YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6980c25cd761d
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 5
Bugün : 30560
Dün : 57744
Bu ay : 88304
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48791617
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Holokost Masalı ve Siyonizm’in Maşaları

Holocaust (Holokost) sözcüğü (Yunanca “bütün” anlamına gelen “holos” ve “yanık” anlamına gelen “kaustos”tan) Nazilerin II. Dünya Savaşı’nda, Yahudilere karşı sistematik katliamının adıdır. Naziler kendileri, daha yumuşak bir tabir olan “Yahudi Sorunu’nun nihai çözümü”nü kullanmışken, “Shoah” (Şoa) bu fecaetin çağdaş Yahudi-İbrani adıdır. Ancak Siyonist lobiler, bu olayı hem çarpıtarak hem de binlerce kat abartarak kendi zulüm ve vahşetlerine bir mazeret ve meşruiyet bahanesi olarak kullanmaya başlamıştır. Elbette bir kişinin bile haksız yere öldürülmesi büyük bir günahtır. Bu olayın perde arkası araştırıldığında karşımıza şu çarpıcı gerçekler çıkmaktadır:

O dönemdeki Siyonist liderler, Avrupa’daki varlık ve rahatlık ortamlarını bırakıp kurulmaya çalışılan İsrail’e göçmek istemeyen Yahudilere “Burada kalırsanız, hepiniz katlolunacaksınız!” şeklinde gözdağı vermek üzere Nazi Lideri Hitler’le anlaşmış, hatta Onun iktidara gelmesine yardımcı olmuşlardır. Ardından yaşlı, hastalıklı, sakat ve sinirsel-ruhsal rahatsızlığı olan Yahudilerin faşist ve acımasız yöntemlerle öldürülmeleri sağlanmış, “İsrail’e gitmeyen tüm Yahudiler yok edilecek” propagandaları ile mecburi göç hızlandırılmıştır. Bu Siyonist çetenin, Avrupa’dan çıkıp da Karadeniz ve Akdeniz üzerinden Filistin topraklarına gitmek üzere gemilere doldurulan binlerce Yahudi’yi, rotalarını değiştirip Fas ve Tunus’a yönelince, bizzat kendilerinin kışkırtmasıyla bombalatıp batırıldıkları bile bir vakıadır.

Holokost ittifakı

Zahiren kanlı-bıçaklı görünen ve aslında danışıklı dövüş sergileyen iktidar ve anamuhalefet Siyonizm’e yaranma konusunda uzlaşmıştı!

Her konuda didişen memleketin hayrına hiçbir meselede yan yana bile gelemeyen CHP ve AKP Holokost yağcılığında mutabakat sağlamıştı. İktidar Holokost için tam üyelik sürecini işletirken CHP ise atılan adımlara tam destek çıkmıştı. CHP gelecek yıl anmaların TBMM çatısı altında yapılmasını önerecek kadar pervasızlaşmıştı. Bu tavır bize Rahmetli Erbakan’ın “CHP Siyonizm’in kendisi, AKP ise iş birlikçisidir” sözünü hatırlatmıştı. BM tarafından 2005’te 27 Ocak günü “Uluslararası Holokost Anma Günü” olduğu açıklanmıştı. AKP Türkiye’si Uluslararası Holokost İttifakının tek Müslüman gözlemcisi olmuş ve bu sene tam üyelik sürecini başlatmıştı.

CHP, gelecek Holokost anmalarının TBMM’de yapılması teklifini yapmıştı.

Taksim’de düzenlenen törende, Osmanlı İmparatorluğu’na dil uzatılmış ve hakaret yağdırılmıştı.

Holokost’un Milli Eğitimin müfredatına alınması için programlar hazırlanmıştı.

Devlet, en üst seviyede Holokost anma törenlerine sahip çıkmıştı.

Prag’daki anmaya giden Meclis Başkanı Cemil Çiçek, aynı gün Ankara’daki törenleri de kaçırmamıştı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Ankara’daki anma programına mesaj yollayıp bağlılıklarını tekrarlamıştı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise Polonya’daki törenlere bizzat katılmıştı.

AKP ve CHP’nin, Siyonist Yahudilerin kendilerini dünya kamuoyunda mazlum ve mağdur göstermek, İsrail’in Filistinli müminlere yönelik işgal ve katliamlarını “Meşru savunma” kılıfıyla gizlemek üzere oldukça abartarak uydurdukları Holokost Masalına hemen sahip çıkmaları ve Siyonizm’e yaranma yarışına başlamaları, bunların gerçek ayarını ve amacını da ortaya koymaktaydı. Şimdi akıl ve vicdan ehli iyice düşünüp taşınsındı; bu AKP ve elebaşları “Dindar kahraman” mıydı, yoksa dini, devleti, ülkeyi ve milleti tahrip eden “İslam süfyanı” mıydı? Çünkü hadislerde ve haberlerde “Süfyan”ın dindarlık ve riyakarlıkla din tahribatı yapacağı, İslami anlayışı ve ahlakı yozlaştıracağı, makam ve menfaatle safına katacağı hocalar ve yandaş-yalaka yazarlarla kendi reklamını yapıp mü’minleri aldatarak peşine takacağı” anlatılmaktadır.

Ahir zamanla ilgili bazı şahıslar, kavramlar ve yorumlar:

Ahir zamanda, Hak’la batıl arasında tarihi hesaplaşmalar olacaktır. Büyük inkılaplar (değişim ve dönüşümler) yaşanacaktır. Şeytani güçleri yöneten Deccal, dine imana ve ahlaka yönelik korkunç tahribatlar başlatır. Din dilinde “Yalancı Fitne” adamına Deccal tabiri kullanılır. Hile ve hıyanet adamı olan Deccal yeryüzünü fesada vermeden önce Mehdi de İsa (as) da ortaya çıkmayacaktır. Mehdi bu fesat zamanında dini ve imanı müdafaa ederek insanların hidayetine vesile olacak. Kurutuluş ve huzur programlarını ortaya koyacaktır. Ancak Deccal ve komiteleri o derece güçlüdür ki, mü’minleri ve insanlık âlemini kuşatacak ve muhasarası mü’minlerin üzerinden kalkmayacaktır. Ancak Hz. İsa (as) gelerek Deccalizmi yıkacak ve Hz. Mehdinin planlarıyla mü’minlere ve mazlum milletlere rahat bir nefes aldıracaktır. “DCL” kökünden gelen deccal kelimesi anlamı “yalancı ve hilekâr, zalim ve sahtekâr, istismarcı ve fırsatçı cerbeze ile insanları aldatan ve batılı hak olarak gösterip yanıltan” anlamlarını taşımaktadır. Bu özellikler ise “fitne”nin oluşmasını ve yayılmasını sağlayan temel vasıflardır. Deccala bazen “Mesih” namı da verilerek rivayetlerde “Mesih-i deccalın fitnesinden Allah’a sığının” buyrulmaktadır.[1] Bunun sebebi deccalın yürürlükte Kur’ani kanunları kaldırarak onun yerine kendi yasa ve kurallarını koyması dine dayalı olan her şeyi neshedip kaldırmasıdır.

Peygamberimiz (sav) Deccal ile ilgili olarak “Hz. Adem’den kıyamete kadar geçen süre içinde deccaldan daha büyük bir fitne yoktur”[2] buyurmuşlardır. “Şerri şeytandan daha büyük ve tahripkardır”[3] “Bütün peygamberler ümmetlerini deccalın şerrinden sakındırmıştır”[4] buyurarak ümmetini uyarmışlardır.

Süfyan: Ahir zamanda iki büyük Deccalın geleceğinden rivayet olunmaktadır. Birincisi bütün dinlere düşman olan ve “Maddeci materyalizmi” esas alarak bütün dinleri ortadan kaldırmaya çalışan Siyonizm Deccalıdır. “Din afyondur” diyerek bütün dinlere savaş açar ve materyalizme dayanarak, zamanın fen ve tekniğini de kullanarak, her türlü fitne ve fesada başvurarak bütün dünyayı etkisi altına alacaktır. İkincisi ise İslamlar içinde merkez-i hükümet-i İslamiyede (Osmanlı Bakiyesinde) ortaya çıkarak, sürekli din istismarı yaparak ve Milletimiz arasına fitne ve fesat sokarak bütün Müslümanları birbirine kışkırtır, İslam düşmanlarının Müslüman ülkeleri işgal etmesine destek sağlanır ve bu karışıklıktan istifade ederek “şeriat-ı Muhammediyeyi ve Adil Düzeni” hem tahrip ederek hükümlerini kaldırır ve hedeflerini aksatır, hem de “dindar kahraman” rolüyle Siyonizm’in yani Büyük Deccalin işini kolaylaştırır. Ama ne var ki akılları bozulmuş ve Deccalın kendilerine sağladığı imkanlarla dünyaya dalmış yarı cahil “Ulema-i Sû” (Kötü alimler) sıfatına layık hocalar tarafından onun bu tahribatı ve istismarı “dindar kahramanlık” olarak halka tanıtır. Hatta bir kısım meddahlar onu ”Mehdi” olarak takdime çalışır. Hz. Ali (ra) İslam deccalına “Süfyan” namını takmıştır. Makam ve menfaat hırsına vicdanlarını kiralayan ilahiyat profları üniversite hocaları, din adamları, Şeyh-derviş takımı bu İslam Süfyanının faizi ve fuhşu meşrulaştırma, ülkeyi Haçlı birliğine sokup ahlakı yozlaştırma girişimlerine fetvalar uydurarak ona yaranmaya çalışacaktır.

O Süfyan devlet imkanlarını kendi şahsına ve yandaşlarına kullandığı için rivayetlerde “Ahir zamanda gelecek olan Süfyanın eli delik olacak”[5] buyrulmaktadır. Bu insanın elinin ve cebinin delik olması müsrif olması anlamındadır. Devlet ve millet malını israf ederek yandaşlarına dağıtacağı için ondan menfaat görenlerin ona bir nevi ulûhiyet vermesi elbette normaldir. Zira insan ihsanın kölesidir. Kendilerine sağlanan bu haksız imkânlarla belki de o Süfyanın reklamını yapıp ona tapacak derecede yüceltmeleri de mümkündür. İslam bilginleri onun bu durumunu “Sahih hadislerde ahir zamanda geleceği haber verilen ve “Şeâir-i İslam’ı” tahribe çalışacak olan dehşetli şahıs” olarak tanımlamışlardır.[6]

Deccalı tanımadan onun tahribatını tamir edecek olan Mehdi’yi tanımak elbette imkânsızdır. Bu bakımdan bilhassa bir milyon hadisi hıfzına alıp bunun içinden dört bin küsur hadisi “Sahihine” alan İmam Buhari hazretleri Deccal ile ilgili rivayetlere açıkça yer verip “bu konuda asla şüphe yoktur” derken, Hz. Mehdi’yi “Deccal ile mücadele edecek bir mü’min” olarak tanıtır. Sahih-i Müslüm de: “Deccal ile mücadele eden bir mü’min” diye anlatmaktadır.[7]

Hz. Peygamberimiz (SAV) Süfyanın şeriat hükümlerini ve Adil Düzeni engelleyip Şeâir-i İslâmiyeyi tahribine karşı mücadele veren İslami sistemi yeniden ihya eden şahsiyeti Hz. İsa (Mesih) olacağını bildirip Süfyanizmin tahribatını tamir edeceğini işaret buyurmuşlardır. Bu dönemde Mesihin devamlı takibat ve baskı altında tutulacağı anlaşılmaktadır. Süfyan bir devlet başkanı olacağı için “Hz. Mehdi’yi ve Mesih ekibini devamlı tarassut altında tutarak ve baskısı üzerlerinden hiç kalkmayacaktır.”[8]

Öyle anlaşılıyor ki:

. Önce Deccalizm (Siyonizm) yeryüzünde ve İslam ülkelerinde ve özellikle Türkiye’de büyük bir tahribatlar yapacaktır.

. Bunun üzerine Hz. Mehdi AS siyaset dairesinde maddi ve manevi tamir hareketi başlatacak ve dünya çapında bir dirilişe vesile olacaktır.

. Derken, Süfyan (İslam Deccali) ortaya çıkıp, hak bir davayı istismar ve suiistimal ederek, Siyonist lobilerin de desteği ile ve dindar kahraman görünümüyle Mehdiyet hareketini yozlaştırmaya ve hedefinden saptırmaya çalışacaktır.

İşte bu süreçte Hz. İsa’nın (AS) izinde zahiren çok küçük ve güçsüz Mesihi bir ekip ülkedeki Süfyanizme ve yeryüzündeki Deccalizme karşı, çok net ve mert bir fikri mücadele başlatacak ve Allah’ın izniyle her türlü engeli sabır ve metanetle aşıp zafere ulaşacaktır. Hz. Mehdinin sadık talebe ve takipçileri olan bu Mesihi ekip Cenabı Hakkın hıfzı himayesinde olacaktır.

Kral Abdullah’ın taziyesine İslam adına mı, “Süfyan sıfatıyla mı” katılmışlardı?

Siyonist Yahudi sermayesi güdümündeki ABD yönetimiyle Suudi Krallığı arasındaki stratejik irtibat ve ittifak sır olmaktan çıkmıştı. Sn. Recep T. Erdoğan, Somali seyahatini yarıda keserek Riyad’a koşmuşlardı. Ardından Obama, çoğu Yahudi kökenli eski dış bakanları ve yüksek bürokratlarıyla Suudi Arabistan’a gidip tam kadro taziye ziyaretine katılmışlardı.

Kral Abdullah’ın ölmesinden sonra Suudi Arabistan’da neler olacağı merakla tartışılmaktaydı. Abdullah’tan sonra Riyad’ın ABD ile ve İran ile ilişkilerinde bir değişiklik olacak mı? Suudi-Mısır ilişkileri, Suriye ve Irak siyasetleri aynı kalacak mı? Yemen’deki ve Bahreyn’deki iç karışıklıklarda taraf haline gelen Suudiler, bu konumlarına sahip çıkacak mı? Riyad’ın El Kaide, IŞİD, El Nusra ve benzeri terör örgütlerine desteği kral Abdullah’ın yerine gelen alzheimer hastası Salman Bin Abdülaziz, şeyhi ve emiri bol Suudi Arabistan’ı bir arada tutmayı başaracak mı?

Şayet İktidar önceden belirlendiği gibi sarsıntısız el değiştirdiyse, Salman’ın kral olur olmaz Abdülaziz’in vasiyetini gözetleyen Kraliyet Divanı Başkanı Halid et-Tuveycri’yi görevden alıp yerine oğlu Muhammed’i ataması nasıl açıklanırdı? Oğul Muhammed babası tarafından, aynı zamanda veliahtlığa ve krallığa giden yolun başına, Savunma Bakanlığı’na da atanmıştı!

Riyad’da dolaşan söylentilere göre, Ahmed Bin Abdülaziz, Kral Abdullah’ın öldüğü gece Halid et-Tuveycri ve Kraliyet Divanı ile bir toplantı yapmıştı. Divan, Ahmet Bin Abdülaziz’e veliaht olarak biat etmiştir. Ölen kral Abdullah’ın Kraliyet Muhafızları Komutanı oğlu Mat’ab Bin Abdullah, amcası Ahmed’in bu eylemine karşı kendisine bağlı birlikleri en üst düzeyde alarma geçirip planlarını akim bırakmıştı. Yani Suud krallığında bir darbe yaşanmıştı. Anlaşılan bundan sonra ailenin üçüncü kuşağı güç kullanarak kuralları koyacaktı. Bu da kraliyet ailesinin iki kolu olan Sudeyriler ile Şimmeriler arasında çatışmaya yol açacaktı. Bu kollar, Abdülaziz’in Sudeyri ve Şimmeri aşiretlerine mensup iki karısına dayanmaktaydı. Kral Salman ile birlikte üstünlük Sudeyrilere geçmiş durumdaydı ve olası bir çatışma, aşiretler arası bir boyut kazanacaktı.

Suudi Arabistan’ın ekonomisi petrol dış satımına bağlıydı. 290 milyar dolarlık bütçenin yüzde 90’dan fazlası petrol dış satımı gelirlerine dayanırdı. Suudi petrolünü ARAMCA şirketi yönetiyordu. ARAMCO’ya Exxon Mobil, Chevron Texaco gibi Siyonist Sermayeli Amerikan petrol şirketleri ortaktı. George W. Bush’un ulusal güvenlik danışmanı Condoleezza Rice ARAMCO’nun yönetim kurulundaydı. Bush’un Başkan yardımcısı Dick Cheney’nin ifşa ettiği eski CIA ajanı ünlü Valery Plame’ın CIA paravan şirketi Brewsteri Jennings & Associates de Mobil’in kurucusu olarak ARAMCO’nun yönetiminde bulunmaktaydı. Suudi Arabistan’ı Ortadoğu’da bir güç yapan petrol-doların musluğu ABD’nin elinde tutulmaktaydı. Suudilerin can damarını elinde tutan ABD, kraliyetin dış politikasının belirlenmesinde de Riyad’daki iktidar savaşlarında da en etkili etkenlerden birisi sayılmaktaydı. İktidara abanan herkes, ABD’nin desteğini sağlamak için uğraşırdı. ABD de böylece bütün bu hizipleri kontrol altında tutmaktaydı. Bu durum, Riyad örneğin IŞİD’i resmen terör örgütü olarak gördüğünü açıklasa bile, ABD’ye el altından bazı emirlere IŞİD’i destekletebilme olanağı sağlamaktaydı.[9]

BOP Eşbaşkanları, “İslam Kahramanı” mıydı, Yoksa Siyonizm’in Hizmetkârı “Süfyan’ın Kurmayları” mıydı?

Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin Büyük İsrail hesabına bölgede rejim ya da sınırları değiştirme programıydı. AKP, planda rol kabul ettiği için 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkarıldı. Sonrasında Erdoğan 36 defa ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu kendisi açıklamıştı. Irak’ın 2004’te ABD’ye direnmesi, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’i yenmesi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi ve küresel krizle birlikte BOP sıkışmıştı. ABD 2008’in sonuna doğru, Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine devrederek, yeniden güç kazanıncaya kadar bölgeden çekilmeyi içeren bir planlama yaptı. Bu planı da Obama’lı dönemle birlikte uygulamaya başlamıştı.

Ahmet Davutoğlu ABD’nin 2008’in sonunda yaptığı o planlamadan kısa bir süre sonra, şu tarihi açıklamasını yaptı: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yenidünya düzeni olacaktır.” (AA, 21 Mart 2009) Davutoğlu ABD’nin küresel düzenine uygun alt bölgesel düzen kurma sözü verdikten yaklaşık bir ay sonra Dışişleri Bakanı yapıldı ve hemen işe başladı. Davutoğlu, “komşularla sıfır sorun” diyerek Irak, Suriye ve Lübnan’la hızla ortak kabine toplantılarına kadar varan işbirliğine soyundu; “Ortadoğu bölgesini birlikte inşa etme sorunuyla karşı karşıyayız” mesajı verdi. (Hürriyet, 18 Eylül 2009). Bu yeni “alt düzen” Ortadoğu Birliği’ni amaçlamıştı. AKP Hükümeti eşzamanlı olarak 2009 bahar aylarında Kürt Açılımı’nı da başlattı. Böylece Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlanacak ve Kürt Koridoru kurulacaktı. AKP bunu içeride kamuoyuna “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” propagandasıyla yutturmaktaydı.

İşte Davutoğlu’nun 25 Ocak 2015 günü Diyarbakır’da yaptığı konuşma bu hıyaneti yansıtmaktaydı. Davutoğlu, “Ertuğrul Gazi’nin torunları ile Selahattin Eyyubi’nin torunlarının Şam ve Kudüs için yeniden bir araya geleceğini ve Suriye’deki zalimlere karşı her yerde Türklerin, Kürtlerin ve Arapların oluşturduğu yeni bir Ortadoğu inşa edeceklerini” açıklamıştı! Bu sözler pratikte Suriye’ye karşı Türk-Kürt ittifakı anlamını taşımaktaydı. Davutoğlu bu nedenle “Kobani’ye buradan selam ediyorum. Kobani’deki her kardeşimin alnından öpüyorum. Kobani bize tarihin emanetidir” diye haykırmıştı! Bu sözler, aynı zamanda eğit-donat, İncirlik ve Kobani içerikli ABD’nin IŞİD stratejisine tam eklemlenmenin mesajıydı!” tespitleri gerçekleri yansıtmaktaydı.

“Aslında aklımda bir dizi soru dolanıyor. Doğrusu ya, aklımdaki soruların hepsi de aynı kapıya çıkıyor. “ASELSAN neden böyle güdük kaldı?” “Pancar Motor neden battı?”, “TAI neden etrafında yerli ve güçlü bir savunma sanayii kümelenmesi oluşturamadı?”, “Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) yüzde 20 yerli alt yüklenici kuralını neden bir türlü işletmeyi başaramadı?” Bu soruları o şirketlerin yaptıklarını küçümsemek için sormuyorum. Önemli işler yaptıklarına şahidim. Ama neden bir adım daha öteye gidemediklerini merak ediyorum. Önce bir durum tespiti yapıp Sayın Başbakanımızın art arda açıkladığı dönüşüm programlarını bir çerçeveye oturtalım. Türkiye bugüne kadar iç göçler vasıtasıyla büyümeye başladı. Köydekileri kentlere taşıdık. Kentlerdeki sanayi ve hizmetler sektörüne ucuz işgücü sağladık. Kente gelenlerin üretkenliği yaklaşık 3 kat arttı. Verimlilik artışı Türkiye ekonomisine katkı sağladı. Şimdi artık bu büyüme stratejisinin sonuna varıldı. Kentli nüfus, ben doğduğumda yüzde 30’lardaydı, şimdi yüzde 75’i aştı. Türkiye’nin bu yolla eskisi gibi tempolu büyümesi imkansızdır.

Şimdi söyleyin bakalım ASELSAN neden böyle güdük kaldı?

ASELSAN 1975 yılında kuruldu. O yıllar Kıbrıs ambargosu yıllarıydı. Rahmetli Erbakan Hoca iktidardaydı. Nasıl Pancar Motor’un başlangıcı olan Gümüş Motor’u o kurduysa, ASELSAN’ın kuruluşu sırasında da o vardı. ASELSAN pek çok iş yaptı. Ama kuruluşunun 40’ıncı yılında hala etrafında güçlü bir makine sanayii altyapısının gelişmesine imkân sağlanamadı. ASELSAN ve TAI’ye girdi sağlayan güçlü bir yerli tedarik zinciri hala oluşmadı. ASELSAN’ın kuruluşunun 40’ıncı yılında maalesef hala yüzde 70’lere varan yabancı tedarikle çalışan bir şirket konumunda yerinde saymasının altında hangi etkenler ve engeller yatıyordu. SSM kamu eliyle proje verirken ve yüzde 20 yerli tedarik imkânı sağlayabilecek durumdayken neden yerlileştirme oranı artmıyordu? Neden yerli tedarik denilen iş, OSTİM’de iki alüminyum blokun işlenmesini aşamıyordu? Neden yerli tedarik işi mühendislik becerisi isteyen daha yüksek teknolojili işlere doğru genişleyemiyordu? Memlekete SSM’nin düzenlediği kamu ihaleleri vasıtasıyla gelen yeni teknolojiler neden yerli şirketlere doğru yayılamıyordu? Kamu ihalesi vasıtasıyla gelen yeni yabancı teknoloji neden bu işe ortak olsun diye kamu eliyle kurulmuş şirketin sınırlarının dışına taşamıyordu? Kamu ihaleleri vasıtasıyla memlekete getirdiğimiz yeni teknoloji neden ASELSAN’ın, TAI’nin sınırlarını aşıp ülkede kök salamıyordu? Neden Amerika’da işler farklı yürüyor da bizde hep böyle oluyordu?” diyen yazar acaba “faizli sistemden feyizli ve bereketli bir netice alınamayacağını hiç bilmiyor ve inanmıyor muydu?

.Acaba ülkeyi beyinsizler (sefihler) ve beceriksizler mi yönetiyordu?

.Yoksa “dindar kahraman!” görünümlü “İslam Süfyanları” mı devleti ve milleti güdükleştiriyordu?

.Veya, hükümet edenler, gizli sömürge valisi kuklalardı da, ülkeyi dış güçler mi idare ediyordu.

Ağacın kökü çürürken, bunlar yapraklarını boyamaktaydı!”

Erbakan hocamızın, yaşadığımız süreçteki ekonominin durumunu özetleyen bir sözü vardı; “ağacın kökü çürüyor bunlar yapraklarıyla uğraşıyorlar” diyordu. Bu söz, öyle derin anlamlar içeriyor ki, ekonomistlerin, iktisatçıların sayfalar dolusu anlatamadıklarını bir cümlede özetliyordu. Malumunuz Avrupa Merkez Bankası, AB ülkelerinin içine girdiği ekonomik krizden çıkması için parasal genişlemeye gidiyordu. “Peki Parasal genişleme ne?” anlama geliyordu… Kısaca, Merkez Bankası kanalıyla bankaların elindeki değerli kâğıtlar alınarak piyasaya ekstradan para sürme olarak tarif ediliyordu. Böylece sürülen fazla para ile ekonominin canlandırılması amaçlanıyordu.

Avrupa Merkez Bankası’nın yaptığı parasal genişleme programını 2008’de patlayan kriz sonrasında ABD Merkez Bankası FED de uyguluyordu. 6 yıl uygulanan programa geçtiğimiz yıl son veriliyordu. FED’in uyguladığı parasal genişleme programından dolayı da Türkiye’ye yüksek miktarda sıcak para girişi yaşanıyordu. Bu sıcak para ile borsamız rekorlar kırıyor, ithalatımız patlıyor, ekonominin büyümesinde çift haneli rakamlara ulaşılıyordu. Yani anlayacağınız, her şey bir anda tozpembeye dönüyordu… Ancak programa son verilmesiyle birlikte de borsamız düşmeye, dolar değerlenmeye başlıyor, ekonomideki büyüme de hedeflerin altına düşüyordu. Görüleceği üzere ekonomimiz, hükümetin programlarına göre değil ABD’li FED’in kararlarına göre şekil alıyordu. Gerek ABD Merkez Bankası gerekse Avrupa Merkez Bankası, “ağacın kökünün” çürüdüğünün pekâlâ farkındalar ama bu sistem kendilerine hizmet ettiği için “sistemlerini” kaybetmek istemiyorlardı. “Ağacın yapraklarıyla” uğraşarak günü kurtarmaya çalışıyorlardı. Bu sömürü sisteminin sahipleri, dünyadaki “küresel servetin” yarısından fazlasını elinde tutuyorlardı. Yani şu anda dünyadaki toplam serveti 10 kabul edersek, bu servetin 5’i yüzde 1’lik dilime giren çoğu Siyonist Yahudi zenginlere aitken geri kalan 5’i de yüzde 99’una ait bulunuyordu. Görüleceği üzere bütün insanlık, yüzde 1’lik dilime giren zenginlere çalışıyor, daha doğrusu kölelik yapıyordu.

Türkiye’de uygulanan ekonomik politikalar da bu sistemin bir parçası olduğu için AKP döneminde dolar milyarderi sayısı belirgin bir şekilde artıyordu. Bakmayın siz milli gelirimizin 3 bin dolardan 10 bin dolarlara çıktığı propagandalarına… “Üretimi” öncelemeyen, tamamen “faiz” üzerine kurgulanmış bir ekonomik modelde, “servetin” adaletli bir şekilde paylaşılması da mümkün olmazdı. Cumhurbaşkanı, Hükümet ve Merkez Bankası üçgeninde sürdürülen “faiz kavgası” da kimseyi aldatmasın. Uygulanan ekonomik sistemin temeli faize dayalı olduktan sonra “faizin oranının” ne olduğunun bir önemi kalmazdı. Faizler yüksek olduğunda, sanki millet olarak zarardaymışız gibi havalar atılıyordu. Bu ilk bakışta doğru olabilir ama farkındaysanız sistemi hiç sorgulatmıyorlardı. Sistemde bir sorun yok da sanki bütün suç faiz oranlarındaymış gibi gösteriyorlardı. Oysa bozuk tezgâhtan sağlam ürün çıkmayacağı gibi bu bozuk sistemden de sağlam bir gelecek çıkmazdı…

Yapılması geren tıpkı Erbakan hocamızın dediği gibi “yapraklarla” oyalanmak değil, ağacın kökünü çürüten sistemi, modeli, tezgâhı değiştirmeye bakmaktı.[10]

 


[1] Müsned-i Ahmed, 5:372; heytemi Mecmau’z-Zevaid, 7:348

[2] Müslim Fiten, 126

[3] Ramuzu’l-Hadis, 518

[4] Buhari, Fiten,26; Müslim, Fiten,101

[5] Hâkim, Müstedrek, 4:520; Aliyyu’l-Muttaki, Kenzu’l-Ummal 11:125

[6] Muttaki, Kenzu’l-Ummal, 11:125; İsmail Hakkı Bursevi, tefsir-i Ruhu’l-Beyan 8:197

[7] Müslim, Fiten 113

[8] Tılsımlar, 212 Bediüzzaman

[9] bogun@gmail.com

[10] Sadettin İnan- Milli Gazete 29 Ocak 2015

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Nejat HAKKUL

Nejat HAKKUL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...