ERBAKAN HOCA’NIN HAYATI
VE
KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI
29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun zaman hüküm sürmüş bulunan, Selçuklu soyu Kozanoğulları’ndan, Mehmet Sabri Erbakan’dır.
Ağır ceza reisi olan babasının görev yerlerinin değişmesi nedeniyle, çocukluğu çeşitli yerlerde geçen Erbakan’ın Annesi de, Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır.
Erbakan Hoca’nın ağabeyleri Nizamettin Erbakan cilt ve deri hastalıkları profesörü, Selahattin Erbakan göz hastalıkları profesörüdür.
Küçük kardeşleri Kemalettin Bey diş doktoru, Atifet Hanım eczacı, Rahmetli Akgün Erbakan ise mühendislik eğitimi almış ama ticarete atılmıştır.
Necmettin Erbakan ilkokula, Kayseri Cumhuriyet İlkokulu’nda başlamış, babasının tayin olup Trabzon’a gitmesi üzerine, ilkokul öğrenimini burada ve okul birincisi olarak tamamlamıştır.
Erbakan Hoca’nın ilk manevi etkilenişi daha 3 yaşındayken, Kayseri’de kaldıkları evin karşısındaki tarihi Laleli Camii’nde okunan ezanlar ve kılınan cemaat namazlarıyla başlamıştır. Ve çocukluk dönemi bu camiinin avlusunda geçmiştir. Özellikle 1928’in sonlarında bu camide kılınan bir cenaze namazından oldukça etkilenmiştir.
Çok küçük yaşlarda namaza ve oruca başlayan Erbakan, daha sonraları yine babası M. Sabri Bey’in emekli olup yerleştiği İstanbul Fatih’teki; Ahmet Ziyaüddini Gümüşhanevi Halifesi Mustafa Feyzi Efendi talebesi Abdulaziz Bekkine (RA) ve İskenderpaşa Camii imamı M. Zahit Kotku Hazretleri gibi devrin önemli ilim ve irfan ehlinden istifade edecek ve manevi olgunlaşma sürecinde bu büyük zatların tedris ve terbiyesinden geçecektir.
1937 yılında ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yıl İstanbul Erkek Lisesi’nde orta tahsiline başlamış, okuldaki çalışkanlığı nedeniyle arkadaşları tarafından kendisine “Derya Necmettin” diye isim takılmıştır. “Sıfırcı Avni” olarak bilinen fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenci Erbakan’dır.
Orta ve lisede bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin Erbakan, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde lise birincileri, üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin Erbakan, bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ikinci sınıfından yüksek öğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla, kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman Demirel’dir.
Trabzon’da henüz ilkokul yıllarında iken bile, temsili devlet kurmak, buna uygun mesai saatleri ayarlamak, arkadaşları arasında, hak ölçüsü olduğu için değeri değişmeyen ve enflasyonla erimeyen “özel paralar” çıkarıp kullanmak gibi olağanüstü oyunlar sergileyen Erbakan Hoca, üniversite yıllarında da okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescit açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem ibadetlerini yapmışlar, hem de ilmi ve dini sohbetler başlatarak manevi bir halka oluşturmuşlardır.
1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan Erbakan, aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1948-1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde, o zaman doktora tezi karşılığındaki yeterlilik tezini hazırladı.
Sınıflarda ders vermek sadece doçent ve profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıktı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı, üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve becerisini arttırmak üzere Almanya’ya gönderilen Erbakan, Alman Ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL Araştırma Merkezinde, Profesör Schmidt ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.
Aachen (Ahın) Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1,5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan Erbakan, Alman üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “Doktor” unvanını aldı.
Alman Ekonomi Bakanlığı için ‘motorların daha az yakıt yakmaları’ konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da doçentlik tezini hazırlayan Erbakan’ın ‘Dizel Motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu?’ matematiksel olarak izah eden bu tezi, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, o tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının Genel Müdürü, Prof. Dr. Flatz tarafından LEOPAR tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi.
Alman Ekonomi Bakanlığı’nın, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirilen ekipte, özellikle Erbakan’ın da yer almasının istenmesi üzerine, 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.
2. Dünya Harbi’nden sonra Alman üniversitelerinde ilk Türk bilim adamı olan Erbakan, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda, 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin Erbakan, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada 6 ay süreyle “motor araştırmaları başmühendisi” olarak, Alman Ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.
1953’ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen Erbakan, Mayıs-1954 / Ekim-1955 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. İstanbul Kâğıthane’deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra, Halıcıoğlu’ndaki İstihkâm Bakım Bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinelerin bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.
Bu görev esnasında her yıl Türkiye’nin Amerika’dan istediği teçhizatların listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste, Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini, okul komutanı Şeref Özdilek’e bildirmiştir. Özdilek Paşa bu Albay’ı alıp Erbakan’ın yanına getirmiş ve Albay, “Siz bugüne kadar Amerika’dan yardım olarak, sadece ‘gizleme ağı, kürek sapı, kazma, vs.’ gibi şeyler isterken, bu sene bakım bölüğündeki iş makinelerinin tamiri için gereken çeşitli parçaları üretmek üzere tezgâhlar istemişsiniz. Bunları ne yapacaksınız ve nasıl kullanacaksınız?” tarzında konuşunca, Erbakan Amerikan Ordusunun kuruluş tüzüğünü açarak, “Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika’daki birliklerde bu tezgâhlar var da, bizde niçin olmasın?” diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek bir şey bulamamış ve bu tezgâhlar Erbakan’ın girişim ve gayretleriyle Türkiye’ye getirilmiştir.
Askerlik görevinden sonra, tekrar üniversiteye dönen Necmettin Erbakan, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor AŞ’yi kurup faaliyete geçirmiştir.
Erbakan’da böyle bir fabrika kurma fikri; Almanya’daki çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları gördüğünde uyanmış ve planlarını ta o zaman tasarlamıştır.
Yurda dönünce hemen hazırlıklara girişmiş ve bugün Pancar Motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956’da atmıştır. Gümüş Motor Fabrikası 1 Mart 1960 tarihinde seri üretime başlamıştır.
Dönemin Başbakanı rahmetli Adnan Menderes, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken, “Ben de çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye’de bunların yapılabileceğini görmek, beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960’da değil, 1950’de görseydim. O takdirde Sümerbank’ın birçok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye’de ağır sanayi fabrikalarını kurardım” diyerek duygularını dile getirmiş ve Erbakan’a tebrik ve takdirlerini iletmiştir. Menderes ayrıca, fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolar’lık dövizi de hiç bekletmeden, bir gün içinde tahsis ettirmiştir.
1960 yılında Ankara’da yapılan Sanayi Kongresi’nde, Gümüş Motor’un ürettiği makineleri ve parçaları tanıtan Erbakan, “Yeni hedefimiz, Türkiye’mizde artık yerli otomobillerin de yapılmasıdır” fikrini dile getirmiş, o zaman yönetimde olan askerlerce kabul gören bu fikir üzerine, Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “Devrim Otomobili” adıyla ilk yerli otomobilimiz Erbakan Hocanın fikirleri ve girişimleri sonucu, yerli mühendislerimiz tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim ekibi, Gümüş Motor Fabrikasını gezmişler, büyük hayranlık ve heyecanlarını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine 200’e yakın general ve üst rütbeli subaya Erbakan tarafından bir “Sanayi Konferansı” verilmiştir. ‘Türkiye’nin kalkınma ve savunma sorunlarını ve çözüm yollarını’ dikkatle dinleyen generaller, oldukça etkilenmişlerdir.
1965 yılında Profesör olan Erbakan, Şubat 1966’da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığı’nı üstlenmiş, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine getirilmiş, Mayıs 1969’da ise, Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmiştir. O zamanki Demirel Hükümeti, her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak Erbakan’ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırma yoluna gitmiştir.
Necmettin Erbakan bunun üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve milletvekili adayı olmak için Adalet Partisi’ne müracaat etmiştir. Buradan veto edilen Erbakan, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyup seçilerek Meclis’e girmiştir.
Hoca; Türkiye Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı iken tanıştığı, aynı kurumda görevli olan, İktisat mezunu, iyi İngilizce, yeterince Almanca ve Fransızca bilen, ülke ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen olgun ahlâklı, anlayışlı, ağırbaşlı ve alımlı bir hanımefendi olan Nermin Erbakan’la 10 Ocak 1967’de evlendi.
1967’nin sonlarında büyük kızları Zeynep ve 1974 Ekim’inde küçük kızları Elif Hanımlar, 1979’da ise biricik oğulları Muhammet Fatih Bey dünyaya geldi.
Hoca; Odalar Birliği’nde bulunduğu dönemde, Ankara’da bir arkadaşının Selanik Caddesi 9 numaralı evini karargâh haline getirmiş, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Aslan Topçuoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Hasan Aksay gibi gönüldaşlarıyla gece yarılarına kadar ‘Türkiye’nin geleceği ve sorunlarının çözülmesi’ konularını görüşüp plan ve projeler üretmişlerdir.
24 Ocak 1970 tarihinde, Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi’ni kuran Erbakan, 1971 Nisan’ında ihtilal yönetiminin de baskısıyla Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatılınca, tatil ve tedavi için kısa bir süre İsviçre’ye gitmiştir.
Daha sonra, 11 Ekim 1972 yılında kurulan Milli Selamet Partisi, S. Arif Emre’nin resmi riyasetinde, Erbakan Hoca’nın ise tabii Liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde, %12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenter ile Meclis’e girip, grup kurdu.
1974 yılında kurulan MSP-CHP Koalisyonu’nda Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenen Necmettin Erbakan, böylece Türkiye’nin maddi ve manevi kalkınması yolundaki çalışmalarını da fiilen başlatmış oldu.
Erbakan’ın Şanlı Kıbrıs Çıkarması ve Kararlılığı!
20 Temmuz 1974 tarihinde, Rahmetli Bülent Ecevit’in Başbakanlığı döneminde ve özellikle Koalisyon ortağı ve Başbakan Yardımcısı Aziz Erbakan Hocamızın yüksek cesaret ve dirayetiyle başlatılan… Ve Kahraman Ordumuzun destansı mücadelesiyle başarıya ulaştırılan şanlı Kıbrıs Çıkarma Harekâtı’mızın yıldönümü münasebetiyle yapılan anma törenlerinde, Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a şükranlarını bile sunamayan nankör yetkililere rağmen tarih bu hakikatlere şahitlik yapacak ve gizlenen bütün sırlar elbette açığa çıkacaktır…
Çünkü sayesinde nice makam ve imkânlara kavuşan zavallı zevat, Erbakan’ı hayır ve hürmetle yad ederlerse, Yahudi lobilerinin ve Haçlı merkezlerin gözünden düşeceklerinin farkındalardı…
Bazı küçük beyinlerin, büyük olayları idrak etmesini beklemek boşunadır. Kindar ve kıskanç kimselere, Lider şahsiyetlerin birtakım üstün başarılarını kabul ettirmek gerçekten kolay olmamaktadır. Bu bakımdan, Erbakan Hoca’nın, 74 Kıbrıs Zaferi’ni hafife alanların ve asıl kahramanlığı Ecevit’e yamamaya çalışanların bu tavırları da, ya bu olayın boyutlarını kavrayamadıklarından veya kıskançlık damarlarındandır. Demirel, Ecevit ve Özal dönemleri Masonik Medya’nın, hem Kıbrıs konusunda hem diğer tarihi ve talihli atılımlarında, Erbakan’ı yok sayma veya Onun başarılarını başkalarına yamama nankörlüğünü, maalesef 20 yıllık iktidarları boyunca AKP’li kurmayları ve yandaşları da sürdürmeye çalışmışlardır.
Şimdi Kıbrıs Barış Harekâtı’nın hem stratejik, hem psikolojik, hem de siyasi ve askeri sahadaki üstün başarılarının ve mutlu sonuçlarının bir kısmını hatırlatalım:
Her şeyden önce bilinmesi ve kabul edilmesi gereken gerçek şudur ki, 74 Kıbrıs Harekâtı’nın asıl mimarı ve kahramanı Erbakan’dır. Sadece muhalefetteki Demirel’in Adalet Partisi değil, koalisyon ortağı Ecevit’in Halk Partisi de böyle bir harekâta karşıydı. Çünkü korkuyorlardı ve Amerika ve Avrupa’nın baskısı nedeniyle çıkarma yapmaya cesaret edemiyorlardı. Hükümetin CHP kanadının bu harekâta razı edilmesi için, Erbakan’ın ilk mücadelesini koalisyon içerisinde ve Büyük Millet Meclisi’nde kazandığını belirtmemiz lazımdır. Umuyorum ki pek yakın bir gelecekte, bütün bu gerçekler, belgeleriyle ortaya konulacak ve milletimiz olup bitenleri o zaman daha iyi anlayacaktır.
Bilindiği gibi 15 Temmuz 1974’te Sampson adlı EOKA’cı, Kıbrıs’ta Makaryos’u devirip darbe yapmış ve adayı Yunanistan’a katacağını ilan etmiş bulunmaktaydı. Artık Kıbrıs’a müdahale etmemiz kaçınılmazdı. Ama maalesef hem Ecevit, hem de başta Demirel olmak üzere bütün muhalefet, askeri çıkarmayı çılgınlık olarak nitelemekte ve karşı çıkmaktaydı.
Sonunda İngiliz Başkanı Callaghan’la konuyu görüşmek üzere Ecevit, Oğuzhan Asiltürk’le birlikte Londra’ya gönderiliyor, böylece Erbakan, artık tam yetkili başbakan vekili oluyordu. Erbakan Hoca, CHP ile koalisyon protokolüne, “Başbakan’ın (Ecevit’in) yurt dışına çıkması durumunda, Başbakan Yardımcısının “Her konuda ve tam yetkili sayılması” şartını yazdırıyor ve bu maddenin ne işe yarayacağının ve ne maksatla kullanılacağının farkına kimse varmıyordu!? Havaalanında Ecevit uğurlandıktan hemen sonra, Genelkurmay Başkanı Semih Sancar ve Kuvvet Komutanları; Erbakan’la birlikte özel bir odaya geçiyor ve orada bulunan Süleyman Arif Emre Bey bile içeri alınmıyordu. Bu uzun ve tarihi toplantıda, Kıbrıs’a derhal çıkarma kararı üzerinde anlaşmaya varılıyordu. Kuvvet Komutanları: “Yıllardır böylesine onurlu ve olumlu bir karara hasret çektiklerini… Düşmanların dikkatini çekmesin diye, dağıtılarak Dörtyol, İskenderun ve Mersin’de konuşlandırılan birliklerimizin çıkarmaya hazır hale gelmesi için 2-3 gün gerekeceğini” bildiriyordu. Bu arada daha önce İnönü ve Demirel’in yaptığı gibi verilen karardan geri dönülmemesi için, Erbakan’dan özellikle ricada bulunuyorlardı. Ve artık Ecevit, Türkiye’ye döndüğünde alınan bu karar gereği, hazırlıkları tamamlanan ve Kıbrıs’a doğru yola çıkan kahraman Ordu’muza mani olmaya kalkışamıyordu.
Ecevit, Kıbrıs çıkarması ve sonrasında:
1- Önce çıkarmaya çekingen ve ürkek davranmak, kararın alınmasını uzatmak ve Rumlara vakit kazandırmak,
2- Batı’nın baskısıyla, daha çıkarmanın ilk gününde Bakanlar Kurulu’nu toplayarak “ateşkes kararı” için çırpınmak,
3- Bu ateşkes kararını saat 17.00’yi bile beklemeden gündüz 11.00’de açıklamak,
4- “Kanton Çözüm” gibi yanlış ve milli çıkarlarımıza aykırı bir öneriyi karşı tarafa acelecilikle sunmak,
5- 2’nci Harekâta şiddetle karşı çıkmak ve harekâtın durdurulması için koalisyon ortağından habersiz gizli talimatlar yağdırmak,
6- Kıbrıs’ta Ordu’muzun rahatlıkla alabileceği stratejik ve ekonomik bölgelerin ele geçmesine engel olmak,
7- Maraş’ı boş bırakıp pazarlık gücümüzü zayıflatmak,
8- “Federe Devlet” sözünü ağzına sakız yapıp Kıbrıs’ta kesin ve kalıcı bir çözümü zora sokmak gibi; 8 tane tarihi ve talihsiz hata yapmıştır. Ama buna rağmen Kıbrıs Fatihi rolü oynamaktan da geri durmamıştır.
Kıbrıs üzerinde, her ne kadar Yunanistan’ın heves ve hesapları bulunduğu ve orayı bütünüyle bir Rum adası yapmayı planladığı biliniyorsa da, Kıbrıs asıl İsrail için önemlidir. Birleşmiş Milletler’in, ABD ve İngiltere’nin Kıbrıs’ı karıştırmak ve Türk Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak için çırpınmaları işte bu yüzdendir. Bir dünya haritasını önünüze alıp baktığınızda görülecektir ki, İsrail’in çevresi hep İslam ülkeleriyle çevrilidir. Bu ülkelerdeki kabuk yönetimler ve kiralık beyinler de, eninde sonunda devrilip gidecektir. İsrail ise, sonunun geldiğini hissetmekte ve bunca yıldır Müslümanlara ve İslam dünyasına yaptığı hıyanet ve hakaretlerin, mutlaka hesabının sorulacağını düşünmekte ve psikolojik bir suçluluk korkusu ve kompleksi içinde debelenmektedir. Akdeniz dışında, İsrail’in bütün yardım kapıları ve kaçış yolları kapalı vaziyettedir. Çünkü Müslüman ülkelerin kontrolündedir. Akdeniz yollarının kalesi ve kapısı ise Kıbrıs olduğu için, terör şebekesi İsrail Siyonist stratejileri açısından Ada’nın kendi güdümünde olmasını istemektedir. İşte bu yüzden; “Kıbrıs’ın Müslüman Türklerden arındırılması, İsrail’in güvenliği ve geleceği açısından hayati bir önem” arz etmektedir.
Kıbrıs, İslam âlemine yeniden lider ve lokomotif olacak bir potansiyeli bulunan, ve bu nedenle tarihi ve tabii bir sorumluluğu üzerinde taşıyan Türkiye açısından da oldukça önemlidir. Ege ve Akdeniz’de, burnumuzun dibindeki adalar bile maalesef tamamen Yunanlıların ve düşmanların elindedir. Akdeniz’de batmayan bir donanma konumundaki Kıbrıs’ın da bütünüyle elimizden çıkması, Türkiye’nin kolunun kanadının kırılması demektir. Zaten vaktiyle Sokollu Mehmet Paşa’nın Kıbrıs’ın Fethi’nden sonra İnebahtı’da Osmanlı Donanması’nı yakan Haçlı elçilerine, “Siz bizim gemilerimizi yakmakla sadece sakalımızı tıraş etmiş oldunuz. Ama biz sizden Kıbrıs’ı almakla kolunuzu kırmış olduk” demesi de bu yüzdendir.
Bu durumu çok iyi bilen ve ortaya çıkan fırsatı yerinde değerlendiren Erbakan, “Daha yakın temaslarda bulunmak(!)” üzere Ecevit’i Londra’ya uğurluyor ve resmen bütün yetkileri üstlenmiş Başbakan Yardımcısı sıfatıyla; “Ordular ilk hedefiniz Kıbrıs’tır!” komutunu veriyordu. Nice yıllardır böylesine onurlu ve olumlu bir karara hasret çeken kahraman Ordu’muz, hem geçmişte bu Peygamber ocağında şehadet rütbesine ulaşmış evliya makamındaki mücahitlerin manevi duası ve himmeti, hem de yakın bir gelecekte yeniden Hak ve adaletin bekçileri olmanın peşin bereketiyle, bir nevi imkânsızı başarıyor, Amerika ve Avrupa’sıyla bütün Batılıları ve bâtıl kafalıları hayret ve dehşete düşüren bir cesaret ve hareketle, ismini Peygamberlerinden alan Mehmetçikler Kıbrıs’a çıkıyordu.
Kıbrıs Zaferinin mutlu sonuçlarına gelince:
a- İslam dünyasındaki, pek çoğu danışıklı dövüş, şüpheli ve şaibeli bulunan ve maalesef sonunda Müslümanları kültüründen ve kimliğinden uzaklaştırıp emperyalistlerin yarı sömürgesi durumuna sokan, bazı kurtuluş hareketlerini hesaba katmazsanız; Kıbrıs Barış Harekâtı, yakın tarihte Haçlılara karşı yüzde yüz milli amaçlar ve yerli imkânlarla kazanılan en önemli zaferlerden biri olma özelliğini ve önemini taşımaktadır. Kıbrıs’ta; Amerika’sı, Avrupa’sı, Rusya’sı, İngiliz’i, Fransız’ı, Yunan’ı, İsrail’i, kısaca Yahudi ve Hristiyan dünyası yeni bir Haçlı İttifakı kurup karşımıza çıktıkları… Sözde müttefikimiz olan NATO ülkeleri bile aleyhimize tavır aldıkları… Parasını peşin verdiğimiz silahlara, gemi ve uçaklara el koydukları ve her türlü ambargoyu uyguladıkları halde, Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkması ve yarısını kurtarması, yeni bir Kosova’dır, Niğbolu’dur, Mohaç’tır…
b- Şanlı Kurtuluş Mücadelemizden sonraki, en milli ve cesaretli girişim olan Kıbrıs Zaferi; Afgan direnişi, Bosna mücadelesi ve Çeçenistan zaferi gibi destanlara, dolaylı şekilde zemin hazırlamıştır. Zira Kıbrıs’taki bu beklenmedik başarının bereketli ve cesaretli sonuçları, her tarafa yansımıştır. Yeryüzündeki İslami diriliş ve direniş hareketleri Kıbrıs Zaferiyle yeni bir hız ve heyecan kazanmıştır. Böylece; “Batı yenilmez, Haçlılara karşı gelinmez” korkusu ve kompleksi yıkılmıştır.
c- Kıbrıs çıkarması yüzünden ülkemize uygulanan ambargolar sebebiyle, Türkiye kendi ihtiyaç duyduğu başta savunma sanayiini kurup geliştirmeye, bütün harp silah ve gereçlerini üretmeye yönelmiş ve bu sahada başarılı olabileceğini kanıtlamıştır.
Velhâsıl 74 Kıbrıs Harekâtı; Cumhuriyet tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıdır. Kıbrıs’ın sadece alınmasının değil, o günden bugüne elimizde kalmasının da kahramanı, yine Erbakan’dır. Erbakan Türkiye’de yıllarca ikinci ve üçüncü sınıf insan muamelesi gören, her vesileyle horlanan ve ezilen dindar insanlarımızın, yeniden kendilerine güven duygusu ve girişimcilik ruhu kazanmalarını sağlamıştır. İnancını yaşayan ve bunu en büyük şeref sayan ve Hakk’ı savunan insanlar, Meclis’e taşınmış… Bunlara Bakanlık yaptırılmış ve yönetim kademelerinde en üst görevlere atanmıştır. Bunun üzerine, Nurculuk ve Süleymancılık gibi kesimlere, tarikat ve İslami hizmet ehli kimselere; sırf Erbakan’a kaymasınlar diye, düzenin partileri ve hükümetleri tarafından müsaade ve müsamaha edilmeye başlanmıştır… Bu da onların daha rahat hizmet vermelerini ve İslami düşünce ve davranışların daha bir gelişmesini ve yerleşmesini sağladığı sanılsa da, aslında Fetullahçılar gibi işbirlikçi hainlerin ve din istismarcısı kesimlerin önünü açmıştır. Yani Selamet ve Refah Partisi dışındaki, manevi hizmetlerin ve İslami gelişmelerin şerefine ve sevabına da, dolaylı olarak Erbakan yine ortaktır; ama Dini yozlaştırmak, dindarları yobazlaştırmak ve Dış Güçlerin maşalığını yapmak gibi tahribatların büyük vebali AKP iktidarının sırtındadır.
Özetle: “Önce ahlâk ve maneviyat” diyerek yola çıkan, manevi kalkınma hamlesini başlatan ve başaran Erbakan, hemen ardından ve özellikle Kıbrıs Zaferi’nin arkasından tarihi “Ağır Sanayi” hamlesini başlatmış ve bütün iç ve dış mihrakların karşısına dikilmesine rağmen, temelini attığı 200 fabrikanın 68 tanesini tamamlamıştır. Geri kalanları da hizmete sokmak ve sadece yeni bir Türkiye değil, yepyeni bir dünya kurmak üzere, Selamet gemisi, Refah birikimi ve Fazilet kadrosuyla, Saadet burcunda zafer limanına yaklaşmışken; makam ve çıkar uğruna Siyonist odaklarla irtibat ve ittifak kuran Erdoğan ve arkadaşlarının gaflet ve hıyanetiyle, bu tarihi adımlar ve planlar, geçici olarak akamete uğratılmıştır. Erbakan Hoca’mızın ölümü ise bu kutlu gidişatı aksatmayacak, bilakis hızlandıracaktır. Çünkü Onun sadık talebeleri ve takipçileri Milli Çözüm projelerini uygulayacak inkılap ve iktidarın yolunu açacaktır!
9 aylık bir hükümet döneminin ardından MSP-CHP Koalisyonu’nun bozdurulmasından sonra oluşturulan 4’lü koalisyonda da yer alan, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulundu.
5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren Erbakan liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.
1978 yılı başından, 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin Erbakan, 12 Eylül ihtilalinin getirdiği antidemokratik uygulamalar ve yasaklarla, Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.
Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden Erbakan, 19 Temmuz 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisi’nin 11 Ekim 1987’de yapılan tarihi kongresinde, oy birliği ile tekrar Genel Başkanlık makamına oturdu. 20 Ekim 1991 seçimlerinde yeniden Milletvekili seçilen Erbakan, daha sonra belediyeler devrimini gerçekleştirmiş ve nihayet 1995 genel seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak Refah’ı birinci parti konumuna getirmiştir. 29 Haziran 1996’da ise kurulan Refah-Yol Hükümeti’nde Başbakanlığı üstlenen ve 1 yılda çok önemli hizmetler gören Erbakan, malum merkezlerin hıyanetleri sonucu oluşturulan suni krizler yüzünden ve hile ile hükümetten uzaklaştırılmış, haksız ve dayanaksız gerekçelerle partisi kapatılmış, ama O, büyük sandık ihtilalini ve tarihi demokratik değişimini gerçekleştirmek üzere şimdi son hazırlıklarına girişmiştir.
Bir Kahramanın Hikâyesi
1800’lü yılların son döneminde, Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde asırlarca hüküm süren Kozanoğulları Beyliği’nin, sonradan gelip İstanbul’a yerleşen ve Sultan Abdülhamit’e yakınlığıyla bilinen soylu beylerinden Hüseyin Bey’in oğlu Mehmet Sabri Bey, hukuk tahsilini bitirir.
İlk görevi Erzurum İstinaf Mahkemesi Savcılığı’dır. Erzurumlular tarafından bu beyefendi çok sevilir ve tanınmış ailelerden Korukçuların kızı Sabire Hanım’la evlendirilir.
Savcı Mehmet Sabri Bey’in ve Sabire Hanımefendinin Nizamettin ve Selahattin isimli çocukları dünyaya gelir.
Birinci Dünya Savaşı sonunda bu mutluluk bozulur. Ruslar Erzurum’a yaklaşmaktadır ve çaresiz bir göç başlamıştır. İşte bu korkunç şartlar içerisinde yapılan göç sırasında, Sabire Hanım yolda ölür.
Arkasından Ağır Ceza Reisi olarak Sinop’a tayin edilen Mehmet Sabri Bey, bu sefer Sinop’un ileri gelen ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’la evlenir. Erbakan Hocamızın anne tarafından dedeleri, Kafkas kahramanı Şeyh Şamil’in çocuklarından ve komutanlarından olup, Rusların baskısı sonucu hicret edip geldiği Sinop kalesi komutanlığına atanmış, onun çocukları da Sinop’un eşrafı olarak Osmanlı devletine çok önemli hizmetler yapmış ve Sultan Abdülhamit’in özel itimat ve iltifatına mazhar olmuş bir ailedir. Erbakan Hoca’nın anne tarafından Ninesi Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin sülalesinden bir seyyide olması nedeniyle, Hz. Peygamberimiz (SAV) ile akrabalığı da belirtilmiştir.
Ve derken takvimler 29 Ekim 1926’yı göstermektedir. Savcı Mehmet Sabri Bey’in eşi Kamer Hanım, serin Sinop gecelerinde kucağındaki nur topu bebeğin kulağına ninniler ve dualar söylemektedir. Bu kutlu çocuk başladığı Kayseri Cumhuriyet İlkokulunu, Trabzon Gazi Paşa İlkokulunu, İstanbul Erkek Lisesi’ni, binlerce müracaat içinde seçilip girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’ni hep birincilikle bitirecektir. Belli ki O, çok özel meziyetlere mazhar kılınmış ve çok üstün yeteneklerle donatılmış birisidir. 1948 yılında fakülteyi bitirdikten hemen sonraki temmuz ayında, aynı üniversitenin Motorlar Kürsüsü’ne asistan olarak atanacak, hazırladığı üç ciltlik mükemmel doktora tezinden sonra, üniversite tarafından Almanya’ya gönderilecektir.
1951-53 yılları arasında Aachen Teknik Üniversitesi’nde; biri doktora, biri doçentlik, diğeri de araştırma olmak üzere 3 tez hazırlayacak, özellikle dikkat ve hayretleri üzerine çeken, “dizel motorlarında püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu, matematiksel olarak izah eden” bu son tezinden sonra, Alman yetkililerin özel daveti ve ısrarı üzerine, Leopard tank motorlarını araştırma başmühendisi olarak görevlendirilecektir. Evet, yıllardır gaflet ve hıyanet bulutlarının ve cehalet karanlığının arkasında saklanan hakikat güneşi, yeniden milletimizin üzerine doğmaya başlıyor ve bir din yıldızı (Necmeddin) giderek parlıyordu. “Bize öyle bir Tank motoru lazım ki, Rusya ve Sibirya soğuklarında donmasın, Afrika’da kaynamasın… Hem benzinle, hem mazotla, hem de ispirto ve hatta zeytinyağı ile çalışsın!” diyen Alman yetkililerin hayallerini bu soylu ve mü’min Türk gerçekleştiriyor ve dönemin bilim otoritelerini kendine hayran bırakıyordu.
Erbakan, Almanların milyonlarca Marklık teklifine yanaşmayıp, hizmeti ibadet bildiği Türkiye’ye dönüyordu.
Bu büyük bilim adamının ve yüksek teknoloji uzmanının Türkiye’ye döneceğini anlayan Alman yetkililer, Erbakan’ın önüne boş bir çek uzatıp: “Buraya istediğin rakamı yazabilirsin… Yeter ki Almanya’dan ayrılma, bizleri yüksek bilgi donanımından ve dehandan mahrum bırakma!” teklifini yapıyordu. Ama O, şahsi servet ve şöhretini değil, ülkesini ve milletini tercih ediyor, bin türlü sıkıntı ve saldırılara uğrayacağını bile bile İstanbul’a dönüyordu. Buna rağmen 10 bin Marka yakın bir patent ücreti her ay Hoca’nın hesabına yatırılıyordu. Ama daha sonraları birtakım sütübozuklar “Bosna’ya yardım paralarına” ve “Partiye yapılan hazine yardımına el uzattı” ithamında bulunacak kadar azıtıyordu. Daha da acısı ve alçakçası; Hoca’nın en yakınlarından ve kurmaylarından sanılan bazı soysuzlar; “Erbakan davaya harcanmak üzere toplanan paralarla (güya bir müdahale durumunda el konulmasın diye) çeşitli taşınmazlar alıp üzerine tapuladı, ama kendisi vefat edince bunlar çocuklarına kaldı, onlar da bu malların üstüne yattı…” iftirasını atıyordu. Bu asılsız iddiaların hedefi, Erbakan’ın çocuklarından ziyade bizzat Hoca’nın şahsı olduğu sırıtıyordu. Yani Hoca; “Beytülmal konusunda tedbirsiz davranmak, haftalar süren ağır hastalık döneminde bile bu durumun düzeltilmesine yönelik hiçbir adım atmamakla” suçlanıyordu. Ve daha da düşündürücü olanı, hem bu iftirayı atanlar hem de bizzat evlatları, her nedense, Erbakan’ın vasiyetini gizliyor ve yıllarca açıklamıyorlardı.
1953’te bir ara yurda dönen ve tezini hazırlayıp girdiği imtihanları başararak 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti unvanını kazanan Erbakan, 1954’te İstihkâm Okulu’nda başladığı vatanî görevini tamamlıyor ve 1956 yılında 200 kadar arkadaşıyla birleşerek meşhur Gümüş Motor Fabrikası’nın temelini atıyordu. Bu girişimden dolayı merhum Menderes, Erbakan’ı telefon ve telgrafla kutluyor ve merhum Maliye Bakanı Hasan Polatkan 1960’ta faaliyete geçen fabrikanın açılışına bizzat katılıyordu.
Türkiye’mizin bir dikiş iğnesi bile üretmesine fırsat vermeyen dış güçler ve içteki sömürü ve sermaye çevreleri, %100 yerli imkânlarla motor üreten bir fabrikanın kurulması ve Erbakan’ın bu başarısı karşısında çılgına dönmüşlerdi… O güne kadar ruh ve fikir plânında süregelen Hak-Bâtıl mücadelesi, Gümüş Motor hareketiyle açığa dökülüyor ve Erbakan’la şeytanların savaşı başlıyordu.
Ne acıdır ki, o tarihte İstanbul’da bulunan 67 motor ithalatçısının sadece 3 tanesi Türk ismi taşıyordu. O dönemde tanesi 6700 Liraya satılan 9 beygirlik motorlar, Gümüş Motor tarafından 5000 Liraya piyasaya sürüldü. Bunun üzerine dış destekli gayrimüslim firmalar, motor fiyatlarını 4200 Liraya indirdiler. Gümüş Motor kendi fiyatlarını 4000 Liraya düşürünce, rakip firmalar 3500 Lira yaptılar. Gümüş Motor çaresiz 3500 Liraya satmak zorunda kalınca, onlar bu sefer 2800 Liraya düşürdüler. Bütün amaçları Gümüş Motor’u iflasa sürüklemek ve kapatmaktı.
Ama karşılarında yılmaz ve yorulmaz bir milli kahraman vardı! Bu soylu Asyalıyla asla başa çıkamayacaklardı…
Sanayi girişimlerinde, Odalar Birliği’nin rolünü çok iyi bilen Erbakan Hoca, daha 1959’larda girdiği ve yükseldiği İstanbul Sanayi Odası Makine İmalatçıları Sanayi Meslek Komitesi Başkanlığı’ndan, 1966 yılında ayrılıp, bu sefer ‘yerli imalatı, ithalat karşısında koruyabilmek ve sömürü tekellerinin dampingi karşısında Gümüş Motorları satabilmek’ için ithalat kotalarını düzenleme yetkisi bulunan “Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını” ele geçiriyordu. Ancak kendilerinin aldığı kararları, Odalar Birliği Genel Sekreteri’nin bozduğunu görünce, bu sefer de TOBB’a Genel Sekreter oluyordu. Bunun üzerine dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin elinde ve emrinde çalışan TOBB Genel İdare Kurulu Üyeleri, Genel Sekreterin kararlarını çalıştırmayınca, arkasından Erbakan Hoca, masonlara karşı yeni bir meydan savaşı kazanarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne Genel Başkan seçiliyordu.
Kapitalist kargaların bir nevi üssü ve karakolu durumundaki bu teşkilatın en üst zirvesine yükselen bu soylu Asyalının yolunu tıkamak ve çaresiz bırakmak için, bu sefer hükümet devreye giriyor ve devrin Başbakanı Sayın Demirel, kotaları hazırlama yetkisini Odalar Birliği’nden geri alıyordu.
Ayrıca zalimler tarafından, mazlumların kafasını ezmek için kullanılan bir “Demirel” Erbakan Hoca’yı Odalar Birliği Genel Başkanlığına getiren seçimlerin iptali için Danıştay’a başvuruyor, Erbakan Hoca ise hukukî yollardan bu seçimlerin haklılığını ve geçerliliğini ispatlıyor, ama yine de ‘kanunsuz, kaba kuvvet’ zoruyla görevinden uzaklaştırılıyordu.
Hele hele Odalar Birliği’ne bağlı ÖSEK (Özel Sektör Enformasyon Komitesi)’e yaptığı teftişte, bu teşkilatın ‘komünizmle mücadele’ perdesi altında, o gün için sola kiralanmış bazı yazar bozuntularına, milletin kesesinden dağıtılan 600 bin lira (bugün 1 milyar dolara yakın) paraların nasıl çarçur edildiğini gören Erbakan Hoca kararını vermişti: Çaresi yok siyasi güce ve hükümet otoritesine sahip olmalıydı.
O nedenle, ya milli ve manevi değerlerine bağlı bir tabana oturan Adalet Partisi’ni içten fethetmek, bu olmazsa hiç değilse “Madem siyasete hevesliydin ne diye hazır milliyetçi-muhafazakâr bir parti varken ona girmedin?” şeklindeki soruları fiilen cevaplandırmak için, yaklaşan 1969 seçimlerinde aday olmak istemiyle AP’ye müracaat etti. Mason Localarının ve sermaye baronlarının şiddetli tepkileriyle, Erbakan AP listelerinden veto ediliyordu.
Kaybedilecek vakit yoktu. Erbakan Hoca, Konya ilinden bağımsız aday oluyor, bütün hile ve hıyanetlere rağmen 3 milletvekili oyu alarak Meclis’e giriyordu…
Konya’da, Hastane Caddesi 15 numaralı apartmanın teras katını karargâh haline getiren Erbakan Hoca, ne partisi, ne holding ve medya destekçisi olmadan tek başına, mevcut hükümete, iki büyük partiye ve tüm karanlık güçlere karşı verdiği tarihi mücadeleyi başarıyor ve Milletvekili olarak Ankara’ya dönerken, ağzından Necip Fazıl’ın şu mısraları dökülüyordu.
“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes… Ey kahpe rüzgâr, artık, ne yandan esersen es.”
Daha sonra inanan ve uyanan insanları organizeli bir güç haline getirmek, yani onları “Nizam”a sokmak ve evrensel hukuk nizamını hayata hâkim kılmak için 26 Ocak 1970’te “Milli Nizam” kuruluyordu.
Daha bir yılını yeni doldurmuştu ki bir parti, belki dünya tarihinde ilk defa, gençlik kollarının yayınladığı bir broşürde yer alan bir şiirin içindeki masum ve mübarek şu cümleler yüzünden kapatılıyordu:
Herkes duyacak, bilecek
Saklanmaz gayrı bu gerçek
Yaprak yaprak, çiçek çiçek,
“Tek yol İslam”, yazacağız!..
Ama bu yiğit Lideri Hak bildiği davasından caydırmak ve usandırmak mümkün olmuyordu.
Ve nihayet Mehmet Akif’lerin, Eşref Edip’lerin, Said Nursi’lerin, Abdulhâkim Arvasi’lerin, Muhammet Zahid’lerin, Mahmut Sami Efendilerin, Palulu Haydar Baba Erenlerin, daha nice nice alimlerin, velilerin ve şehitlerin duaları kabul görüyor, himmetler ve gayretler selamete dönüşüyordu…
‘Önce Ahlâk ve Maneviyat’ diye yola çıkıldığından, 3,5 yılda 350 İmam-Hatip Okulu açılıyor, uyumsuz ve sorumsuz koalisyon ortaklarına rağmen yurt çapında Ağır Sanayi Hamlesi başlatılıyor ve temeli atılan 200 dev fabrikanın 70 tanesi bitiriliyor ve üretime geçiyordu…
Siyonist çevrelerdeki telaş, paniğe dönüşüyor ve nihayet bu mümtaz ve mücahit insan, ancak darbe ile durduruluyordu.
Darbenin yapılacağını bildiği ve özellikle kendisine, yurda dönmemesi tavsiye edildiği halde “Biz böyle günlerde cemaatimizin yanında ve başında bulunmalıyız” diyerek gittiği Londra’dan geri geliyor, teşkilatını sıkıntıya sokmamak ve kimsenin burnunu kanatmamak için, hapse kendisi giriyor, en zor hesapları kendisi veriyor ve bu badireden de alnının akıyla çıkıyordu…
Nizam’la başlayan, Selamet’le engelleri aşan, Refah’la olgunlaşan Fazilet’le hedefine koşan ve derken Saadet’e ulaşan bu mutlu hareketin kutlu Lideri, nice Özalların, Erdoğanların ve Numancıların hıyanetine rağmen nurdan bir heykel gibi yine dimdik olarak inançlı kadroların başında, şer güçleri ve şeytanî çevreleri hizaya sokmaya uğraşıyordu.
Örnek bir sorumluluk bilinci ve yüksek bir kulluk azmiyle: “Hayat, İman ve Cihaddır!” gayreti üzerindeyken, sonunda 85 yaşında bu dünyadan ayrılıyor ve iki milyon insanın katılımıyla gerçekleşen muhteşem ve müstesna bir cenaze töreniyle Hakka uğurlanıyordu. Sağlığında “şuurlansınlar ve şer güçlerin tuzağından kurtulsunlar” diye sürekli sarsıp silkelediği bir toplumu, sanki ölümüyle diriltiyor ve harekete geçiriyordu.
Evet, böylesi şahsiyetleri anlamak çok zordu, ama insan asıl onları anlatırken zorlanıyordu.
Ey hayatını ve rahatını, inancına ve insanlığa feda eden muhterem ve muhteşem Zat. Sizi saygıyla selamlıyoruz… Sizin yaptıklarınızı, biz anlamaktan ve yazmaktan bile aciz bulunuyoruz!

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…