ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2086
mod_vvisit_counterDün5792
mod_vvisit_counterBu Hafta2086
mod_vvisit_counterGeçen hafta35024
mod_vvisit_counterBu Ay7878
mod_vvisit_counterGeçen Ay183380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18105979

IP'niz: 44.192.22.242
Bugün: 02 Ağu 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12686830

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

ERBAKAN'DAN AYRILIRSANIZ; PAPA FRANSUVA'YA KAPILIRSINIZ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

ERBAKAN'DAN AYRILIRSANIZ;

PAPA FRANSUVA'YA KAPILIRSINIZ!

         

Hak’tan ve hayırdan ayrılanların, Bâtıla ve Barbar Batılılara kapılması, inayet ve istikametten mahrum bırakılması ve hidayetlerinin kararması kaçınılmazdır. Erbakan Hoca’nın İslam Birliği ve faizsiz Adil Düzen projelerini bırakıp ve tarihi D-8 girişimini geri plana atıp, Haçlı AB üyeliğine yoğunlaşan ve bu uğurda Dini ve ahlâki değerlerimize ve milli bünyemize aykırı dayatmaları bir bir yasalaştıran Recep Tayyip Erdoğan, şimdi de Siyonist İsrail'in işgal ettiği ve her türlü zulüm ve vahşeti sergilediği Kudüs'ün statüsü için Papa Fransuva’nın tekliflerine ve desteklerine sığınmıştır. Oysa Papa'nın, hatta tüm Vatikan'ın da, gizli Siyonist kuşatması altına alındığını ve Papa’dan Kudüs için hayırlı ve yararlı bir teklif çıkmayacağını dahi anlayamaz olmuşlardır. Bu akıl tutulması ve hidayet kararması Nisa: 115 ayetinde şöyle açıklanmaktadır:

“Her kim kendisine 'dosdoğru yol' apaçık belli olduktan (hidayet ve hakikati bilip tanıdıktan, Hakk ile Bâtıl’ın farkına ve şuuruna vardıktan) sonra, (dünyalık makam ve menfaat hırsıyla) Elçiye (Peygambere ve Hakk dava rehberine) muhalefet edip (haklı ve hayırlı hareketten ayrılırsa) ve mü'minlerin yolundan başka bir yola (Siyonist ve Haçlı İttifakına ve şeytani kurallarına) uyarsa, onu dönüp gittiği yanda (şerli ortam ve ortaklıkta) bırakırız (bu hıyanet ve hakaretinden dolayı tekrar Hakka ve hidayet yoluna dönmesine fırsat tanımayız ve hidayetini karartırız) ve (ahirette de) cehenneme sokarız. O ne kötü ve sürekli bir (zindan) karargâhıdır!” [Not: İmamı Şafii: Bu ayet, “icma”ya ve Hakk hâkim olsun diye ortaya çıkan oluşuma bağlı kalmayı gerekli sayan en önemli ayetlerin başındadır” buyurmaktadır. Bak: Razi. Cilt: 11 Sh: 43]

Yaptığı bir grup toplantısında Sn. Erdoğan'la Siyonist katil Netanyahu'yu, “Birbirlerinin farklı versiyonu” gibi sunmaktan sakınmayan ve tabi bu saçmalığıyla Erdoğan'a dolaylı destek sağlayan Meral Akşener takımı da… Ve yine CHP kafası da, Erdoğan'dan bin beter AB hayranlarıydı ve her fırsatta İslam hukukuna düşmanlıklarını açığa vurmaktalardı!.. Yani iktidarla muhalefetin birbirinden tek farkları, sloganları ve istismar araçlarıydı... Zira hem Meral Akşener hem de Kemal Kılıçdaroğlu; muhalefet ortakları Saadet Partisi zihniyetinin ve Adil Düzen’in iktidarından ise, Erdoğan'ın işbaşında kalmasını on kere tercih eden insanlardı!..

Erdoğan Vatikan’la Kudüs pazarlığı mı yaptı: Kudüs fikri Papa’dan mı çıktı?

2017 yılı Aralık ayında; Katoliklerin ruhani lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa Franciscus, “ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma planından derin endişe duyduğunu” belirten bir Kudüs açıklaması yapmıştı. Vatikan'daki Papa 6. Paulus salonunda çarşamba günleri yaptığı genel kabul oturumuna katılan Vatikan Devlet Başkanı Papa Franciscus, ABD'nin Kudüs planına özel olarak değinmiş ve oturumun son bölümünde, “Şimdi benim düşüncelerim ve kalbim Kudüs’ledir. Son günlerde ortaya çıkan durum nedeniyle duyduğum derin endişe karşısında sessiz kalamam” diyen Papa, Birleşmiş Milletler (BM) kararı uyarınca kentin statüsüne saygı duyulması çağrısında bulunmuşlardı.

Papa, Kudüs'ün “Hem Yahudiler hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar için kutsal tek şehir olduğunu, bu üç dinin de ibadet yerlerini bünyesinde bulundurduğunu ve bu nedenle barışa yönelik özel bir yeri olduğunu” hatırlatmışlardı. Papa Francis, İsrail polisinin Doğu Kudüs'te yaşayan Filistinlilere yönelik ihlalleri sonrasında yükselen tansiyon sebebiyle endişelerini de aktarmıştı. Katoliklerin ruhani lideri, “Kudüs'te yaşanan gelişmeleri, özel bir endişeyle takip ediyorum. Kutsal şehrin çok dinli ve çok kültürlü kimliğine saygı duyulması ve kardeşliğin üstün gelmesi için herkesi ortak çözümler aramaya davet ediyorum. Şiddet sadece şiddeti üretir ve artık çatışmalara yeter diyorum.” ifadelerini kullanmıştı.

Üç yıl sonra 2021 Mayıs’ında Erdoğan'ın; Kudüs için, Papa ile aynı çözümü önermesi kafaları karıştırmıştı!?

Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, “Kudüs'ün üç dinin temsilcisi tarafından yönetilmesi” önerisindeki fikir nereden çıkmıştı? Erdoğan’a Hristiyanların Kudüs’ün yönetimine dahil olmasını Vatikan Papası mı fısıldamıştı?

Erdoğan’ın, “Şu teklifi yapıyoruz, Kudüs'ün üç dinin temsilcilerinden oluşan bir komisyon tarafından yönetilmesi, günümüz şartlarında en doğru ve tutarlı yol olacaktır. Aksi takdirde bu kadim şehirde kalıcı barışı sağlamak kolay ve mümkün görünmüyor.” şeklindeki açıklamasında önemli bir detay kafa karıştırıcıydı.

Siyonist İsrail'in Mescid-i Aksa'ya ve daha sonra Gazze'ye yönelik saldırılarının artmasıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan, çeşitli ülkelerle diplomatik girişimlere başlamıştı. Gazze'ye yönelik Siyonist saldırılar devam ederken Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın görüşme yaptığı liderlerin başında ise Vatikan Papası Fransuva vardı. Papa ile görüştüğü gün kabine toplantısı düzenleyen Erdoğan'ın, Kudüs'ün üç dini temsil eden bir komisyon tarafından yönetilmesine dair önerisinin, Papa Fransuva ile gerçekleştirilen telefon görüşmesi sonrası icra edilen kabine toplantısının ardından gelmesi ise dikkatlerden kaçmamıştı. Ayrıca ortaya çıkan bu detay, Erdoğan ile Papa Fransuva arasında gerçekleştirilen telefon görüşmesinde “Kudüs pazarlığı mı yapıldı?” sorusunu da gündeme taşımıştı.

Erdoğan ile Papa 17 Mayıs günü ne konuşmuşlardı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, hafta başında kabine toplantısı öncesinde Papa Fransuva ile telefon görüşmesi yapmıştı. Erdoğan bu telefon görüşmesinde “Filistin'de bir vahşet yaşandığını belirterek, İsrail'in saldırılarının muhatabının sadece Filistinliler değil tüm Müslümanlar, Hristiyanlar ve insanlık olduğunu” vurgulamıştı.

Mescid-i Aksa'ya ve Kutsal Kabir Kilisesi’ne erişimi engelleyen, ibadet özgürlüğünü kısıtlayan, Filistin topraklarında masum sivilleri katleden işgalci İsrail'in insanlık onurunu da çiğnediğini tekrarlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail'in müsebbibi olduğu bu vahşetin bölgesel güvenliği de tehdit ettiğini hatırlatmıştı.

Papa’nın açıklamalarının önemine değinilen telefon görüşmesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu konuda Papa Fransuva'nın vermeyi sürdüreceği mesaj ve tepkilerin Hristiyan dünyasını ve uluslararası toplumu harekete geçirmek bakımından büyük önem taşıdığını vurgulamıştı.

Ayrıca Erdoğan'ın kabine toplantısı sonrasında Kudüs'ün üç dinin temsilcisinin olduğu bir komisyon tarafından yönetilmesine dair açıklamasının, Papa ile yapılan görüşmenin ardından gelmesi ise önemli bir detay olarak kayıtlara geçmiş durumdaydı. Peki, adama sormazlar mı, hani Kudüs bağımsız Filistin’in başkenti olacaktı?

Oysa Hristiyan Batı, yıllardır Siyonist İsrail'i desteklemekten geri kalmamıştı.

“Kudüs'ün yönetilmesine ilişkin statüsünde Hristiyanların da rol oynamasını” isteyen Erdoğan, bu tepki toplayan açıklamasıyla yıllardır Filistin’de cephe savaşı yapan Müslümanların mücadelesini bir nevi yok saymıştı. Erdoğan'ın Kudüs'ün statüsünde Hristiyanların da etkin rol oynamasını istemesi, Batılı Hristiyan ülkelerin Filistin'de yıllardır süregelen zulümde ve saldırılarda sürekli Siyonist İsrail'in yanında saf tutması, Erdoğan'ın Kudüs açıklamasına olan tepkiyi iki kat daha artırmıştı.

Ayrıca Siyonist İsrail’in Filistin'i işgal aşamasında ve Filistin'de korsan bir rejimin kurulmasında başta Amerika ve İngiltere olmak üzere Hristiyan Batılı ülkelerin etkisinin ve desteğinin bulunması ve bunların hâlâ devam ediyor olması Erdoğan'ın önerisinin ve Papa'nın temennilerinin Müslüman çevrelerde kabul görmesini mümkün kılmamaktaydı...[1]

Oysa Sn. Erdoğan önce ve hemen şunları yapmalıdır:

• İsraillilere uygulanan vize muafiyeti kaldırılmalıdır…

• Hem Türkiye hem İsrail (çifte vatandaş) pasaportu taşıyanların askerliğini İsrail'de yapıp, Müslüman katliamına katılmalarına engel olunmalıdır…

• İsrail'e tanınan ticari ve turistik muafiyetler askıya alınmalıdır…

• Malatya Kürecik Üssü derhal kapatılmalıdır…

• Osmanlı arşivlerindeki Filistin tapuları sahiplerine ve varislerine dağıtılıp uluslararası kurumlara ulaştırılmalıdır…

• Sultan Abdülhamid'in şahsi tapularına ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümeti sahip çıkmalıdır… Ama maalesef bu önemli ve öncelikli adımları atamayan Sn. Erdoğan’ın Papa’ya sığınması mide bulandırıcıydı.

Uğruna milli ve manevi değerlerimizden vazgeçen Erdoğan; “Türkiye, çifte standartlara rağmen AB üyeliğinde kararlıdır” açıklaması yapmıştı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 9 Mayıs Avrupa Günü dolayısıyla bir mesaj yayımlamıştı. Erdoğan, “Türkiye, çifte standartlara rağmen AB üyeliği yolunda kararlığını sürdürüyor” diyerek ayarını ve amacını ortaya koymuşlardı.

Avrupa Birliği’nin (AB) barış, istikrar ve refahın tesis edilmesine önemli katkılarda bulunduğunu belirten Erdoğan, son dönemde, mülteci krizi, İslam düşmanlığı ve yabancı karşıtlığı, finansal ve mali kırılganlıklar, İngiltere’nin üyelikten ayrılması ve korona virüs gibi pek çok sorunla karşı karşıya kaldığını vurgulamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, AB’nin yeni bir söyleme ihtiyacı olduğunun altını çizip: “Birliğin güçlü bir küresel aktör olmasının önündeki en büyük engel stratejik sabır ve vizyon eksikliğidir. Başta karar alma mekanizmalarının gözden geçirilmesi olmak üzere, Avrupa Birliği'nin yeni bir kurumsal yapıya, yeni bir vizyona, kuşatıcı yeni bir söyleme ihtiyacı vardır. Bu maksatla bugün başlayan, ‘Avrupa'nın Geleceği Konferansı’ doğru bir tespitle yola çıkmış; ancak aday ülkelerin davet edilmemesi nedeniyle daha şimdiden kendisini dar kalıplara mahkûm etmiştir.” sözleriyle, bir nevi canavara cesaret kazandırmaya çalışmıştı.

“Türkiye, AB üyeliği yolunda kararlı tutumunu sürdürmektedir” diyen Erdoğan’ın kendisini ve tarihini inkârı!?

Türkiye’nin desteği olmadan AB’nin varlığını devam ettiremeyeceğini söyleyen Erdoğan, şöyle konuşmuşlardı: “Hâl böyleyken Avrupa Birliği, tam üyelik yolunda ülkemize verdiği sözleri yerine getirmemiş ve üyelik sürecimiz sürekli yokuşa sürülmüştür. Bazı üye ülkelerin Türkiye'yle ikili meselelerini Birlik koridorlarına taşıması, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerini esir almış, Birliğin küresel tehditlerle mücadele kapasitesini zayıflatmıştır. Temennimiz, Avrupa Birliği'nin Türkiye'yle ilişkilerini karşılıklı saygı ve güven üzerine inşa edilen, sağduyulu ve stratejik bir bakış açısıyla yürütme yeteneğini sergilemesidir. Türkiye, maruz kaldığı çifte standarda ve engellemelere rağmen stratejik hedefi olan Avrupa Birliği üyeliği yolunda kararlı tutumunu ve çalışmalarını sürdürmektedir. Türkiye'nin üyeliği, bölgesel ve küresel düzeyde etkin, kendi vatandaşlarının yanı sıra bölgesine ve tüm dünyaya umut aşılayan bir Avrupa'nın yükselişinin önünü açacaktır. Bu düşüncelerle ‘Avrupa Günü’nün, Birliğin içine düştüğü stratejik körlükten kurtulmasına vesile olmasını diliyor, başta vatandaşlarım olmak üzere, tüm Avrupalıların 9 Mayıs ‘Avrupa Günü’nü tebrik ediyorum.” diyerek Haçlı Batı’nın yanında saf tutan Erdoğan’a İslam dünyası nasıl ve ne kadar güven duyacaklardı?

AKP içinde “ihanet” tartışması başlamıştı!..

Eski AKP milletvekili ve Yeni Şafak Gazetesi yazarı Mehmet Metiner, AKP içinde “hainler” olduğuna ilişkin dikkat çeken mesajlar yayımlıyordu. Mehmet Metiner, “Meğer ne çok hain varmış içimizde. En tepemize çıkartmışız hem de” ifadelerini kullanıyordu.

“Meğer ne çok hain varmış içimizde. En tepemize çıkartmışız hem de. Bittiler diyorsanız ne diyeyim ben size. Sadıklar gücense de ihanet etmez elbette. Lakin gevşekleri ve ihanet etme ihtimali olanları ödüllendirmek de ihanetçilerin sayısını çoğaltır. Sadıkların yarının ihanetçileri olacak gevşekler tarafından itilip kakılmasına izin verilirse, ihanet kol gezer, biline! İhanet bataklığa benzer. Sivrisineklere kızalım hep birlikte eyvallah. Lakin bataklık kurutulmazsa ne fayda dostlar! Güç, gevşekleri çeker. Gücü gevşeklerin eline verirsen, vakti geldiğinde ihanet kaçınılmaz hale gelir. Bizim hiç mi kabahatimiz yok?” diyen Mehmet Metiner, asıl ihanetin Milli Görüş’ten kopmakla yapıldığını ve şimdi hem dini hem tarihi hem de hâlâ fiili düşmanımız olan Haçlı AB’ye mahkûm ve mecbur bırakıldığımızı bilmiyor muydu?

Bunlar şu Kur’an Ayetlerini hiç okumuyor muydu?

“Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyup itaat edecek (ve boyun eğecek) olursanız, (unutmayın adım adım) sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler (ve Hakk davadan dönekleştirirler).” (Al-i İmran: 100)

“De ki: ‘Ey Kitap Ehli, sizler bizim sadece (ve şeriksiz biçimde) Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a) ve önceden indirilen (kitapların aslına) inanmamızdan ve sizin çoğunuzun da fasıklar (günaha ve haksızlığa düşkün insanlar) olmanızdan dolayı mı kızıyor, bizden gıcık alıyor (ve intikam için fırsat kolluyor)sunuz? (Evet, sizin bize kininiz İslam yüzündendir.)’” (Maide: 59)

“De ki: ‘Ey Ehl-i Kitap! Siz Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilen (Kur’an’ı ikame edip) uygulamadıkça, hiçbir esas ve hakikat üzerinde değilsiniz.’ (Ey Resulüm!) Rabbinden Sana indirilen (bu Kur’an) elbette onlardan çoğunun azgınlık ve inkârını artıracaktır. Sen o kâfirler güruhu için üzülme. (Buna değmeyeceklerdir.)” (Maide: 68)

Bu AB ile ilişkiler nasıl güçlendirilmiş olacaktı?

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’ın medyada, “AB ile ilişkilerimiz daha da güçlenecek” değerlendirmesi ister istemez kafaları karıştırmıştı. “Bu AB ile ilişkiler nasıl güçlenecek?” sorusu ise hâlâ yanıtsızdı. Varank, konuşmasında Avrupa Birliği ile ilişkileri güçlendirmenin ve tam üyelik çalışmalarına odaklanmanın her zamankinden daha elzem olduğunu vurgulamıştı. Ancak, gazetelerde, “AP, PKK/YPG’yi müttefik, Türkiye’yi işgalci saydı”, “AP raporunda Türkiye için sınırı aşan ifadeler” başlıkları altında medyaya yansıyan açıklamalar Avrupa Parlamentosu’nun hazırladığı bir rapora karşılıktı. Dışişleri Bakanlığınca sert tepki gösterilen Suriye raporu şöyle kınanmıştı:

“Avrupa Parlamentosu, hazırladığı Suriye raporunda; PKK/YPG gibi terör örgütleri yerine, Türkiye’nin terörle mücadelesini eleştirdi. Ankara, ‘Milyonlarca Suriyeliye kucak açan, AB ve NATO’nun sınırlarını koruyan ülkemize ilişkin gerçeklerden kopuk iddiaları reddediyoruz’ dedi.”

Özetle; Avrupa Parlamentosu’nun hazırladığı rapor ve karar tasarısında ülkemizi hedef alan küstah ifadelerle Türkiye’nin ihlallerde bulunduğu iddiasıyla Suriye’nin kuzeyinden Türk askerinin çekilmesi isteniyordu. Kısacası; ABD’nin Suriye’de terör örgütleri ile birlikte hareketi tercih etmesi gibi Avrupa Parlamentosu da benzer bir anlayışı dile getirmiş bulunuyordu.

Bu gelişmeler karşısında ister istemez, “Bu Avrupa Birliği ile mi ilişkilerimizi daha da güçlendireceğiz, bunun için mi gayret sarf edeceğiz?” sorularının mantıklı bir izahının yapılması gerekiyordu. Bunun ötesinde AB’nin Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinde hep Yunanistan’ın yanında yer aldığı da hatırlandığında; bırakın AB ile ilişkilerimizi güçlendirmeyi, sürdürmek bile aleyhimize birtakım gelişmelere göz yummamızı gerektiriyordu. Ayrıca gazetelerde, “AB, İsrail ve Yunanistan’a nota” başlığı altında yer alan haber de çok dikkat çekiyordu. Çünkü haber; AB, İsrail ve Yunanistan’ın birlikte hareket ettiklerini gösteriyordu. Niçin bu üç ülkeye nota verdiğimiz ise şöyle izah ediliyordu:

“Türkiye, Euro Asia Enterkonnektörü projesinin güzergâhının Türk karasularından geçmesi nedeniyle Yunanistan, İsrail ve AB’ye nota verdi. Türk kıta sahanlığındaki çalışmalar için Türkiye’nin izninin aranması gerektiği vurgulandı.”

Tüm bu gelişmelere rağmen hâlâ AB ile ilişkilerimizin daha da güçleneceğini söylemek fiili duruma ters düşmüyor muydu? Yıllardan beri kapıdan içeri almayanlar bununla da yetinmeyerek sürekli ülkemiz aleyhine adımlar atan ve uygulamalar yapan AB ile ilişkilerin güçlendirilmesinin mümkün olmayacağını artık görmemiz gerekmiyor muydu?

Son olarak bir hususa daha dikkat çekmek istiyorum. Avrupa Birliği’nin bir Haçlı birliği olduğunu unutmamız onların da unutmasını sağlamıyordu. Ülkemize karşı her türlü olumsuz adımlara rağmen ille de ‘biz sizi seviyoruz’ anlamına gelebilecek bir tavır sergilememizde toplumun bilmediği bir mecburiyet varsa bunun paylaşılmasını istemek hakkımız doğuyordu.[2]

AB bir Haçlı Tuzağıydı!..

Haçlılar 1071’i yani Şanlı Malazgirt Zaferi’yle Müslüman Türk’e Anadolu kapılarının açılmasını hiçbir zaman unutmamışlardı. O tarihten sonra peş peşe düzenledikleri Haçlı Seferleri’yle bu cennet yurdu elimizden almak için uğraşmışlardı. 1. Haçlı Seferi (1096-1099), 2. Haçlı Seferi (1147-1149), 3. Haçlı Seferi (1189-1192), 4. Haçlı Seferi (1202-1204), 5. Haçlı Seferi (1217-1221), 6. Haçlı Seferi (1228-1229), 7. Haçlı Seferi (1248-1254), 8. Haçlı Seferi (1268-1270), 9. Haçlı Seferi (1271-1272)…

Bunlar, Selçuklu Devleti hayattayken yapılan Haçlı saldırılarıydı. Sonradan Osmanlı Devleti tarih sahnesine çıkmıştı. Ondan sonra da Haçlı Seferleri durmamıştı. Kazandığımız şu zaferler, Haçlı dünyasına karşı idi. Yani bize karşı bir Haçlı Seferi düzenlenmiş, biz de zafer kazanmıştık. İşte o zaferlerden; Sırp Sındığı ve Çirmen, Birinci Kosova, Niğbolu, Varna, İkinci Kosova, Sapienza, Mohaç, Vertizo, Preveze, Istabur, Cerbe, Haçova, Kanije, Konotop, Kamaniçe, Olaş, Prut… bazılarıydı.

Bütün bu zaferler, Haçlıların yüzünde patlayan Osmanlı şamarlarıdır. Onlar bu şamarları unutmamışlar, tekrar tekrar hazırlanmışlardı. Derken Çanakkale önlerindeki müthiş hesaplaşma ve Çanakkale Zaferi yaşanmıştı. Ondan sonra yine gelmişler, Anadolu’yu defalarca işgale kalkışmışlardı. Mondros demişler, Sevr demişler, Haçlı hesaplarından asla geri durmamışlardı. Bunların üzerine Anadolu halkı tekbirlerle kıyama kalkmıştı. “Bu İslâm beldesine küffar çizmesi basamaz!” diyerek verilen o müthiş mücadele zaferle sonuçlanmıştı. Ama Haçlı Batı asla usanmamış ve uslanmamıştı. Onun için kalleşlik, üçkâğıtçılık yolunu tutmuşlardı. Düzenbazlıkla, gözbağcılıkla, üçkâğıtçılıkla yurdumuzu elimizden almaya kalkışmışlardı. Peki, ne yapmışlardı? Bu sefer AB tuzağını hazırlamışlardı.

İşte İsrail'in kurulması, BOP projesinin adım adım uygulanması, PKK terörizminin kurgulanması, Kıbrıs’ın hatta tüm Akdeniz'deki haklarımızın elimizden alınmaya çalışılması, Irak'ın, Suriye'nin ve Libya’nın işgale kalkışılması, Ortadoğu'nun ve Filistin topraklarının sürekli karıştırılması… Evet, bunların hepsi Siyonist-Haçlı Seferleri'nin uzantılarıdır. Hâlâ bunları anlamamak ve AB içinde kurtuluş aramak akıl tutulmasıdır, ahmaklıktır...

Daha geçen aylar bu Papa Fransuva Irak ziyaretine kalkmış, dinler arası diyalog çerçevesinde Şii Sistani ile özel görüşmeler yapmış, Kuzey Irak'ın Özerk Kürdistan Yönetimi, bu Papa’nın ziyareti anısına Türkiye'nin yarısını Kürdistan içinde gösteren hatıra pulları ve hıyanet haritaları yayınlamıştı. Yahu, ne çabuk unutmuşlardı; bu dinler arası diyalog tuzağını daha önce ve yıllarca Fetullah Gülen zındıkı eliyle yürürlüğe koymuşlardı ve sonuçları ortadaydı. Sahi şimdi aynı Papa’yla, Kudüs işgaline ve İsrail vahşetine karşı aynı plan ve projeler üzerinde çözüm arayanlar, kiralık ve münafık Fetullah Gülen'le aynı konuma düşmüş olmuyorlar mıydı? Bu kadar aymazlık, bu kadar ahmaklık, bu kadar gaflet dalâlet, belki de hıyanet karşısında, hâlâ bu tür uyarılarımızı çok kaba ve katı bulanlar elbette yanılmaktaydı.

Bahçeli’nin yeni anayasa hazırlığı, AB’ye uyum taslağı mıydı?

MHP yeni anayasa konusunda sık sık dile getirdiği çalışmalarını sonunda tamamlamış ve metin yazımı sonuçlanmıştı. 'Cumhuriyetin 100'üncü yılında 100 maddelik yeni anayasa' adıyla ve bu çerçeve kapsamında 100 maddelik anayasa taslağı içine, maalesef özenle, AB’ye uyum kolaylığı sağlayan maddeler saklanmıştı!

Devletin genel esasları ilk 5 maddede düzenlenen, 'Devletin şekli ve nitelikleri' aynen korunarak birinci maddede ele alınmış, maddenin son fıkrasında, 'Bu madde değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez' yazılmıştı, ama “Hakları düzenleyen tüm maddelerdeki sınırlama sebepleri kaldırılmıştır.” denilerek AB dayatmalarına kolaylık sağlayan açık kapılar bırakılmıştı.

Bahçeli'nin anayasa taslağında; antlaşmaların onaylanması ve sona erdirilmesi kararının TBMM'ye bırakılması önemli ve gizemli bir detaydı. İstanbul Sözleşmesi'nden Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın imzasıyla çıkılması tartışma yaratmış, TBMM Başkanı Mustafa Şentop ise uluslararası anlaşmalardan istenirse çıkılabileceğini açıklamıştı. Şentop'a sorulan bir soruyla başlayan ve emekli amirallerin bildirisi ile derinleşen Montrö'nün de aralarında bulunduğu antlaşmalar konusunda MHP'nin yeni Anayasa'daki önerisi şunlardı:

"TBMM Başkanı'na 'Tarafsız konumuyla' milli uzlaşmanın sağlanmasında ve siyasi krizlerin çözümünde arabuluculuk işlevi yüklenmiştir. TBMM'nin yetkileri; kanun yapımında, antlaşmaların onaylanmasında ve sona erdirilmesinde, bütçenin kabul edilmesinde, anayasal kurum ve kuruluşlara üye seçmede, yargı organının yapılanmasında, 'Yargı ayrılığı sistemi' devam ettirilmiştir."

Bahçeli hazırlattığı Anayasa taslağında uzun süredir kapatılmasını savunduğu Anayasa Mahkemesi’nin (AYM'nin) ise özel bir statüde düzenlenmesinin önünü açmıştı. Bahçeli Yüce Divan adıyla yargılama yapan AYM'nin yetkisinin, “Yüce Divan” adıyla kurulacak başka bir mahkemeye devredilmesini ve bu mahkemenin parti kapatma davalarına da bakması gerektiği belirtilerek şunları sunmuşlardı:

"Hâkimler ve Savcılar Kurulu, 'Yargı Yüksek Kurulu' adıyla yeniden ele alınmış, avukatlık ve arabuluculuk mesleklerine anayasal statü tanınmış, Anayasa Mahkemesi yüksek mahkeme değil özel bir statüde düzenlenmiş, Yüce Divan yargılaması ve siyasi parti kapatma davaları 'Yüce Divan' adıyla oluşturulan yeni bir mahkemeye verilmiş, yüksek mahkemeler başlığı altında Sayıştay ve Yüksek Seçim Kurulu'nun statüsü açıklığa kavuşturulmuş, yargıya ilişkin üye seçiminde TBMM'nin yetkileri genişletilmiştir. Üniter devlet ilkesine anayasada açıkça yer verilerek, idari yapılanmada 'il esası' korunmuştur."

Bu kapsamı ve kurumları muğlak (kapalı) olan, ama amacı ve sonuçları sırıtan yeni anayasa taslağının altında: Yoksa Erdoğan iktidarının ve küçük ortağının, Yüce Divan sıfatıyla ve Anayasa Mahkemesi kanalıyla yargılanacak ağır suçlarından ve sorumluluklarından sıyrılma hesapları mı yatmaktaydı? Bu Anayasa Mahkemesi'nin varlığından bu denli rahatsızlık duyulmasının başka bir izahı var mıydı?

 


[1] Bak: www.milligazete.com.tr / Yavuz Vural / 19 Mayıs 2021

[2] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


Bu yazarin diger makaleleri

MİLLİ GÖRÜŞÜN BAŞBELALARI VE SORUMLULUKLARIMIZ
  Hayat bir imtihandır ve her birimizin imtihan şartlarını bizzat Cenabı...
Devami
Hakan Albayrak'ın Kafa karışıklığı ve HAÇLI İSLAMCILARIN MUSTAFA KEMAL GICIKLIĞI
15 yıldır her türlü fırsat, imkân ve iktidar ellerinde olmasına...
Devami
TÜRKİYE TÖKEZLİYOR, YIKILMASI YOK OLUŞUMUZDUR!
Devlet çatısı çatırdıyor. Emniyetle asker, polisle jandarma çekişiyor. Emniyet içinde...
Devami
BİR DOSTA MEKTUP
  Can Kardaşım. Ülkemizdeki ve yeryüzündeki haksızlık ve hayasızlıklardan usandığını ve ölümü...
Devami
SENSİZLİK
  Açılmaya görsün dostla arası Her an derinleşir hasret yarası Ne zor...
Devami
TEK KİŞİLİK ORDU
Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz'in: "Elmüslimune kerrecülil vahid-Müslümanlar tek bir kişi (yek...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 55

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR