"Ilımlı İslam"; emperyalizme uyumlu Müslüman oluşturma tuzağıdır. Bunun öncülüğünü yapanlar ise, ABD'nin ve İsrail'in, fikren, hatta fiilen uşağı ve tutsağıdır.
Amerika demokrasi ve özgürlük getireceğiz yalanıyla girdikleri Müslüman ülkelere, sadece zulüm ve yıkım, haksızlık ve ahlaksızlık taşımıştır.
İşte Irak… İşte Afganistan!…
Dünyadaki bütün afyon ve eroin üretiminin %85'i, ABD'nin dolaylı gözetiminde bu ülkede yapılmaktadır.
Müslüman ve çaresiz Afgan halkına "Gâvurları uyuşturup zehirlemek caizdir fetvalarıyla, Yahudi uyuşturucu baronlarının kiralık hocaları olan Taliban Mollaları marifetiyle, Afganistan Afyonistana çevrilmiş durumdadır.
Uyuşturucudan kazanılan yıllık 3,5 milyar doların 500 milyon doları Afgan çiftçilere, 500 milyon doları Taliban liderlerine; 2,5 milyar doları ise Yahudi tacirlerin cebine aktarılmaktadır.
Maalesef Afgan aklının %4'ü yani 1,5 milyon insan, afyon müptelasıdır. 60 bin çocuk uyuşturucu kurbanıdır.
Afganistan'da en yüksek afyon ekimi ve üretimi Taliban döneminde başarılmıştı (!)…
Şu anda da, sözde Amerikan kuklası Karzai yönetimi haşhaş ekimiyle mücadele ediyor görünürken, eroin tarımı ve ticareti yine Taliban'ın kontrolünde bulunmaktadır.
Amerika'nın Afganistan'ı işgalinden sonra "Afyon ekimi yasaklandı, kısıtlandı" propagandalarının asıl amacı ise: Dünya piyasalarına sevk edilen uyuşturucu fiyatların yükseltmek ve Yahudi baronların aşında bulunduğu uyuşturucu şebekesinin kârını artırmaktadır.
Radikal İslamcı Taliban eliyle, eroin afyonla; ılımlı İslamcı Fethullah Gülen eliyle dinle imanla uyuşturulan zavallı Müslümanlar emperyalizmin gönüllü emekçileri haline sokulmaktadır.
Dinlerarası Diyalog Safsatası
ABD'nin 11 Eylül olayından sonra giriştiği yayılma çabası, askeri ve sivil olmak üzere iki cephede yürütülmeye çalışılıyor. Avrasya coğrafyasına yönelik yürütülen askeri ve sivil yöntemler, ekonomik ve siyasal iradeyi denetleyerek, Avrasya'da kalıcı egemenliği hedefliyor. Bu egemenlik hedefine dayalı üretilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) hem askeri hem de sivil yöntemlerle yapılandırılıyor.
Askeri yöntemler doğrudan işgalleri yaşatırken, sivil yöntemlerde belirgin iki örnek dikkati çekiyor. Bunlardan birincisi; adına "kadife devrimler" denilen, değişim-statüko çelişkisi yaratılarak, ABD (ve Batı) güdümlü yönetimleri iş başına getirme çabası iken diğeri ise; dinsel motifleri kullanarak İslam coğrafyasında yine ABD (ve Batı) güdümlü siyasal atmosferi yaratma hedefidir. Bu durumu simgeleyen kavram "ılımlı İslam"dır. Bu kavram, ABD'nin siyasal laboratuarlarında üretilmiş, yapay ve dinsel olmayan siyasal bir kavramdır. Türkiye üzerinden geliştirilen ve cemaatleştirilmeye çalışılan bu kavramın içeriğini ABD'nin stratejik hedefleri belirlemektedir. "Ilımlı İslam" kavramı, İslam coğrafyasında Beyaz Saray'a bağlanmış Müslüman cemaati oluşturma projesinin ürünüdür. Avrasya coğrafyasına yayılmış olan sözde "Türk okulları" da bu projenin uzantısıdır.
Öte yandan Bush'un Haçlı Seferi olarak tarif ettiği Irak yönelişi, terör kavramını İslam'la birlikte anma çabasıyla yapılandırılmıştır. Huntington'un "medeniyetler çatışması" tezini parlatarak, Batı medeniyetini İslam'la kavgalı kılmanın hesapları yapılmıştır. Bu çerçevede İslam coğrafyasında sadece iki modelin var olabileceği algılatılmaya çalışılmıştır.
Birincisi; radikal içerik taşıyan ve terörle anılan İslam anlayışı iken diğeri ise doğrudan ABD güdümünde davranan "ılımlı İslam" anlayışıdır. Aslında her ikisini de tasarlayan ve oluşturan ABD stratejileridir. Birincisi ABD tarafından Soğuk Savaş döneminde geliştirilen "yeşil kuşak projesinden" geriye kalan ilişkilere dayalı olarak yapılandırılmıştır. EI-Kaide bunun simgesidir. Birinci anlayış, ABD'nin (ve Batı'nın) askeri yöntemlere başvurabilmesi adına uygun iş iklimi yaratmaktadır. Çünkü bir yere istikrar götürebilme misyonunun yüklenilebilmesi için oranın önce istikrasız olması gerekir. Bu açıdan İslam'ı Terörle anma çabasının ABD stratejileri açısından özel bir yeri vardır. Son zamanlarda yaratılan karikatür krizleri de bunun bir parçasıdır.
İkinci model olarak sunulan "ılımlı İslam" ise doğrudan siyasal iradeye ABD çıkarları açısından hükmedebilmenin çabasıdır. Hıristiyan emperyalizminin İslam coğrafyasında temsilidir. ‘Ilımlı İslam", ABD çıkarlarını baş tacı eden, İslam'ın özüyle değil ABD'nin sömürü düzeniyle iç içe olan anlayıştır. "Ilımlı İslam"; bağımsızlık ruhunu köreltmeyi, bölgesinde dayanışma ve milli devlet modeline dayalı üniter yapıları zayıflatmayı ve giderek atomize etmeyi hedefleyen siyasal bir modeldir. Bu modelin uygulama araçlarının başında "dinlerarası diyalog" gelmektedir. Türkiye'yi hedef seçen diyalog çabası, BOP'un sivil yöntemlerinin uygulama araçları arasındadır. Hıristiyan emperyalizminin İslam coğrafyasında ABD'nin ekonomik ve siyasal egemenliğinin temsil eden "ılımlı İslam" özellikle Türkiye'de son dönemde "dinlerarası diyalog" eliyle mesafe almaya çalışmaktadır. Misyonerlik faaliyetleri çerçevesinde de görülmesi gereken bu diyalog çabası, Batı emperyalizminin geçmiş deneyimlerinden de izler taşımaktadır. Örneğin 15. yüzyılda Batı emperyalizminin Afrika'da neyi, nasıl yürüttüğünü en iyi anlatan şu Afrikalı sözü günümüze de ışık tutmaktadır. "Misyonerler topraklarımıza geldiklerinde, Bize dua etmesini öğrettiler… Gözlerimizi kapattık ve sihrine kapıldık anlamsız duaların Gözlerimizi açtığımızda; Hıristiyanlık dini bizim olmuştu; Topraklarımız ise onların…!"(Doç. Y. Hacsalihoğlu-Jeopolitik dergisi) |
İlginç Rastlantı: Gülen'e Beraat Kararı
Gülen "silahsız terör örgütü kurmak" iddiasıyla yargılandığı davadan beraat etti. Mahkeme, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'ndaki değişiklikleri dikkate alarak, Gülen'in avukatlarının beraat talebini kabul etti. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın 5 Mayıs'taki duruşmasında, Mahkeme Başkanı Mehmet Orhan Karadeniz, Gülen'in 2000 yılında 10 yıla kadar ağır hapis istemiyle yargılandığı ve kesin hükme bağlanması ertelenen kamu davasından beraat ettiğini açıkladı.
Dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcısı Nuh Mete Yüksel, 31 Ağustos 2000'de 79 sayfalık bir iddianameyle dava açmıştı. Yüksel, "Laik devlet yapısını değiştirerek yerine dinî kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup, bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak" iddiasıyla Gülen hakkında 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası istemişti.
16 Ekim 2000 tarihinde başlayan yargılama, 10 Mart 2003 tarihinde mahkemenin hükmün verilmesini, 5 yıl erteleyen kararıyla neticelenmişti. 2 No'lu DGM, Gülen'in 5 yıl içinde aynı cins veya daha ağır hapis cezası gerektiren bir suç işlemesi halinde, söz konusu davaya devam edilmesine karar vermişti.
Gülen'in avukatları, Mart ayında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurarak, müvekkilleri hakkındaki erteleme kararının kaldırılmasını ve beraat kararı verilmesini istedi. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nda değişiklik yapılarak, bir eylemin terör sayılabilmesi için cebir ve şiddet şartının getirildiğini, Gülen'in faaliyetlerinin suç olmadığını belirten avukatlar, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun lehine hükümlerin uygulanmasını istemişti.
Fethullah'ı Kurtaran Rapor Emniyet'in kıyağı!
Fethullah Gülen'in beraatında Emniyet'in gönderdiği bir raporun etkili olduğu açığa çıktı. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki dava nedeniyle Emniyet Genel Müdürlüğü'ne 24 Şubat 2006 tarihinde yazılı başvuruda bulunan Avukat Abdulkadir Aksoy, müvekkili Fethullah Gülen hakkında bir dosya bulunup bulunmadığını sordu. Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde Avukat Aksoy'un yazısına resmi yanıt, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ramazan Er imzasıyla B.05.1.EGM. 0.12.04.06-111/43178 sayı ile geldi.
Genel Müdür Yardımcısı Ramazan Er'in iki sayfalık yazısında, Gülen hakkında emniyette herhangi bir fiş kaydı bulunmadığı belirtilmişti.
Zaman Gazetesinin Kaypaklığı
13 Mayıs 2006 tarihli Zaman Gazetesinde, kendi yazarları olan Amanda Akçakoca'nın, Avrupa ve Amerika'da:
- 1. Irkçı ve faşist bağnazlığın ivme kazandığını
- 2. İslam la terörün aynı anlamda kullanıldığını,
- 3. Müslüman azınlıklara 3. sınıf insan muamelesi yapıldığını,
- 4. Ortadoğu, Asya ve Latin Amerikalı öğretmenlerin hakaret ve haksızlığa uğradığını ve böylece
- 5. Diyalog ve hoşgörü projesinin hiçbir işe yaramadığını yazmıştı.
Ama Zaman'ın yöneticileri bu yazının altına şu notları sıkıştırmıştı. "Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Sn. Amanda Akçakoca, sadece kendi görüşlerini aktarmıştır". Yani Fethullahçı Zaman bu görüşlere katılmamakta ve hala Batı uyaklığında huzur aramaktadır.
Haçlı elperyalistler ve Siyonist Yahudilerle dünya barışını sağlamak mümkün değildir. Ilımlı İslam bunlara uşaklık demektir.
"Oysa İslam, saldırgan ve fesatçı düşmanlara karşı cihadı zaruri ve meşru kılar. Dinde de bu meşruiyet ifade edilmiştir.
"Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın"[1] "(Savaşa) çıkmazsanız, Allah size şiddetli azap eder ve yerinize başka bir kavim getirir."[2] "…Allah'ın insanları birbiriyle savması olmasaydı, yeryüzünün düzeni bozulurdu."[3] Kolayca anlaşılacağı gibi, milli kültür ve milli kimlik o toplumun tarih içinde tercih ettiği ve hayata geçirdiği dini sistemle birleşmektedir. Artık milli kimlik deyince onu dinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Bunu en iyi savaşlarda görürüz, hissederiz. Çanakkale ve istiklal savaşlarımız bunu anlamaya yeter. Zihni olarak da böyledir ve bunun bilimsel izahını yapmak kolaydır. Bugün bizim için "İslam unsuru sosyal kimliği ifade etmede, milli duygularla karışmış haldedir."[4] "Resmi din ile milli kültür akaid içinde karışmış olarak görülür."[5]
Kimlik, maddi (biyolojik, ekonomik, coğrafi) unsurların, manevi (dini, ahlaki, tarihi, ülküsel) değerler ile terkibinden oluşmuştur. Savaşların dışında da bunu fark etmek mümkündür. Dini inancın zayıfladığı veya saptırıldığı toplumlarda hukukun, ahlakın, ideallerin de çöktüğünü görürüz. Bu noktada önemli olan, dinin hakikatinin ve dayanaklarının doğru olması keyfi alanlara çekilmemiş olması o toplumla ve özellikle devletiyle çatışmamış ve ahenk içerisinde bulunmasıdır.
Dini gelenek milli geleneğe mayadır. Milli gelenek de dini geleneğe kıvamdır. Dinsiz milliyet kuru bir davadır. Milliyetsiz din gökte asılı duran bir fenerdir. Bizi aydınlatmak için yere (topluma) inmesi lazımdır.
Bir adam dinsiz mi, milli duygusundan, bir adam milliyetsiz mi dini duygusundan şüphe edilir. Dindar insan dinine bağlı olduğu kadar devletine, devletin kanunlarına da bağlı ve saygılıdır. Böyle olmalıdır. Değilse o ne dini, ne hayatı, ne içinde yaşadığı toplumu anlamamış demektir. Dini alanda milli olanın dışına taşan bir vasıf bulunabilir. Bu, o dinin özelliğine bağlıdır. Evrensel olan bir din, başka kültürlerin de malı olabilir ve onlarla da bütünleşir. Burada önemli olan milli birlik oluşumunun içerisinde dinin yer almasıdır. Evrensel olan, yani başkasına da ait olan şeyler milli olana zarar vermez. Aksine ikisi de birbiriyle terkibindeki orijinallikle daha da güçlenebilir. Yalan söylememek, hırsızlık yapmamak, adaletli olmak vb. evrenseldir ve bunlara sadece bir millet sahip çıkamaz. Fakat bir milletin bu vasıfları daha çok taşıması ve öne çıkarması mümkündür ve bu ona bir orijinallik katar. Bir ülkenin insanları için de, tarihi ve geleneksel dinin dışında kalanlar bulunabilir. Bu normaldir. Çünkü dinin tarihi, geleneksel ve kültürel, eğitimsel yönü ferde indirildiğinde, inanca ve vicdana dönük olur. Burada çeşitlilik ve farklılık söz konusudur. Bu durum arzu edilmese de bir gerçektir. Bunu hukuk, siyaset, vatandaşlık kanunları korurlar. Çünkü dinin ve insanın tabiatına zıt olduğu için dinde zorlama olmaz. Rotayı tarih, kültür ana çekirdekleri, milletin çoğunluğu ve geleceği tayın eder ve etmiştir. Din ile milliyetin özdeşliği kendine hastır ve diğer birliktelik arzularına benzemez. Bu özdeşlikten ara tipler zuhur etmez. Olsa olsa birinden diğerine gittikçe yabancılaşan tipler zuhur edebilir. Bugün Türkiye'de bunları görüyoruz. |
Bazı yönelişler doğal olmadığı gibi zararlıdır da. Mesela bir kimse hem bir milletin ferdi hem dünya vatandaşı olamaz. Bir kimse hem Türk hem Alman olamayacağı gibi. Bir kimsenin hem Müslüman hem Hıristiyan olması da abestir. Toplum ve kültür için de böyledir. Toplum ve kültür hem Müslüman hem Hıristiyan olamaz. Belki bir kısmı öyle diğer kısmı böyle olabilir. Bu da başlangıcından beri böyle olmalıdır. Aksi halde toplum güçlü ve zalim çevrelerin etkisi ve baskısıyla değişmeye gider.
|
Bugün Türkiye'de yanlış anlayışların ittiği tehlikeli tipler teşekkül etti. Bunlar belirsiz tiplerdir. Kimliksiz olmak isteyen tiplerdir. Küreselcilik modası bunu azdırdı. Bir zamanlar sanki birbiriyle çatışırmış gibi hem milliyetçi hem insaniyetçi olmak felsefi hevesleri vardı. Çelişkiler oluştu. Terkip başka çelişki başkadır. Hem Müslüman hem milliyetçi olmak bir terkiptir. Çelişki değildir. Ama hem dünya vatandaşı hem Türk vatandaşı ve Türk milletinin bir ferdi olmak bir çelişkidir.
Avrupalı yakın geçmişte bu çelişkiyi çözemedi. Irkçılık ve hümanizm arasında bocalayıp durdu. Çünkü hümanizm de insana taparlık anlamında olunca, kolayca ırkçılığa dönüşüyordu. Mesala Nietzsche, hümanist idi, ama üstün insan fikrine açıldığından, Hitler'in bir ayağını teşkil etti. Millilik ve insaniyetçilik çelişkisi halinde kaldı ve Batı'da bu çelişki çözülemedi. Mesela, Alman filozof Fichte hümanist idi. Milli değerlen eksik buluyordu. Ne zaman ki Fransızlar Almanya'yı işgal edince gerçeklerle karşı karşıya geldi, "Alman Milletine Nutuklar" yazan bir milliyetçi oldu. Fakat bu iki fikri birleştiremedi. Çünkü Avrupalının kültürel ve manevi alt yapısı karışık ve satıhtadır. Grek, Romen, Hıristiyanlık, Yahudilik, Anglo-Sakson vs. karmaşası içerisinde zulme ve sömürüye kendini alıştırmış olarak ancak ırkçılık veya aşırı moda bir hümanistlik ile işin içinden çıkmak istedi. Dışarıya ya onu ya öbürünü ihraç etti. İhraç ettiği ülkelerin en önemlisi Türkiye idi. Yahut biz onları ithal ediyorduk diyebiliriz. Bunun doğal sonucu olarak yabancı veya ara tipler zuhur edecekti.
Bugün Türkiye'de bilinçlenme zaafından ve bir kısım aydın ihanetinden dolayı tehlikeli ara tipler ya da tam yabancılaşmış tipler türedi. İşte vicdanı redde konu olan tipler bunlardandır.
Üzerimize gelen en büyük yabancılaşma tehlikesi, Hıristiyanlaştırma faaliyetleridir. Bunu besleyen ve destekleyen siyasi, iktisadı, kültürel güç kaynakları olmasa bizim dinî-manevî savunma mekanizmalarımız zayıf düşürülmüş bulunmasa, buna aldırış etmeyeceğiz. Fakat ne yazık ki olan bitenler aleyhimizde cereyan etmektedir.
Müslüman Türkler Hıristiyanlaşırsa, gelenekleriyle, tarihiyle, maddi manevi değerleriyle, kültür birikimiyle, hesaplaşmaya girecek, bütün kültür kodları yerinden oynayacaktır. Kısa süre içerisinde yeni bir tip oluşacaktır.
Ara tiplerden biri "Müslüman İsevi" tipidir. Bunu ilk kullananların maksadı başka olabilir. Böyle bir tip yeni bir manevi insan tipidir ve bunun bir ucu dışa bağlı bir ucu içeride olur. Bir insan ya Müslüman ya İsevi (Hıristiyan) olur. Müslüman İsevi, Avrupalı Müslüman manasında ise, Türk insanı ile ilgisiz bir kavram demek olur.
Böyle bir ara tipe sebep, dinlerarası diyalog sevdasıdır. Önce papazlardan başlayarak, Hıristiyanlarla iyi ilişkiler kurmak, hoşgörü, saygı ve barış içerisinde bir yerlere gitmek gayesi güdülüyor. Bu barış ve hoşgörü siyasi platformda kalacaksa, buna kimsenin diyeceği olamaz. Fakat bizzat müessese olarak dinler arasında bir köprü ise, bunun sonuçları farklı olacaktır. Hıristiyan ruhbanla ve Hıristiyanlarla manevi birliktelikle belki onları Müslümanlaştırarak belki ikisi arası bir tip oluşturarak (Hıristiyanları aslına döndürmek buraya çıkabilir), Türk devletini ve Türk insanını terbiye etmek, ehlileştirmek, farkları kaldırmak, yeni bir dünya ve hukuki düzen yaratmak amacı seziliyor ki, buna Müslüman Türk milliyetçileri haklı olarak karşı çıkıyor.
Hangi niyetle ve hangi maksatla olursa olsun, dinler arası diyalog bugünkü haliyle bizi zaafa uğratıyor, milli ve dini tepki gücümüzü, şahsiyetli duruşumuzu bozuyor."[6]
Şimdi Fetullah Gülen gibi ılımlı İslamcılardan ve AKP gibi güdümlü iktidarlardan, en azından Katolik Hıristiyan Hugo Chavez kadar, samimiyet, cesaret ve Adalet bekliyoruz.
Chavez: İsrail aklını kaybetmiş
Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez, Lübnan'a yönelik saldırıları protesto etmek maksadıyla İsrail'deki maslahatgüzarını geri çektiğini açıklayarak, İsrail'in aklını kaybettiğini söyledi.
Venezuela Devlet başkanı Hugo Chavez, haftalık radyo konuşmasında yaptığı açıklamada, "Bunu yapmadan önce çok fazla düşünmedim" dedi. İsrail saldırılarını işaret eden Chavez, "Buna daha fazla tahammül edemeyeceğim bir an geldi ve oradaki diplomatik temsilcimizi geri çekmeye karar verdim. İsrail aklını kaybetmiş," diye konuştu.
Washington yönetimini de suçlayan Chavez, ABD'nin BM Güvenlik Konseyi'ni etkisiz hale getirdiğini ve bu noktada probleme çözüm aramanın faydasız olduğunu belirtti.
Arap liderler zirve için bir arada
Öte yandan, Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta bir araya gelecek Arap Birliği üyesi ülkelerin dışişleri bakanları, olağanüstü bir zirve toplantısı düzenlenmesi amacıyla danışmalarda bulunacak. Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, basına yaptığı açıklamada, "Bir Arap zirvesi yapılması fikri şimdilik havada. Arap dışişleri bakanları toplantısında bu konuyu konuşacağız" dedi. Lübnan'ın Essafir gazetesinin haberine göre, olağanüstü zirve toplantısı gelecek günlerde Suudi Arabistan'ın Mekke kentinde düzenlenecek.
Bu arada Irak Dışişleri Bakanlığı da Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari'nin Lübnan'daki kriz konusunda Beyrut'ta yapılacak Arap Dişişleri Bakanları toplantısına katılmak üzere Lübnan'a gittiğini bildirdi.
"BM oyalanıyor, Ortadoğu yanıyor"
Independent dün, "Birleşmiş Milletler oyalanırken Ortadoğu hızla yanıyor" manşetini kullandı. Çatışmaları durdurmak amacıyla BM'nin bir karar açıklamasının beklendiğini yazan gazete, başyazısında ise bu kararın bölgede akan kanı durdurmayacağını belirtti. BM Güvenlik Konseyi'nin çıkaracağı kararın ateşkes değil 'şiddetin durdurulması' çağrısında bulunduğunu yazan gazete, "Karar tasarısı, ne Lübnan halkı için ne de İsrail halkı için bir zafer aslında. Bu karar, acil ve ön şartsız bir ateşkes çağrısında bulunmuyor. Hizbullah'ın saldırıları sürerse, İsrail'in savunma saldırıları (!) yapma hakkı saklı tutuluyor. Bu ifadeler, bölgede şiddetin devam etmesi için bir reçete. Hizbullah, yalnızca, Lübnan topraklarından çekilmesi ve ülkelerine yönelik saldırıların durması halinde kendilerinin de çatışmaları durduracağını vurguluyor. Her iki taraf da 'kendilerini savunduklarını' söyleyebilirler. Bu nedenle, kalıcı bir anlaşmanın sağlanabilmesi için tek yol, her iki tarafı da acil ve şartsız bir ateşkese zorlayıcı bir karar çıkarılması. Ayrıca bölgeye gönderilmesi düşünülen barış gücüyle ilgili herhangi bir görüşmeye bile başlanmadı. Her şey çok yavaş ilerliyor. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı, BM kararının bir ilk adım olduğunu ancak tek adım olmadığını söyledi. Bu doğru değil. Bu ilk adım bile değil. İlk adım şartsız bir ateşkestir" ifadelerine yer verdi.
Guardian Gazetesi de Güvenlik Konseyi kararını başyazısında değerlendirdi. "Dengesiz ilerleme" başlıklı yazısında Guardian, karar metnindeki dengesizliklere dikkat çekerek, taslak metindeki dengesizlikler yeni sorunlara neden olacağını belirtti.[7]
İsrail'in deşifre ettiği BM, diğerleri ve Chavez
Dünya barışından sorumlu BM her nedense savaşın 25. gününde İsrail'e dur demiyor ya da diyemiyor. 14 Şubat 2005'te Lübnan eski başbakanı Hariri'nin öldürülmesi üzerine bir saat içinde toplanan BM Güvenlik Konseyi iç savaşı durdurmak için orada bulunan Suriye askerlerinin derhal Lübnan'dan çekilmesi yönünde karar aldı. Güvenlik Konseyi neredeyse Suriye'ye savaş ilan edecekti. Suriye ordusu Lübnan'dan çıktı ama ülkede iç savaş çıkartamayan İsrail ve Lübnan'a yönelik son saldırısını gerçekleştirdi. Şimdiye kadar en az bin kişi öldü ve ülke tam anlamıyla İsrail bombardmanı ile yerle bir edildi.
Anlaşılan ABD ve müttefikleri bundan zevk alıyor.
Pazar günkü gazetelerde Türkiye'nin ABD'den 30 adet kullanılmış F-16 uçağı alacağı yönünde bir haber vardı.
Haberde ayrıca Türkiye'nin F-4 uçaklarını artık İsrail'de modernize etmeyeceği belirtiliyordu. Hatırladığım kadarıyla Türkiye şimdiye kadar 54 adet F-4 ve 48 F-16 uçağını İsrail'de modernize etmişti. Bunlardan bazıları zaman zaman düşüyor.
Anlaşılan bir milyar dolara mal olan modernize işlemi işe yaramadı.
Üstelik İsrail'in övündüğü ve Türkiye'ye satmaya çalıştığı Markava tankları Hizbullah militanları tarafından hurdaya çevriliyor, Arrow füzeleri de ne İsrail şehirlerini ne de Hizbullah tarafından batırılan en gelişmiş savaş gemilerini koruyamıyor.
Belki de bu nedenle Türkiye'ye kullanılmış F-16 satan ABD, acilen İsrail'e dünyanın en gelişmiş uçağı olan F-22'leri satma kararı aldı.
1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden sonra Türkiye'nin prestijinin hızla yükseleceğini söylemiştim. Irak'ta işgalci olmayan ve ABD ile İsrail saldırganlığına tavır koyan Türkiye'ye herkes saygı gösterecekti.
Hamas, Filistin seçimlerini kazandığında ve Halid Meşal Ankara'ya geldiğinde bildik çevreler kıyameti kopararak Hamas'ın direnişten vazgeçmesini ve İsrail ile masaya oturmasını tavsiye ediyordu.
O zaman da söylemiştik. Filistin toprakları 39 yıldır İsrail işgali altında ve Hamas'ın seçimi kazanması hiçbir şey ifade etmiyor. İsrail, istediği anda tüm Hamas liderlerini öldürebilir, tutuklayabilir ve tüm Filistin'i yıkıp yakabilir.
3.5 milyon Filistinli seçimlerden bu yana ambargo altında yaşıyor. İsrail son iki ay içinde 200 Filistinli'yi öldürdü.
Filistin'in her tarafı her gün bombalanıyor. İsrail, Hamas hükümetinden 5 bakanı, 44 milletvekilini ve onlarca belediye başkanını tutukladı. Son olarak İsrail, Filistin Parlamento Başkanı Aziz Duveyk'i de yakalayarak işkence yapmaya başladı. Ortadoğu'ya demokrasi getireceğini söyleyen ABD, müttefiği AB ülkeleri ve bizdeki İsrail sevdalıları her nedense sesini çıkarmıyor.
Bakalım haftaya Şam'da toplanacak İslam ülkeleri parlamentoları başkanları bu konuda ne yapacak!
Son olarak, İsrail saldırıları karşısında Arap ve İslam ülke liderlerinin sesi çıkmazken en onurlu tavır Venezüella'nın devrimci lideri Hugo Chavez'den geldi. Tel Aviv'den büyükelçisini çeken Chavez, İsrail'i Hitler'e benzetti, Arap ile Müslüman ülke liderlerini Filistin ve Lübnan halklarına sahip çıkmaya ve ABD'nin yeni emperyalist ve sömürgeci planlarına karşı mücadele etmeye çağırdı.
Bakalım Chavez'i duyan olacak mı?![8]
[1] Bakara Suresi, 190
[2] Tevbe Suresi, 39
[3] Bakara Suresi, 251
[4] Ira M. Lapıdus, Modemizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası, çev., İ. Safa Üstün, İstanbul 1996, s.383
[5] Herve Carrier, bkz. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1987, s.339
[6] Prof. Y. Sezen-Jeopolitik
[7] Milli Gazete / 08.08.2006
[8] Milli Gazete-Medya / Hüsnü Mahalli / 09.08.2006

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…