YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6980236b5f9cf
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 3
Bugün : 9856
Dün : 57744
Bu ay : 67600
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48770913
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Tehlikeli Senaryolar:

BAŞKANLIK YARIŞI VE SONRASI!

      

Kılıçdaroğlu uyarmıştı: Deepfake videosu tehlikeyi ortaya çıkardı.

Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu, sosyal medyadan yaptığı paylaşımla uyarmıştı. Kılıçdaroğlu’nun bahsettiği “deepfake video örnekleri” hayrete yol açmıştı.

CHP Genel Başkanı ve Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu, seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Başkanı Fahrettin Altun ve ekibine uyarılar yapmıştı. Kılıçdaroğlu, “dark web dünyasıyla anlaşmaya çalıştığını iddia ettiği Altun ve ekibini, yabancı istihbaratın eline düşebilecekleri konusunda” uyarmıştı. Ancak bu uyarı sonrası üst düzey bir CHP’li, gazeteci Murat Yetkin’e; “Siber seçim müdahaleleriyle ilgili önemli istihbaratları olduğunu” açıklamıştı.

Erdoğan’ın, İletişim Başkanlığı üzerinden Kılıçdaroğlu’nu yıpratmaya çalıştığı vurgulanmıştı!

Yetkin’in açıklamasında; “Gelen istihbarat bilgilerine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan, İletişim Başkanlığı üzerinden Kılıçdaroğlu’nun seçim kampanyasını yıpratmak amacıyla deepfake ve Cambridge Analytica benzeri sistemleri birlikte kullanarak sahte video ve ses kayıtları üretmek için düğmeye bastığı” hatırlatılmıştı. Kılıçdaroğlu’nun bahsettiği, Fahrettin Altun’un anlaştığı iddia edilen deepfake videolarındaki Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun örnekleri ise hayret uyandırıcıydı.

Kılıçdaroğlu, seçimlerin son 10 gününde yaptığı son uyarıda ise, “Cambridge Analytica’cılık oynamak sizin kapasitenizi aşar çocuklar” ifadelerini kullanarak İletişim Başkanlığına çağrıda bulunmuşlardı. Seçimler yaklaştıkça gerginlikler de artarken, siber seçim müdahaleleri ve sahte haberlerin önüne geçmek için alınacak önlemler büyük önem taşımaktaydı.

Peki “DEEPFAKE” ne olmaktaydı?

Deepfake, orijinal video görüntülerinin; yapay zekâ sistemlerinden yararlanarak, gerçeği ile ayırt edilemeyen sahte videoların oluşturulmasını mümkün kılan bir teknoloji sahtekârlığıydı. Son günlerde sıklıkla gündeme gelen bu teknoloji, konuşan kişinin ses ve yüz ifadelerini kullanarak, herhangi bir videodaki konuşmanın değiştirilmesine olanak sunmaktaydı. Böylece, gerçeği ile ayırt edilemeyen sahte videolar üretmek ve toplumu yanlış etkilemek imkânı doğmaktaydı.

Deepfake teknolojisi, sinema ve televizyon sektöründe kullanıldığında hatalı diyalogların düzeltilmesine yardımcı olabilecek olsa da, kötü niyetli kişiler tarafından kullanıldığında çok önemli ve tehlikeli riskler taşımaktaydı. Özellikle siyasi amaçlarla veya siber saldırılar için kullanılması durumunda; toplumun düşüncelerini yönlendirmek, manipüle etmek ve bazı kişileri kötüleyip gözden düşürmek mümkün olmaktaydı. Bu nedenle deepfake teknolojisi, giderek artan bir şekilde endişe oluşturan bir konu halini almıştı.

Kılıçdaroğlu’nun: “Seçimde galip geldiğimizde kimse sokağa çıkmasın!” uyarısı.

Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu, seçim gecesi yaşanabilecek provokasyonlara karşı halkı uyarmıştı. Kılıçdaroğlu, “Seçimde galip geldiğimizde kimse kutlama yapmasın, sokağa çıkmasın, evinde otursun. Sevinç gösterilerinde taşkınlık yapılabilir, eli silahlı unsurlar ortaya çıkabilir. Buna izin vermeyecek ortamı yaratmak zorundayız” ifadesini kullanmıştı.

Kılıçdaroğlu KRT TV yayınında şu açıklamalarda bulunmuşlardı!

– Bu (kışkırtıcı) dilin hiçbir yararı yok. Asgari ücreti yeteri kadar arttırmayın diyen dış güçler mi? Her ülke rekabet içindedir. Birden fazla dolar kuru çıktı. Ekonomiyi yönetemiyorlar. Bir yönetim kendi beceriksizliğini başka bir organa atmaya başlarsa artık yönetemiyor demektir. Bunun da sorgulanması lazım. Millet soğan alamıyor, dış güçler mi yaptı? Başarısız olunca “dış güçler”, millet yemiyor artık.

– (Dark web iddiaları)na gelince; benim bir konuşmamı veya bir görüntümü alarak bir şekliyle karalamak istiyorlar. Bu bilgi geldiğinde araştırdık, evet bu bilgi doğru. Yurt dışında hackerlar ile anlaşıldığı, onlara Bitcoin ile ödeme yapıldığı bilgisini aldık!..

– Seçimi kaybediyorlar, panik içindeler, çamura yatıyorlar.

– (En pis işlere girişilecek açıklaması) Namuslu bürokratlar var. O namuslu bürokratlar da bu seçimin sağlıklı ortamda yapılmasını istiyorlar.

– (Süleyman Soylu’nun “ses kaydı” ve casusluk iddiaları) Açıklasın ses kaydını. Ünal (Çeviköz) Bey’in konuyla ilgisi yok. Mutabakat metnini İngilizceye çevirdik. Gizli saklı bir şey yapmıyoruz ki. Biz AB Büyükelçileri ile bir araya geliriz, sorularına cevap veririz. Dış Politika Danışma Kurulumuz var. Türkiye’nin dış politikasını tartışırız. Bunlar CHP’yi bilmiyorlar, kendileri gibi biliyorlar. Her şeyden önce kendi ülkemizin çıkarlarını düşünürüz. Ünal Bey yetkin bir insan.

– Bu seçim ilk turda bitecek. Dipten bir talep geliyor. Sen milleti soğana muhtaç hale getirdin. Gençlerin bu işi ikinci tura bırakmaması lazım.

– Bizim kazanmamızı darbe olarak tanımlamak, demokrasiye ve milli iradeye inanmamak demektir. Seçim tarihini belirleyen, Meclis’i fesheden sensin, şimdi “Ben çıkmazsam darbedir” demektesin! Demokrasiye inançsızlığın sonucu bu. Devleti tek kişinin yönettiğinin örneği. Bu anlayış diktatörlerin anlayışıdır. TRT’ye, YSK’ya, Anadolu Ajansı’na güvenmiyorum. Kendi göbeğimizi kendimiz kesmek zorundayız.

– Seçimde galip geldiğimizde kimse kutlama yapmasın, sokağa çıkmasın, evinde otursun. Sevinç gösterilerinde taşkınlık yapılabilir, eli silahlı unsurlar ortaya çıkabilir. Buna izin vermeyecek ortamı yaratmak zorundayız.

Can Ataklı’nın Youtube Kanalı Konuşması Enteresandı! (08 Mayıs 2023)

Bakın size iki büyük skandalı anlatacağım:

Bir: Paşaları alıp Tank Palet Fabrikasına götürmüşlerdi. Tayyip Erdoğan konuşurken yine “Bay Kemal, o var ya…” filan dediğinde, o askerler “Bravo Sayın Cumhurbaşkanı” diye alkışlayıvermişlerdi. Kemal Kılıçdaroğlu ise buna çok sert bir tepki göstermişti. Hulusi Akar komutanları çağırıyor ve bir konuşma yapıp: “Bu Kılıçdaroğlu’na dava açacaksınız!” diyor. Komutanlar “Neden?” diye soruyorlar. Akar, “Çünkü size hakaret etti. Bunun altında kalamazsınız.” Komutanlar Akar’a: “Efendim tamam, biz de konuşmayı dinledik. Sizin ve Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki sözleri Kemal Kılıçdaroğlu’nun aleyhine. Biz Kılıçdaroğlu’nun da konuşmasını inceledik, dava açılacak bir durum yok” diyorlar. Onun üzerine Hulusi Akar çok öfkeli olarak, “O zaman sonucuna katlanırsınız ve bedelini ödersiniz!” diyor. Öyle mi diyorlar, “Ne yapalım, biz de bedelini öderiz!” deyip dört kuvvet komutanı istifa ediyorlar. Akar şaşırıyor ve Erdoğan araya giriyor, durumu yatıştırıyor ve istifalar şimdilik durmuş durumda. Bu birinci olay.

İki: Yine bir toplantıda Hulusi Akar paşalara diyor ki; “Seçimle ilgili ne düşünüyorsunuz?” (Hulusi Akar bunu; yani biz kaybedersek ve sokak karışırsa tavrınız ne olur anlamında soruyor.) Komutanlar öylece bakıyorlar. Ve diyorlar ki; “Sonuçta biz de bir vatandaş gibi gidip oyumuzu atacağız ve milli irade ne derse ona uyarız!” Ona diyorlar ki; “Sonuç nasıl çıkarsa çıksın, biz ona uyarız!” Yani demek istiyorlar ki; “Kaybettiğinizde bize güvenme, biz bu işte yokuz!” (Yani; “Bize güvenip SADAT’çıları, IŞİD’cileri, Trolleri sokağa salmayın… Eğer Milli irade sizi seçerse orada dururum, yok eğer muhalefeti seçerse onun yanında olurum ve güvenliği alırım” diyor.) Hulusi Akar’ın morali bozuluyor. İşte ondan sonraki mitinglerde Erdoğan’ın konuşmalarını yumuşatmaya başlaması bundan dolayıdır.

Biz bütün bunlara inanmak istemiyorduk. Ancak farklı kesimlerdeki kuşkulara, korkulara ve kurgulara dikkat çekmeye çalışıyorduk!

Genelkurmay Başkanı neden ve nasıl etkisizleştirilmeye çalışılmıştı?

Son dönemde çıkarılan bazı kanunlarla, ülkemiz Ordusunun üst yönetimine yönelik bazı köklü değişiklikler yapılmıştı. Bu çerçevede Silahlı Kuvvetlerin üst yönetimi, Milli Savunma Bakanlığına (MSB) bağlanmıştı. İlke olarak buna itirazım yoktur. Çünkü demokratik ülkelerde Silahlı Kuvvetler kural olarak Savunma Bakanlıklarına bağlı olurlar ve Ordu üst yönetimlerinin siyasi ve idari açıdan ilk muhatapları ve amirleri Savunma Bakanlarıdır. Bakanın üstünde de siyasi ve idari açıdan -ülke sistemine göre- Başbakan ve/veya Cumhurbaşkanı/Devlet Başkanı bulunmaktadır. Ancak son dönemde ülkemizde bu konuda yapılan değişikliklerde önemli bir sorun vardır.

Yapılan kanun değişikliklerindeki en büyük sorun, Genelkurmay Başkanı’nın Ordu üst yönetiminde ve emir-komuta zincirinde tamamen devreden çıkarılıp etkisiz konuma getirilmeye çalışılmasıdır! Genelkurmay Başkanı’nın Ordu üst yönetimindeki konumuna ise Milli Savunma Bakanı’nın yerleşmiş olmasıdır. Kuvvet komutanlıklarının ayrı ayrı ve doğrudan MSB’ye bağlanması ve Genelkurmay Başkanı’nın Kuvvet Komutanlıklarına emir ve talimat verme yetkisinin fiilen ortadan kaldırılması bunun en açık kanıtıdır. (Yani TSK, gündelik siyasetin bir aracı konumuna taşınmaktadır!)

Peki, Genelkurmay Başkanı fiilen Ordu üst yönetiminde nasıl etkisiz konuma taşınmıştır?

Kanun değişikliğiyle Genelkurmay Başkanı’nın -sınırlı bir konumu bulunan Genelkurmay Karargâhı dışındaki- Kuvvet Komutanları dahil, Silahlı Kuvvetlerin diğer tüm birimlerine disiplin soruşturması açma yetkisi bu yeni kanunla açıkça kaldırılmıştı. Genelkurmay seviyesindeki Disiplin Kurulları devreden çıkarılarak, Kuvvet Komutanlıklarının Disiplin Kurullarının verdiği kararların direkt üst denetim birimi olarak MSB Disiplin Kurulu yetkili kılınmıştı.

Askeri hiyerarşi nasıl ve niçin hiçe sayılmıştı?

İdari hiyerarşide ve özellikle askeri hiyerarşide bir üst komutan astlarına disiplin soruşturması açma yetkilerine sahip bulunmuyorsa, yani verdiği emir ve talimatları yerine getirmeyen astlarına karşı hiçbir hukuksal ve idari denetim ve hesap sorma yetkisi kullanamıyorsa, o komutanın astları üzerinde hiçbir otoritesi kalmazdı. Astları o komutanı kaale almazdı. Artık o, gerçek bir komutan değil sadece sembolik bir komutan sayılırdı. Hele bu otorite zayıflatma operasyonu doğrudan Ordu’nun en üst konumundaki Genelkurmay Başkanı’na karşı yapılırsa, tepeden tırnağa tüm ordu yönetiminde çok ciddi bir yönetim zafiyeti ortaya çıkardı. Yani artık konu kişiler meselesi olmayı aşar, sistem ve prensipler meselesi halini alırdı.

Anlaşılan o ki yapılmaya çalışılan, mevcut Milli Savunma Bakanı’nı, Genelkurmay Başkanı’nın konumunu da üstlenen bir yetkiye kavuşturmaktır. Böylece mevcut Genelkurmay Başkanı’nı fiilen devreden çıkararak, Savunma Bakanı Kuvvet Komutanlarının direkt amiri konumuna taşınacak, Ordu’nun sadece siyasi ve idari yönden değil, askeri yönden de doğrudan MSB’ye bağlanması sağlanacaktır!

Mevcut MSB’nin siyasi ve idari yönü yanında ayrıca bir de askeri açıdan Ordu’nun en üst komutanı yapılması amaçlanmıştır. Bunun için de Genelkurmay Başkanı’nın devreden çıkarılması uygun sayılmıştır. Gerekçesi ne olursa olsun, bu çok yanlış bir uygulamadır.

Ülke savunmasının en üst düzeyde dizaynı gibi bu tür yaşamsal konularda sistemde bir revizyon gerekiyorsa (ki gerekebilir) bunun belli bir kişiye endeksli olması çok yanlıştır. Kalıcı olan kişiler değil sistemler olmalıdır. Bu konularda önemli olan sistemi iyi kurmaktır.

Oysa burada doğru olan, Kuvvet Komutanlıklarını ilk elden direkt olarak önce Genelkurmay Başkanı’na bağlamak ve onun fiili komuta ve denetim ağına katmaktır. Yani askeri açıdan Ordu yönetiminde en üst konumda hiyerarşik amir ve disiplin amiri olarak Genelkurmay Başkanı’nın olması lazımdır. Elbette Genelkurmay Başkanı’nın ise idari ve siyasi açıdan MSB’ye tâbi olması doğaldır. Çünkü MSB’nin askeri bir üst makam değil, Cumhurbaşkanı adına salt idari ve siyasi denetim makamı olarak konumlanması uygun olandır.

Evet, Kuvvet Komutanlarının Genelkurmay Başkanı’nı atlayıp askeri hiyerarşi yönünden doğrudan MSB ile muhatap olmasıyla askeri insicamı bozan çok hatalı bir tercih yapılmıştır. Bu arada hayret, Anayasa Mahkemesi duruma vaziyet fırsatını nasıl kaçırmıştır? Çünkü yukarıda bahsettiğim ve Genelkurmay Başkanı’nın Kuvvet Komutanları dahil Silahlı Kuvvetlerin diğer birimlerine disiplin soruşturması açma yetkisini kaldıran kanun hükmü, 24 Mart 2023’te Anayasa Mahkemesi (AYM) önüne taşınmıştır. Ve maalesef AYM 6’ya karşı 9 oyla bu kanun hükmünü Anayasa’ya aykırı bulmamıştır!? (AYM, K.2022/160, RG.24.3.2023)

Oysa Anayasa çok açık biçimde Genelkurmay Başkanı’nı Silahlı Kuvvetlerin en üst “Komutanı” olarak belirlemiş ve üstelik savaş halinde Başkomutanlık görevini (Cumhurbaşkanlığı namına) üstlenmesini öngörmüş (m.117) bulunmaktadır. Üstelik aynı hüküm 2017 Anayasa değişikliğinde de aynen korunmuş ve yerini almıştır. Ayrıca Anayasa’da, MSB hiçbir şekilde bu konularda muhatap alınmamıştır.

O halde Anayasa’nın bizzat “Komutan” vasfı ve “Başkomutan” görevi tanıdığı bir makamı kanunla bu şekilde etkisiz ve sembolik hale sokmak bence Anayasa’ya açıkça aykırıdır. Keşke AYM’nin bazı üyeleri en azından gündelik siyasi boyutu olmayan ve ülkenin yüksek menfaatlerini ilgilendiren bu tür konularda bari “Aman yukarılar ne der!” kaygıları taşımadan ve bağımsız yargıç gibi davransalardı… Kim bilir, bir siyasi değişim olursa belki de yaklaşan seçimler en azından bazı AYM üyelerinin “zincirlerinden sıyrılarak” bundan böyle gerçekten bağımsız yargıçlar gibi hareket edebilmelerine vesile olacaktır![1]

Tayyip Demokrasisi ve “İleri Monarşi” Ayakta Kalacak mı?

“Dört tarafı denizlerle ve on dört tarafı düşmanlarla çevrili ülkemizde her başa geçen kendini monark, yönetim şeklini de monarşi zannediyor. Monarklaşanlara karşı halkın özgürlüğünü savunan ya da öyle lanse edilen yirmi yıllık iktidar, geçmişte örneği mevcut olan monarklara dönmekle kalmamış, kendi oligarklarını da yaratmıştır. İktidarın oligarkları, neredeyse Rus oligarklarını geçmiş durumdadır. Oligarklar sabah akşam ekranlarda ‘Padişahım çok yaşa’ ritüellerini aksatmazken, halka da ‘yort savul’ dipçiği indirmekten geri kalmamaktadır. Kraldan çok kralcılar öyle beslenmişler ki iktidar tarafından, monarkın ve monarşinin vazgeçilmez güzelliklerinden bahsetmeye başlamışlardır. Ülke hızla mutlak monarşiye giderken ‘bizden olmayanlara ölüm’ nidaları atılmaktadır. Evet ille de halk kendilerinin yandaş ve demokrat kölesi olacaktır. İktidarın kendi oligarkları beslenip semirirken, yani akla gelebilecek her türlü imkâna kavuşturulurken, halk soğan ve patatese ulaşamamanın zorluğunu bile konuşamayacaktır. İktidar, ülkenin zenginliğini bir grup kendi yandaşlarına aktarırken, halk kesimlerinin isyanını ‘yol ve köprü’yle bastırmaya çalışmaktadır. Halkın özgürlüğü için yirmi yıllık monarşinin, pardon iktidarın bitmesi şarttır. Bir grup ‘Başkanım çok yaşa’cıyı ultra zengin yapıp geniş halk kesimlerini soğan ve patatesin lafını edecek kadar fakirleştirerek yaşam alanını daraltmak, halkın özgürlüğünü elinden almaktır. Halkın özgürlüğü monark ve oligarkların ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Birilerinin sürekli karnı şişiyorsa halk özgür değil, köle konumundadır. Aç bırakılmış hiçbir insan özgür olduğunu iddia edemez. Özgür olmayan halka ‘indirim yalanı’ sadece serap gelir. İndirim değil ekonomik özgürlük istiyor halk.

Monarşilerde, devletin vatandaşını insanca yaşatması ikinci plandadır. Birinci planda yönetme ve hükmetme vardır. Daha doğrusu baskı altında tutmak birinci amaçtır. Vatandaş nefes almasın ki düşünecek zamanı olmasın, yönetime biat etsin, ‘Başkanım çok yaşa’ desin, oligarkların ‘yort savul’larına ses etmesin, üç kuruşluk ekmeği için didinsin, öyle hak, hukuk, adalet deyip durmasın. Yandaşlara şirket kuracak kadar tonlarca para, vatandaşa üç kuruşluk indirim ve zam!.. Hak hukuk nerede, adalet nerede!? Sosyal devletin sosyalliği sadece seçim dönemlerinde geçerli sanki. Bir ay doğalgaz ücretsiz olacakmış… Çünkü yeniden iktidar olurlarsa, hepsini geri alacak ve acısını milletten çıkaracaklarmış.”[2]

İçeride Bunlar Olurken Dışarıda da İşler İyice Karışmıştı!

İktidar kanadı, seçim heyecanı ile bilinen bazı gerçekleri gündemden düşürmeyi amaçlıyordu. Söz gelimi yıllar önce ABD tarafından ilan edilen Büyük Ortadoğu Projesi’nin, bölge ülkelerini parçalayarak yeni devletçikler kurulmasını hedeflediği çeşitli kaynaklardan dile getirilmesine rağmen, bu projenin eş başkanı olmak marifetmiş gibi takdim ediliyordu. Daha sonraları söz konusu “eş başkanlık” gündem dışında tutulmaya çalışılıyordu. Özellikle bazı Müslüman ülkelerin yöneticileri birtakım projeler konusunda ikna edilmiş olsalar da, söz konusu projelerin Müslüman halklar arasında tepki çekmesi sebebiyle dile getirilmiyordu. Ancak bu durum, İslam dünyasını küçük küçük parçalara ayırmayı hedefleyen birtakım projelerin iptal edildiği anlamına gelmiyordu.

Kaldı ki, artık ABD’nin Suriye’deki niyet ve hedefinin ne olduğunu öğrenmek için uzun uzun araştırmalar yapmaya bile gerek yoktu. Çünkü birtakım ABD’li üst düzey yetkililer, Suriye’ye ziyarete geliyor, doğrudan terör örgütü yöneticileri ile temasa geçiyordu. Eğitim kamplarında buluşuyor ve görüşmelerde bulunuyordu. Bununla da yetinmiyor, temaslarına ait fotoğraflar da medyaya servis ediliyordu. Kısacası ABD, terör ve terörist seviciliğini gizlemeye bile gerek duymuyordu. Çünkü ABD bölgemizden elini çektiği anda terör örgütleri yeni bir koruyucu bulma derdine düşüyordu. ABD’nin bölgemize biçtiği hedef konusunda terör örgütleri ile birlikte hareket etmek işlerine geliyordu. Böylece daha önce Irak’ta yaptıklarını, şimdilerde Suriye’de yapmanın amacı güdülüyordu.

Yandaş gazetelerde bile “ABD, Suriye’de terör devleti kurulmasına destek veriyor” şeklinde manşetler atılmaktaydı. Peki Suriye’de bir terör devleti kurulması ile ABD’nin bölgemizle ilgili projesi tamamlanmış mı olacaktı? Bu soruya evet demek yanlıştı. Çünkü ABD, bir diğer ifadeyle Haçlı-Siyonist ittifakı; dünya üzerinde yeni dengenin oluşmasını sağlayacak İslam Birliği’nin önünü kesmek için, başta Türkiye ve mevcut Müslüman ülkeleri ufalamadan rahat durmayacaktı. Bu sağlandığı takdirde hem Müslüman ülkeler bir güç merkezi olamayacaklar hem de Büyük İsrail’e giden yolda birtakım engeller oluşmayacaktı.

Haçlı-Siyonist ittifakının hedefleri, sadece Ortadoğu ile de sınırlı sanılmasındı. Son günlerde Tunus, Sudan ve Etiyopya’da yaşanan olaylar gösteriyor ki, Haçlılar İslam dünyasının huzura kavuşmasını istemiyorlardı. Çünkü yukarıda izah ettiğimiz hususlar, Haçlıların hem İslam dünyasını masrafsız bir şekilde sömürmeleri hem de karşılarında ciddi bir engel oluşmaması için İslam ülkelerinin karmaşadan kurtulmamaları lazımdı. Ancak bölgemizde huzurun sağlanabilmesi için sadece ABD’nin önünün kesilmesi de yeterli olmayacaktır. Rusya da, Suriye’de çatışmaların başladığı günden bugüne kadar; bir yandan Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunur görünürken öbür yandan Suriye’de çatışmaların son bulmasını istemiyor ve çatışmalardan onlar da yararlanıyordu. Sonuç olarak kaybeden hep Müslümanlar oluyordu. Yani, Türkiye’nin terör belasından kurtulabilmesi için sadece ABD’nin engellenmesi yetmiyor, Rusya’nın da elinin bölgeden çekilmesi gerekiyordu. Çünkü ABD ile Rusya arasında İkinci Dünya Savaşı sonlarında sağlanan anlaşma gereği dünyanın sömürü alanlarına ayrılmış ve paylaşılmış olduğu anlaşma hâlâ yürürlüğünü koruyordu.”[3]

Erdoğan ise, ben seçimi kazanayım da ne olursa olsun havasındaydı. Hatta seçimi kaybetmeleri halinde; bazıları iktidarı bırakmamak için, ülkeyi karıştıracak yanlış adımlar atmaktan bile, belki sakınmayacaklardı… Ve tabi sonunda, kendi başlarına pek büyük belalar saracakları tehlikeli bir hırsın yol açacağı hırçınlıklar çok daha pahalıya mal olacaktı. Umarız herkes ve her kesim halkın hür tercihine ve Milli iradenin tecellisine saygı duyacak ve razı olacaklardı…


[1] Ali D. Ulusoy / T24 26 Nisan 2023

[2] caferkeklikci@milligazete.com.tr

[3] abdulkadirozkan@milligazete.com.tr

 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ufuk EFE

Ufuk EFE

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...