeniden örgütlenmeye başlamıştı. Yeni örgütlenmenin Onursal Başkanı Mele Enver Kılıçaslan’dı. (Uzun yıllar Kum’da Ayetullahların yanında Hüseyin Velioğlu cemaatini-örgütünü temsil eden insandı) fetvalarıyla 2010 Anayasa referandumunda AKP’ye hararetle destek çıkılmış ve ardından “Hizbullah” yerine HÜDA-PAR’ı (Hür Dava Partisi) kurmuşlardı.

Hizbullahçıların dava avukatı M. Hüseyin Yılmaz, Mustazaflar (Humeyni’nin emriyle İran’da da kurulmuştu) Derneği’nin başkanıydı; şimdi de partinin başkanı yapılmıştı. İran’da olduğu gibi Anadolu’da da halkı sokaklara dökerek iktidarı ele alacaklarını; ordunun bile bunu durduramayacağını açıklamıştı.

Hüda-Par, ABD ve AKP tarafından muhatap alınmak istiyordu!

HÜDA-PAR Başkanı şimdi de Öcalan’la görüşmeleri destekliyor, ancak “PKK’nın Kürtlerin tek temsilcisi olamayacağını, kendilerinin de masaya kabul çağrılmasını” istiyordu. Mısır’da, Libya’da, Tunus’ta ABD-AB-İsrail-AKP desteğine arka çıkan Kürt Hizbullahçıları, bir zamanlar Suriye ve Lübnan’da İran egemenliğini destekliyor; emperyalizme ve Siyonizm’e karşı çıkıyordu. Ve şimdi Hizbullah AKP ile PKK’nın barış(!) sürecini destekliyordu. Oysa PKK, uzun yıllardır Washington’dan yönetiliyordu! AKP-BDP koalisyonu bu nedenle Kürt Hizbullahçılarına hürmet ve rağbet ediyor; fakat şimdilik masaya çağırmıyordu. Bu nedenle bir kez daha hocalığa soyunan Öcalan, Amerika hicretindeki Hoca Efendi’ye selam yolluyordu. Ancak Kürt Hizbullahçıların ve PKK’nın, dış devletlerin güdümünde ve etnik ayrımcılık temelinde yürüdükçe her an taraf değiştirip kan dökebilecekleri ihtimali hesaba katılmıyordu. Onların ardına takılan Kürt kardeşlerimiz de başlarına gelecekleri düşünemiyordu.

Bakınız, Diyarbakır’daki Dicle Üniversitesi kampüsünde iki grup ilk gün tartışıyor, ikinci gün taş ve sopalarla birbirlerine saldırıyordu. 15 yıl sonra yeniden başlayan ve sokaklara kadar taşan PKK-Hizbullah çatışması nedeniyle üniversitede eğitime ara verilmek zorunda kalınıyordu. Acaba Güneydoğu’yu 1990’larda satırlı-Takarov’lu kavgalarda kan gölüne çeviren PKK- Hizbullah çatışması yeniden mi başlıyordu? Kürt sorunu nedeniyle BDP’nin iyice öne çıkmasına tepki gösteren Hizbullah, süreçten geri kalmamak için rol kapmaya mı çalışıyordu? Çünkü kavganın, BDP’nin “açılım” nedeniyle ivme kazandığı, Hizbullahçıların ise “Hüda-Par” diye parti kurdukları bir süreçte yaşanması, Güneydoğu’daki taban kapma kavgasının büyüyeceğini gösteriyordu.

Ancak 17 Ocak 2000’de liderleri Hüseyin Velioğlu’nun öldürüldüğü operasyonun ardından yeraltına çekilen Hizbullah, tam da siyasallaşırken eski günlerine dönmeye çalışırsa bu büyük tehlike yaratırdı. Üstelik çatışma Diyarbakır’la da kalmaz ve Hizbullahçıların “Müslüman Gençlik” adıyla örgütlendiği üniversitelere de sıçrar ki, bunun önü alınamazdı.

AKP hükümeti ile PKK arasında bir “barış” diyalogu yaşanırken Hizbullah tabanı; PKK-BDP sempatizanlarıyla “niçin çatışıyor” sorusuna yanıt isteyenlere, örgütün “basın bürosu” aracılığıyla 22 Mart 2012’de yapılan açıklamada önemli ayrıntılar yer alıyordu.

“PKK’nın dayatması sonucu aramızda bir çatışma yaşandı. Bu çatışmanın başlatıcısı PKK... Bu nedenle bizim özeleştiride bulunma veya özür dileme gibi bir durumumuz yoktur. Suçlu olan PKK olduğuna göre, özür dilemesi gereken de af dilemesi gereken de odur. Şu hususu tekrar hatırlatmakta fayda vardır; Şu ana kadar bizim PKK ile resmi bir ateşkes anlaşmamız olmamıştır. Bunun olması için, yaşadığımız çatışmayı kendisinin başlattığını kabul etmesi gerekmektedir. PKK ancak kendi adına ve temsil ettiği tabanı adına konuşabilir. Tüm Kürt halkı adına konuşma yetkisinin olmadığını bilmesi gerekir.”

Gördüğünüz gibi Hizbullah yalnızca PKK’dan özür beklemiyor, AKP’ye de dolaylı olarak “PKK kendi işine baksın, biz de muhatabız” mesajı gönderiyordu!

“Hizbullah’la ilgili değerlendirmelerimde; yüzlerce cinayet işleyen örgütün Nurculukla ilişkisine dikkat çektiğimde, buna karşı çıkmaya kalkışanlar, devletin her köşesine nüfuz eden Nurculuğu kamufle etmek istiyordu” diyenler ya olayı bilmiyordu veya çarpıtıyordu. Çünkü hem Bediüzzaman Hz.leri hem de Risale-i Nur talebeleri her türlü şiddeti kesinlikle reddediyordu. Hizbullah’ın resmi sitesinde, örgüt lideri Hüseyin Velioğlu’nun Nurculukla ilişkisine ısrarla dikkat çekilerek:

“Velioğlu, dini duygular taşıyan ancak bilgisi yeterince gelişmemiş bir genç olarak Siyasal’a girmişti. Böyle bir ortama yenik düşmemek için okumaya ağırlık veriyordu. Bu nedenle okula bir yıl ara vererek Risale-i Nur’u okumaya karar verdi. Külliyatı alarak köyüne gitti. Bir yıl boyunca, bir mağaraya gidip risaleyi okurdu. Risaleyle kendini adeta takviye etmişti. Dolayısıyla Velioğlu’nun fikri yapısının temelinde ‘Risale-i Nur’un büyük etkisi vardır ve cemaat de bundan nasibini almıştır” denmesi, Nurcuları yanlarına çekmeyi amaçlıyordu.

Erbakan Hoca, Şiilik ve Farisilik taassubuyla hareket eden bazı kesimlerin, emperyalist güçlerce istismar edileceğini bildiği için bunu önlemek amacıyla İran’ı D-8’lere özellikle ve öncelikle katıyor ve İran’la çok iyi ilişkiler geliştiriyordu. Türkiye’deki “Kürt Hizbullah’ı” gibi oluşumları, maalesef İran’daki bu bazı kesimler destekleyip kışkırtıyordu. İran’daki “bazı kesimler”le ABD, AB ve İsrail’in de gizli ve kirli ilişkiler içinde olduğunu söylemeye gerek yoktu.

PKK’yı dizginlemek için Hizbullah diriltiyordu!

AKP hükümeti, PKK’nın yardım ve talimat aldığı bölgesel ve uluslararası güçlerle işbirliği yolunu seçince PKK buna uymak durumunda kalıyor ve Washington’un gözetiminde yeni görev dağılımı yapılıyordu.

Zaten yıllar öncesinde Öcalan Oral Çalışlar’a: “ABD dahil her türlü ittifaka girebiliriz” diyordu. (Öcalan ve Burkay’la Kürt Sorunu, 1993:27). PKK’nın yoksul sol tabanı yeni süreç konusunda tedirginlik yaşıyordu. Kandil’deki silahlı grupların ne yapacağı kestirilemiyor; PKK içinde “Avrupa merkez, Kandil periferi” şeklinde bir bölünme yaşanıyordu. BDP arada postacılık yapıyordu. Kandil’e bakan geleneksel yoksul sol taban sürece karşı çıkıyor, Avrupa kanadı ise süreci onaylıyordu. Avrupa başkentlerinde Washington’un izni olmadan PKK’nın varlığını sürdüremeyeceği biliniyordu. İşte PKK’nın kandil kanadına Hizbullah üzerinden mesaj veriliyor, “burada tek kukla sen değilsin” diye uyarılıyordu.

Dönemin PKK merkez komitesi üyesi Karasu bir zamanlar: “Biz siyasi bir virüs gibiyiz. Bizim olduğumuz yerde başka bir Kürt örgütünün şansı yoktur”. (Konferans, 15 Ocak 1994, Londra). Dese bile, Amerika yedeğini kurmadan ve muhalefetini oluşturmadan hiçbir örgütü kendi haline bırakmıyordu. Yani Hizbullah ve Hüda-Par görünüşte İran etiketli sanılsa da gerçekte Amerikan patentli oluyordu.

ABD ve AKP “PKK’ya Barzani modeli” hazırlıyordu!

ABD ve AKP’nin açılım politikası ABD’nin 1. Körfez Savaşı sonrası Barzani-Talabani bölgesinde izlediği yöntemin aynısıydı. 1991 Körfez Savaşı sonrasında Irak’ın Kuzey’i Bağdat’tan koparılmıştı. Barzani ve Talabani bölgesi fiilen özerk sayılmıştı. CIA ve MOSSAD bölgede karargâh kurmuş, bölgenin finansmanı da esas olarak Habur sınır kapısından sağlanmıştı. Devletin resmi raporlarına göre işgal öncesi Barzani-Talabani bölgesinin gelirlerinin çok büyük bir bölümü Türkiye bağlantılıydı. O süreçte Barzani-Talabani’nin Türkiye kaynaklı yıllık geliri yaklaşık bir milyar dolara ulaşmıştı. Bunun dışında sigara, petrol, çay, şeker kaçakçılığından elde edilen ve Irak sınırında Türk şoförlerinin ihtiyaçları için yaptıkları harcamalardan elde ettikleri gelirler de büyük meblağdı. Kapıda tam anlamıyla keyfi uygulama yapıyorlardı. Kafasına göre vergiler, ücretler koyuyorlardı. Örneğin Irak’a giren araçlardan “park ücreti, ayakbastı parası, cezalar,...” adı altında para tahsil ediyorlardı. Bu paranın miktarı zaman zaman araç başına 500 doları buluyordu. Halil İbrahim kapısında (Habur’un Irak tarafı) toplanan gümrük vergileri araçtan araca ve üründen ürüne değişiyordu. Örneğin kozmetik ürünlerde tır başına 2 bin dolar alınırken çimentoda 200 dolar alınmaktaydı.

Bu dönemde Barzani’nin gelirlerinin engellenmesi için Ecevit Hükümetince Habur’un batısında Ovaköy’den ikinci bir kapı açılması için düğmeye basıldı. Ovaköy, Tel-Afer, Musul hattı üzerinden Barzani-Talabani bölgesi devre dışı bırakılacaktı. Hat üzerine yapılacak köprülere kadar her şey planlandı. Dönemin Karayolları Genel Müdürü Dinçer Yiğit Bağdat’ta görüşmeler yaptı. Saddam yönetimi ile anlaşma imzalandı. Heyet Bağdat’tan uçağa binip Ankara’ya doğru yola çıkarken, Çekiç Güç uçakları da İncirlik’ten havalandı. Heyetin uçağı Türkiye hava sahasına girdiği saatlerde ikinci kapının güzergâhı Çekiç Güç uçaklarınca bombalandı. Tel-Afer’de top oynayan çocuklar vurulup parçalandı Bunun üzerine Ecevit geri adım atıp olay sonrası görüşmeleri yürüten dönemin DTM Müsteşarı Kürşad Tüzmen’i Ecevit çağırdı. Özetle “2. kapıyı bir süre erteleyelim. ABD’nin bir numarası istiyor” diye uyardı. 2. kapıya en çok destek veren Ecevit geri çekilmek zorunda bırakılmıştı.

Şimdi, aynı yöntem PKK için uygulanıyordu!

ABD Barzanistan denen 2. İsrail devletinin finansmanının büyük bölümünü böyle sağladı. Habur gelirlerini engellemek isteyenleri durdurmak için top oynayan çocukları bile öldürmekten sakınmadı. “Kukla Devlet” Habur ve sınır gelirleriyle fiilen kurulmaya başlanmıştı. Şimdi aynı yerde işler bu sefer tersine yapılmaktaydı ve projenin başında yine ABD vardı. İşgal öncesi Barzani-Talabani yönetimi Türkiye üzerinden finanse edilip palazlanmıştı, şimdi de PKK, Barzani üzerinden finanse ediliyordu. Barzani Türkiye üzerinden gelen mallardan gümrük vergisi kesiyordu, şimdi PKK Barzani bölgesinden gelen mallardan gümrük vergisi alıyordu. Üstelik buna TSK’nın generaline bile müdahale ettirilmiyordu. Uludere Andaç köyünde yaşananlar her şeyi anlatıyordu. Barzani-Talabani, bu yolla kukla devlet kurmuşlardı, şimdi aynı yöntem ABD-AKP eliyle PKK için uygulanıyor, buna petrol ve doğalgaz da eklenmiş bulunuyordu. Evet “Barış ve açılım” palavralarıyla Güneydoğumuzda PKK’ya özerk alan oluşturuluyordu!

E. 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın itirafları:

“30 Ağustos 1991 tarihinde Tümgeneralliğe terfi ederek, Genelkurmay Başkanlığı Plan Harekât Daire Başkanlığı görevine yeni başlamıştım. Özal Cumhurbaşkanıydı, onun himaye ve gölgesinde Başbakan Sayın Yıldırım Akbulut görev yapmaktaydı. Büyükelçi Sayın Kaya Toperi Cumhurbaşkanının hem Baş Danışmanı ve hem de Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü görevini yürütüyordu. Tuğgeneral olan bir arkadaşımla (E. Korgeneral Baha Tüzüner) birlikte Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünde yapılacak toplantıya gözlemci olarak sivil giysiyle katılmamız istendi. Toplantının gündemi: “birbiri ile çatışma halinde olan Barzani ile Talabani’nin barıştırılması ve Saddam’a karşı ortak bir cephe oluşturulmasının” sağlanmasıydı. Görev ABD Başkanı Baba Bush tarafından Özal’a “tevdi” edildiği anlaşılıyordu. Toplantıya Dışişleri Bakanlığı ve MİT Müsteşarlığından temsilcilerde katılmıştı.

Toplantıda bulunan Talabani ABD teklifine çok sıcak bakıyor; “Türkiye’nin Barzani üzerine baskı kurarak, Saddam ile sürdürdüğü ilişkileri kesmesini” talep ediyordu. Konuya ilişkin ayrıntılı bir sunum yaparak Barzani’den şikâyetlerini dile getirdi. Toplantıya bir kahve molası verildiğinde, kendisine bölgeye ve konulara yabancı olduğumu belirterek, beni kafasındaki çözüm konusunda aydınlatmasını rica ettim. Talabani bana büyük bir hevesle yaklaşarak, özetle, “Biz Osmanlı çatısı altında 600 yıl beraber yaşadık. Gelin Musul ve Kerkük’ü siz alın. Bu defa Türkiye Cumhuriyeti’nin çatısı altında tekrar birlikte yaşayalım. Siz demokratik bir ülkesiniz, elbette bize demokratik haklarımızı verirsiniz” deyince hayretler içinde kalmıştım. Bu vesileyle Özal’ın, birinci Körfez krizinde ne için “bir koyup beş alalım” dediğini de yetkili ağızdan ve doğrudan öğrenme olanağı yakalamıştım.

Talabani’nin toplantıdan ayrılmasından sonra Mesut Barzani’nin hem yeğeni ve hem de damadı olan Neçirvan Barzani toplantıya katılarak, görüşlerini dile getirdiğinde çok şaşırmıştım. Barzani’nin söyledikleri çok netti; “Bizim Irak’ta yaşadığımız sorun Irak’ın bir iç sorunudur. Bu sorun görüşmeler yolu ile çözülme sürecine girmiştir. Lütfen dışarıdan müdahale etmeyin. Bu konuda çok kan döküldü, şimdi Saddam’ın mevcut durumu itibariyle, demokratik isteklerimizi kabul etmeye yanaştığı görülmektedir.”

Toplantıda bulunan Dışişleri ve MİT temsilcilerine bizim Irak konusundaki dış politikamız ile Barzani’nin aktardıklarının uyum içerisinde olduğunu belirterek; “Niçin farklı söylemler peşinde olan Kürt Gruplarını birleştirip Saddam’a karşı cephe oluşturma gayretine giriyoruz, yoksa politikamızda değişiklik mi var?” diye soru yönelttim. Aldığım yanıt politikada değişiklik olmadığı, ancak bunun Cumhurbaşkanının istemi olduğu belirtildi. Cevap olarak “Cumhurbaşkanı bu konuda sorumlu olamaz, sorumlu olması gereken T.C. Hükümetidir” demekle yetindim.

Daha sonra bu tür projelerden Genelkurmay Başkanlığı uzak durmasına rağmen, aşama aşama Barzani ile Talabani arasında Saddam’a karşı müşterek cephe kurmaları gerçekleştirilmiştir.”[1]  Biz de şuna hayret ediyoruz, bütün bu gelişmelere ve acı gerçeklere şahit olan Doğan Paşa, nasıl oluyor da Erbakan gibi Milli ve haysiyetli bir Başbakan’a karşı tezgâhlanan Amerikan senaryosu 28 Şubat tezgâhında maşalık yapıyordu?

Evet bugünkü “AKP-PKK “barışının” sahibi de ABD olmaktadır. “Barışın” nedeni ABD ve İsrail’in Ortadoğu çıkarlarıdır. İsrail’den gelen “özür”, “barışa” bölgesel cephe yaratmak amaçlıdır. “Barışın” taktik hedefi önce Suriye, sonra da İran’dır. “Barışın” stratejik hedefi ise Türkiye’dir; Türkiye’nin küçültülüp, Büyük Kürdistan’ın kurulmasıdır.

Yani “Amerikan barışı” aslında bölgeye açılan savaştır. Gerisi laftır, safsatadır. Kısaca ortada bir Türk-Kürt barışı ya da kardeşlik projesi yoktur, aksine Türk ve Kürt’ü Ortadoğu’da ateşe sürmek, Arap ve Fars’a düşman yapmak vardır. Yazdıklarımıza inanmayanlar, Amerikan barışının sözcülerinden BDP’li Aysel Tuğluk‘un günlerce Radikal‘de yazdıklarını okusunlar” tespitleri haklıydı.

PKK’ya Suriye ve İran görevi veriliyordu.

BDP’li Aysel Tuğluk söylüyor: “Bölge üzerine politika yapan ve bölge gücü olan hiç kimse silahtan arınmış bir PKK seçeneğine hazır değil. Dolayısıyla silahsızlanma meselesi zannedildiğinin aksine İmralı’daki tartışmaların merkezinde değil, böyle bir talep de hazırlık ta yok” itirafında bulunuyordu. [2]

Peki, Erdoğan ile Öcalan PKK’nın silahsızlanmasını konuşmuyorsa, neyi konuşuyordu? Onu da Aysel Tuğluk bir gün sonra yazıyordu: “PKK’nın ne olacağına dair soruya verilecek cevap konusunda açık yürekli olmak gerekiyor. En az önümüzdeki çeyrek asır boyunca Kürtlerin var olduğu her yerde PKK da çeşitli biçimlerde olacak. Suriye’de bir süre daha silahlı; İran’da yakın gelecekte tekrar silahlı; Avrupa’da kurumsal vs. PKK, Türkiye’de de çeşitli biçimlerde olacak. Ancak Öcalan‘ın yeni dönem kurgusunda “PKK’nın silahlı güçlerini Türkiye siyasal sahasının dışına, geri dönüşsüz biçimde çıkarmak var.” [3]

Ve zaten Öcalan İmralı zabıtlarında: “Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin” diyordu.[4]

Yani PKK ABD tarafından asıl şimdi silahlandırılıyor, Suriye’ye ve İran’a saldırması için büyütülüyor, Erdoğan’ın denetimine veriliyordu! Nitekim PKK’yı silahlandırıp bölgeye sürme operasyonu aslında çoktan başlatılmıştı. “PKK’nın Esad’ın kartı olduğunda” ısrar edenler, umarız birincisi PYD’nin Suriye güvenlik güçlerine saldırıya geçmesini ve ikincisi de Erdoğan‘ın Kırgızistan’dan söylediği şu cümleyi doğru okurlar: “Türkiye’den Suriyeli olan PKK’lıların bir kısmı Suriye’deki gelişmeler arttıkça oraya geçmişlerdi.”[5]  Böylece Erdoğan çok açıkça PKK’nın, ABD ve İsrail’in emriyle, Suriye’yi bölme görevinin bir parçası olduğunu söylemiş oluyordu. Çünkü PKK’yı da AKP’yi de aynı güçler yönlendiriyordu.

TSK’ya “İsrail sigortası şart” görülüyordu!

Ancak ABD, sadece PKK’nın askeri varlığına
dayanarak bölgeyi dizayn edemez ve hizaya sokamazdı. ABD’nin bölge planlarının olmazsa olmaz şartı asıl TSK’nın kullanılmasıydı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, bu nedenle Erdoğan ve Davutoğlu‘na “Ergenekon ve Balyoz'da kantarın topuzu kaçıyor, Türk Ordusu bize lazım” uyarısında bulunmuşlardı.[6]

Anlaşılan TSK’yı bölgeye sürmeden planlarını gerçekleştiremeyeceğini bilen ABD, herhalde Ergenekon tertipleriyle karargâhına diz çöktürülen Ordu’nun artık kıvama geldiğini ve yeni 1 Mart tezkere sürprizleriyle karşılaşmayacağını hesaplamaktaydı. Ve tabi bunun en önemli sigortalarından biri, Türk ve İsrail ordularına “stratejik ilişki” sağlamaktı! İşte ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel de bu ilişkiyi sağlamak üzere Türkiye’ye yollanmıştı: “Hagel‘in ziyareti sırasında Türkiye ve İsrail arasındaki askeri işbirliğinin arttırılması, savunma antlaşmalarının imzalanması ve beraber tatbikat yapması konuşulacaktı. Suriye’deki iç savaşın da gündemde olması kaçınılmazdı.”[7]

Amerika’dan Erdoğan’a “Manas Üssü görevi” geliyordu!

Başbakan Erdoğan’ın Kırgızistan ziyaretini yorumlayan Rus basını, ziyaretin ABD adına Manas Üssü için yapıldığını yazıyordu. Bişkek yönetimi, Şangay İşbirliği Örgütü’nün isteğiyle üssü ABD denetiminden çıkarmak istiyordu.

Moskova, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kırgızistan ziyaretine dikkat kesilmişti. Rusya’nın önde gelen gazetelerinden Nezavisimaya ile Azatlık Radyosu’nun Kırgızistan servisi, Erdoğan’ın Kırgızistan gündeminin başında ABD’nin Manas Üssü’nün geldiğini belirtmişti. Kırgızistan Meclisi milletvekili Ravşan Ceenbekov, Nezavisimaya gazetesine yaptığı açıklamada, ülkesinin son dönemde Rusya’yla ilişkileri geliştirmesi ve Gümrük Birliği’ne dâhil olması karşısında, ABD’nin Erdoğan üzerinden denge aradığına dikkat çekmişti. Türk heyetinin ziyaretinde yatırım, ekonomik ve sosyal kalkınma gibi konuların olduğunu, ancak bu alanda iki ülke arasında gelinen noktanın zaten üst seviyede bulunduğunu belirten Ceenbekov, kapalı kapılar arkasında Manas Üssü ile ilgili önemli ikili görüşmelerin yapılacağını kaydetmişti.

Rusya: “Erdoğan ŞİÖ’de truva atı” diyordu.

Rusya İlimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Bölge Koordinatörü Alaksandr Knyazev, Türkiye’nin, Türk Cumhuriyetleri, Yakın ve Orta Doğu ülkelerinde ABD’nin temsilcisi görevi yürüttüğünü, Kırgızistan’da da ABD’nin isteği üzerine politika üstleneceğini söylemişti. Knyazev, Türkiye’nin Kırgızistan’a olan ilgisinin önem taşıdığını kaydederek, Ankara’nın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üyeliği halinde, ABD’nin isteği doğrultusunda örgütün etkisizliği için çaba harcayacağını iddia etmişti.

Manas görevini Kerry bildiriyordu!

Azatlık Radyosu’na konuşan Kırgızistan eski Dışişleri Bakanı Alikbek Cekşenkulov, ABD için önem taşıyan Manas Üssü ve Rusya’nın baskısıyla birlikte Kırgızistan’da jeopolitik sorunların ağırlaştığını ifade etmişti. Siyasi uzman Mars Sariyev ise Erdoğan-Atambayev görüşmesinin ana maddesinin Manas Üssü olduğunu belirterek, Erdoğan’ın Kırgızistan’a ziyareti öncesinde ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile bir araya geldiğini hatırlattı ve görüşmede Manas Üssü’nün ABD tarafından kullanımının sürmesi konusunda fikir alışverişinde bulunulduğuna dikkat çekmişti.

İsviçre hesapları istifa getiriyordu!

Bazı siyasetçilerin İsviçre hesapları nedeniyle çalkalanan Fransa’da ilk istifa geliyordu. Madiapart internet sitesinin editörü Edvy Plenel önce Bütçe Bakanı Jerome Cahuzak‘ın İsviçre’de hesabı olduğunu yazıyordu.. Bakan dört ay boyunca bu iddiayı yalanlıyor, ardından savcılık bu hesabın ortaya çıkarılması için girişim başlatıyordu. Bütçe Bakanı Cahuzak bunun üzerine 1992 yılında açtığı 600 bin avroluk bir hesabı olduğunu itiraf etmek zorunda kalıyordu. Ancak Cahuzak 600 bin avro değil, örneğin 2009’da bu hesaba tam 15 milyon avro aktardığı anlaşılıyordu. Fransa Bütçe Bakanı bu gerçek üzerine istifa etmek zorunda kalıyordu.

Erdoğan’ın İsviçre hesapları, deşifre olacağı günü bekliyordu!

İsviçre’de gizli hesap konusu haliyle Türkiye’deki bir iddiayı da yeniden gündeme getiriyor ve Erdoğan‘ın 8 hesabı tartışılıyordu. Daha sonra ortaya çıkan Wikileaks belgelerinde Eric Edelman 30 Aralık 2004 tarihli kriptoda: “İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var” deniyordu. ABD Büyükelçisi, bu bilgiyi önce Washington’a geçiyor, yaklaşık üç ay sonra da ülkesinin çıkarlarını AKP’ye uygulatmak için Erdoğan‘ın önüne koyuyordu. Gazeteci Hayrullah Mahmut da, bu bilgiye yaklaşık bir yıl sonra ulaşıyor ve internette duyuruyordu. Konu daha sonra, Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybeden MİT’çi Kâşif Kozinoğlu‘nun açıklamalarıyla da gündeme geliyordu. Kozinoğlu, Başbakan Erdoğan’ın İsviçre bankalarındaki 8 ayrı hesapta yaklaşık 800 milyon dolar parası olduğunu söylüyordu. Kozinoğlu, bu bilgiyi, Alman istihbarat örgütü BND’nin de 30 milyon avro karşılığında temin ettiğini ifade ediyordu.

Taraf yazarı Mehmet Baransu, adresine özel mesajlar veren bir yazısında: “Parantezi kapatırken, AK Partili bir ismin 2004 yılında İsviçre’ye neden gittiğini, gelirken yanında bulunan valizde kaç milyon dolar olduğunu, bu paranın Türkiye’ye neden getirildiğini de doğrusu merak ediyorum.”[8]  diyerek konuya dikkat çekiyordu. Kendisine bavulla teslim edilen belgeleri yıllardır konuşulan Baransu‘nun nedense bu iddiası hiç konuşulmuyordu! Ancak İsviçre-Zürih’e giden bu bakanı Fatih Altaylı da biliyordu. Fatih Altaylı yıllar önce Hürriyet’teki köşesinde “Bir bakan niye gizlice Zürih’e uçar?” başlıklı bir yazı kaleme alıyordu.[9]

PKK ve BDP Kürtlerin çıkarlarını mı savunuyor, yoksa yıkımını mı hazırlıyor? diye soran Mehmet Akkaya haklıydı.

Sivas, Kars, Adıyaman, Elazığ, Göksun, Kızıltepe, Erzurum, Siirt, Diyarbakır, Tunceli, Tatvan, Van, Hilvan ve Muş Yem Fabrikaları satılıp kapatılır, köylü yem alamaz, binlerce işçi kapı dışına atılırken, PKK ve BDP gibi Hizbullahçılar da kılını kıpırdatmamıştı.

SEK’in Erzincan, Erzurum, Siverek, Yüksekova, Muş, Adilcevaz, Sivas, Elazığ, Diyarbakır, Adıyaman, Malatya İşletmeleri satılıp kapatılarak süt üreticisinin beli kırılır, işçiler sokağa atılırken,

Malatya, Kars, Elazığ, Şanlıurfa, Gaziantep, Tatvan ve Ağrı Et Kombinaları satılarak hayvan üreticileri tasfiye edilirken,

KÖYTEKS’in Erzincan, Siirt ve Diyarbakır Hazır Giyim Tesisleri satılır, işçiler işini kaybederken, PKK’lılar da Hizbullahçılar da oralı olmamıştı.

SÜMER HOLDİNG’in Erzincan, Şanlıurfa, Diyarbakır, Sarıkamış, Adıyaman, Erhaz, Sihaz ve Sarıkamış İşletmeleri, Hakkâri mağazası kapatılarak işçiye işsizlik, esnafa kepenk kapatma yaratılırken,

Bitlis ve Malatya Sigara Fabrikaları, Adıyaman, Besni, Kâhta, Malatya, Batman, Bekirhan, Beşiri, Kozluk, Kurtalan, Sason, Bitlis, Buldan, Kale, Diyarbakır, Silvan, Bismil, Elazığ, Erzurum, Gaziantep, Kars, Malatya, Sivas, Van Tütün Pazarlama ve Dağıtım Başmüdürlükleri, Muş Yaprak Tütün İşletmeleri ve Diyarbakır Müdürlüğü kapatılıp, işçiler sokağa atılırken de PKK, BDP ve Hizbullahçılar sahip çıkmamıştı.

Elazığ, Van, Kars, Kurtalan, Gaziantep, Şanlıurfa, Aşkale, Adıyaman, Ergani Çimento Fabrikaları satılırken, işçiler işsiz kalırken, ETİBANK’ın Elazığ Sodyum Bikromat İşletmesi satılırken, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun Diyarbakır, Muş, Erzurum, K.Maraş İşletmeleri ve Şanlıurfa Sosyal Tesisi satılırken, Besni, Adilcevaz, Ahlat, Girlevik, Otluca, Kiti, Telek, Derme, Erkenek, Kernek, Mardin-Çağ, Malazgirt, Sönmez, Koyulhisar, Uludere, Çemişgezek, Endil, Hoşap, Erciş, Koçköprü HES’ler satılırken,

Bitlis, Hakkâri, Muş ve Van, Elazığ, Bingöl, Malatya, Tunceli, Erzurum, Ağrı, Ardahan, Bayburt, Erzincan, Iğdır, Kars illerinin elektrik dağıtım üniteleri satılırken de PKK’lılar ve Hizbullahçılardan tıs çıkmamıştı.

Engil Gaz Türbinleri, Karkamış, Çıldır ve Arpaçay HES’leri, Mazıdağ Fosfat Tesisleri satılırken de, 1997’de 450 bin 215 pancar üreticisi, 2010’da 196 bin 901’e düşürülürken de, Doğu Anadolu’da pancar üreticisi bitirilirken de PKK, BDP ve Hizbullah garibanlara sahip çıkmamıştı.

Tütün köylüsü yıkılırken de aynıydı. 2003’te 334 bin 296 tütün üreticisi kotalarla 80 bin 766’ya düştü. 250 bin aile tütün yetiştiremez oldu. Doğu Anadolu’da üretici sayısı 2.603’ten 1.334’e, Güneydoğu’da 98 bin 828’den 22 bin 165’e düşmüş, Güneydoğu’da 66 bin 123, Doğu’da ise, 1269 aile tütün ekemez olmuştu.

Batıcı hükümetler, Doğu’yu PKK’ya ikram ederken, tütün ve pancar üreticisi 100 bini aşkın aileyi sefalete mahkum ederken bunlar siyasi rant peşinde koşmaktaydı.



12 Nisan 2013 / Aydınlık

Radikal, 10 Nisan 2013

Radikal, 11 Nisan 2013

Milliyet, 28 Şubat 2013

Hürriyet, 11 Nisan 2013

Savaş Süzal, Yeni Çağ, 9 Nisan 2013

Milliyet.com.tr, 13 Nisan 2013

Taraf, 19 Aralık 2011

7 Aralık 2004 Hürriyet


Bu yazarin diger makaleleri

  Ey MHP Destekli, AKP İktidarı! ÇİN'İN MÜSLÜMAN UYGURLARA UYGULADIĞI SOYSUZLUKLARDAN HABERİNİZ VAR...
Devami
1980 senesinde ve 12 Eylül darbesine gerekçe gösterilen tarihi Konya...
Devami
Hatırlayınız; Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerinin 12 Haziran 2011 seçimleri ile...
Devami
TBMM Şimon Peres'e peşkeş çekiliyor Aynen PKK teröristleri gibi, bize göre,...
Devami
Devlet çatısı çatırdıyor. Emniyetle asker, polisle jandarma çekişiyor. Emniyet içinde...
Devami
  Hürriyet'in havarilerinden Emin Çölaşan, 23 Nisan Çocuk Bayramı nedeniyle...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1491

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR