ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2361
mod_vvisit_counterDün5792
mod_vvisit_counterBu Hafta2361
mod_vvisit_counterGeçen hafta35024
mod_vvisit_counterBu Ay8153
mod_vvisit_counterGeçen Ay183380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18106254

IP'niz: 44.192.22.242
Bugün: 02 Ağu 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12686948

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

TOPLUMUN YOZLAŞMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

TOPLUMUN YOZLAŞMASI

      

“İnsan Perestlik!” Örnekleri!

Birisi TV5’e çıkmıştı; ilahici, ezgici ve sözde sanatçı geçiniyordu!.. İkide bir; “Ben hiçbir ideolojiye bağlı değilim. Ben hümanist biriyim!” gibi laflar geveliyordu… TV5 Milli Görüşçülerin biliniyor ya, “Aman ha, beni Saadet Partili sanmayın!” demeye getiriyordu… Yine bir diğeri kürsüye çıkmıştı: İlahiyatçı, vaazcı biliniyordu… O da hiç gereği ve merak edeni yokken, “Benim için bütün partiler aynıdır. Hepsi istismarcıdır…” deyip duruyordu. Niye, çünkü okuduğu Ayet ve Hadis mealleri, aklı ve vicdanı olanları ve gönül kulakları duyanları; ticarette de, memuriyette de, sosyal münasebetlerde de ve dahi siyasi tercihlerinde de, Hakka ve hayra yöneltecekti. İşte vaazcı efendi: “Bunları konuşuyorum diye aman beni Milli Görüşçü falan sanmasınlar, anlattıklarımı doğru anlayıp o tarafa koymasınlar!” diye çırpınıyordu…

İlahici ezgicinin de; ilahiyatçı vaizin de bütün derdi ve davası: “Herkes beni dinlesin, her kesim bana aferin desin, aman kimseler küsmesin; kaset şirketleri, hükümet yetkilileri incinmesin!” oluyordu...

Şu ayetler bu tiplerin psikolojisini ne güzel anlatıyordu:

“İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını (O’na) denk tutanlar vardır ki, onlar bunları Allah’ı sever gibi severler. (Hâlbuki) İman edenlerin ise, Allah’a olan sevgileri (başka her şeyden ve herkesten) daha güçlüdür.”[1]

“(Mü’min ve muttaki geçinen öyleleri vardır ki) Onlar, ahiretin (varlığını bile bile, peşin olan) dünya hayatını tercih edip severler.”[2]

Oysa Hz. Süleyman’ın dediği gibi; “Gerçekten ben, mal sevgisini (sadece) Rabbimi zikretmek (ve O’nun yolunda değerlendirip şükretmek)ten dolayı sevip tercih ettim.”[3]

Evet, insanları Allah için sevmek, yani Allah’a yakınlıklarına ve insanlığa yararlılıklarına göre kıymet vermek ne kadar güzel ve gerekli ise, insanları Allah gibi sevmek de, o denli çirkindir ve şirktir!.. Bu ayetler, kâfirlerden ziyade Müslümanlara hitap ve ikaz etmektedir. Peki, muhatapları kimlerdir?

a- Sesini ve eserini alkışlayan, gazete veya kasetini satın alan, kendisine servet ve şöhret kazandıran kalabalıkları nefisleri ve menfaatleri için seven, önlerinde huşû ile eğilen SANATÇILAR, EDEBİYATÇILAR…

b- Ses sanatçısı, futbol ve sinema yıldızı köşe yazarı, parti başkanı, şirket patronu, TV sunucusu veya din önderi, tarikat şeyhi gibi insanları “Allah’ı sever gibi sevmek” de İslam inancına ve insanlık onuruna terstir ve manen tehlikelidir.

c- Yine bu cahili düşünce sahipleri, karşılıklı olarak, Allah’tan çok insanlardan korkup çekinmektedirler.

• Ya beni terk ederlerse…

• Ya beni dinlemekten vazgeçerlerse…

• Ya konserimi, konferansımı dinlemezlerse…

• Ya kasetlerimi, eserlerimi almak için para vermezlerse…

• Ya partimden, tarikatımdan yüz çevirip peşimden gelmezlerse… Gibi endişe ve şüpheler içinde hareket etmektedirler.

Bu tiplerin; “Ben hiçbir ideolojiye bağlı değilim.” “Ben hümanistim (ayırmadan her insanı severim)” gibi lafları, bakkal ve tüccarların duvarlarına astığı: “Müşteri, velinimetimdir” levhası gibidir. Hâlbuki; “Hiçbir ideolojiye bağlı değilim” iddiasını dillendirmek, “Ben idealsizim, ilkesizim” demek değil midir?

“Ey iman edenler, içinizden kim dininden ve (Hak davasından) dönerse; Allah (onun yerine) Kendisinin onları sevdiği, onların da Kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere (ve zalimlere) karşı cesur ve onurlu; Allah yolunda cihat yapan (hizmet ve teslimiyetinden dolayı) kendisini ayıplayan ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir.”[4]

“(Hz. Musa) ‘Firavun kavmine karşı bir suçum var. Bundan dolayı beni öldürmelerinden korkuyorum’ dedi. (Allah ise) Hayır (korkmayın)… dedi. İkiniz de ayetlerimle gidin, şüphesiz Biz (kudret ve nusretimizle, hıfzu himayemizle) sizinle beraberiz ve (her şeyi) işitmekteyiz.”[5]

“İşte bu şeytan, ancak kendi dost ve avanesini (Allah’tan başka güçler ve kişilerle) korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer (gerçek) mü’minlerseniz (sadece) Benden korkun”[6] gibi ayetler, gerçek anlamda korkmamız ve sakınmamız gereken tek Zatın Allah olduğunu bildirmektedir.

“Toplum Taparlık” Alâmetleri!

Tapınmak nedir? Sana zarar vermesinden ve alâkasını kesmesinden en çok korktuğun... Ve yine, sana yarar vereceğini ve mutlu edeceğini en fazla umduğun kimse veya nesne ne ise, “TANRIN” da, “TAPINDIĞIN” da işte odur.

Ve zaten Allah’a imanın ve İslam’ın özü de “korku ve umut arasında” bulunmak ve bu şuurda yaşamaktır. Ama günümüzde, maalesef; sanatçı izleyicilerine, şarkıcı dinleyicilerine, esnaf müşterilerine ve hatta bazı şeyhler müritlerine tapınmaktadır. Öyle ki, onları kaçırmayalım diye, apaçık haksızlıklarına, yanlışlıklarına, hatta hırsızlık ve ahlâksızlıklarına göz yummakta ve fetva uydurmaktadır.

Evet maalesef;

Kimileri bankasına ve para kasasına tapınmaktadır.

Kimileri makamına, koltuğuna ve masasına tapınmaktadır.

Kimileri, şirketine, atölyesine, fabrikasına tapınmaktadır.

Kimileri arazisine, villasına, arsasına ve son model arabasına tapınmaktadır.

Kimisi paralı ve yakışıklı kocasına, kimisi de genç ve güzel karısına tapınmaktadır.

İşte ispatı… Bu tiplerin yanında, birisi hâşâ, Allah’ına Kur’an’ına sövse, başını alıp giderler. Ama futbol takımına ve sevdiği sanatçıya küfretseler, kavga eder, kan dökerler!..

Daha da aşağı ve bayağı kimseler vardır ki, gözü önünde avradını sıkıştırıp elleseler veya sarılıp öpseler pişkinliğe vururlar, ama arabasını çizseler, çılgına dönerler!..

Bundan da beterini söyleyeyim! Öyle onursuz ve sorumsuz kimseler vardır ki; bâtıl partisine, tarikatına, hoca efendisine laf söyleyenlere savaş açarlar. Ama ülkemizin geleceğini karartanlara ve Kıbrıs’ı satanlara alkış tutar, halen destek çıkar ve utanmadan bunları överler!..

Şahsi menfaatine dokunanlara davacı olur, öz vatanına hıyanete kalkışanlara dua ederler!..

Hâlbuki tek bir Allah’a tapınan, her şeyi O’ndan umup, sadece O’ndan korkup sakınan insan, gerçek bir hürriyete, yüksek bir haysiyete ve örnek bir şahsiyete sahiptir. Allah’ın inayetiyle minnetsiz ve mihnetsiz bir hayat sürecektir. Ama böyle bir iman olgunluğuna ve doygunluğuna (mutmain) olmayanlar, Allah’a hakkıyla saygı ve kaygı duymayanlar, bin bir tanrıya tapınmak zilletine düşecektir. Çünkü ihtiyaç ve iştiyak duydukları her şey ve herkes bunların tanrısı yerine geçecektir. Ve Allah’tan gayrısından hakiki korku ve umut, küfrün en önemli sebeplerindendir.

“Firavun ve yakın adamlarının kendilerine kötülük yapmasından korktukları için, Musa’ya kavminden, sadece bir grup (genç) inandı.”[7]

Şirk; çokluk esasına dayanmaktadır. Evrendeki her şey ve insanlar için uyulması gerekli İlahi ve fıtri kanunlara mukabil, çeşitli kurallar uyduran birçok ilahlar ortaya çıkmaktadır. Bu ilahlar birden fazla insanın hevâlarıdır. Bu hevâ ve hevesler birbiriyle uyuşmayıp çatışacağı için yeryüzü bir savaş alanına dönüşmüş durumdadır. Zaten şirkin ana özelliği (fesat ve) “fitnenin” kaynağı olmasıdır.

Kur’an, müşrik kavimlerde iki ana sınıfın varlığını ortaya koymaktadır.

1- Hevâ ve heveslerini ilahlaştırıp hevâları doğrultusunda bâtıl ve beşeri “dinler” ortaya koyan tağutlar, zalimler yani “müstekbirler” sınıfı.

2- Tağuta ve müstekbirlere itaat ve ibadet eden ve onları rableştiren “müstaz’aflar” tabakası. “(Firavun ve avanesi şöyle) Demişti: “Kendi kavimleri bize ibadet kulluk ve kölelik edip dururken; (kalkıp) bizim gibi iki insana mı inanalım?”[8]

İnançsız ve amaçsız müstaz’aflar, müstekbirler kadar zulme ve şirke ortaktır.

“Hele bir görsen zalimler Rablerinin huzurunda tutuklandıkları zaman sözü (ve suçu) birbirlerine atıp dururlar. Müstaz’aflar müstekbirlere: ‘Eğer siz olmasaydınız, biz mü’minlerden olurduk’ derler. Müstekbirler ise: ‘Size hidayet geldikten sonra, sizi ondan biz (zorla) mı çevirdik. Hayır, zaten kötülüğe (taraftar)dınız’ derler. Müstaz’aflar ise müstekbirlere: ‘Öyle değil (yaptığınız) gece gündüz hileydi, bize Allah’a küfretmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz’ derler.”[9] ayetleri bunu anlatmaktadır.

- Şirk; sadece ve yalnız insan yaşamını (ve dünya hayatında) ilgilendiren bir dindir. Müstekbir müşrikler, müstaz’af kimselerin kendi izin ve müsaadeleri çerçevesinde inanıp ibadet etmelerini istemektedir. Bu nedenle “Firavun: Ben size izin vermeden mi ona inandınız…” demişti.[10]

Aslında müstaz’af müşrikler tüm kâinata hâkim bir İlahın varlığını kabul edegelmişlerdir.

“Andolsun, onlara; ‘Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı, kim boyun eğdirdi?’ desen ‘Allah’ derler. O halde nasıl (aldanıp) döndürülüyorsunuz? Onlara: ‘Kim gökten suyu indirip de ölmüş toprağı onunla diriltti?’ diye sorsan ‘Allah’ derler. De ki: (O halde) Hamd ve (kulluk) Allah’adır. Fakat onların çoğu akletmezler.”[11] ayetleri müşriklerin aslında Allah’a inandıklarını, ama sıfatlarında, yaratmasında, icraatında ve şeriatında ortak koştuklarını göstermektedir.

Müstekbirlerin saltanatını yıkacak olan yine müstaz’aflar olacağından peygamberler ve gerçek varisleri, müstaz’af kesimleri, şuurlandırıp gayrete getirmekle işe başlamışlardır. Allah’ın va’adi de budur.

“Biz ise diliyoruz ki; yeryüzünde zayıf bırakılmışlara (müstaz’aflara) lütfedelim, onları imamlar yapalım, onları varisler kılalım.”[12]

Hz. Resulüllah ilk “korkutma” görevine başlarken çevresindeki üç kişi enteresandır. 1- Hz. Hatice, 2- Hz. Ali, 3- Hz. Zeyd. Bunlar müstaz’aflardandı. Hz. Hatice kadınların, Hz. Ali fakir gençlerin ve Hz. Zeyd kölelerin mümessilleri konumundaydı. Bir çocuğu etkileyen ve kişiliğinin oluşmasında en önemli faktörler olan ana-baba çevresi, okulu ve arkadaşlarıdır. Kader-i İlahi; daha doğmadan baba etkisinden, sütanneye verilmek suretiyle anne ve çevre etkisinden, ümmi olmakla, olan zamanındaki kokuşmuş müşrik eğitim ve zihniyetinden Peygamberimizi korumuş ve uzaklaştırmıştır.

Tağut ne demektir?

“Andolsun, her ümmete; ‘Allah’a ibadet edin, tağuttan kaçının’ diye bir resul gönderdik.”[13]

“Firavuna git, muhakkak o ‘tağut’ oldu (tuğyan etti).”[14]

“Allah kimilerine lanet etmiş, kimilerinden maymunlar, domuzlar, tağuta ibadet edenler yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür.”[15]

“Onlar Allah’ı bırakıp, bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler.”[16]

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevâ ve heveslerine uyma. Allah’ın Sana indirdiğinin bir kısmından Seni saptıracaklar diye onlardan kaçın.”[17]

Bu nedenle iman, bir anlamıyla da küfrü ve tağutu inkârdır.

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, eğri yoldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkâr eder ve Allah’a inanırsa, muhakkak o kopmaz, sağlam bir ipe tutunmuştur.”[18]

Tevhid dininin tebliği, insanları hayata huzur ve hürriyete çağrıdır. “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi davet ettiği zaman Allah’a ve Resulüne icabet edin...”[19] ayeti bunun kanıtıdır.

Küfrün Nedenleri ve Neticeleri

Küfür; İlahi gerçekleri, işine gelmediği için, bile bile inkârdır. İslami emirlere karşı yapılan kasıtlı itirazlardır. Kısaca şuurlu ve hesaplı bir isyandır. İslam'ı ve Kur'an'ı bilmediğinden, gerçekler kendilerine tebliğ edilmediğinden veya İslam adına yanlış şeyler öğretildiğinden, yani gaflet ve cehalet yüzünden düşülen küfürden kurtulmak kolaydır.

"Onlara, Allah katından, yanlarındaki (Tevrat ve İncil'in tahrif edilmemiş haber ve hükümleri)ni doğrulayan bir Kitap (Kur'an) geldiği zaman, daha önce kâfirlere karşı kendilerini tasdik ve takviye edici böyle bir kitap bekleyip durdukları halde, Allah'ın laneti (böyle bile bile) inkâr edenlerin üzerine olsun"[20] ayeti bu durumu açıklamaktadır. İnsanların küfür batağına düşmelerinin sebepleri ise farklıdır:

a- Bunların başında, kıskançlık ve haset gelmektedir. Şeytan; Hz. Adem'in, yeryüzünde Allah'a halife olacak bir kabiliyet ve faziletle yaratılmasını çekememiş, ona hürmet ve itaati nefsine yedirememiş ve kıskançlık ve haset damarıyla isyana ve inkâra düşmüştür. "Onlar, fazlı keremiyle, Allah'ın kullarından dilediğine (kitap) indirmesini haset ederek, Onun (Hz. Muhammed'e) gönderdiği (Kur'an'ı) inkâr etmekle..."[21] "Kitap ehlinden olanların çoğu, Hakk kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sadece içlerindeki haset ve kıskançlık yüzünden, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürmek isterler."[22] gibi ayetlerin de bildirdiği gibi, Yahudiler daha önce Hz. İsa'ya ve İncil'e, -Yahudi ve Hristiyanlar- her ikisi birden Resulüllah'a ve Kur'an'a sadece haset, inat ve taassup yüzünden karşı çıkmış ve küfürde kalmışlardır. Oysa Resulüllah’ın ve Kur'an'ın geleceğini biliyor ve bekliyorlardı. Evet, "Kendilerine kitap verdiklerimiz Onu (Hz. Peygamberi ve Kur'an-ı Kerim'i) kendi evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlardı. Ama buna rağmen (haset ve hıyanet yüzünden) onlardan bir kısmı bile bile gerçeği gizliyorlardı."[23]

b- Küfrün diğer bir sebebi de, gurur ve kibirdir.

"…Ne zaman bir peygamber size, canınızın istemediği bir şey getirdiyse, kibirlenerek bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürmediniz mi?"[24] ayetinin de haber verdiği gibi, pek çok kişinin ve kavmin isyan ve inkârına, onların gurur ve kibirleri neden olmuştur. "Kendilerini üstün görmek, başkalarının kendilerini geçmesine tahammül edememek" yüzünden niceleri mahvolmuştur.

"Kendilerini uyarıcı ve gerçeği tanıtıcı bir (nebi ve davetçi) gelirse, herkesten önce ona sahip çıkacaklarını ve hidayet yolunu bulacaklarını yemin ederek söyleyen kimseler, o bekledikleri zat gelince maalesef ona düşman oldular ve biraz daha Hak’tan uzaklaştılar. Yeryüzünde kibirlenmeleri ve kötü niyetleri (yüzünden böyle yaptılar)"[25] mealindeki ayetler de bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.

c- Bazı kimseler ve kesimler de, peşin dünya menfaati, mal ve makam sevdası yüzünden küfre kaymaktadır.

"O çok çetin azaptan dolayı veyl olsun o kâfirlere ki; onlar dünya hayatını (rahatını ve menfaatini) ahirete tercih ederler. (İnsanları) Allah'ın yolundan (ve hizmet davasından) çevirirler ve onun (İslam'ın keyiflerine göre) eğrilmesini isterler..."[26] ayeti bu duruma işaret buyurmaktadır.

"Halbuki onlar (gerçekten) iman etmiş ve Allah'tan korkmuş olsalardı, Allah katından gelecek sevap (kendileri için) de daha hayırlı olurdu. Ah keşke bunu bilselerdi."[27]

"Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır." (Hadis) ve tabi küfrün de başlangıcıdır.

"Hayır, siz peşin olan (dünyayı) seviyorsunuz, (ve maalesef) ahireti bırakıyor ve arkaya atıyorsunuz."[28]

Makam ve menfaat yüzünden dinini ve davasını rüşvet veren, "hidayeti verip dalâleti satın alan"[29] ve tabi manen iflas eden nice kimselere rastlanmaktadır. Kolay ve bedava kazanç yollarını bulmak ve keyfince yaşamak için faiz, kumar, hile, vurgun ve soygun düzenine tâbi ve taraf olunmaktadır.

d- Küfrün diğer bir nedeni de, fasıklık ve günahkârlık dürtüleridir! Her günah bir küfür tohumudur ve her günahtan küfre giden bir yol vardır. İçki, kumar, faiz, fuhuş, yalan, haram, beynamazlık, cihatsızlık gibi günahlar, manevi bir mikrop gibi insanın kalbi hayatını kemirir ve sonunda imanını bitirir.

"Hayır, onların işleyip kazandıkları kötülükler, kalplerinin üzerinde pas bağlamış (ve ruhları kararmış)tır. Hayır, doğrusu bunlar kıyamet gününde de Rablerine karşı da mahcup bulunacaktır."[30] ayetleri, bu acı akıbeti haber vermektedir.

e- Küfre götüren şeylerden birisi de taklitçilik, gelenekçilik ve ataların izinden gitmektir.

"Onlara: ‘Allah'ın indirdiğine tâbi olun’ dense, ‘hayır biz atalarımızın üzerinde bulunduğu ‘yol’a uyarız’ derler. Peki ya ataları bir şeye aklı yatmayan ve hidayeti de bulamayan kimseler olsalar da mı (hâlâ atalarının izinden gidecekler?)..."[31]

Diğer bir dalâlet ve sapkınlık sebebi de, ırkçılık düşüncesidir.

Halbuki; "bütün mü'minler kardeş sayılmıştır ve Hz. Adem'le Havva'nın çocuklarıdır."

"…Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, aynı kavim ve kabileniz de olsa, Allah ve Resulünün dinine ve düzenine düşmanlık eden ve değiştirmek isteyen kimselere asla sevgi ve destek gösterilmemesi gerektiği ikaz edilmiş ve ırkçılık yasaklanmıştır…"[32]

f- Çok yaygın bir zulüm ve küfür çeşidi de, Siyonist ve Haçlı zihniyetini, onların İslam'a ve insanlığa aykırı hal ve hareketlerini, Kapitalizm ve Komünizm gibi ideolojilerini ve diğer bütün bâtıl bozuk sistemlerini beğenmek, sevmek, desteklemek, bunları İslam dinine ve adalet düzenine tercih etmek, böylesi mason ve münafık zihniyetleri seçip iktidara getirmek suretiyle kendini göstermektedir!

"Ey iman edenler! Siyonist Yahudileri ve Hristiyan emperyalistleri (ve aynı kafayı taşıyanları sakın) dost ve idareci edinmeyin. (Çünkü) Onlar ancak birbirlerinin yakını ve yardımcılarıdırlar. (Bu ikazımıza rağmen) Sizden her kim onları (hâlâ) örnek ve önder edinir (onları sever ve seçerse artık) o da onlardandır."[33]

Allah’ım! Gizli ve açık her türlü küfürden ve küfre götüren sebeplerden Sana sığınıyoruz!..

Küresel Küfür Öncüleri!..

Şeytani Siyonist Odaklar!?

Masonlar, bütün masonların Tanrı’ya inanmak zorunda olduğunu belirtmekte ve ateistlere kendi aralarında yer olmadığını söylemektedirler. Bu açıklamaya bakıp; “Aman ne güzel, bu masonlar da dindar insanlarmış” diye sevinen ahmaklar bile görülmektedir. Ama bu arada dikkat çeken başka açıklamaları ise göz ardı edilmektedir.

Mesela diyorlar ki: “Masonluğa giren kişi üç kutsal kitabın üzerine elini koyarak yemin etmek zorundadır!”

Neymiş bu üç kutsal kitap? Kur’an-ı Kerim ile Eski ve Yeni Ahit’miş. Yani Tevrat ve İncil’miş. Bu saydıklarımız size ne hatırlatıyor? Bir zamanlar sıkça duyar olduğumuz “Hak dinler” lafını çağrıştırmıyor mu? Ya da “Dinler bahçesi” falan gibi o süreçte moda olan laflarla bu açıklamanın arasında bir bağlantı bulunmuyor mu?

Hani Fetullah zındığının; “Amentüde beraberlik” gibi iddialı laflarını anımsatmıyor mu, bu üç kitap üzerine yemin açıklaması? Evet rahatlıkla; “Evet bu açıklama bizde, ‘Hak dinler’ lafı ile çağrışım yaptırıyor, ya da ‘Dinler bahçesi’ de aynı mantığın eseri gibi geliyor” diyenler haklıdır. Hiç kuşkusuz; Haçlı kesimler ve Siyonist Yahudilerle ‘Amentüde birlik’ iddiası da aynı sahtekârlıktı!..

Dünyaya hükmetmek ve küreselleşmek yaftasıyla tüm insanlığı köleleştirmek isteyen Siyonist merkezler; “Moon”culuk “Diyalog”culuk gibi ortak dinler peydahlayıp, Kur’an’ın ifadesiyle; “Hak ile Bâtılı karıştırıp ve hakikati perdeleyerek saklayıp”[34] insanlara yutturuyorlar, beyinleri köreltip uyutuyorlardı. Fetullah gibi kiralık ve münafık din adamları da, “Allah’ın ayetlerini, dünyalık makam ve menfaat karşılığı, az bir paha ile satıyorlardı.”[35] İşte bu şeytani amaçları gerçekleştirmek için de “Küresel Medya” ile “Küresel Mafya”yı kullanıyorlardı!?

Küresel Medya

Küreselleşme sürecinin yansımalarından söz edilirken çoğunlukla ekonomik ve siyasal alanlardaki etkilerine yoğunlaşılmaktadır. Oysa küreselleşme “medya düzeni” üzerinde de çok önemli değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Küreselleşme süreciyle birlikte bilgi ve görüntü mekânları yeniden yapılanmakta, yeni bir “iletişim coğrafyası” ortaya çıkmaktadır. Bu süreçte küresel ağlar ve uluslararası bilgi akışı modeli oluşmakta, sahip olduğumuz mekân ve zaman duygularımız yeniden şekillenmeye başlamaktadır. Teknolojik gelişmeler yeni küresel medya sanayini doğurmuş, görsel/işitsel üretim belirli bir mekâna hapsolmaktan çıkmış, adeta yurtsuzlaşmıştır. Yeni küresel medya araçlarının pazar alanı artık bütün dünyadır. Yerel kültürler için üretim yapma devri kapanmış, New York’tan Kahire’ye, Londra’dan Ankara’ya, Brüksel’den Yeni Delhi’ye kadar bütün kültürler hedef kitle kapsamına alınmıştır.

Küresel medya düzeninin temelini Siyonist amaçları ve ticari gelir kaygıları oluşturmakta, küresel yayın kuruluşları, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, kamu yararı ve ulusal kültür gibi toplumsal hiçbir endişe taşımamaktadır. Küresel medya düzeninde bireyler; “tüketici” olarak görülmekte, tüketicinin seçme talebini artırmak için çaba harcanmaktadır. Böylece insanların hem beyinleri yıkanıp robotlaştırılmakta, hem de gönüllü ve verimli köleler haline sokulmaktadır. David Morley ve Kevin Robins, “Kimlik Mekânları” isimli kitaplarında küresel medya anlayışını şöyle ifade ediyorlar: “Kâr ve rekabet mantığıyla hareket eden yeni medya şirketlerinin şimdi en önemli amacı, bundan böyle ürünlerini mümkün olan en geniş tüketici kitlesine ulaştırmaktır. Bu durumda da sürekli bir gelişmeci eğilim vardır ve bu eğilim durmaksızın genişletilmiş görsel/işitsel mekânlar ve piyasalar inşa edilmesi yönünde çalışmaktadır. Ulusal toplulukların eski sınırları ve engellerinin yıkılması artık zorunludur ve bu sınırlar, ticari stratejinin yeniden örgütlenmesinin önündeki keyfi ve irrasyonel engeller olarak görülmektedir. Görsel/işitsel coğrafyalar böylece ulusal kültürün sembolik mekânlarından uzaklaşmakta ve uluslararası tüketici kültürün daha evrensel ilkeleri temelinde yeniden düzenlenmektedir. İthal programların serbest ve engelsiz dolaşımı, yeni medya düzeninin en büyük idealidir. Bu öyle bir idealdir ki, bunun mantığı nihai olarak küresel programlar ve küresel piyasalar oluşturulmasına varır. Ve daha şimdiden, bu ideali gerçek kılmaya çalışan küresel şirketlerin iktidarını görmekteyiz. Yeni medya düzeni, artık küresel bir düzen haline gelmeye başladı…”

David Morley ve Kevin Robins’in yıllar önce yaptıkları bu tespit, bugün fazlasıyla gerçekleşmiş durumdadır. Bugün dünyada artık küresel medya şirketlerinin iktidarını görmekteyiz. Dünya hâkimiyetini hedefleyen bu küresel medya şirketleri; ya stüdyo kurup tüm dünyaya yayacakları ürünler üretiyorlar, ya üretilen bu ürünlerin dağıtımını yapıyorlar ya da donanım sağlayan bir yapı kurarak, üretilen ürünlerin tüm dünyada hızlı bir şekilde dolaşımına imkân veren altyapıyı kuruyorlar. Bazı küresel medya şirketleri sahip oldukları gücü yetersiz bularak diğer küresel şirketlerle birleşme yoluna gitmekte, böylece güçlerine güç katarak pazar paylarını artırmanın yollarını aramaktadır. Ayrıca eğlence ve bilgi hizmetleri sunan şirketler, güçlerini telekomünikasyon sanayi ile birleştirdiğinde ortaya “multimedya” şirketleri çıkmakta, bu şirketlerle internet üzerinden evden alışveriş yapma, bankacılık ve benzeri pek çok hizmetler de sunulmaktadır. Küresel şirket birleşmeleriyle birlikte ortaya çıkan multimedya şirketleri dünyada “kitlesel medya” döneminden “kişiselleştirilmiş medya” dönemine geçişi de hızlandırmaktadır. Artık küresel medya şirketleri genel beğeni düzeyine hitap eden ürünlerin yanı sıra, “kişiye özel” ürünler üretmekte, daha çok seçme imkânı sağlamakta, böylece beyinler esir alınmaktadır.

Küresel medya şirketlerinin ürettiği ürünlerin ortak noktası, özünde “Amerikan kültürünü” taşıyor olmalarıdır. Dünyanın dört bir yanında izlenen dizilerden sinema filmlerine, uluslararası haber kanallarından internet sitelerine, gazetelere, radyolara kadar hepsi Amerikan kültürünün izlerini taşımakta, “dünyanın Amerikanlaşmasına” çalışılmaktadır. Amerikan kültürünün taşıyıcılığını yapan küresel medya şirketleri öylesine dünyamızı kaplamıştır ki, Finansal Times yazarını bile şu cümleleri söylemek zorunda bırakmıştır: “Pek yakında, dünyada, neşeli Amerikan seslerinin en son haberleri duyurduğu ya da en eski filmleri sunduğu bir yayından kaçıp sığınabileceğimiz bir köşe kalmayacaktır!..” Maalesef durum böylesine vahim ve tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Küresel medya düzeni, dünyamızı esir almaktadır. Amerika’nın CNN’i, MTV’si, CBS’i ya da Hollywood stüdyoları ve Netflix, ürettikleri Amerikan kültürü taşıyan ürünlerle Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar tüm kıtaları kuşatmaktadır. Küresel medya düzeninin kuşatmasına karşı durmanın tek yolu, kendi kültürel ve tarihi değerlerimize sahip çıkmaktır. Elimizdeki medya gücünün kıymetini bilir ve kendi değerlerimizden beslenerek doğru kullanırsak, hiçbir hegemon güç bize boyun eğdirmeyi başaramayacaktır.” tespit ve tekliflerine kulak asılmalıdır.

Küresel Mafya

İkiz kulelere 2001 yılında yapılan şaibeli terör saldırılarının ardından; "Teröre karşı topyekûn Haçlı savaşı" narasıyla yola çıkan Amerikan Devlet Başkanı George W. Bush, dünyadaki tüm terörizmin üretim fabrikası olarak lanse edilen El Kaide Örgütü’nü dağıtmak ve bu fabrikayı işlettiği iddia edilen Usame Bin Ladin’i yakalamak bahanesiyle, Afganistan topraklarında silah teknolojilerinin denendiği, menfaat odaklı bir işgal senaryosunu devreye sokmuşlardı. Küresel eşkıya Amerika’nın ince stratejilerle devreye soktuğu bu senaryoda en büyük rol, "işgal planlarının haklılığını" insanların zihinlerine kazıma işlevini üstlenen medyanın sırtındaydı. Hatırlarsanız o günlerde iri tirajlı Türk medyası da, bu senaryonun bir parçası gibi hareket etmiş, dünyanın en ucube bölgesinde meydana gelen terör olaylarının altında bile El Kaide Örgütü’nün imzası olduğu iddiası, Usame Bin Ladin fotoğraflarıyla desteklenen manşetlerle süslenerek önümüze konulmaktaydı. Uzakdoğu enerji kaynaklarını kontrol etmek ve gittikçe büyüyen Çin ekonomisini yerinde kontrol etmek amacıyla gerçekleştirilen bu işgal senaryosunda eksik kalan parçalar hâlâ yerli yerine konulamamıştı. Rusya-Afganistan savaşında Amerikalıların kendilerinin büyütüp beslediği, silah, para ve teknoloji desteği sağladıkları Usame Bin Ladin’e neden uzun yıllar fırsat tanındığı ise cevaplanması gereken bir muammaymış gibi karşımızda durmaktaydı.

Amerika, Uzakdoğu’daki üslenme çalışmalarını tamamladıktan sonra, ikinci aşama olarak Ortadoğu topraklarına göz koymuşlardı. Afganistan işgali için "terörizmi ortadan kaldırmak" masalını anlatan küresel eşkıya, Irak topraklarında kurmayı planladığı menfaat imparatorluğu için yepyeni bir masal anlatmalıydı… Bu masal, Irak’ta diktatör Saddam’ın kimyasal silah ürettiği, bu teknolojinin terörizme hizmet ettiği ve bölgenin tehlikede olduğu masalıydı. Birleşmiş Milletler Silah Denetçileri, Irak topraklarında yaptıkları denetimlerle ilgili raporları Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda tüm üye ülkelere aktarırken, ortaya konulan çalışmaların gerçekleri yansıtmadığını iddia eden tek ülke ise yine Amerika’dan başkası olmayacaktı.

Amerika, Ortadoğu’daki petrol kaynaklarını ele geçirmek için Birleşmiş Milletleri ablukaya almaya çalışırken, bir yandan da güdümlü medya vasıtasıyla "Diktatör Saddam, Terörist Saddam, Kimyasal Silah Üreten Ülkenin Tehlikeli Lideri Saddam" manşetleriyle insanlığın zihinleri karıştırılmaktaydı. Ortadoğu’da yapılacak işgal operasyonu ve Irak topraklarında kimyasal silah tehlikesi bulunup bulunmadığı noktasında istihbarat çalışmaları yapan 2001-2004 Amerika Senato İstihbarat Komitesinden Senatör Richard Durbin, "Yaptığımız oturumlardan, gerçek ve doğru olduğunu düşündüğüm şeyler duyarak çıkıyordum. Sonra gazeteyi açtığımda, Beyaz Saray’dan ya da hükümetten birinin tam tersini söylediğini, ya da çok farklı bir şey söylediğini görüyordum. Kanunlar, basına gidip burada yanlış bir şeyler olduğunu söylememi engelliyordu. Bunu yapamazdım" itirafında bulunmuşlardı. Yani, küresel eşkıya Amerika, masa başındaki gerçekleri değil, üretilen bir stratejiyi dünya kamuoyuna pompalayarak medya vasıtasıyla rıza üretiyor, menfaat imparatorluğunu yalanlar üzerine kurguluyordu. Demokrasi götürüleceği söylenen Irak topraklarında bugün kan ve gözyaşından başka bir şey yoktu. İşin garibi, yalanlar üzerine kurgulanan işgal senaryosundaki tüm tuhaflıklar ve gerçekler gün yüzüne çıktığı halde bunun hesabını sorabilecek bir kurum da yoktu… Eşkıya dünyaya hükümdar olmuştu![36]

Küresel Tarikat: Siyonist Soros’la İshak Alaton’un piri aynıydı!

Karl Popper Avusturya asıllı Yahudi toplumbilimci ve felsefeci olmaktaydı. Onu George Soros’la birlikte tanımıştık. Çünkü Soros; “evinin yatak odasını” resimleriyle donatacak kadar Popper hayranıydı. Hemen her röportajında “yol göstericimdir” diye Popper’in adını anmaktaydı.

Meğer Filozof Karl Popper sadece Soros’un değil, Türkiye’nin en önemli iş adamlarından İshak Alaton’un da “yol göstericisi” yani tarikat piri sayılmaktaydı. Türkiye Musevilerinin yayın organı Şalom Gazetesi’ne röportaj veren İshak Alaton “En sevdiğiniz Filozof?” sorusunu, “Karl Popper” diye yanıtlamışlardı. Aynı röportajda İshak Alaton: “Karl Popper yol göstericimdir” diye de övünmekten geri durmamışlardı.

İshak Alaton’un bir röportajında Popper’in yanı sıra George Soros’la ilgili sözleri de anlamlıydı:

“Soros’u anlamak isteyen öncelikle Popper’i anlamalıydı. Çünkü Soros, Popper’den feyiz alarak onun felsefesini maddi imkânlarıyla geliştirerek dünyayı değiştirmişti. Bana göre Soros 20. asrın en önemli insanlarından biridir” itirafında bulunmuşlardı. Bunlara bakınca acilen Karl Popper’in felsefesini okumak ve anlamak lazımdı.

Çünkü ilginçtir, Soros, Macaristan’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözünü açmışlardı. İngiltere’ye de 5 kuruşsuz yola çıkmıştı. Bugün dünyanın en zenginlerinden birisi konumundaydı. Yoksa Soros bu aklı, yol göstericisi Popper’dan mı almıştı?

Şalom’daki röportajdan anladığımıza göre, İshak Bey’in durumu da Soros’a çok benziyordu. İshak Alaton da liseyi bitirdikten sonra maddi imkânsızlıklardan üniversiteye gidemiyordu. Hayata, kaynak fabrikasında işçi olarak başlıyordu. Nihayetinde Türkiye’nin en zenginlerinden birisi olup çıkıyordu.

Onun da yol göstericisi de yine Popper oluyordu. Ne hikmetse Popper’in yol gösterdiği herkes zengin oluyordu.

İşte Siyonist Sömürü Tarikatı, müritlerini böyle yetiştiriyordu! Yoksa buna “Şeytanın marifeti” mi demek gerekiyordu?

 


[1] Bakara: 165
[2] İbrahim: 3
[3] Sad: 32
[4] Maide: 54
[5] Şuara: 14-15
[6] Al-i İmran: 175
[7] Yunus: 83
[8] Mü’minun: 47
[9] Sebe: 31-33
[10] A’raf: 123
[11] Ankebut: 61, 63
[12] Kasas: 5
[13] Nahl: 36
[14] Naziat: 17
[15] Maide: 60
[16] Tevbe: 31
[17] Maide: 49
[18] Bakara: 256
[19] Enfal: 24
[20] Bakara: 89
[21] Bakara: 90
[22] Bakara: 109
[23] Bakara: 146
[24] Bakara: 87
[25] Fatır: 42, 43
[26] İbrahim: 2, 3
[27] Bakara: 103
[28] Kıyamet: 20, 21
[29] Bakara: 16
[30] Mutaffifin: 14, 15
[31] Bakara: 170
[32] Mücadele: 22
[33] Maide: 51
[34] Bakara: 42
[35] Bakara: 41
[36] 11.09.2005 / Milli Gazete / Nedim Odabaş

Bu yazarin diger makaleleri

İLİM VE EĞİTİM DÜZENİ ADİL DÜZENDE İLİM VE EĞİTİM SİSTEMİ ŞÖYLE OLACAKTIR
"İlmi düzen", genel düzenle uyum içinde olacak, ancak bağımsız hareket...
Devami
TÜRKİYE'NİN BEŞ BÜYÜK BELASI VE TEK ÇIKIŞ KAPISI
  Türkiye'miz; dağılma ve parçalanma tehlikesinden kıl payı sıyrıldığı ve halâ...
Devami
ŞÜKÜR VE TEŞEKKÜR
ŞÜKÜR VE TEŞEKKÜR Çok arzu edilen ve özlemle gözlenen “Rabbani yaklaşım...
Devami
“TAPE” SAHTE İSE, TELAŞ GERÇEKTİ!
  Bazılarına göre: Sn. Recep T. Erdoğan’la oğlu arasında geçtiği iddia...
Devami
“MİLLİ GÜÇ”LERİN, KİRLİ ŞEBEKELERİ VURUŞTURMASI
Üç yıl kadar önce ABD Yahudi Lobileri güdümündeki düşünce kuruluşlarında...
Devami
HUDSON SENARYOSU VE AKP FİYASKOSU
  AKP senaristlerle kol kola bulunuyordu ABD'deki düşünce kuruluşlarında Türkiye hakkında...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 43

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR