YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69804a31857a9
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 3
Bugün : 12171
Dün : 57744
Bu ay : 69915
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48773228
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

CIA-MAHAT (Cemaat) isyanı aylar öncesinden başlatıyordu!

Mahat; Osmanlıca, uzun yolculuktaki dinlenme mekânlarına ve mola duraklarına deniyordu. CIA-MAHAT ise burada “CIA karakolu” anlamında kullanılıyordu. AKP iktidarının PKK ile başlattığı ve dış güçlerce ülkemizin parçalanmasının amaçlandığı sözde barış müzakerelerine KCK’lıların ve tüm PKK militanlarının salıverilmesine destek veren Cemaat’in; Ergenekon ve Balyoz bahanesiyle mağdur edilen komutanların bırakılmasına şiddetle karşı çıkmaları, bunların ayarını ve amacını ortaya koyuyordu. Hatta yıllarca dağlarda PKK ile savaşmış komutanların ve kurmay subayların çoğuna, Ergenekon savcılarının müebbet hapis istemesini değerlendiren ABD’nin Wall Street Journal Gazetesi, bunun “Fetullahçı Cemaatin yani “CIA-MAHAT”ın Erdoğan’ın iktidarına bir rest çekmesi olarak okunması gerektiğini” yazıyordu. Şemdin Sakık gibi bir kısmı PKK eşkıyası 31 gizli tanığın ifadeleriyle verilen bu ağır suçlama ve cezaların aslında ABD’nin TSK’yı yıpratma ve etkisiz bırakma operasyonlarının bir parçası olduğu sırıtıyordu. Cemaatin dili ve delili sayılan Önder Aytaç 17.03.2013 tarihli “Üstadı Azamlar: Çarpıştır, yücelt, kandır, yut” yazısında:

“Önce KCK’lılar hızla tahliye edilecek, ardından sıra elbette Ergenekonculara gelecektir. Çözüm adı verilen bu çözülme sürecinin rüşveti olarak ta, Erdoğan’a başkanlık verilecektir. Bu maksatla Sn. Başbakan önce Camia ile (Fetullah Hoca’yla) çarpıştırılmış ve Firavunlaştırılır gibi övülüp yüceltilmiştir. Dikkat edin önümüzdeki kısa süre içinde “Lider”le ilgili, bütün Türkiye’yi derinden etkileyecek bir sağlık sorunu oluşabilir” [1]  diyerek, CIA adına Sn. Recep Erdoğan’a gözdağı veriyor; oysa AKP iktidarını da, Cemaati de aynı Siyonist Lobilerin bir dengeleme ve dizginleme aracı olarak kışkırttığını bilmiyordu. Aylar sonra başlayan, bütün ülkeye yayılan ve Erdoğan’ı sıkıştırmayı amaçlayan Taksim isyanının hangi odaklarca tezgâhlandığı ve Fetullahçıların neden dolaylı destek sağladığı da şimdi daha iyi anlaşılıyordu.

Olayları Cemaatçi polisler mi kışkırtıyordu?

Başbakan Erdoğan’la birlikte Afrika turunda olan Milliyet yazarı Nagehan Alçı, Gezi Parkı eylemleriyle ilgili oldukça ilginç bir ihtimali gündeme taşıyordu. Nagehan Alçı, “Emniyette tasfiye edilen ekiple bu görüntüler arasında bir bağlantı var mı?” diye soruyor ve tasfiye olan cemaatçi polisleri kastettiği anlaşılıyordu. Eğer Milliyet yazarı Nagehan Alçı’nın dediği doğruysa Gezi Parkı direnişi üzerinden AKP’yi eleştiren Cemaat, “tavşana kaç, tazıya tut” mu diyordu? sorusu birçok gizemi ve gerçeği özünde barındırıyordu.

İletişim/algı/kriz yönetimi yapılamadığı için basit bir çevreci eylem iktidarı devirme girişimine dönüşüyordu. Belediye ilk düğmeyi yanlış ilikliyor, Polisin ilk andaki orantısız müdahalesi olayları çığırından çıkartıyordu. Bir şekilde hükümetle hesabı olan çevreler de fırsatı kaçırmadı. Süreci yatıştırmak yerine daha da içinden çıkılmaz hale getirecek açıklamalar eklenince, işte bu korkunç bir tablo oluşuyordu. Neredeyse 80 ilde çeşitli büyüklüklerde 603 eylem yapılıyor ve Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşanıyordu. Yani sadece “dış mihraklar, provokatörler” gibi gerekçelerle yaşanan hareketliliği açıklamak çok sağlıklı bulunmuyordu. Bu çevrelerin önüne gelen fırsatı değerlendirmek isteyeceğini görmek gerekiyordu. Zaten yakılan 280 iş yeri, 207 özel araç, 103 polis aracı ve 11 AKP binası bunun delili. Olayların neden olduğu maddi zarar, can kaybı ve negatif imaj da çabası” diyenler hala ikili oynuyordu

Kürdistan’dan sonra şimdi de ALEVİSTAN hazırlanıyordu!

“Yavuz Sultan Selim koydunuz” köprünün adını… İyi yaptınız, güzel yaptınız da… Şöyle bir sorun var: Halkınız içinde kendilerine “Aleviyim” diyenler, bu padişahın kendilerini kılıçtan geçirdiğini düşünüyorlar. Haklı ya da haksız, böyle bir algıları var. Ve bu algıları capcanlı, taptaze tutuyorlar. Üstelik, Ortadoğu’da mezhep savaşı kabak gibi ortaya çıkmış durumda ve yönettiğiniz ülke de, öyle ya da böyle, bu savaşın tam göbeğine düşmüş durumda. Durum buyken… Az biraz dikkat, az biraz nezaket, az biraz incelik, az biraz düşüncelilik, az biraz feraset gösterilemez mi?

Hem de tarihimiz Alevi’siyle Sünni’siyle üzerinde tam ittifak sağlayacağımız ulu kişilerle dopdolu iken…

– Mesela bir Yunus Emre var ki… Ayyaşı da sever pek onu, alnını secdeden kaldırmayanı da…

– Mesela bir Mevlana var ki… Sünni’si de adı geçtiğinde ceket ilikler, Alevi’si de…

– Mesela bir Ahmet Yesevi var ki… Herkesin gönlünü deler geçer…

– Mesela bir Sinan var ki… Takva sahibi Müslüman da hayrandır ona, dinle imanla hiç işim olmaz diyen ateist de… Neyse… Saymakla bitmez.

Ama siz ne yaptınız? “Zaten ağzımızla kuş tutsak bile Aleviler bize oy vermez” diyerek… Onların duyarlılıklarını zerre kadar hesaba katmayarak, “Güm” diye verdiniz köprüye “Yavuz Sultan Selim” adını… Üstelik bu kararınızı Cumhur’un başına açıklattınız… Cumhur’un bir bölümünde baş gösterecek hoşnutsuzluğu zerre kadar hesaba katmadınız… Hiç tartışmadan, kimseye sormadan, soruşturmadan… En küçük bir yoklama yapma gereği bile duymadan…” [2]  şeklinde sızlananlar haklıydı. Ama bütün bunların zaten Alevileri kışkırtıp, bazı olaylara kalkıştırıp, sonunda Sivas, Tokat, Malatya, Erzincan, Tunceli ve Elazığ’ı kapsayan bir “ÖZERK ALEVİSTAN”ın alt yapısını oluşturmak üzere, kasıtlı ve planlı olarak tezgâhlandığının kaç kişi farkındaydı?

Bakınız 3. köprüye “Yavuz” isminin verilmesine en çok karşı çıkanlardan Alevi Dedesi Prof. İzzettin Doğan aynı zamanda halkı PKK ile uzlaşmaya razı etmek üzere seçilen akil adamlardandı. Üstelik Yavuz Selim Han’ın 50 bin Alevi’yi katlettiği İran kaynaklı ve propaganda amaçlı bir kuyruklu yalandı. Çünkü hem Yavuz’un böyle vahşeti işlemesi için hiçbir sebep bulunmamaktaydı. Hem O tarihlerden bugüne bölgedeki kara ve demiryolu çalışmalarında, kanal kazılarında böylesine toplu mezara rastlanmamıştı. Sadece Şah İsmail’in ajanlarının ve Osmanlıya karşı kışkırttığı eşkiyaların disiplin altına alınması ve isyanların bastırılması lazımdı. Nasıl ki PKK ile mücadele, bütün Kürtleri imha girişimi sayılamazdı. Ve nasıl ki Mustafa Kemal’in Dersim harekâtı bir alevi kıyımı olmayıp yüzyılların birikimi bir sorunu halletme ve asıl bölge halkımızı çeteleşmiş derebeylerinin ve dedelerin elinden huzur, hürriyet ve medeniyete kavuşturma operasyonlarıydı… Bunun gibi Yavuz’un ülkenin emniyeti, Milli birlik ve dirliğin temini için aldığı tedbirlerde kasıtlı olarak çarpıtılıp abartılmaktaydı. Görüyorsunuz Lozan’ın yürürlükten kaldırılması ve Sevr’in uygulanıp Türkiye’nin parçalanması için Güneydoğu’da Kürdistan fiilen ve fikren kurulmuş, sadece anayasal ve yasal engellerin kaldırılması kalmıştı.

Taksim’deki ağaçları koruma kahramanlığıyla, farklı illerde binlerce insanın sokaklara salınması… Polisin PKK’lılara gösterdiği nezaketin yüzde birini bu insanlardan esirgeyip acımasızca saldırması… Hatta bir Toma zırhlı aracının Gümüşsuyu Askeri Hastanesi önündeki manevra sıkışıklığı nedeniyle bir polisin “gerekirse askeri bölgeye de biber gazı sıkarız!” küstahlığına karşı, görevli astsubayın “O zaman biz de size haddinizi bildirecek bir şeyler atarız” çıkışında bulunması!? Acaba bütün bunlar, son kullanma tarihi yaklaşan ve iktidar sarhoşluğuyla iyice şımaran AKP’yi hizaya sokma, hatta parçalama senaryolarının bir parçası mıydı?

Çünkü dış güçler, kullanıp yıprattıkları kişi, parti ve hükümetleri işleri bitince çok ucuza harcamaktan hiç sakınmazlardı. Tam böyle bir süreçte Fetullah Gülen’in, Erdoğan’ı hedef alan; “Küçük ve düşük adam…” “Büyük işlere getirilen basit insan…” “Ahmak bir güruhça her yaptığı alkışlandığı için şımaran…” “Yiyip içip doyan, hayvan gibi yan gelip yatan…” “İktidar sarhoşluğuyla şımarıp küstahlaşan…” “Nefsi gururuna kapılıp Firavunlaşan ve Nemrutlaşan…” şeklindeki hakaretli çıkışları da anlamlıydı. Belki de malum merkezler, AKP’deki cemaat yanlılarını ve ikbal hırslılarını partiden ayırıp yeni oluşumla CHP koalisyonu kuracaklardı?

Cumhuriyet yazarı Leyla Tavşanoğlu’nun ABD’ye gidip Fetullah Gülen’le görüşmesi ve cemaatin hizmetlerine övgüler dizmesi bu hazırlığın bir parçasıydı? “Olur mu canım?” demeyin, AKP ile PKK ittifakına bile onca keramet ve meşruiyet kılıfları uydurup halka yutturanlar, yeni bir CHP+Cemaat koalisyonuna da dini mazeret ve hikmet fetvaları bulmakta zorlanmayacaklardı… Erdoğan’ın giderek Esedlaştığından ve Taksim zorbalığından endişe duyan Fehmi Koru gibi yandaş yazarların ufak ufak yan çizmeye başlamaları da dikkate alınmalıydı.

Zaman yazarı Yahudi asıllı Hıristiyan Joost Lagendijk Başbakan’ı Avrupa ile korkutuyor “Erdoğan kavramalı ki, algılar önemlidir” diyordu!

Taksim Meydanı’nın çatışmalara sahne olduğu ilk günün ertesinde, cumartesi sabahı Hollanda radyosunun bana yönelttiği ilk soru şu oldu: “Bu protestolar, daha önce Arap aleminde tanık olduklarımız nev’inden bir Türk baharının başlangıcı olarak mı görülmeli?’’

Soru, gazetecinin Türkiye’ye bakmak için kullandığı çerçeveyi net biçimde yansıtıyordu ve bunda tek başına değildi. Uluslararası medyanın tamamı aynı eğilimle dolup taşıyordu; ilk içgüdüsel tepkiyle Türkiye 2013, Mısır 2011’le ve Taksim, Tahrir’le kıyaslanıyordu. Bu yaklaşımın temel unsurları benzerliklere dayandırılıyor, ama merkezi bir meydandaki protestocular ile onları çıkarmaya yönelik polis vahşeti gibi en bariz olanların da ötesinde benzerlikler: İlk olarak, görevdeki hükümetin nüfusun büyük kesimi nezdinde meşruiyetini kaybettiği, ikinci olarak, siyasi liderliğin yurttaşların çoğunun dert ve tasalarından kopuk bir tür diktatörlüğe dönüştüğü algısı.

Burada asıl önemli olan, öncelikle bu paralelliklerin kurulabiliyor olması. Anlaşılan, yabancı gözlemcilerin çoğu, Erdoğan’a, hiçbir şekilde eleştiriye tahammülü olmayan, toplumsal desteğini kaybetmiş ve Mübarek gibi, bu yüzden yoğun sokak protestolarının hedefinde bir modern zaman sultanı olarak bakmaya başlamış. Tekrarlıyorum, burada önemli olan gerçeklik değil, algı. İki yıl öncesine nazaran, Erdoğan’ın Türkiye dışından nasıl görüldüğünde net bir kayma var: Erdoğan, ülkeye refah ve daha fazla demokrasi getirmiş güçlü ve başarılı bir siyasi liderken, Türkiye toplumunun geri kalanına kendi muhafazakâr değerleri ve yaşam biçimini dayatmaya çalışan otoriter bir siyasetçiye dönüştü”[3]

Erdoğan güç kirlenmesi mi yaşıyordu?

Bütün söz ve davranışlarıyla her istediğini yapabileceği, kimseyi dinlemek zorunda olmadığı mesajını veren bir Başbakan var sahnede… Erdoğan’da anlaşılmaz olan, bir iç barış inisiyatifine öncülük ettiği bir dönemde, bu barış sürecinin dostlarını olabildiğince birleştirme, düşmanlarını ise olabildiğince tecrit politikası uygulaması gerekirken, bunun tam tersini yapıyor olması. Ankara’da AK Parti ve hükümetiyle işi olan insanların neredeyse tamamının bir resmî, bir de özel görüşü var. Hasbihâl ederken otoriterleşme eğiliminden, tek adam siyasetinden, dış politikanın yanlış yönetiminden şikâyet edenler, televizyona çıktığında, gazeteye yazdığında, konferanslarda konuştuğunda ‘resmî görüşleri’ni anlatıyorlar.[4]

Olay şudur; İstanbul halkı, gençlerinin öncülüğünde, Tayyip Erdoğan’a “one minute” diyor ve geri adım attırıyordu. Başbakan, 10 yılı aşkın iktidarı süresince, ilk kez ve üstelik kendi şehrinde yenilgiye uğratılıyordu!

Tayyip Erdoğan, Rumeli Derneği toplantısında “inadım inat” bir konuşma yapmış, ama vücut dili kendisini yalanlamıştı. Nutuk atarken kendisine egemen olan külhanbeyi balonu patlamış, “Karizmayı çizdirmiş” olmanın travması vücut diline yansımıştı. Evet nereden baksanız, eğer 31 Mayıs 2013 ve sonrası olayların bir kaybedeni varsa, o da Recep Tayyip Erdoğan’dı. Olaylar, birkaç ağaç yüzünden çıkmamış, Başbakan Erdoğan’ın “ayyaşlar, sokak çapulcuları, aşırı uçların marjinal figüranları, şeklindeki aşağılayıcı yaklaşımlarına bir tepki olarak patlamıştı. Yani bu itiraz ve isyan AKP’ye bile değil, Tayyip Erdoğan’a karşıydı” tespitleri AKP’de önemli değişimlere hazırlık şeklinde okunmalıydı. Yani Horlanmaktan, azarlanmaktan, yaşam tarzı dayatmasından bıkmış her kesimden şehirli gençler toplanıp, Başbakan’a ‘one minute’ mesajı yollamıştı.

Kısaca on yıldır başbakanlık yapan ve doğal “iktidar doygunluğu ve yorgunluğu”nu, uzun iktidar yıllarının yol açabileceği “kibir” ile halkın bir kesimine “hoyratlık” ve icap ederse “biber gazı gaddarlığı” ile örtme yoluna sapan bir Tayyip Erdoğan’a, bu halkın onu birde kalkıp cumhurbaşkanı seçerek tahammül göstereceğini sanmak yanlıştır. Onun, bu tavır ve tarzıyla, 10 yıl daha bu ülkeye “demokratik bir lider” olarak hükmedebileceğini ummak ise daha da imkânsızdır”  [5]  diyen Cengiz Çandar herhalde bir yerlerden mesajı çoktan almıştı. Çünkü bu protestolar elbette kendiliğinden çıkmamıştı ve bazı odaklar en azından AKP iktidarını, demokratik kılıflı federatif bölünme anayasasını bir an önce çıkarmaya zorlamaktaydı. BDP’li Sırrı Süreyya Önder’in, Bülent Arınç ve Cumhurbaşkanı tarafından kabulü de bu neticeye hazırlık amaçlıydı.

Gezi Direnişi Saptırılıyordu!

Gezi Parkı direnişinin en azından ilk aşamasında başarıya ulaşmış olmasından rahatsız olan çevreler değişik iddia, argüman ve yorumlarla başarıyı karartmaya ve geçersiz kılmaya çalışmaları boşunadır. Gezi Parkı isyanı “Çözüm sürecinin başarıya ulaşmasını istemeyenlerin tezgâhıdır” iddiası tutmamıştır. Bu akıllara ziyan iddiayı en net bir şekilde Akil İnsanlar Heyeti Doğu Anadolu Bölgesi Grubu Başkanı, iş adamı Can Paker, AA’ya verdiği özel mülakatta ortaya atmıştır. “Bu hareketi başlatan bir provokatif organizasyondur. Süreci baltalamak için olma ihtimali çok yüksek” diyen Can Paker hedef saptırmaktadır. Aynı zamanda TESEV’in de başkanı olan Paker’e sormak lazımdı, Çözüm sürecinin vitrinlik isimlerinden biri hâline gelen BDP’li Sırrı Süreyya Önder ile simgeleşen bir direniş nasıl olur da çözüm sürecine karşı tezgâhlanırdı?

“Eylem CHP’nin işi” diyerek toplum yanıltılıyordu!

Hükümet ve onu destekleyenler, CHP’yi bir tür kum torbası gibi kullandıkları için bu direnişi de CHP’ye yükleyerek işin içinden sıyrılmak arzusundaydı. Üzerinde uzun boylu durmaya gerek olmayan bir iddiaydı. Eğer CHP’nin böyle bir gücü olsaydı Türkiye’de siyasi harita çoktan değişmiş olacaktı.

Bunlar “Üç-beş çapulcunun işi” olamazdı!

“Başbakan direnişi önce yasa dışı örgütlere bağlamıştı, sonra daha çok “çapulcular”dan söz etmeye başlamıştı. Medya ve sosyal medyada da, benzer bir şekilde çevreye, mala vb. verilen zararlar üzerinden aynı “çapulcu” söylemiyle direnişi değersizleştirmek istedikleri anlaşılmaktaydı. Muhakkak ki böylesine geniş ve kendiliğinden bir hareket içinde yanlış işler yapanlar çıkardı, ama bunları tüm harekete mal etmekse sadece bir çarpıtmaydı” sözleri doğrularla yanlışları harmanlayıp uzaktan kumandalı sinsi ve sistemli manipülasyonları gizleme çabasıydı.

“Nasıl oluyor da, eylemler başlar başlamaz bazı sanatçı ve gazeteciler tam bir organizasyon görüntüsü vererek harekete geçebiliyordu?

Nasıl oluyor da, olay Gezi Parkı boyutlarını hemen aşıp eylemler daha da yaygınlaşıp öncüler daha da keskinleşebiliyordu?

Nasıl oluyor da, Taksim olayları başlar başlamaz, bazı Avrupa ülkelerinden (ve ABD’den) birbirinin kopyası açıklamalar geliyor? Meydanlarda, sokaklarda bu kadar yabancı uyruklu kişi organize olup ‘savaş’ veriyordu?

Nasıl oluyor da, yabancı istihbarat kuruluşları, lobiler, sermaye çevreleri eylemleri desteklemek amacıyla Türkiye’ye karşı ortak bir saldırıya girişebiliyordu?

Nasıl oluyor da, yabancı fonlar, ajanslar, anormal sağlıksız raporlar yayınlayarak Türkiye ekonomisini çökertmek için ciddi bir proje görünümü veren operasyon yapıyordu?

Artık olay, Gezi Parkı’nı da, siyasi muhalefeti de, AK Parti ve Tayyip Erdoğan karşıtlığını da aşıyor, bir tür toplumsal sarsıntı ve güç kayması yaşatılmak isteniyordu” diyenler, Recep Bey’i iktidara taşıyanların şimdi hizaya sokmaya çalıştıklarını ve belki de arabanın atlarını değiştirme kararı aldıklarını hala fark etmiyor muydu?

Yine Fetullahcı İhsan Dağı “Erdoğan’ı seviyorsanız ona gerçekleri söyleyin” diye uyarıyordu!

“Tabii ki mesele sadece Gezi Parkı meselesi değil. Park meselesinin tetiklediği, fakat özünde gittikçe otoriterleşen ve toplumsal mühendislik projeleriyle herkesi kendine benzetmeye girişen bir iktidara yönelik tepki var. Tepkiyi büyüten, demokratikleşme beklerken iktidarın ‘kimlik inşası’na yönelmesi. Böyle bir zeminde yeni anayasa yerine otoriter tınılar taşıyan başkanlık önerisi, çoğulculuk yerine çoğunluğun kimliğini, yaşam biçimini ve ahlak anlayışını devlet gücüyle azınlığa dayatan bir yeni ‘toplum mühendisliği’ çıktı karşımıza.

Başbakan, muhalif görüş belirten veya hükümeti protesto eden herkesi ‘marjinal’ olmakla itham ederken, asıl kendisinin artık ne kadar ‘merkez’i temsil ettiğini sorgulamalıdır. Söylem ve siyasetiyle Erdoğan ‘merkez’den uzaklaşmaya başlamıştır. Muhaliflere karşı ‘onun yüz bin topladığı yerde ben 1 milyon insan toplarım’ veya ‘biz yüzde elliyi evlerinde zorla tutuyoruz’ sözleri bir ‘merkez partisi’ liderinin söyleyeceği sözler değildir. Ne parti ne de lideri 2002 ve özellikle de 2007 sonrası inşa ettiği ‘merkez’ kimliği muhafaza ediyor. 27 Nisan günlerinde Menderes, Özal ve Erdoğan’ı aynı paranteze alıp ‘demokrasinin yıldızları’ ilan eden görüntünün bugün maalesef bir karşılığı yok”  [6]  sözleri Erdoğan’ın Fetullah Gülen ve Yahudi Lobilerince gözden çıkarıldığının kanıtıydı.

Gezi Parkı eylemleri ilk başladığında Başbakan Erdoğan “biz kararımızı verdik, kimse de değiştirtemez” diyerek kestirip atmıştı. Herhâlde az sayıdaki gencin başlattığı bu çevre eyleminin büyük bir toplumsal patlamaya dönüşeceğini hiç hesaba katmamıştı. Haksız da sayılmazdı çünkü 10 yılı aşkın iktidarında AKP bir yandan başta TSK olmak üzere devlet içindeki eski iktidar odaklarını büyük ölçüde tasfiye etmeyi başarmış, öte yandan her türlü toplumsal muhalefeti, sık sık devletin şiddet tekeline başvurarak etkisiz kılmıştı. Bunun tek istisnası Kürt siyasal hareketidir ki onunla da müzakere yoluna giderek bildiğimiz çözüm sürecini başlatmıştı. İşte bu ve saymadığımız diğer örneklerden hareketle Başbakan son derece özgüvenli bir şekilde hareket etmiş ve “nasılsa bunu da bastırırız” diye düşünmüş olmalıydı. Ama olmadı, siyasi iktidarın öngörüsü tutmadı. Aslında bu patlamayı, onun aktörleri de dâhil olmak üzere kimse hesaplayamamıştı. Dolayısıyla hemen herkes yarın ne olacağını kestiremiyor, önünü göremiyor durumdaydı.

Son 10 yılın en büyük krizi yaşanmaktaydı.

İçinden geçtiğimiz bu sürecin önemi, son 10 yılda siyasi istikrarın belki de ilk kez bu kadar risk altında olmasıydı. Ancak Başbakan bu gerçeği ya görmüyor ya da görmek istemiyor gibi davranmaktaydı. Bir yandan “herkesin başbakanıyım” deyip diğer yandan sokağa dökülen insanları “aşırı uç”, “çapulcu” gibi yaftalarla aşağılaması, iç ve dış bazı (belirsiz) odakların basit birer piyonu olarak göstermeye çalışması anlamsızdı. Onun bu yangına körükle giden tutumu, devlet içinde, başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmak üzere, ortamı yumuşatmak isteyen isimlerin çabalarını da büyük ölçüde etkisiz kılmaktaydı”  [7]  tespitleri hem haklıydı, hem de malum merkezlerin niyetini yansıtmaktaydı.

Allah imhal eder, ama ihmal etmezdi; yani zalimlere ve hainlere mühlet ve fırsat verir, ama ilahi adaleti mutlaka bir gün tecelli ederdi.

“İşte böylece, biz onların her birini kendi günahlarıyla yakalayıverdik ve işledikleri hıyanet ve melanet cinsinden bir akıbete uğratıverdik” (Ankebut: 40) ayeti, AKP’nin ve Recep Bey’in Erbakan’a ve Milli Görüş davasına yaptıkları cinsten bir akıbetle devrileceklerini göstermekteydi.

Öcalan’a, Numan Kurtulmuş’un adını kim fısıldıyordu?

Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Obama ile görüşmesinde AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un da bulunmasını ilk değerlendiren gazeteci Savaş Süzal’dı. “Erdoğan, Beyaz Saray’a, hiç de alakası olmamakla birlikte, 4 AKP Genel Başkan Yardımcısını almıştı. Sanki Erdoğan, kendisinden sonraki veliahdı patrona takdim ediyor gibi davranmıştı. Verilen yemek ve yapılan konuşmalar bana göre sanki Erdoğan’ın jübilesini andırmaktaydı” diyen Süzal önemli bir ayrıntıyı yakalamıştı.

Hatırlarsanız, Ruşen Çakır, “Ankara’da bir şey daha öğrendim: Yeni anayasada en temel sıkıntının Kürt sorunu nedeniyle yaşanacağını, 4 partili ortak komisyonun bu konuda uzlaşamayacağını düşünen Öcalan şöyle bir pratik çözüm önerisi geliştirmiş: ‘Anayasanın Kürt sorunuyla ilgili bölümlerini, iktidar partisine son kongre öncesi katılmış olan ve yönetime giren iki isim, Numan Kurtulmuş ile Anayasa Mahkemesi eski raportörü Osman Can kaleme alsın” diye yazmıştı… Numan Kurtulmuş, AKP’ye katıldıktan sonra “Yeni Türkiye” demeye başlamıştı… Bilindiği gibi, Graham Fuller’in kitabının adı da, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” olduğu unutulmamalıydı…

Acaba Abdullah Öcalan’ın Numan Kurtulmuş’u önermesi bir siyasi keramet mi sayılmalıydı, yoksa MİT Müsteşarı veya ondan önce CIA mensupları ile görüşürken mi bu yönde bilgi alınmıştı? diye soran Arslan Bulut, Milli Çözüm Dergisi’nin daha önce dikkat çektiği bir konuya parmak basmıştı.

Washington Yakındoğu Araştırmalar Enstitüsü’nden Soner Çağaptay, ‘Foreign Affairs’ web sitesinde yayınladığı ilginç makalede, Suriye’deki müzmin iç savaşın ABD ile Türkiye’yi birbirine daha da yakınlaştırabileceği fikrini paylaşmıştı. Çağaptay’a göre, Türkiye’nin, Suriye’deki gelişmeler üzerinde belirleyici olabilecek “yumuşak güce” de, Esed rejimini devirecek yahut komşudaki çatışmaların sıçrayıp yayılmasından ülkeyi tümüyle koruyacak askerî birikime de sahip olmadığı apaçık ortada idi. Ankara, yazarın belirttiği üzere, “Türkiye’nin, bu sorunlu bölgede güvenliğini ve süre giden ekonomik başarısını korumak için NATO ve ABD’ye ihtiyacı olduğu” gerçeğiyle yüzleşmek zorundaydı. Zaman yazarı Joost Lagendijk’e göre, “Çoğu Türk bu rahatsız edici hakikati inkâr etse de, Çağaptay kesinlikle haklı idi. Onu ilgilendiren ise onun bu savının, AB-Türkiye ilişkileri için de geçerli olup olmadığıydı? Başka deyişle: Suriye savaşı, Ankara ile Brüksel’i de birbirine daha yakınlaştırır mıydı? Çünkü; Türkiye, Suriye’de güvenli bölgeler kurulmasına Avrupa’nın desteğini alamamıştı ve Brüksel uçuşa yasak bölge kurulması için ABD’ye baskı uygulamaya yanaşmamıştı” Bu nedenle Türkiye AB’nin Suriye planlarına taşeronluk yaparak Avrupa’nın güvenini kazanmalıydı…  

Suriye politikalarının başarısızlığı Davutoğlu’na mı fatura ediliyordu?

Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu bazı gazetecilerle bilgilendirme toplantısı yapmıştı. Katılanların yazdıklarına göre Davutoğlu Suriye sürecinde olup biteni uzun uzun anlatmıştı.

Fakat bu yazıların satır aralarından edindiğim izlenimlere göre Davutoğlu ‘tereddütlü’, ‘daha çok ikna çabasında olan bir akademisyen’, ‘işin nereye varacağını kendisinin de bilmediği bir ruh hali içinde’ ve ‘sıkıntılı’ bir profil çizmiş.

Kuşkusuz izlenen Suriye politikasının verdiği tahribatı en fazla hissedenlerin başında Davutoğlu geliyor. Bunu hepimiz görüyor, gözlemliyoruz. Ne yapacağını bilmez bir durumda, çırpındıkça batıyor. Oluşturduğu politikalar istediği sonucu vermiyor. “En iyi ben biliyorum” dediği bir alanda ciddi bir başarısızlık yaşıyor. Peki geldiğimiz tablo AKP kadroları arasında nasıl değerlendiriliyor? Daha birkaç yıl öncesine kadar Tayyip Erdoğan sonrası genel başkan adayları arasında adı geçen Davutoğlu’nun AKP grubundaki ağırlığı ve saygınlığı da giderek azalıyor.

“İşte son zamanlarda bunun araştırmasını yaptım ve ilginç bir tabloyla karşılaştım. İlk edindiğim izlenim Ahmet Davutoğlu’na karşı AKP grubunda inanılmaz bir öfke bulunuyor. Suriye politikasının geldiği noktanın esas sorumlusu olarak Ahmet Davutoğlu görülüyor. Çünkü Ahmet Davutoğlu dışişleri bakanı olduğu ilk günlerden itibaren kendisine yöneltilen her eleştiriyi ve her endişeyi “siz karışmayın ben bu işleri çok iyi bilirim” tutumu ile hesaba katmadığı için suçlu ve sorumlu tutuluyor” diyen Levent Gültekin, parti içi huzursuzluklara ayna tutmaktaydı.

Suriye’den önce Türkiye parçalanmaya çalışılıyordu!

Başbakan Erdoğan “Suriye’den gelenlerin Esed zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığındığını, bizim kardeşimiz olduklarını” söyledikten sonra “muhaliflerin yakında Esad’ı indireceklerini umduğunu” da defalarca vurgulamıştı. Ancak Esad’ın indirilmesinin çok kolay olmayacağını ABD ziyaretinde anlamış ve Reyhanlı patlamalarından bile Muhalefeti sorumlu tutmaya başlamıştı. Alınan haberlere göre Güneydoğu’da üzerinde “Kürdistan” yazan tişörtler satılmaya başlanmıştı. Kürt sorunu adı verilen terör sorununun çözümü, Kürdistan’a zemin hazırlanması mıydı? “Ayırımcılık olmasın, Kürtlerin varlığı tanınsın, ana dilde eğitim yapılsın” sözlerinin aslında varmak istediği nokta ayrı bir devlet kurmak mıydı? BDP’nin, Öcalan’ın açıklamalarından böyle olduğu seziliyordu ama demek ki artık açıkça ortaya konulmaktaydı. Demek ki “çözüm süreci” denilen girişimlerin asıl amacı ortaya çıkmaktaydı. Kardeşlerin birlikteliği neden aynı ülkede, aynı haklara sahip olarak birlikte yaşamak varken, “Kürdistan’ın kurulması” şartına bağlanmaktaydı?

Güneydoğu Uyuşturucu çiftliğine çevrilmiş bulunuyordu!

“Hatta Hasan Cemal’in ‘çekilme günlüğü’ de olmasa PKK’lıların sınır dışına çıktıkları nerdeyse fark edilmiyordu. Tabii ki medyanın konuşmaması ilgili kurumların gündeminde olmadığı anlamına gelmiyordu. Güvenlik bürokrasisi süreci çok yakından takip ediyordu. PKK’lıların her hareketi mercek altında. Telsiz trafiklerine göre kırsalda bir hareketlenme yaşanıyordu. Yerel kaynaklardan edindiğim izlenimlere göre PKK’lılar çekilme/terk etme işini çok ciddi yürütüyordu. Neredeyse insansız hava araçlarına, termal kameralara ve diğer istihbarat kaynaklarına takılan bir görüntü bulunmuyordu. (Fetullahçı yazara göre, bu PKK’lılar hepsi görünmez oluyor ve hiç radarlara yakalanmıyordu!?) Yani PKK’lılar girdikleri gibi yine görünmeden gidiyordu. Şüpheci yaklaşıp ‘acaba çekilme göstermelik mi’ sorusunun peşine takılmak da mümkün. Ancak başkente ulaşan raporlar ‘çekilmenin hızlı olduğu ve neredeyse yüzde 80’ler oranında bir rakama ulaşıldığı’ yönünde. Ancak hem Kandil’den yapılan hem de yerel siyasetçilerden gelen açıklamalarda ‘acaba süreç bozulur mu’ ya da ‘eğer olmazsa’ havası görülüyordu. Nitekim BDP teşkilatları bölgede yapılmakta olan karakol inşaatlarını engellemeye çalışıyordu. Geçtiğimiz günlerde Kırıkdağ bölgesindeki bir inşaatın temelleri tahrip ediliyor, ardından Dağlıca yakınlarındaki bir üs bölgesine taciz ateşi açılıyordu.

Bölgede bugünlerde en çok konuşulan konulardan biri de uyuşturucu tarlaları oluyordu. Başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu’nun birçok yerinde ciddi bir uyuşturucu üretimi yapılıyordu. Sadece Diyarbakır kırsalında 5 bin dönüm Hint keneviri ekildiği biliniyordu. İşin garibi ‘çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz’ deyip bu yıl daha fazla Hint keneviri ekilmiş bulunuyordu. Özellikle Lice, Kulp, Eğil, Hazro ve Silvan kırsalı neredeyse yemyeşil kenevir tarlalarıyla doluydu. Yani PKK’nın çekilmesiyle işler bitmiyor, ortada devasa rakamlara ulaşan bir kara para dolaşıyordu. Örgüt her ne kadar uyuşturucu ticareti ile işim yok dese de PKK’nın esrar tarlalarından çok ciddi gelir elde ediyordu. Örgüte üretim, imalat ve ticaret için ayrı komisyonlar ödeniyordu” diyen Fetullahcı Adem yavuz Arslan, Milli Çözüm’ün yıllardır yazdıklarını teyid ediyordu.

İşte Açılım ve Barış palavraları bu sonuçları doğuruyordu:

Hasan Cemal’in anlattığına göre, Murat Karayılan itiraf ediyor ve meydan okuyordu: Evet, Kuzey Irak’tan sonra şimdi de Kuzey Suriye Kürt bölgesi oluşuyordu! Murat Karayılan, çekiliş sonrasını “Henüz güçlerimizi dağıtma noktasında değiliz. Önce eğitim görecekler. Neden geldiler? Bu sürecin anlamı nedir? Güçlerimizi ideolojik olarak eğitmeden bir arada tutamayız” diyerek çekilme palavralarının daha büyük tetiklemelere hazırlık olduğunu açıklıyordu.

Karayılan’a soruyorum; “Kuzey Irak’tan sonra, şimdi de Kuzey Suriye mi oluştu?” Hiç duraksamadan “Evet oluştu” yanıtını verip devam ediyordu: “Altı üstü 2 bin gerilla çekiliyor! Oysa bizim bütün gerillalarımızı elde tutacak ve hedeflenen amaçlarımızı gerçek kılacak çalışmaları sürdürmemiz gerekiyor”

PYD’nin silahlı gücü 10 bini aşıyordu!

“PKK’nın Suriye kolu” olarak bilinen PYD için Karayılan şu değerlendirmeyi yapıyordu: PYD’nin silahlı güçleri 10 bini geçti. Kendi meclislerini kuruyorlar, kendi savunma güçlerini oluşturuyorlar. Farklı ve yeni bir yapılanma gerçekleşiyor. Tabandan yukarı doğru bir yapılanma… O yüzden de Kuzey Irak’tan farklı bir yapılanma yaşanıyor”[8]



aytaç@haberx.com

Hürriyet / Ahmet Hakan / 31 05 2013

Zaman / 05 05 2013

T 24 Bağımsız İnternet / Hasan Cemal

Radikal / 03 06 2013

Zaman / 04 06 2013

Vatan / Ruşen Çakır / 04 06 2013

Bak: Hasan Cemal /28 05 2013 / T24 Bağımsız İnternet Gazetesi

 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

AHMET AKGÜL KİMDİR?

INTRODUCTION OF USTADH AHMET AKGÜL

رسالة تعريفية لمعلمنا أحمد أكجول

قبل مؤتمر النظام العادل في جامعة قيرغيزستان أراباييف، والذي حضرناه، قدم أحد المحاضرين أستاذنا أحمد أكجول على النحو التالي: أحمد أكجول موجود في تركيا؛ إنه عالم ومثقف نادر جدًا يجمع بين المبادئ الإسلامية والمتطلبات الإنسانية، وفكر أتاتورك في التغيير والقومية الإيجابية والتوازن الاجتماعي. ألف حوالي 100 كتاب، بعضها في 3 مجلدات، وجميعها أعمال فريدة وأصيلة. 10 من الكتب؛ تمت ترجمته إلى الإنجليزية والروسية واليابانية والفارسية والفرنسية والعربية. البروفيسور الراحل، أحد رؤساء وزراء تركيا الأسطوريين. دكتور. ويعتبر من أكثر الطلاب المميزين وأتباع نجم الدين أربكان.
لقد حضر المؤتمرات العلمية في جميع أنحاء تركيا وأوروبا والجغرافيا الإسلامية منذ ما يقرب من 40 عامًا. إنه رجل حكيم تنبأ وشرح التطورات المهمة في تركيا ومنطقته والعالم قبل عقود، وتعرض للعديد من المشاكل والهجمات لهذا السبب، لكنه كان دائما على حق في النهاية. وهو رئيس تحرير مجلة الحل الوطني، التي يتابعها عن كثب كبار البيروقراطيين العسكريين والمدنيين، وأساتذة الجامعات، والكتاب والمعلقين المهمين، ومسؤولي الدولة في تركيا. ضد الأنظمة الرأسمالية والاشتراكية والليبرالية في العالم؛ فهو يحتوي على الجوانب الجيدة والمفيدة لجميعها، لكنه يترك الجوانب السيئة والضارة؛ سيدنا، الذي أعد ودافع عن برامج النظام العادل الأصلية القائمة على العقل والعلم والتاريخ والضمير والقرآن، يبلغ من العمر 74 عامًا وأب لخمسة أطفال. لا يتقاضى إتاوات أبدًا عن أي من كتبه أو مجلاته أو مقالاته أو مؤتمراته، ويعيش حياة متواضعة بعيدًا عن الترف والراحة، ويغطي نفقات كل ذلك بحوالي 40 من الرفاق المتطوعين والمخلصين في سبيل الله. المعلم الذي يدافع عن "حرمة التبشير بالعلم" وبالتالي لا يدين بالشكر لأي مركز أو حكومة. باستثناء ما يقرب من 105 من أعمال أستاذنا، حتى الأحزاب والحكومات تظل غير مبالية؛ الدين والأخلاق في المرحلة الابتدائية: 4-5، المرحلة المتوسطة: 1-2-3، المرحلة الثانوية: 1-2-3-4 والجامعة: 1-2-3، وفقاً للحقائق العلمية وجوهر الإسلام. ولكن بغض النظر عن أي طائفة، فقد أعد كتب العلم. خلال أحاديثهم المميزة جداً، كتلاميذه ومتابعيه المخلصين: "كيف أعددتم هذه (100) كتاباً يزيد عن مائة، كيف رتبتم وقتكم؟" أجاب أستاذنا أحمد أكجول على أسئلتنا كالتالي، ليكون قدوة وتشجيعًا لنا:



1- منذ ما يقرب من 60 عامًا، باستثناء الأمراض الخطيرة والصعوبات الكبيرة؛ ولم أؤجل عمل اليوم إلى الغد، كما أنني لم أحاول تأجيل عمل الصباح إلى الظهر أو عمل الظهر إلى المساء. لأنه لا ينبغي لي أن أضيع رأس مال حياتي المحدود في مساعي فارغة ومجانية يسميها القرآن الإلغاء ويحرمها

 

2- حتى لو كان شخصًا لديه معرفة وخبرة في موضوع ما، حتى لو كان أصغر منا كثيرًا... حتى لو كان شخصًا عاديًا وبسيطًا، فأنا لا أشعر بالإهانة أبدًا عند الاستماع إليه أو تعلم شيء ما، لأن أكبر عائق أمام التعلم والحصول على العلم هو الكبرياء والكبر

-3ما حصلنا عليه؛ حاولت أن أقرأ وأفهم كتابات وكتب الجميع، محليًا أو أجنبيًا، يساريًا أو يمينيًا، أعرفه أو لا أعرفه، أحبه أو أكرهه.
4- كنت أسجل المعلومات التي تعلمتها وأجد أهميتها منها أو مما سمعته في البرامج والمؤتمرات التليفزيونية، ولم أتردد قط في كتابتها ونقلها بذكر أصحابها
5- من خلال الوقوع في الرغبات والاعتراضات التعسفية من أقرب أقاربي ورفاقي وأعضاء الحزب وذوي المناصب ذات النفوذ والكفاءة... أو من منطلق حرصي على راحتي ومصالحي الشخصية، لم أخفي أبدًا الحقيقة التي قالها لي يجدها العقل والضمير نافعة ومفيدة، ولم أصعب فهمها بتغليفها بأغلفة مختلفة
6- كل الأشخاص الذين التقينا بهم في أي مناسبة وأصبحنا قريبين بما يكفي لتناول كوب من الشاي أو السفر لمدة ساعة على متن الطائرة؛ حاولت مساعدتهم على اكتساب وزيادة وعيهم الأخلاقي والضميري وكرامتهم، وخاصة سلامهم الروحي والعالمي. بمعنى آخر، كنت أهدف إلى أن أكون مفيداً له، وليس أن أستفيد من منصبه وفرصه ومجاملاته.
7- ولعل ذلك يعتبر ثمرة ومعجزة للأهداف والجهود المخلصة... وطبعا بفضل الله تعالى وفضله لا بد من قراءة كتاب ما يقارب 700 صفحة بسرعة في ساعة أو ساعتين. وتهنئة هذا الكتاب وانتقاده عمدا، والحمد لله أن إنتاج ملاحظات من 10 صفحات أصبح أسهل بالنسبة لنا.
أطيب التحيات…

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...