İSRAİL’İN SINIRIMIZA YANAŞMASI
VE
İKTİDARIN F-16 YALVARIŞI
Savaş Türkiye Sınırlarına Yaklaşmıştı!
Haftalardır Lübnan’a yoğun bombardıman düzenleyen İsrail, Suriye’nin Tartus şehrini vurmaya başlamıştı. Tartus, Türkiye sınırına yakın bir noktada olmasının yanı sıra şehirde Rus Donanması’na ait askeri bir üs bulunmaktaydı. İsrail ve Şam yönetiminden olaya ilişkin henüz açıklama yapılmamıştı. İsrail’e ait savaş uçakları 9 Eylül 2024’te Suriye’nin Hama ve Tartus illerinde birden fazla askeri noktaya 15 hava saldırısı yapmıştı. Saldırıda 16 kişi ölmüş, 36 kişi yaralanmıştı. Tartus ve kırsalındaki bölgelerde Suriye ordusu ile İran destekli terörist grupların yanı sıra Lübnan Hizbullah’ı unsurlarının da bulunduğu konuşulmaktaydı. İsrail, iç savaşın başladığı 2011’den bu yana Suriye’de zaman zaman İran destekli gruplara ve Suriye ordusuna ait askeri noktalara saldırılar düzenliyorlardı.
Lübnan’da bilanço ağırlaşmaktaydı
İsrail’in saldırdığı diğer ülke Lübnan’da ise bilanço giderek ağırlaşmaktaydı. İsrail ordu sözcülüğünden yapılan açıklamada, İsrail ordusunun, gün içinde Lübnan’ın güneyi ve Bekaa bölgesine üçüncü defa hava saldırıları düzenlediği ifade edilmişti. Savaş uçaklarının Lübnan içinde Hizbullah’a ait olduğu ileri sürülen 1500 noktayı, insansız hava araçlarının da yüzlerce noktayı vurduğu anlaşılmıştı. İsrail ordusu, Lübnan’a pazartesi sabahından bu yana 2 binden fazla bomba attığını duyurmuşlardı. Aynı şekilde, İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, Lübnan’a saldırılarını yoğunlaştıracaklarını belirterek “Hizbullah’a nefes aldırmayacaklarını, saldırılarını hızlandırmaya devam edeceklerini” vurgulamıştı. Lübnan Sağlık Bakanı Firas el-Ebyad, başkent Beyrut’ta 24 Eylül 2024 tarihinde düzenlediği basın toplantısında, İsrail’in dün sabah saatlerinden bu yana ülkenin güneyi ile doğusundaki kasaba ve köylere “benzeri görülmemiş şekilde” gerçekleştirdiği saldırılarında ölenlerin sayısının 558’e, yaralananların sayısının ise 1835’e yükseldiğini aktarmıştı.
Yeri gelmişken şu gerçeği de vurgulamak lazımdı: HAMAS 12 aydır, süper zalimleri arkasına alan İsrail’e direnip şaşkınlığa uğratırken, HİZBULLAH ise 11 gün bile dayanamamış, hatta başta Liderleri Hasan Nasrallah olmak üzere, önemli komutanlarını kaybetmeye başlamıştı. Ve maalesef İran, Hizbullah’a sahip çıkamamıştı. Bundan sonra Lübnan Şiileri artık kendi başlarının çaresine bakacaklardı.
İsrail, savaşı Suriye’ye taşımıştı
İsrail, bir yıldır havadan, karadan ve denizden bombaladığı, on binlerce sivili katledip hayattan kopardığı Gazze’nin ardından şimdi Lübnan’a saldırmıştı. Hemen ardından 23 Eylül 2024’te İsrail’in, Suriye’nin liman kenti Tartus’a saldırdığı bilgisi alınmıştı. İsrail basınının duyurduğu habere göre, İsrail savaş uçakları, Rus Donanması’na ait askeri üssün bulunduğu Suriye’nin batısında yer alan Tartus şehrini vurmuşlardı. Tartus’un vurulduğuna ilişkin görüntüler kısa sürede sosyal medyada yayılmıştı. İsrail böylece adım adım Türkiye’ye yaklaşmaktaydı. Zaten ülkemizin yarısı Arz-ı Mev’ud kapsamındaydı. Yani İsrail; Gazze, Lübnan ve Suriye’den sonra Türkiye’yi kuşatacaktı!..
Lübnan’dan Kaçış Başlamıştı!
Lübnan Sağlık Bakanı, yaşanan saldırıları ‘En kanlı gün’ olarak nitelerken Lübnan’ın güneyinden büyük bir göç dalgası başlamıştı. İsrail savaş uçakları her sabah yeniden Lübnan’a bomba yağdırmaktaydı. Lübnan resmi haber ajansı NNA’ya göre ise İsrail savaş uçakları, ülkenin güneyindeki En-Nebatiye kentine bağlı Ez-Zerrariye ve Ensar beldeleri arasındaki bölgelere ve vadilere havadan saldırmaktaydı. Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıklamaları ülkedeki bilançonun giderek ağırlaştığını ortaya koymaktaydı. Ortadoğu’da artan gerginlik üzerine ABD’nin bölgeye ek asker göndereceği açıklanmıştı.
İsrail ordusu bunlarla yetinmeyip Lübnan’ın başkenti Beyrut’a hava saldırısı düzenlemeye başlamıştı. Görgü tanıklarından alınan bilgiye göre, saldırı, Hizbullah’ın güçlü olduğu Dahiye bölgesindeki mahallelerden Bir el-Abid’de bir binaya yönelik yapılmıştı. İsrail ordusu, yaptığı yazılı açıklamayla saldırıyı doğrulamıştı. Saldırının hedefinde Hizbullah’ın silahlı kanadının komutanlarından Ali Karaki olduğu anlaşılmıştı. Lübnan medyasına göre, ülkenin güneyinden 10 binlerce kişi başkent Beyrut ve kuzey bölgelerine doğru göç başlatmıştı. İsrail’in hava saldırıları nedeniyle yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan Lübnanlılar yollardaki yoğun trafik nedeniyle araçlarında kalmışlardı. İsrail ordusu Lübnan’ın güneyine düzenlediği saldırılarda hastaneleri, ambulansları ve sağlık merkezlerini hedef almıştı.
Bu arada İsrail de OHAL ilan etmek zorunda kalmıştı!
Hizbullah’ın füze saldırıları sonucu İsrail OHAL kararı almıştı. Hükümet, 30 Eylül 2024’e kadar geçerli olmak üzere ülke genelinde “OHAL” ilan edildiğini açıklamıştı. İsrail’den gelen görüntülerde, Lübnan’ın güneyinden Hayfa kenti çevresine atılan roketler nedeniyle bölgede sirenlerin çaldığı aktarılmıştı.
Kuduz İsrail’in sözde Savunma Bakanı Gallant’ın: “Altyapıyı çökerttik” küstahlığı!
The Times of Israel gazetesinin haberine göre, Gallant, İsrail ordusunun Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarına ilişkin açıklama yapmıştı. Gallant, “Geçtiğimiz gün, Hizbullah’ın 20 yıl boyunca inşa ettiklerini yerle bir ettik” iddiasında bulunarak, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın “en tepede tek başına kaldığını” ve “Rıdvan Gücü’nün tüm birimlerinin hizmet dışı bırakıldığını” aktarmıştı. İsrail’in Beyrut’a düzenlediği saldırıda Hizbullah’ın üst düzey askeri komutanlarından İbrahim Akil’in yanı sıra “Rıdvan Gücü”nün eski komutanlarından Ahmed Mahmud Vehbi’nin de aralarında bulunduğu 15 Hizbullah mensubu da ölmüş durumdaydı.
Aksa Tufanı bir yıla yaklaşmıştı!
Artık Müslümanlar iç muhasebe yapmalıdır; bu süreçte neler yaptık? Ve neleri başaramadık?
Gazzeli Mücahitlere nasıl bir katkı sağladık?
1- Yetersiz de olsa maddi destek (yardım) ulaştırdık.
2- Yürüyüş, miting, basın açıklaması vs. yaptık.
3- İsrail ürünlerine boykot uyguladık.
4- Sosyal medya çalışmalarına katıldık.
5- Akademik çalışmalar yaptık.
Evet aslında bir şeyler yaptık. En azından safımızı ve tarafımızı belli etmekten sakınmadık. Gazze’nin sesi olmaya ve yaşanan mezalimi tüm dünyaya duyurmaya çalıştık.
Fakat maalesef sadece bunları yapmakla kaldık, yeni ve yeterli tedbirler aldıramadık. Mesela; İsrail’e giden gemileri tam anlamıyla durduramadık, petrol sevkiyatının vanasını kapattıramadık, İsrail’in tasmasını tutan ABD’nin egemen olduğu İncirlik ve Kürecik üslerini bırakın kapattırmayı onları bile yeterince gündeme taşıyamadık, siyasi, diplomatik ve askeri ilişkileri kopartamadık. Ve en önemlisi bilfiil mücahitlere destek olamadık. Çünkü işbirlikçi iktidar, münafıkça bir tavırla, bu etkin ve kesin çarelere yanaşmamıştı.
Aslında mücahitlerin bizlerin övgüsüne ihtiyaçları yoktur. Zaten Allah onları bağışlayıp rahmet edeceğini ve destekleyeceğini beyan buyurmaktadır. “Yemin olsun ki (haklı hizmet ve hareket içindeyken) eğer Allah yolunda öldürülür, ya da ölürseniz; Allah’tan (size ulaşacak) olan bir rahmet ve mağfiret, onların (sizden ayrılanların ve sizi alaya alanların) bütün topladıkları (dünyalıklar)dan çok daha hayırlıdır.” (Âl-i İmrân: 157) Görevimiz; onların cihadını kolaylaştırmak, en azından kamuoyu oluşturmak için çırpınmalıyız.
Asıl çare olarak, Türkiye’de Rahmetli Erbakan Hocamızın programlarını uygulayacak ve Onun gibi duyarlı ve tutarlı davranacak bir Milli Çözüm = Milli Mutabakat iktidarının kurulmasının şart olduğu gerçeğini hatırlatmamız lazımdır.
Lütfen hatırlayınız; savaşın ilk haftalarındaydı. Kuduz Netanyahu bölge liderlerine seslenerek “Çıkarlarınızı, iktidarınızı korumak istiyorsanız tek bir şey yapmalısınız: Sessiz kalın!” diye uyarmıştı! Onlar da öyle yapmışlardı. Eğer bugün bu bombalar Dubai’de, Kahire’de, Riyad’da değil de Gazze’de ve Beyrut’ta patlıyorsa bundandır. İsrail -ve tabii ki ABD- ses çıkaran her yeri vurmaktadır: İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi, Yemen’i, Lübnan’ı…
Evet, İsrail’e “ses çıkarmanın” akla hayale gelmedik bedelleri vardır; açlık, enflasyon, kaos, bombalar, kan ve sınırsız/ahlâksız bir savaştır. Ses çıkarmak derken bağırıp çağırmaktan, cafcaflı laflarla hava atmaktan bahsetmiyoruz, İsrail’i vurmak ve direnişi silahlandırmaktan söz ediyoruz. Yoksa Filistin’e dua yollamakta ve Netanyahu’yu en sert sözlerle kınamakta bir beis yok.
Şanlı Hamas direniş ekseninin Filistin için yaptığı fedakârlığı ancak bir anne çocuğu için yapabilir. Onlar bilmiyor mu “Barış!” demeyi, “İki devletli çözüm” demeyi? Onlar bilmiyor mu İsrail’in arkasında süper güçlerin sınırsız desteğini? Onlar bilmiyor mu, Filistin için salon toplantılarıyla, kınamalarla yetinmeyi? Onlar bilmiyor mu Netanyahu’ya küfretmeyi?
Onlar çok mu seviyor sokaklardan çocuklarının cesetlerini toprağa vermeyi? Onlar çok mu istekli her gün bombalar altında inlemeye? Geçenlerde gencecik evladını cephede şehit veren Gazzeli bir kadın diyordu ki: “Filistin’e feda olsun bebeğim!”[1]
MÜSİAD ile TÜSİAD’ın Ne Farkı Kalmıştı?
İsrail’le ticaret tartışmaları devam ederken 18 Eylül 2024 tarihli Karar gazetesi, yayımladığı manşeti ile İsrail ile ticareti sürdüren şirketlerin çoğunun MÜSİAD üyesi olduğunu açıklayıp ‘Tesadüf mü?’ diye sormuşlardı.
Türkiye’nin, Gazze’de soykırım yürüten İsrail’le ticaretine tepki yağınca, iktidar tarafından: ‘Bu iş tamamen bitti’ açıklamaları yapılmıştı. Ancak gemilerin önce üçüncü ülkeler üzerinden, sonra doğrudan Tel Aviv limanlarına hâlâ ve her gün yük indirdiği ortaya çıkmıştı. İsrail ile ticarete karşı Erdoğan iktidarının da iş dünyasının da sessizliği kafa karıştırıcıydı. Gemilerin İsrail’e stratejik ürünler dahil sevkiyata devam etmesine karşı ne ticareti yapan İÇDAŞ ne üyesi olduğu MÜSİAD ne de Gümrük ve Ticaret Bakanlığı açıklama yapmıştı.
Bu gazete, İsrail ile ticarete devam ettiğini öne sürdüğü (MÜSİAD) Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’ne açıklama çağrısı yapmıştı. Gazete, haberinde “MÜSİAD: ‘Bizim için paradan önce ilkelerimiz gelir’ dediği halde, üyeleri nasıl oluyor da İsrail ile ticareti sürdürüyor? Kirli ticarette adı geçen şirketlerin çoğunluğunun MÜSİAD üyesi olması yalnızca tesadüf mü?” ifadelerini kullanmıştı.
“Gazze’de katliam devam ederken Türkiye’den Tel Aviv’e çimento ve çelik yüklü gemi seferlerinin yeniden başladığı ortaya çıktı. Kamuoyundaki tepkilere rağmen İÇDAŞ şirketine böyle bir ayrıcalık nasıl tanınıyor? KARAR’ın ortaya çıkardığı skandal karşısında sürdürülen sessizlik neden? Hükümetin İsrail ile ticaret yasağı nasıl delindi? Bazı şirketlere imtiyaz mı tanınıyor? Bu konudaki sorulara neden cevap verilmiyor?” soruları hâlâ yanıtsızdı.
‘İsrail ile Ticarette’ Utandıran Sessizliğin Perde Arkası
Gazze’deki vahşete rağmen Türkiye’nin İsrail’le yaptığı ticaretinin sürmesi tepki çekince hükümet dört ay önce ‘Ticaret bitti’ açıklaması yaptı. Ancak sonrasındaki süreçte ticaretin üçüncü ülkeler üzerinden devam ettiği iddiaları yansıdı. Vahim gelişme için yalanlama yapılmadı. Ancak tam bu süreçte Türkiye ile Yunanistan arasındaki ticaretin patlaması ‘Hülle mi?’ şüphesini çağrıştırdı. Yani Türk malları Yunan gemileriyle mi İsrail’e taşınmaktaydı? Bir başka ülkeden gelip Türk limanlarına uğradıktan sonra İsrail’e giden gemilerle ilgili şüpheler de yoğunlaştı. Bu şüpheler sürerken Gazze’de çoğu çocuk ve kadın olmak üzere (resmi rakamlar) 41 binden fazla Filistinliyi (gerçek rakamlar, kayıplarla beraber 100 bin masum insanı) katleden İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümetinin soykırımda kullandığı Azeri petrolünün Türkiye üzerinden taşındığı iddiaları bir kez daha gündeme taşındı. Ama bu konuyu gündeme getiren gençler gözaltına alındı.
Hâlâ İsrail’e Çelik-Çimento Gidiyor: İddialar ortadayken, ticaret gemilerinin yeniden işlemeye başladığını ise bazı gazeteler manşetine taşıdı. Bu süreçte, Çanakkale’den yola çıkan İÇDAŞ’a ait çimento ve çelik yüklü geminin Hayfa Limanı’na demirlemesi tartışmaları arttırdı. İÇDAŞ şirketi de Ticaret Bakanlığı da kamuoyunda büyük rahatsızlık yaratan hassas konuya ilişkin soruları yanıtsız bıraktı. En yetkili ağızlar tarafından gemilerin durdurulduğu dile getirilmesine rağmen gelinen nokta; ‘Hani ticaret bitmişti?’ sorularına yol açtı. Gazze’de hâlâ çocukların, kadınların katledildiği hatırlatılarak utanç tablosunun ortadan kaldırılması çağrıları yapıldı. İÇDAŞ’ın Türkiye’den İsrail’e çelik ve çimento taşıyan gemisi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘İsrail’in katliamları bitmeden, ateşkes ve barış sağlanmadan İsrail ile ticaret başlamayacak’ dediği 10 Eylül’de Hayfa Limanı’na ulaşmıştı.
Kamuoyu Açıklama Bekliyor: Öte yandan gündeme taşınan ve vicdanları kanatan utanç ticaretine karşı hükümetin de iş dünyasının da sessizliği mide bulandırıcıydı. Gemilerin İsrail’e stratejik ürünler dahil sevkiyata devam etmesine karşı, ne ticareti yapan İÇDAŞ ne üyesi olduğu MÜSİAD ne de ayıba engel olması gereken Gümrük ve Ticaret Bakanlığı açıklama yapmamıştı. Kamuoyunda ise vicdanları yaralayan ticarete karşı bir açıklama yapılması gerektiği görüşü öne çıkmıştı. Sosyal medya kullanıcılarının şirkete, MÜSİAD’a ve hükümete yönelttiği sorular hâlâ yanıtsızdı.
Bu ısrarlı sessizliğin nedeni merak ediliyor; İÇDAŞ’a: 41 binden fazla Filistinli katledilirken ve hâlâ cinayetler yaşanırken neden Tel Aviv’e çelik yüklü gemileri gönderiyorsunuz? Ticaret, kayıtlara yansıdığı halde neden ısrarla sessiz kalmayı tercih ediyorsunuz? MÜSİAD’a: Siz Müslümanlık vurgusuyla İsrail’e ağır suçlamalar yöneltirken, ilkelerden bahsederken üyelerinizle nasıl olup da ticareti sürdürüyorsunuz? Ticaret yapan şirketlerin çoğunluğunun üyeniz olması tesadüf mü? Ticaret Bakanlığı’na: Ticarete yasak getirildiyse bu gemiler nasıl hâlâ İsrail’e gidebiliyordu? Bu konuyla ilgili denetleme yapılmıyor mu? Bu kadar hassas bir konuda neden hâlâ net ve doyurucu bir açıklamadan kaçınılıyordu?
Oysa, Ticaret Bakanlığı, 2 Mayıs 2024 tarihinden bu yana Türkiye’den İsrail’e yönelik ihracat ve ithalat için tescil edilmiş hiçbir gümrük beyannamesi ya da İsrail’den Türkiye’ye ulaşan hiçbir İsrail sevkiyatının bulunmadığını açıklamıştı. Yoksa iktidar vatandaşlarını mı aldatmaktaydı?
Sn. Erdoğan BM Genel Kurulu’nda bir kez daha “Daha Adil bir Dünya Mümkündür” ve “Dünya 5’ten Büyüktür” diyerek Birleşmiş Milletler’in kapsayıcı vasfına uygun düşen, daha adil bir dünya düzeni için çözümler üretebilen, tüm insanlık adına ortak iradenin vücuda getirildiği bir teşkilat olarak yeniden yapılandırılması gerekliliğini tekrarlamıştı.
Acaba Sn. Erdoğan, BM’nin İsrail’i kurmak ve korumak üzere, ırkçı-emperyalist Yahudilerce kurgulandığını bilmiyorlar mıydı? Bu BM önceliğinde, adil ve huzurlu bir dünya kurulmasının imkânsızlığını idrak edemiyorlar mıydı? Yoksa iyice yıpranan ve güven kaybına uğrayan BM’nin, biraz makyajlanıp, Siyonizm hesabına dünyayı avucunda tutma planlarını Erdoğan üzerinden mi servis ediyorlardı? Bu Sn. Erdoğan “İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı” ve “D-8 Kurumları” gibi Milli ve gerçekçi çağrıları bile ağzına alamayacak kadar kahramanlaşmış mıydı?
27 Eylül 2024 tarihli internet sitelerinde “İsrail’le Azerbaycan’ın Askeri İşbirliği Mutabakatı imzaladıkları” haberleri çıkmıştı. Bakü’de düzenlenen Savunma Sanayi Fuarı’nda Azeri ve İsrail yetkililerinin kadeh tokuşturdukları fotoğraflar yayımlanmıştı. Özetle, İlham Aliyev’le Kuduz Katil Netanyahu ortaklıktan da öte “gardaş”lardı… Ee, Sn. Erdoğan’la da İlham Aliyev gardaştı!?
Erdoğan’dan Milli Onurumuza Yakışmayan F-16 Açıklaması!
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan, 2024 Eylül sonu gittikleri ABD’de, iki ülke arasındaki savunma sanayi alanındaki iş birliğinin son yıllarda kısıtlamalar nedeniyle maalesef potansiyelinin çok gerisinde kaldığına değinerek, “F-16 modernizasyon projesiyle yeni bir sayfa açtığımızı temenni ediyoruz. Bu alandaki ihracat engellerinin kalıcı şekilde kaldırılmasını bekliyoruz” temennisinde bulunmuşlardı.
Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) 79’uncu Genel Kurulu’na katılmak üzere bulunduğu New York’ta, Türk-Amerikan İş Konseyi ev sahipliğinde düzenlenen 15’inci Türkiye Yatırım Konferansı çerçevesinde Amerikalı ve Türk iş adamlarıyla bir toplantıda bu ifadeleri kullanmıştı. Tam beş yıldır, ABD’ye yalvarır gibi tekrarlanan bu temenniler, milli onurumuzu yaralamaktaydı.
Erdoğan, Macaristan Dönüşü Uçakta Gazetecilerin Sorularını Yanıtlamıştı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan: 19 Aralık 2023’te ise “(İsveç’in NATO üyeliği) Gerek Amerika’nın F-16 konusu gerekse Kanada’nın verdiği sözleri tutması noktasında beklediğimiz olumlu gelişmeler, inanıyorum ki parlamentomuzun da konuya olumlu bakışını hızlandıracaktır.” dileğini hatırlatmıştı.
Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, NATO zirvesi ikinci günü tamamlanırken düzenlediği basın toplantısında ABD Başkanı Joe Biden ile ikili görüşmesinin detaylarına ilişkin soruyu yanıtlamıştı. 12 Ekim 2023’te “(F-16 konusunda) Her zamankinden daha umutluyum” buyurmuşlardı.
Erdoğan, ABD Başkanı Joe Biden ile ikili görüşmesine ve görüşmede F-16 konusuna değinilip değinilmediğine ilişkin soru üzerine şunları aktarmıştı:
“Sayın Başkan’ın özellikle bizlere ifade ettiği konu, onlarda da Kongre’nin bağlayıcı olduğunu söylüyorlar. Kendisi elinden gelen her şeyi yapacağını bizlere söyledi, ‘Takipçisi olacağım ve umutluyum’ dedi. Ama aynen işte bizde de nasıl Parlamento’dan geçmesi gerekiyorsa orada da Kongre’den geçmesinin gerektiğini ve zaman zaman Demokratlardan bazen Cumhuriyetçilerden engel çıktığını ifade ettiler. Fakat gerek Sayın Başkan gerek Dışişleri Bakanı bu konuyla ilgili takipçisi olacağını bizlere söylediler. Temennimiz odur ki bu süreç içerisinde olumlu bir neticeyi alırız. Her zamankinden ben de daha umutluyum.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir gazetecinin, “NATO’da İsveç’e onay verdiniz. Bu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı için de bir yolculuğun başlangıcı mıdır?” sorusu üzerine, “Ben, ağzın bal yesin diyeyim. Temennim odur ki aynen senin umutlandığın gibi biz de umutlanalım.” ifadelerini kullanmıştı.
“Türkiye; F-16’lar Verilmeden İsveç’in NATO’ya Üyeliğini Onaylamaz!” kof çıkışları havada kalmıştı.
Savunma Bakanı Güler’e göre; “F-16’larımız, F-4’lerimiz bizim yapacağımız görevler için yeterli. Ancak biz tabii ki ileri bakıyoruz. İlerisi için de başlangıçta F-35’e müracaat etmiştik fakat F-35’te birtakım problemler çıktı. Onun da alternatiflerini çalışıyoruz. F-16’larımızı modernize etmek için F-16 Blok 70 Viper’dan 40 tane hazır alacak, 79 tanesinin modernizasyonunu TUSAŞ’ta kendimiz yapacağız.”
Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye, F-16 Viper tedarik defterini tamamen kapatmamıştı. 30 Eylül 2021 tarihinde başlayan 40 uçaklık F-16 Viper paketine ilişkin Milli Savunma Bakanlığı ile Pentagon arasında yürütülmekte olan görüşmelerden hâlâ bir sonuç alınamamıştı. Bakan’ın açıklamasına bakıldığında, Türkiye sadece oyalanmaktaydı. Umarız, son tahlilde 40 adet F-16 Viper alımı gerçekleşir ve Türk Hava Kuvvetleri’nin savaş uçağı sayısında TF-23 Kaan devreye girinceye kadar herhangi bir zafiyet yaşanmazdı.
Türkiye, ABD’li Lockheed Martin tarafından üretilen 40 adet F-16 ve 80’e yakın F-16 modernizasyon kiti almak için ABD’ye başvuru yapmıştı.
Reuters ajansı, başvurunun Dışişleri Bakanlığı’nda değerlendirme sürecinde olduğunu, Bakanlık onay verirse Kongre’ye gönderileceğini ve Kongre’nin bu satışı bloke etme gücü olduğunu aktarmıştı. Daha önce 100 adet F-35 savaş uçağı almak isteyen Ankara, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması nedeniyle 2019’da F-35 ortak üretim programından çıkarılmıştı.
30 Eylül 2021’de bu konu hakkında bir açıklama daha yapan Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, “Geri adım atmamız söz konusu değil, ABD ya uçaklarımızı verecek ya da paramızı” diye çıkışmıştı. Ajansa göre Türkiye’nin bu başvurusunun amacı, F-35 programından çıkarıldıktan sonra Hava Kuvvetlerini başka bir yolla modernize etmeye çalışmaktı.
25.10.2021 tarihinde ABD Kongresi’nin; aralarında hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçi üyelerin yer aldığı 11 kişi, Başkan Joe Biden yönetimine “Türkiye’ye F-16 savaş uçağı satılmaması” için çağrı yapmıştı.
Reuters’in haberine göre Kongre üyeleri, Türkiye’nin Lockheed Martin şirketinin ürettiği F-16 savaş uçaklarından 40 adet ve F-16 uçaklarının modernizasyonu için ise 80 kit alacağı yolunda basında çıkan haberlerden, “derin bir endişe duyduklarını” hatırlatmışlardı. 25 Ekim tarihli mektupta, “Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın eylül ayında Rusya’dan ilave S-400 savunma sistemi alacağını açıklamasının ardından; ABD yapımı uçakları, bir düşman gibi davranmaya devam eden bir müttefike göndererek ulusal güvenliğimizi tehlikeye atmayı göze alamayız.” vurgusu yapılmıştı.
ABD, Türkiye’nin 2019 yılında Rusya’dan S-400 savunma sistemi almasının ardından 100 adet F-35 savaş uçağı siparişini iptal etmişti ve Türkiye’yi bu savaş uçağının ortak üretim programından çıkarmıştı. Bunun üzerine, Milli Çözüm Dergisi: “ABD, ya F-35 için ödediğimiz paramızı geri vermesi veya hiç değil ise karşılığında bize F-16 göndermesi lazımdır” teklifini yapmış ve iktidar mecburen bu seçeneğe yoğunlaşmıştı. Ama maalesef bugüne kadar hiçbir sonuç alamamıştı. Bu iktidarın asıl günahı; 22 yıldır boş ve kof havalarla ve lüzumsuz yatırım harcamalarıyla uğraşıp, milletin milyarlarını pansuman tedbirlere yatırmış, Erbakan’ın başlattığı Ağır Sanayi atılımlarını ve savunma hazırlıklarını bırakmış, hatta bunların çoğunu arsa fiyatının altında satmış olmasıdır!
Yeri gelmişken F-16 savaş uçaklarını tanıtalım:
F-16 uçağı 1970’lerin sonlarına doğru üretilmiş olan, 4. nesil tek motorlu, yüksek performanslı fakat bununla birlikte oldukça ekonomik, muadillerine göre nispeten daha küçük boyutlu bir savaş avcı uçağıdır. Sonradan geçirdiği modernizasyonlarla F-35’ler üretilinceye kadar kara hedeflerine karşı da oldukça etkin bir teknoloji harikası sayılmaktaydı. O ana kadar yapılmış uçaklar arasında fiyat/performans oranı konusunda ciddi anlamda en iyi uçaklardan bir tanesi konumundaydı. Geçirdiği modernizasyonlar sayesinde mühimmat yelpazesi oldukça geniş olup, güçlü motoru sayesinde neredeyse çift motorlu uçaklar kadar yüksek performansa sahip durumdadır. Yapılmış olduğu dönemde teknolojisinin yanında manevra kabiliyeti ile de oldukça öne çıkmıştır. Şu anda bile Dünya üzerindeki en çevik uçaklar arasındadır. Blok modeli olarak adlandırılan farklı versiyonları vardır; yani 1970’teki uçaklar ile günümüzdeki uçaklar birbirinden çok çok farklıdır.
Türkiye ve F-16 uçakları!
Tarihler 1980’li yılları gösterdiğinde Türk Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan F-5, F-100, F-104 gibi uçaklarını daha yeni uçaklarla değiştirmek istemiş ve bunun için yeni bir savaş uçağı ihalesi başlatmıştı. İhale süresinin sonunda Türk Hava Kuvvetleri’nin tercih etmesi için birbirinden farklı 3 tip savaş uçağı geriye kalmıştı. Bu uçaklar sırasıyla F-16 Fighting Falcon, F/A-18 Hornet ve F-20 Tigershark uçaklarıydı. 1983 yılına gelindiğinde Türkiye’nin ekonomisi çok güçlü sayılmazdı. Dolayısıyla tercih edilecek savaş uçağının gerek birim maliyeti, gerekse bakım ve idame maliyeti yüksek seviyelerde olmamalıydı. Bu sebeple F/A-18 Hornet’lar ihalede kazanan taraf olamadılar. F/A-18 Hornet’lar ise esasen ABD Donanması için geliştirilmiş uçaklardı ve birincil amaçları uçak gemilerinde görev almaktı. Buna rağmen Hornet’lar manevra kabiliyeti dışında teknolojik olarak F-16’lardan daha fazla performansa sahip olmasına rağmen maliyeti dolayısıyla elenmekten kurtulamamıştır.
F-20 Tigershark’lar ise ihale süresince teklif edilen uçakları inceleyen Hv.K.K. personeli tarafından geçer not alamamış, performansı düşük bulunan uçak da yine F-16 karşısında ihaleyi kaybetmiş olmaktaydı.
İhalenin 3. alternatifi olan F-16’lar ise özellikle fiyat/performans anlamında iyi bir grafik çizdiği için rakiplerine göre avantaj yakalamış ve bu şekilde ihaleyi kazanan taraf, sonradan Lockheed Martin tarafından satın alınan General Dynamics firması olacaktı. Türkiye toplam 160 adet F-16 savaş uçağını envanterine katacaktı. Projeye birkaç ay önce F-16’ları test eden ve elim bir kazada şehit olan Pilot Binbaşı Okan Öncel’in anısına “Öncel” adı verilmesi kararlaştırılmıştı. İhalenin sonuçlanmasından sonra ise üretim fazına geçilmiş olacaktı. Çünkü o günkü Türkiye, ihalede satın alınacak uçakların Türkiye’de üretilmesini şart koşmaktaydı. Bu karar sayesinde 1984 ve 1985 yıllarında ABD-Türkiye ortaklığı ile TAI ve TEI firmaları kurulmuş ve gelecekte Türk Savunma Sanayii için önemli bir zemin hazırlanmıştır. TAI yapısal ve aviyonik aksamlardan, TEI ise motor üretiminden sorumlu olacaktır. Bu tarihi atılımlarda Rahmetli Erbakan Hocamızın çok önemli payı vardır. Takvimler 1987’yi gösterdiğinde hem TAI hem de TEI üretim/montaj çalışmalarına başlamıştır. Bu kapsamda ilk başlarda ABD’den gelen parçaların montajı yapılmış, bir nevi yapboz gibi uçak parçaları birleştirilerek uçar hale getirilirken, “İlerleyen yıllarda firmaların kendini geliştirmesiyle birlikte uçaklar üzerinde önemli yerlilik oranları da oluşmaya başlayacaktır.” temennileri de havada kalmıştır.

İSRAİL’İN SINIRIMIZA YANAŞMASIVEİKTİDARIN F-16 YALVARIŞI
Evet aslında bir şeyler yaptık. En azından safımızı ve tarafımızı belli etmekten sakınmadık. Gazze’nin sesi olmaya ve yaşanan mezalimi tüm dünyaya duyurmaya çalıştık.
Fakat maalesef sadece bunları yapmakla kaldık, yeni ve yeterli tedbirler aldıramadık. Mesela; İsrail’e giden gemileri tam anlamıyla durduramadık, petrol sevkiyatının vanasını kapattıramadık, İsrail’in tasmasını tutan ABD’nin egemen olduğu İncirlik ve Kürecik üslerini bırakın kapattırmayı onları bile yeterince gündeme taşıyamadık, siyasi, diplomatik ve askeri ilişkileri kopartamadık. Ve en önemlisi bilfiil mücahitlere destek olamadık. Çünkü işbirlikçi iktidar, münafıkça bir tavırla, bu etkin ve kesin çarelere yanaşmamıştı.
Aslında mücahitlerin bizlerin övgüsüne ihtiyaçları yoktur. Zaten Allah onları bağışlayıp rahmet edeceğini ve destekleyeceğini beyan buyurmaktadır. “Yemin olsun ki (haklı hizmet ve hareket içindeyken) eğer Allah yolunda öldürülür, ya da ölürseniz; Allah’tan (size ulaşacak) olan bir rahmet ve mağfiret, onların (sizden ayrılanların ve sizi alaya alanların) bütün topladıkları (dünyalıklar)dan çok daha hayırlıdır.” (Âl-i İmrân: 157) Görevimiz; onların cihadını kolaylaştırmak, en azından kamuoyu oluşturmak için çırpınmalıyız.
Asıl çare olarak, Türkiye’de Rahmetli Erbakan Hocamızın programlarını uygulayacak ve Onun gibi duyarlı ve tutarlı davranacak bir Milli Çözüm = Milli Mutabakat iktidarının kurulmasının şart olduğu gerçeğini hatırlatmamız lazımdır.
Lütfen hatırlayınız; savaşın ilk haftalarındaydı. Kuduz Netanyahu bölge liderlerine seslenerek “Çıkarlarınızı, iktidarınızı korumak istiyorsanız tek bir şey yapmalısınız: Sessiz kalın!” diye uyarmıştı! Onlar da öyle yapmışlardı. Eğer bugün bu bombalar Dubai’de, Kahire’de, Riyad’da değil de Gazze’de ve Beyrut’ta patlıyorsa bundandır. İsrail -ve tabii ki ABD- ses çıkaran her yeri vurmaktadır: İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi, Yemen’i, Lübnan’ı…
Evet, İsrail’e “ses çıkarmanın” akla hayale gelmedik bedelleri vardır; açlık, enflasyon, kaos, bombalar, kan ve sınırsız/ahlâksız bir savaştır. Ses çıkarmak derken bağırıp çağırmaktan, cafcaflı laflarla hava atmaktan bahsetmiyoruz, İsrail’i vurmak ve direnişi silahlandırmaktan söz ediyoruz. Yoksa Filistin’e dua yollamakta ve Netanyahu’yu en sert sözlerle kınamakta bir beis yok.
Şanlı Hamas direniş ekseninin Filistin için yaptığı fedakârlığı ancak bir anne çocuğu için yapabilir. Onlar bilmiyor mu “Barış!” demeyi, “İki devletli çözüm” demeyi? Onlar bilmiyor mu İsrail’in arkasında süper güçlerin sınırsız desteğini? Onlar bilmiyor mu, Filistin için salon toplantılarıyla, kınamalarla yetinmeyi? Onlar bilmiyor mu Netanyahu’ya küfretmeyi?
Onlar çok mu seviyor sokaklardan çocuklarının cesetlerini toprağa vermeyi? Onlar çok mu istekli her gün bombalar altında inlemeye? Geçenlerde gencecik evladını cephede şehit veren Gazzeli bir kadın diyordu ki: “Filistin’e feda olsun bebeğim!”
ALLAH SİYONİSTLERİN VE ŞEYTANIN ŞER ŞEBEKESİNİN ÖNÜNDE SİLAHLI MÜCADELE EDEN HAMASLI KARDEŞLERİMİZİ VE İLMİ FİKRİ VE ERBAKAN HOCAMIZININ PROGRAMLARINI UYGULAYA BİLMEK İÇİN MÜCADELE EDEN MİLLİ ÇÖZÜMCÜ KARDEŞLERİMİZİN YARDIMCISI OLSUN İNŞALLAH
Ülkemizde sanat gelişmiyor diye her zaman eleştiri olmuştur. Oysa 23 yıldır oynanan tiyatronun sanatsal değerini ele alanlar olsa; yapılanların, tüm tiyatrolardan daha etkili bir şekilde halkı inandırdığını anlarlardı. Evet ilk günden bu yana halka karşı durmadan kahramanlık hikayeleri anlatanların, sahne arkasında nasıl da rejisörün kölesi olduğunu ancak tiyatronun farkına varanlar anlıyorlar. Nasıl mı? Aksa Tufanından 17 gün önce Amerika’da katil Netanyahu ile kırmızı kravatlar eşliğinde görüşenlerin; bir yıldır sahtekarca Gazze demesine inanmıyorlar ve aslında o katilin işbirlikçisi olduğunu biliyorlar. Tüm mesele tiyatronun farkına varmak. Bu farkındalık da ancak Milli Çözüm ile mümkün oluyor.
Evet aslında bir şeyler yaptık. En azından safımızı ve tarafımızı belli etmekten sakınmadık. Gazze’nin sesi olmaya ve yaşanan mezalimi tüm dünyaya duyurmaya çalıştık.
Fakat maalesef sadece bunları yapmakla kaldık, yeni ve yeterli tedbirler aldıramadık.
Mesela; İsrail’e giden gemileri tam anlamıyla durduramadık, petrol sevkiyatının vanasını kapattıramadık, İsrail’in tasmasını tutan ABD’nin egemen olduğu İncirlik ve Kürecik üslerini bırakın kapattırmayı, onları bile yeterince gündeme taşıyamadık.
Siyasi, diplomatik ve askeri ilişkileri kopartamadık.
Ve en önemlisi, bilfiil mücahitlere destek olamadık.
Çünkü işbirlikçi iktidar, münafıkça bir tavırla, bu etkin ve kesin çarelere yanaşmamıştı.
Bu iktidarın asıl günahı; 22 yıldır boş ve kof havalarla ve lüzumsuz yatırım harcamalarıyla uğraşıp, milletin milyarlarını pansuman tedbirlere yatırmış, Erbakan’ın başlattığı Ağır Sanayi atılımlarını ve savunma hazırlıklarını bırakmış, hatta bunların çoğunu arsa fiyatının altında satmış olmasıdır!
KAHROLSUN ZALİMLER VE İŞBİRLİKÇİ HAİNLER
İSRAİLLE TİCARETİ KESEMEYENLER, BİR DE HİÇ UTANMADAN SIKILMADAN İSRAİLE SİLAH AMBARGOSU UYGULANMALI TEKLİFİNDE BULUNMUŞLARDI. SEN Kİ İSRAİLE, ATACAĞI BOMBANIN ÇELİĞİNİ GÖNDER, BOMBAYI ATACAK JETİN YAKITINI GÖNDER, PATLAYACAK BOMBANIN BARUTUNU GÖNDER, İSRAİLİN HER TÜRLÜ İHTİYACINI KARŞILA, VE SONRA ÇIK DE Kİ İSRAİLE SİLAH AMBARGOSU UYGULANMALI. OH NE ALA DÜNYA. GÖRMEDİK BÖYLE MÜNAFIKLIK.
“Gazze’de katliam devam ederken Türkiye’den Tel Aviv’e çimento ve çelik yüklü gemi seferlerinin yeniden başladığı ortaya çıktı. Kamuoyundaki tepkilere rağmen İÇDAŞ şirketine böyle bir ayrıcalık nasıl tanınıyor? KARAR’ın ortaya çıkardığı skandal karşısında sürdürülen sessizlik neden? Hükümetin İsrail ile ticaret yasağı nasıl delindi? Bazı şirketlere imtiyaz mı tanınıyor? Bu konudaki sorulara neden cevap verilmiyor?” soruları hâlâ yanıtsızdı.
İÇDAŞ’a: 41 binden fazla Filistinli katledilirken ve hâlâ cinayetler yaşanırken neden Tel Aviv’e çelik yüklü gemileri gönderiyorsunuz?
Ticaret, kayıtlara yansıdığı halde neden ısrarla sessiz kalmayı tercih ediyorsunuz?
MÜSİAD’a: Siz Müslümanlık vurgusuyla İsrail’e ağır suçlamalar yöneltirken, ilkelerden bahsederken üyelerinizle nasıl olup da ticareti sürdürüyorsunuz?
Ticaret yapan şirketlerin çoğunluğunun üyeniz olması tesadüf mü?
Ticaret Bakanlığı’na: Ticarete yasak getirildiyse bu gemiler nasıl hâlâ İsrail’e gidebiliyordu? Bu konuyla ilgili denetleme yapılmıyor mu? Bu kadar hassas bir konuda neden hâlâ net ve doyurucu bir açıklamadan kaçınılıyordu?
YA RABBİ; Asıl çare olarak, Türkiye’de Rahmetli Erbakan Hocamızın programlarını uygulayacak ve Onun gibi duyarlı ve tutarlı davranacak bir Milli Çözüm = Milli Mutabakat iktidarının kurulmasını BİR AN ÖNCE NASİP EYLE.
Andolsun, (peygamber ve Hakka rehber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir (ve tarafımızdan şu garantiyi vermişizdir):
Elbette onlar; mutlaka kendilerine yardım edilecek (nusret verilecek ve zafere eriştirilecekler)dir.
Ve hiç şüphesiz; Bizim askerlerimiz (ve desteklediklerimiz) elbette galip gelecek (zalimlerin ve kâfirlerin düzenlerini devirecek)lerdir. (SAFFAT SURESİ 171-172-173. AYETİ KERİMLERİ)
https://www.mealikerim.com/37/saffat/173
Aslında mücahitlerin bizlerin övgüsüne ihtiyaçları yoktur. Zaten Allah onları bağışlayıp rahmet edeceğini ve destekleyeceğini beyan buyurmaktadır. “Yemin olsun ki (haklı hizmet ve hareket içindeyken) eğer Allah yolunda öldürülür, ya da ölürseniz; Allah’tan (size ulaşacak) olan bir rahmet ve mağfiret, onların (sizden ayrılanların ve sizi alaya alanların) bütün topladıkları (dünyalıklar)dan çok daha hayırlıdır.” (Âl-i İmrân: 157) Görevimiz; onların cihadını kolaylaştırmak, en azından kamuoyu oluşturmak için çırpınmalıyız.
Asıl çare olarak, Türkiye’de Rahmetli Erbakan Hocamızın programlarını uygulayacak ve Onun gibi duyarlı ve tutarlı davranacak bir Milli Çözüm = Milli Mutabakat iktidarının kurulmasının şart olduğu gerçeğini hatırlatmamız lazımdır.
Gazzeli Mücahitlere nasıl bir katkı sağladık?
1- Yetersiz de olsa maddi destek (yardım) ulaştırdık.
2- Yürüyüş, miting, basın açıklaması vs. yaptık.
3- İsrail ürünlerine boykot uyguladık.
4- Sosyal medya çalışmalarına katıldık.
5- Akademik çalışmalar yaptık.
Evet aslında bir şeyler yaptık. En azından safımızı ve tarafımızı belli etmekten sakınmadık. Gazze’nin sesi olmaya ve yaşanan mezalimi tüm dünyaya duyurmaya çalıştık.
Fakat maalesef sadece bunları yapmakla kaldık, yeni ve yeterli tedbirler aldıramadık. Mesela; İsrail’e giden gemileri tam anlamıyla durduramadık, petrol sevkiyatının vanasını kapattıramadık, İsrail’in tasmasını tutan ABD’nin egemen olduğu İncirlik ve Kürecik üslerini bırakın kapattırmayı onları bile yeterince gündeme taşıyamadık, siyasi, diplomatik ve askeri ilişkileri kopartamadık. Ve en önemlisi bilfiil mücahitlere destek olamadık. Çünkü işbirlikçi iktidar, münafıkça bir tavırla, bu etkin ve kesin çarelere yanaşmamıştı.
Asıl çare olarak, Türkiye’de Rahmetli Erbakan Hocamızın programlarını uygulayacak ve Onun gibi duyarlı ve tutarlı davranacak bir Milli Çözüm = Milli Mutabakat iktidarının kurulmasının şart olduğu gerçeğini hatırlatmamız lazımdır.
(Makaleden özet alıntı)
Erbakan Hoca’mızın yılar öncesinde yaptığı ırkçı siyonizm ve yapacakları hakkındaki uyarıları bugün bir bir gerçekleşirken, hala kuduz it İsrail’e ticaretin kesilmemesi, üslerin kapatılmaması, petrol sevkiyatının lojistiğinin sağlanması kuru kahramanlığın arkasındaki hinliği ortaya koymaktadır. Bunu İsrail “düşman görünümlü dost” tabiri ile zaten açıklamış oldu. ABD hem F35 leri hem de parasını vermeyerek resmen sokak kabadayısının mala mülke çökmesi gibi bir tavır sergiliyor ki zaten bundan başka bir şey de beklenemez. Fakat elimizde bir sürü koz varken (Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya alınması, ülkemizdeki üsler vb.) bunların hiç birinin menfaatlerimizin elde edilmesi için kullanılmaması insanın aklına başka soruları getiriyor. Hele hele çökmekte olan ve ahlaksızlığın kaynağı olmuş AB’ni hala bir umut olarak görmek nasıl bir gaflet? Yine çökmüş durumdaki BM’leri hala güya yeni ve adil dünyanın kurulması bağlamında bir araç görmek gafletle bile izah edilemez. Bak; bugüne kadar hedeflerine hizmet için kullandığı fakat işe yaramadığı zaman da posası çıkmış olarak hurdalığa atılması gerektiğini İsrail BM gücünü vurarak gösterdi. Sanki BM yenilenince başka bir yere hizmet edecek. Bu batı bugüne kadar verdiği hangi sözü tutmuş ki şimdi verdiklerini tutsun.
Bu ırkçı Siyonizm’i bitirecek ve batıyı hizaya sokacak tek çözüm Erbakan Hoca’mızın İslam BM’si, İslam Ortak Parası, İslam Ortak Pazarı, İslam Kültür Paktı, İslam Ortak Askeri Paktı projeleri ile tüm dünyanın mazlum milletlerini bir araya getirecek önce D8’ler sonra D60’lar ve D160’lar projeleridir. Bu projeleri uygulayabilmek için Hocamız buyuruyor du ya “maya gerek maya”. Öyle elini ırkçı siyonizm’e verip kolunu kaptırmışlarla bu iş olmaz. Bu tiplerin görevi siyonizmin hedeflerine ulaşması için halkların ruhunun siyonizm tarafından zapt edilmesini sağlamaktan başka bir şey değildir. Yoksa Netanyahunun “çıkarlarınız için sessiz kalın” yani oturun oturduğunuz yerde manasındaki sözlerine neden bir tanesi çıkıp ta bir şey diyemedi?
Aksa Tufanı bir yıla yaklaşmıştı!
Artık Müslümanlar iç muhasebe yapmalıdır; bu süreçte neler yaptık? Ve neleri başaramadık?
Gazzeli Mücahitlere nasıl bir katkı sağladık?
1- Yetersiz de olsa maddi destek (yardım) ulaştırdık.
2- Yürüyüş, miting, basın açıklaması vs. yaptık.
3- İsrail ürünlerine boykot uyguladık.
4- Sosyal medya çalışmalarına katıldık.
5- Akademik çalışmalar yaptık.
Evet aslında bir şeyler yaptık. En azından safımızı ve tarafımızı belli etmekten sakınmadık. Gazze’nin sesi olmaya ve yaşanan mezalimi tüm dünyaya duyurmaya çalıştık.
Şanlı Hamas direniş ekseninin Filistin için yaptığı fedakârlığı ancak bir anne çocuğu için yapabilir. Onlar bilmiyor mu “Barış!” demeyi, “İki devletli çözüm” demeyi? Onlar bilmiyor mu İsrail’in arkasında süper güçlerin sınırsız desteğini? Onlar bilmiyor mu, Filistin için salon toplantılarıyla, kınamalarla yetinmeyi? Onlar bilmiyor mu Netanyahu’ya küfretmeyi?
Asıl çare olarak, Türkiye’de Rahmetli Erbakan Hocamızın programlarını uygulayacak ve Onun gibi duyarlı ve tutarlı davranacak bir Milli Çözüm = Milli Mutabakat iktidarının kurulmasının şart olduğu gerçeğini hatırlatmamız lazımdır.
DIŞ POLİTİKA FACİASI…
Leblebici dükkanını işleten bir esnaf bu ülkeyi daha iyi yönetir!
Ülkemiz stratejik ve jeopolitik olarak dünyanın en önemli Devletidir!
NATO’nun en güçlü ikinci devleti olarak;
Hükümetin eline defalarca türlü türlü fırsatlar geçmesine rağmen siyasi hamlelerin en kötüsünü yapmayı nasıl başarıyor acaba?
Bilindiği üzere dünyada iki çeşit alt teknoloji altyapısı vardır.
Doğu ve Batı bloğu olarak..
Biz NATO üyesi olduğumuz içinde Batı bloğu altyapısını kullanıyoruz.
Bütün silah, savunma ve saldırı sanayimiz bu altyapıya göre ayarlanmış durumdadır.
Yani Doğu Bloğundan aldığımız bir savunma sistemini kendi savunma ağımıza entegre edemiyoruz.
S-400 krizinden yıllar öncesinde F-35 Programının üretici ortaklarından bir tanesiydik ve bütün planlarımızı buna göre yapmıştık… Savaş gemilerimize kadar hemde…
Üstelik, F-35 lerin parasını peşin ödemiştik ayrıca bu uçaklar için akıllı bombalar üretip, uçağı kullanan diğer ülkelere satacaktık hem caydırıcılığımız artacak hemde F-35 mühimmatlarının satışlarından elde edeceğimiz gelirle, 5. Nesil Savaş uçakları belki de bedavaya gelmiş olacaktı!
Ayrıca ABD yapımı PATRIOT ve THAAD gibi sistemleri alma fırsatımız varken,
S-400 gibi katmanlı hava savunmamıza entegre edemeyeceğimiz sistemleri neden aldık?
Milli Çözüm’ün F-16 uyarılarının üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen neden hâlâ oyalanıp aldatılmaktayız ve paramızı neden iade alamadık?
Yahu Leblebiciyi o koltuğa otursa en azından devletimiz lehine bir siyaset ve stratejiden kârlı çıkmaz mıydı?
PKK SALDIRMAK ÜZERE İŞBİRLİKÇİLER “ÇÖZÜM SÜRECİ” DERDİNDE!
Daha önce ki Çözüm Sürecinin acı reçetesini maalesef ülke olarak ödedik. Yüzlerce şehit ve gazi verdik! İsrail, tanklarını Suriye’ye çevirmiş, Suriye’de kirli ittifaklar dönüyor..
Ülkemize düşman olan diğer ülkeler, İsrail’e Suriye’de alan açıyor. Ruslar bir haftadır İdlib’i vuruyor. Ülkemizin desteklediği SMO Güçleri Kilis’in yanı başında birbiriyle savaşıyor.
PKK Suriye’de yüzbin militan toplamış. ABD bizzat eğitiyor, savunma sistemlerini dahi bedava veriyor. İsrailli bir yetkili PKK’yı, Türkiye ile çatıştırmak için hazırlıyoruz diyor.
Cumhur ittifakı ise Anayasayı değiştirmek için DEM ile görüşüyor!
BOP’un son ayağı olan, Anayasa değişikliğini yapamayacaksınız! Milliciler buna izin vermeyecek!
Siyonist uşakları o uçakları vermeseler dâhi
İşbaşına geçecek olan,
Milli Çözümcü – Milli Mütabakat Hükümeti
Erbakan Hocamızın, Kahraman ordumuza verdiği üstün teknolojik silahlar ile şeytanın şakirtlerine tarihin en büyük hezimetini yaşatacak! Defterler dürülecek ve hesap zamanı gelecek, hemde çok yakında!!!
İsrail yavaş yavaş filan değil koşar adım sınırımıza gelmekte maalesef herşey gözümüzün önünde net bir şekilde olmasına rağmen yetkililerimiz kof çıkışlardan öte bir şey yapmamakta tam tersine yeni açılım saçılım süreçleri derdinde idiler. Bu yaşananlar acaba bizi yöneten yetkililerimiz kimin adına yetkilerini kullanmakta idiler diye sorular sormaktan insan kendini alamıyordu?
Büyüklerimiz tavuk pislik yemeye tövbe etmezmiş derlerdi. Alışmışlar bir kere pisliğe, isteseniz de bu insanları helal ve temiz olana götüremezsiniz çünkü artık fıtrat iyi değişmiş insanlıktan çıkılmıştır. Bu yöneticiler bu makamda oturduğu süre ticarette devam eder, Bakü Ceyhan’dan petrol gitmeye de devam eder. Bunun son bulması için o makamda oturanların oralardan uzaklaştırılması ile olacaktır.