İleride Vali ve Üst Düzey Yönetici Olacak;
KAYMAKAM ADAYLARINA, İNGİLTERE'DE
DİL KURSLARI VE KÜLTÜR AŞISI!?
Epstein lağımıyla ortaya saçılan Amerika ve Avrupa çağdaşlığının haksızlık ve ahlâksızlık tuzağı olan AB kriterlerini ülkemize yerleştirmek için çırpınan bir iktidarın atadığı Bakanların ve yüksek bürokratların: Milli Görüş kökenli oldukları, hafızlık eğitimi aldıkları, İlahiyat okudukları, dindar bir hayat yaşadıkları özellikle vurgulanırdı. Yöneticilerimizin bu sıfatları taşımaları elbette halkımızın manevi duygularını okşardı. Ve pek çok dindar ve duyarlı insanımız, yıllardır hasretini çektikleri bir döneme kavuştukları tesellisiyle avunurlardı.
Hatta, sözde muhalefetin; İmam Hatip ve İlahiyat eğitimi almış, Kur’an kurslarında hafızlığını tamamlamış, hanımının başı kapalı, namaz kılan, oruç tutan, içki kullanmayan Bakan ve bürokratlar üzerinden, iktidarı gericilikle ve Atatürk ilkelerini dejenere etmekle suçlayıp saçmalamaları bile iktidara puan kazandırmakta ve dindar halkımızda: “Pek çok yanlışı ve tahribatı olsa da din düşmanlarına meydanı bırakmaktansa, yine de bunlara sahip çıkmalıyız!..” kanaati oluşmaktaydı. Yani elebaşları bilerek, yandaşları ise bilmeyerek; muhalefet bu tavırlarıyla, iktidara çalışmış olmaktaydı.
Oysa AKP iktidarı, Siyonizm’in gizli hizmetkârıydı ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı, AKP-MHP oylarıyla reddedilmiş durumdaydı!
SP’nin: Gazze Barış Kurulu’nun uluslararası hukuki dayanaklarının, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı üzerindeki etkilerinin ve Türkiye’nin TBMM devre dışı bırakılarak bu sürece dahil edilmesinin anayasal sonuçlarının müzakere edilmesi amacıyla Genel Görüşme açılması önerisinin, AKP-MHP oylarıyla reddedilmesi bunların gerçek ayarını ortaya çıkarmıştı. Halbuki, zerre vicdan taşıyanların; elbette HAMAS Liderliğinde bir hükümetin herkes tarafından tanınması lazımdı. Fakat “TBMM devre dışı bırakılarak, Cumhur İttifakı Türkiyesi’nin” Siyonist barış süreci tuzağına çekilmesi, sadece cehalet ve gaflet değil, açık bir hıyanetin kanıtıydı.
AKP ve MHP’nin Filistin konusundaki tutumu zaten açıktı. Görünüşte İsrail’e en sert sözlerle yüklenilmesi, ama gerçekte malzeme yüklü gemilerin İsrail’e gönderilmesi “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözünü hatırlatmıştı. Lakin bu önerge ayrı bir tehlikeyi de içinde barındırmaktaydı. Son dönemde maalesef Saadet Partisi ve diğerlerinin Kürt açılımıyla ilgili Erbakan Hocamızı da iftiralarla bu hıyanete alet ederek yaptıkları açıklamalardaki şeytanlığı çağrıştırmıştı. Bu uygulama self-determinasyon olduğundan, gündeme sokulması Kürtlerin de yarın böyle bir hamleye kalkıştıklarında onlara da “Bakın Filistin (HAMAS) için de bunu istemiştik, şimdi Kürtler için de istiyoruz” yaklaşımının gerekçesi yapılacaktır. Yani Siyonizm her yerdedir, hiçbir taşın altını boş bırakmamıştır. Ama şükür ki Milli Çözüm vardır.
Dil eğitimi dolayısıyla görev yaptıkları ilçelere veda eden Kaymakamların Ankara’da “hazırlanma”, İngiltere’de “olgunlaşma” eğitimleri yapılmaktaydı?
Kaymakamlar için son derece önemli sayılan dil eğitimleri, Ankara’da başlamaktaydı. Ankara’da başlayan eğitim maratonunu tamamlayan kaymakamlar daha sonra İngiltere ağırlıklı olmak üzere yurt dışına yollanmaktaydı. Kaymakamlar yaklaşık 6-8 ay da yurt dışında kalmaktalardı. Yurt dışı eğitimleri ise hem dil, hem kültür eğitimleri olarak programlanmıştı. Çünkü kaymakamlar Büyükelçiliklerde, devlet yönetimi ve devlet sistemleri üzerinde çalışmalar yapıyorlardı. Buradaki zahiri amaç ise, mülki idare amirlerinin daha vizyonel bir yönetim anlayışına sahip olmasını sağlamaktı… Yurt dışındaki eğitim sürecini tamamlayan kaymakamlar, 3 aylık kaymakamlık kursunu da başarıyla tamamlayınca kura çekimi ile asaleten atanıyorlardı.
Peki İngiltere’de, Siyonist güdümlü üniversitelere bağlı ve masonik ağırlıklı Enstitülerde, devlet kesesine pek ağır külfetlerle yaptırılan bu; DİL ve KÜLTÜR eğitimleri niye kendi ülkemizde yapılmazdı ve acaba buralarda hangi KÜLTÜR aşılanmaktaydı?
Kaymakamlarımıza, Türkiye’de İngilizce öğretilip imtihandan geçirilemez miydi? İlle de İngiltere, Almanya ve Fransa’ya gönderilmeleri, hangi özel eğitimlerden geçirilmesi içindi?
Bu katılımcılar; mü’min mi gayrı müslim mi?.. Sağ görüşlü mü, sol düşünceli mi? İslamcı geçmişten mi, milliyetçi kökenli mi? Bunlara kültür aşısı yapan malum odaklar için hiç fark etmezdi. Hatta İmam Hatipli, hafızlık eğitimli, Milli Görüş gelenekli daha çok tercih edilirdi… Yoksa, Siyonist güdümlü İngiliz Kraliyet ailesinden “Bu kişi bizim yönettiğimiz dünya düzeninde ve Türkiye’de idarecilik yapabilir” icazeti miydi?
Özel İngiliz eğitimli Türk Kaymakamlar Valiliğe hazırlanmaktaydı!
Kaymakam olmaya hazırlanan Türk adaylar, göreve başlamadan önce özellikle Londra’da eğitim görüyorlardı. Bu adaylarla, eğitim merkezi The Institute‘te görüşen Perihan Korkmaz aktarmıştı:
Türkiye’nin Kaymakam adayları, Londra’nın en büyük eğitim kurumlarından biri olan Middlesex Üniversitesi‘ne bağlı ‘The Institute-The Hampstead Garden Suburb’de yaklaşık bir yıl süreyle eğitim görüyorlardı. (Bu enstitülerin masonik mahfillerle irtibatlı olduğu saptanmıştı.) Eğitim aldıkları yılın üçte ikisi, sadece İngilizce derslerine ayrılmaktaydı… Son üç ayda ise yerel yönetimler, polis, okul, ceza mahkemesi, hastane, itfaiye, huzurevi gibi kamu hizmeti veren kuruluşları ziyaret ederek İngiltere’de kamu sektörünün nasıl işlediğini öğreniyorlardı. Haftada 21 saat ve 38 hafta süren program sonunda başarı hedefi, adayların en yüksek puanının 9 olduğu IELTS (International English Language Testing System) sınavında 7’nin üzerinde puan almalarını sağlamaktı.
İçişleri Bakanlığı, devlet görevlilerini eğitim amacıyla 23 yılı aşkın bir süredir, yani AKP iktidarının başından beri yurt dışına gönderiyorlardı. Siyonist merkezlerin güdümündeki Kraliyet ailesiyle ilintili Middlesex Üniversitesi‘ne bağlı profesyonel yetişkinler için İngilizce ve genel kültür eğitimi veren The Institute ise 23 yıldan bu yana Türk Kaymakam adaylarını ağırlamaktaydı. Şimdiye kadar, toplamda yüzlerce Kaymakam adayı burada eğitim almıştı. Bunların arasında kadın Kaymakam adayları da vardı. Uzun yıllardır Kaymakam adaylarının eğitim programını hazırlayan The Institute Dış İlişkiler Müdiresi Margaret John, “Daha fazla kadın Kaymakam görmek istiyoruz” temennisini hatırlatmıştı. 2000’de gelen 22 kişiden oluşan ilk grup, sadece lisan eğitimi almıştı. Ardından İngiliz kamu kuruluşlarını tanımayı kapsayan özel bir program uygulanmıştı. Böylece, öğrendikleri lisanın kendi alanlarında nasıl kullanıldığını görme imkânları sağlanmıştı. Kaymakam adaylarının Londra’daki eğitimi, üniversite eğitiminden sonra girilen Kaymakamlık sınavını kazananların katıldığı stajın bir bölümünü oluşturmaktaydı. Adaylar, göreve başlayacakları ilçelerin belirleneceği kura çekilene kadar, valilikler bünyesinde üç yıl eğitime tâbi tutulmaktaydı. Bu süre içinde sekiz ay fiilen kaymakamlık yapıyorlardı. Kaymakamlar henüz aday statüsünde olsalar da Margaret John, onlardan bahsederken Türkçe “Kaymakam” kelimesini kullanmakta ve Londra’daki eğitimlerini çok ciddiye aldıklarını aktarmaktaydı.
The Institute, Londra’nın ağaçlıklı, temiz ve nezih semtlerinden Finchley’de bulunmaktaydı. Kaymakam adayları, okulun civarındaki eğitimli İngiliz ailelerle kalıyorlardı. Ve işte asıl zehirli aşılar herhalde buralarda yapılmaktaydı!.. Çoğu bekâr, ama evli olup eşi ve çocuğuyla gelenler de vardı. İlk üç ayda eşlerini getirmemeleri, tavsiye edilen hususlar arasındaydı. Eşlerini erken getirmelerinin büyük bir hata olduğunu belirten Bayan John, büyük bir kültürel değişimden geçerken yalnız olmanın önemini vurgulamıştı. “Adaylar kültürel anlamda yeni bir dünyaya alışıyor. Kendi çamaşırlarını yıkayıp, kendi yiyecek alışverişlerini yapıyorlar ki, sanırım Türk İçişleri Bakanlığı’nın en çok ilgilendiği kısım bu. Bu bir yıllık süre içinde daha olgun ve sorumluluk sahibi bireyler haline geliyorlar.” itirafında bulunan Bayan Margaret John’a sormak lazımdı: İngiltere’ye, sözde dil eğitimine gelen Kaymakam adaylarımız, hangi büyük kültürel değişimlerden geçiyorlardı ve bunların beyinlerini nasıl yıkıyorlardı?
İngiltere’de Kaymakam adaylarına özellikle “PKK ile barış sürecinin ve Terörsüz Türkiye hedefinin” yararları mı anlatılmaktaydı?
Dikkat edin, münafık iktidar da, marazlı muhalefet kanadı da “İleride Vali ve yüksek yönetici olacak bu Kaymakam adaylarımıza İngiltere’de hangi KÜLTÜREL AŞILAR uygulanmaktadır? Siyonist-Küresel sistemle uyumlu idareciler mi hazırlanmaktadır?” sorusunu asla sormazlardı… Çünkü Barbar Batılının (Avrupa ve Amerika’nın) kazuratı bunlar için kutsaldı!.. İktidar ise hem dindarlık rolüyle bu rezalet ve mel’anetlere karşı çıkıyorlardı, hem de bu kokuşmuş AB’ye alınmak için can atıyorlardı!
“Önce KCK nedir onu hatırlatmak gerekiyor. 2005 yılında kurulan KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği); Suriye, İran, Irak ve bazı Avrupa ülkelerinde koordine olan, PKK’yı da kapsayan bir çatı örgütü olarak biliniyor. Halk Meclisi anlamına gelen Kongra-Gel de sözde KCK’nın karar organı olarak oluşturulmuştur. Halk Savunma Güçleri (HPG), PKK’nın silahlı kanadıdır. Sözde PKK bir siyasal hareket, HPG ise silahlı yapıdır. Bu noktada Suriye özelindeki PYD nedir bir bakmak lazımdı.
Salih Müslim ismi ile hatırlanan PYD (Partiya Yekîtiya Demokrat / Demokratik Birlik Partisi), Suriye’de faaliyet gösteren ve 2003’te kurulmuş PKK’nın Suriye uzantısıdır. Kendilerini siyasal bir hareket olarak gördükleri (ve sinsi amaçlarını gizledikleri) için silahlı kanatlarını farklı isimlendirirler. YPG (Yekîneyên Parastina Gel / Halk Koruma Birlikleri) ve YPJ (Yekîneyên Parastina Jin/Kadın Koruma Birlikleri) ise PYD’nin silahlı kanadı olarak faaliyet göstermektedir. Bu noktada SDG’nin ise ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas’ın yaptığı açıklamada ne olduğu görülmektedir. ABD’li komutan; Türkiye’nin, terör örgütü PKK ile ilişkili görmesi sebebiyle YPG’ye “isim değiştirme” tavsiyesinde bulunduklarını, bunun üzerine örgütün, adını “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) olarak değiştirdiğini söylemiştir. Ne oldu? SDG kuruldu… Araya Arap, Süryani ve diğer etnik gruplardan da unsur yerleştirip bunun bir kapsayıcı yapı olduğunu yutturmaya çalıştılar. Ancak en az %70’i YPG’li teröristlerden oluşuyor. PKK kamplarında eğitim almış PKK’nın eski teröristlerinden veya onların yetiştirdiklerinden oluşan bir örgütten bahsediyoruz…
Bu arada PKK’nın lağvedilmesine bakmak lazımdı. Zira bazı kafa karışıklıkları vardı… Neden bu kadar kolay olduğu? mutlaka sorulmalıydı. Çünkü Amerika da istiyordu ve tabii Türkiye’deki AKP iktidarı da istiyordu. Bu noktada görüşleri örtüşse de asıl maksatları noktasında ayrışmaları pek önemli sayılmazdı. ABD, PKK’nın bölgesel bir siyasal harekete dönüşmesi yani kendi isimleri olan KCK ile dağdan şehre inmesi ve özerklik vesaire gibi konulara odaklanmasını istiyordu. Bunun yanında isminde taşıdığı o Marksist-Leninist çizgiden liberalizme doğru kaymasını tavsiye ediyordu. Ancak ABD için kullanım süresi dolmuş ama kenara da bırakamayacak kadar büyük bir terör örgütü de olduğu için PKK’nın dönüşmesi kararını almışlardı. Demode yapılarla yani İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan özellikle 70’li yılların yöntemleri ile bir yeni düzleme gelinmeyeceğini biliyorlardı. AKP Türkiyesi ise terörün bittiği ve bölgeye huzurun geldiği havasını siyasi ranta çevirmek istiyorlardı.
Siyonist İsrail yerinde durduğu sürece bölgeye huzur haramdı!
Şunu tekrar ifade etmek gerekirdi; Siyonist İsrail olduğu sürece bölgeye huzur gelmezdi. Bölgedeki bütün karışıklıkların altında hep Siyonizm gizliydi. Dün bunu söylesek komplo teorisi olarak ifade edilirdi. Aksa Tufanı Operasyonu ile işler değişti. Nitekim konumuzun özü itibarıyla bakıldığında da bugün SDG’nin İsrail’in bir vekil/Proxy örgütü haline geldiği herkesin bildiği bir gerçekti. Nitekim Türkiye’ye karşı nasıl savaştılarsa aynı şekilde Gazze’de de Filistinlilere karşı da savaşmış canilerdi. Bu noktada şunu ifade etmeden geçemeyeceğim. “Ama Şara da gitti CENTCOM Başkanına teslim oldu.” Tamam, öyledir… Ancak bu, SDG’nin terörist olduğu ve İsrail’in buradaki uzantısı olmak için neler yaptığı gerçeğini değiştirmezdi.”[1] tespitleri haklıydı…
Ey PKK’lı Bakırhan Dangalakı; İstiklal Mahkemelerini Unutmayınız!..
DEM Milletvekili Tuncer Bakırhan, Suriye’deki gelişmelerden sonra Türkiye’yi tehdit ederek “Eğer Irak’ta ve Suriye’de olduğu gibi haklarımızı vermezseniz altından kalkamayacağınız bir felakete sürükleneceksiniz” diye tehditler yağdırmıştı. Suriye’de ŞARA ile SDG anlaşınca “Hadi bakalım, şimdi sıra bizde; Türkiye de demokratik bir adım atarak Kürtlerle yeni bir ortak devlet kurmalıdır” diyecek kadar küstahlaşmıştı.
Bu millet sana, devlet içinde devlet kurdurmaz BAKIRHAN küstahı!..
Türkler ve Kürtler Din kardeşidir ve aynı Millettir. Bu Aziz Millet Şanlı Kurtuluş Savaşı sonunda Lozan’da sınırlarını çizdiği devlete ortak da falan almazdı. Sen dedin diye eğitim dilini de değiştirmeye kalkmazdı. Siyonist Kuduz İsrailli patronlarınızın hatırına, ABD ve AB gibi Haçlı ağababalarınızın şeytani arzularına ve hele AKP-MHP gibi kiralık kafaların iktidar hesaplarına feda edilecek bir Türkiye Cumhuriyeti olmadığını anladığınızda iş işten geçmiş olacaktı!
Haksız, ahlâksız ve Haçlı Batı hayranlarına tekrar hatırlatmak lazımdı: Bunlar LUT Kavmi’nin rezaletine çağdaşlık diyorlardı!..
Kralından, kraliçesine… Devlet başkanlarından sivil toplum önderlerine… Bilişim devlerinden holding yöneticilerine… Dünyanın gidişatına yön veren isimler, sapkınlığın ve azgınlığın her türlüsüne Epstein adasında bulaşmışlardı. ABD Adalet Bakanlığı’nın; reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuş ağı kurma suçlamalarıyla yargılanırken cezaevinde ölü bulunan Jeffrey Epstein’e ilişkin üç milyondan fazla yeni belgeyi kamuoyuna açması, küresel güç merkezlerini yeniden tartışmaya açmıştı. Belgelerde teknoloji milyarderlerinden kraliyet mensuplarına uzanan yüksek profilli isimlerin yer alması, dünyayı yöneten elitlerin ahlâki sorumluluğunu ve dokunulmazlık zırhını sorgulatır hale getirirken Türkiye’den de bazı isimlerin söz konusu dosyada geçmesi dikkatlerden kaçmamıştı.
Siyaset ve Küresel Güç Odakları Şehvet ve Rezalet Dosyalarındaydı!..
Yeni yayımlanan Epstein dosyaları ve bu dosyalara dayandırılarak, ABD Başkanı Donald Trump, iş dünyasından Elon Musk, Bill Gates, Michael Bloomberg, siyaset sahnesinden Bill Clinton, Hillary Clinton, George Walker Bush, John Kerry, Ted Kennedy, Robert Francis Kennedy Jr., eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Katar’ın eski Başbakanı Hamad bin Jassim, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ve eski Lübnan Başbakanı Saad Hariri gibi çok sayıda siyasi ve diplomatik ismin adlarının geçtiği anlaşılmıştı.
Sermaye, Sanat ve Yüksek Bürokrat Takımı!..
Dosyalarda ayrıca eğlence ve sanat dünyasından Michael Jackson, Leonardo DiCaprio, Bruce Willis, Kevin Spacey, Harvey Weinstein, Woody Allen, Chris Tucker, Mick Jagger, Phil Collins, George Lucas ve Minnie Driver gibi isimlerin yanı sıra, Epstein’in yakın çevresinde yer alan Ghislaine Maxwell, finans ve sermaye çevrelerinden Les Wexner, Leon Black, Glenn Dubin, hukuk dünyasından Alan Dershowitz, diplomasi ve bürokrasi alanından Peter Mandelson, Larry Summers, Ahmed Aboul Gheit, Miguel Ángel Moratinos, Taieb Fassi-Fihri, Khalid bin Ahmed Al Khalifa, Shah Mahmood Qureshi, Henry Odein Ajumogobia ile Epstein bağlantıları nedeniyle daha önce de gündeme gelen Jean-Luc Brunel gibi isimlere ilişkin kayıtlar bulunduğu yazılmıştı.
Ayrıca, yayımlanan belgelerde, dünyanın en zengin isimleri arasında gösterilen bazı teknoloji patronlarıyla Epstein arasında gerçekleştirilen yazışmalar ve temas kayıtları yer almıştı. Dosyalar, bu kirli ve gizli ilişkilerin niteliğine dair kesin bir yargı içermeseler de söz konusu temasların kamu vicdanında ciddi nefret ve tepki oluşturmaları doğaldı. Belgelerin yayımlanmasının ardından ABD ve Avrupa’da siyasi çevrelerde istifa tartışmaları da yeniden başlamıştı.
Kraliyetler de Listeden Çıkmıştı!
Epstein dosyalarında dikkat çeken bir diğer başlık ise Avrupa kraliyet ailelerine mensup isimlerin olmasıydı. Belgelerde eski İngiltere Prensi Andrew’un yanı sıra Norveç, Danimarka ve İsveç kraliyetlerinden bazı kişilerin adları da yer almıştı. Özellikle davet listeleri, e-posta yazışmaları ve sosyal etkinlik kayıtları, monarşilerin uzun süredir “dokunulmaz” kabul edilen imajını ciddi biçimde tartışmaya açmıştı. Kraliyet kaynakları ise söz konusu isimlerin Epstein ile doğrudan bir ilişkisinin bulunmadığını savunmuşlardı.
Belgelerde Türkiye Detayı
Yayımlanan belgelerde Türkiye ile ilgili yazışmalar da vardı. Robert Koleji Mütevelli Heyeti üyesi olduğu dönemde bazı değerlendirmelerini Epstein ile paylaşan Landon Thomas Jr.’ın e-postaları enteresandı. Yazışmalarda Türkiye’nin toplumsal yapısı ve eğitim politikalarına dair yorumların yer alması kamuoyunda tepkiyle karşılanmıştı. Robert Koleji yönetimi ise söz konusu yazışmaların kurumu bağlamadığını ve ilgili kişinin Epstein skandalının ardından görevlerinden ayrıldığını açıklamıştı. Yani kendi adamlarıydı…
Eski İsrail Başbakanı ve Konaklama Kayıtları
Belgelerde yer alan bir diğer dikkat çekici başlık ise eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ve eşinin, Epstein’e ait New York’taki bir dairede birden fazla kez konakladığına ilişkin kayıtlardı. E-posta yazışmaları ve lojistik detaylar, Epstein’in siyasi figürlerle olan yakın temasını bir kez daha gündeme taşımıştı. Barak cephesinden yapılan açıklamalarda ise bu temasların herhangi bir suç unsuru taşımadığı savunulmaktaydı.
Mağdurlar ve Kamu Vicdanı Tartışması
Jeffrey Epstein’in yıllar boyunca kurduğu istismar ağına ilişkin belgeler, mağdurların yaşadığı trajediyi de yeniden gündeme taşımıştı. Adalet Bakanlığı, mağdur kimliklerinin büyük ölçüde gizlendiğini açıklasa da belgelerin bu haliyle bile yeni travmalara yol açabileceği yönünde eleştiriler yapılmıştı. Hukukçular, şeffaflık ile mağdur haklarının korunması arasındaki dengenin henüz sağlanamadığını vurgulamıştı.
Epstein dosyalarının yeniden gündeme gelmesi, yalnızca bireysel suçları değil, küresel sistemin ahlâki ve hukuki zaaflarını da tartışmaya açmıştı. Sermaye, siyaset ve güç merkezleri arasındaki kapalı ilişkilerin nasıl denetleneceği sorusu bir kez daha öne çıkmıştı. Kamuoyunda, “kimlerin korunup kimlerin yargılandığı” tartışması derinleşirken, Epstein skandalı küresel adalet sistemine yönelik güven krizini de büyütmüş durumdaydı.[2]

Fullbright burslarının bir benzeri. Bu bursla AB’ye gidip gelenler nasıl önemli mevkilerde bürokrat olarak atanıyor ve ABD’nin ülkemiz üzerindeki menfaatlarını korumak üzere çalışıyorlarsa İngiltere gibi dünyanın en hin devleti, gelen bu insanları, herhalde sırf kültürel birikim olsun, entellektüellikleri artsın diye eğitecek veya bunun için de enerjisini, zamanını harcayacak değil. Her şey bir kenara gönderilen kişiler, kendileri farkına bile varmadan İngiltere’nin istediği yönde düşünmeye başlar, düşünce mekanizmaları bu yönde değişime uğrar. İngiltere Roschild hanedanının güttüğü bir devlet. Aziz Erbakan Hocamız ne diyordu??? “Yahudi öyle ustadır ki; kim ben mi Yahudi’ye hizmet edeceğim şarkısını söylete söylete seni kendisine hizmet ettirir”. İşte aynısı yine bu Yahudilerin güdümünde olan İngiltere için de geçerlidir. Ki bu adamlar dünyada sömürüyü başlatan, sırf bu sömürüyü yapabilme ve sürdürülebilir kılmak için enstitüler kurup diğer milletler ve inler hakkında büyük bir bilgi birikimine sahip olan, bu bilgiyi de sömürü amacıyla en güçlü şekilde kullanan bir devlet. Zaten, buradan gidenler de hayranlık algısıyla gidiyor ki her türlü düşünce mekanizması değişimine açık hale geliyorlar maalesef.
Siyonizm, kurmuş olduğu Küresel Sistemle uyumlu idareciler yetiştirme projesini düzenli olarak sürdürmektedir. Hangi din ve ülkede olursa olsun buna özen göstermektedir. Bunu vali, kaymakam olacak kişilere uyguladıkları gibi Başbakan, Cumhurbaşkanı olan,olacak üst düzey yöneticilere bunlara ilaveten yüz kızartıcı suçları işlettirip kayıt altına alarak şantaj olarak da kullanmaktadır. Kimine fuhuş kimine uyuşturucu kimine yolsuzluk kara para vs vs. Bu sayede de kendi istediği şekilde yönettirmekte ekonomik ve ahlaki olarak veya bölgesel savaşlar çıkarıp istediği tarafta kullanarak planlarını uygulamaktadır. Bu hakikatleri konuşan yazan sadece Milli Çözüm kalmış durumdadır.
İnanıyor ve ümit ediyoruz ki zalimler ve işbirlikçi münafıklar abad olmayacak ve yıkılıp yok olacaklardır.
İbrahim Suresi 46
Gerçek şu ki, onlar (zalimler ve hainler, mü’minlere ve İslami girişimlere karşı) hileli planlar ve hain tuzaklar kurdular (kuracaklardır). Oysa eğer onların (şeytani) hile ve hazırlıkları, dağları yerinden oynatıp kaydıracak (zelzeleler oluşturacak derecede bugün nükleer silahlara ve teknolojik imkânlara dayanmış) olsa bile, Allah katında da (kesinlikle onları boşa çıkaracak ve etkisiz kılacak kudret) planları-programları ve intikam hesapları-hazırlıkları vardır! (Allah zalim güçlerin mekir ve tuzaklarını kendi başlarına saracaktır.)
MİLLİ ÇÖZÜM DE OLMASA!..
Evet dünya Epstein’den dolayı DÜNYA ELİTLERİNİN leş yiyen hayvanlardan daha aşağı halde olduğuna şahitken TÜRK DEVLET bürokrasisinin çok önemli yapı taşlarından biri olan KAYMAKAMLIK, adayların Siyonist Dünya Krallığının Sembolik Merkezi olma ŞİRRETİNİ taşıyan İNGİLTERE’de eğitimden geçirilerek Türkiye’ye gönderilmesi MASONİK bir uygulamaydı.
Sakıncaları;
A) Bu eğitim Sembolik bağımlılık “müstemleke valiliği”eğitimiydi.
B) Adayların Epstein çirkefine benzer hatalara sevkettirilerek adayların kontrolde tutulması projesiydi.
C) Kokuşmuş Avrupa kültürünün Türkiye eliyle İslam coğrafyasına rol-model yapma projesiydi.
D) İktidarda olan “dinci” yapının devleti Siyonizme bağlı tutma gayretleri sırıtmaktaydı.
E) Türkiye’de Siyonist yapının lejyoneri olan Pakradun yapılanma bu merkezde yetiştirilip Türkiye’nin dış merkezli kontrolü sağlanmaktaydı.
Sonuç:
Bu adayların Milli Görüş ya da mütedeyyin aile çocukları olmaları çok da farket etmeyecekti. İngiliz Kraliyet ödüllü Abdullah Gül ve Milli Görüş içindeki ve diğer sağcı-solcu partilerdeki pakradun yapılanma bunun kanıtıydı.
“Yani Siyonizm her yerdedir, hiçbir taşın altını boş bırakmamıştır. Ama şükür ki Milli Çözüm vardır.”
SİYONİZM’İN ŞEYTANİ DÜZEN VE FİKİRLERİNE KARŞI TOPLUMU UYARMAK!..
Bu makale, gerek bütün yeryüzünde gerek kendi bölgesinde gerek ülkesinde ve gerekse yakın çevresinde, ekonomik ve sosyal gelişmeleri menfi yönde etkileyen ve toplum kesimlerini manipüle eden merkezleri ve bunların yöntemlerini bilmeyen,bilse de baş edemeyen lider ve hükümetlerin, olumsuz gelişmeler karşısında NE YAPALIM BİRİLERİ DÜĞMEYE BASINCA BUNLAR OLUYOR cinsinden mazeretlere sığınması , kendi acizliklerinin ve çaresizliklerinin ifadesi ve ispatını yapan bir yazıyı okuduk.
Toplumu adaletle yönetme ve insanların hayır ve huzurunu temin etme sanatı olan siyaset, MÜ’MİN, METİN VE BİLGE İNSANLARIN ELİNDE SELAMET VE SAADET SEBEBİ, ama hain ve zalim kişiler ve oluşumların emrinde ki siyaset ise FELAKET VE REZALET SEBEBİ olacağını öğreten muhteşem bir makaleyi okumak nasip oldu.
İşte Milli Çözüm, hem bilgi hem de bilgelik ve aynı zamanda da cesurca cesareti de elden bırakmayarak olayları doğru okumamızı ve sorumluluklarımızı kuşandırıcı bir özveriyle kaleme almakta yazıları. İstifade etmek duasıyla…
Makaleyi okuyunca siynst düşüncenin kamuda,sosyal medyada ,Gazete tv dergilerde,Sanat camiasında , Sadece bir kaç ülkede değil dünyanın her yerinde bütün insanlığı kendilerine köle yapmak sistemlerinin devamı için
para ile
makam ile
şan şöhret ile
epsiten gibi konular ile
bilinçli yaptırılan yolsuzluklar ile
İdareci önderleri avuç içlerine almışlar ve almak için devam ediyorlar ki sistemleri devam etsin.
Bunlara dünya düzeni bırakılamaz ve onların sistemi altına asla girilemez.
Bunun içindirki
Dünyadaki yaşanan olaylar ve sistemleri manevi çevrede analiz eden Erbakan hocamız devamında en güzel reçeteyi hazırlayıp buna uyarsanız Lider ülke Türkiye önderliğinde yeni bir dünya kuracağız demiştir.
Bu yazımız çok sinsi ve stratejik bir ihanet ve oyuna parmak basmıştır.
Malumunuz Kurtuluş Mücadelesinin mimarisini oluşturan basamakları Samsun’a ayak basma, Amasya Genelesi, Erzurum Kongresi ve Nihayetinde Sivas Kongrelerini sayarsak haksız sayılmayız. Bu 3 basamak Ankaraya giden yolun basamaklarıydı, belki de bu basamaklarda Mustafa Kemal’in sarsılmaz ve net tavrı ve bu millete olan inancı sayesinde Ankara’da sağlam durabilmiştir.
Mustafa Kemal Milli Mücade için Samsun’a ayak bastığında birçok düşmanla birlikte savaşmaktaydı. İşgal kuvvetleri, Azınlık Faaliyetleri, Saltanat yanlıları… Bütün bunların yanında ise an acınacak, vahim ve Türk Milletinin fıtratına yakışmayacak olan “MANDACI” zihniyet idi.
Samsun ahalisinde “aman İngilizleri kızdırmayalım, zaten Osmanlı artık tek başına ayakta kalamaz, zaten İngilizler de gelmişler(!?) bari onların mandasında kalalım diyen bir zihniyet vardı.
Amasya’da durum; mandacılık “baskıcı” bir grup olarak değil, daha çok “sessiz bir teslimiyet” olarak mevcuttu. Yerel yöneticilerin çoğu İstanbul’dan gelecek emre bakıyordu.
“Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” maddesiyle, manda fikrinin kapısı daha Sivas’a gidilmeden Amasya’da yüzlerine kapatıldı.
Erzurum’da durum; Erzurum Kongresi, mandacılığın ilk kez resmi bir metinle ve sert bir şekilde reddedildiği yerdir. Erzurum’da delegeler arasında tartışmalar yaşandı ancak kongrenin sonunda yayımlanan beyannamenin 7. maddesiyle; “Manda ve himaye kabul olunamaz” denilerek bu fikir ilk kez resmi olarak “çöpe atıldı”.
Bu cevap Amasya Genelgesine göre çok daha net, keskin ve güçlüydü. Erzurum’daki direnç Samsun’dan daha kalabalıktı çünkü Doğu halkı “ölüm-kalım” savaşı veriyordu. Mandayı savunanlar burada “siyaseten” değil, “çaresizlikten” konuşuyordu ama Mustafa Kemal’in duruşu bu sesi bastırdı.
Sivas’ta durum; Erzurum’da “Manda kabul edilemez” kararı alınmış olmasına rağmen, Sivas’ta bu konunun tekrar açılması tuhaf gelebilir. Bunun sebebi şuydu: Sivas’a gelen delegelerin bir kısmı, Erzurum kararlarını “sadece Doğu’yu bağlar” sanıyordu. Ayrıca İstanbul’dan gelen “elit” tabaka, Amerikan mandasını modernleşmenin tek yolu olarak görüyordu.
Sivas Kongresi’nde alınan kararlar, aslında mandacılara karşı kazanılmış bir “fikri ihtilal”dir. Bu bağlamda kararları şöyle okumalıyız: “Manda ve Himaye Kesinlikle Kabul Olunamaz” Erzurum’daki ifadeye “Kesinlikle” ibaresi eklenmiştir. Bu, mandacılığın tabutuna çakılan son çividir. Artık bu konu bir daha açılmamak üzere kapanmıştır. Sonuç olarak: Sivas’ta mandacılık, en organize ve en güçlü halini sergilemiş; ancak Mustafa Kemal’in “Ya istiklal ya ölüm” parolasının halktaki karşılığına çarparak siyasi bir enkaz haline gelmiştir. O günden sonra mandacılık bir kurtuluş reçetesi olmaktan çıkmış, bir “teslimiyet belgesi” olarak tarihe geçmiştir.
Şimdi neden biraz uzunda olsa böyle bir girişle başladık?
İşbirlikçiliğin, mankurtçuluğun ve dahi mandacılığın kaybolmadığını ve hala sürdüğünün bilinmesi için. O dönemde en ağır saldırıların İstanbul’dan gelen “elit” tabakalalardan ve bölgedeki halk eşrafı bilinen kimselerin mandacılığı kurtuluş olarak gören ve etki sahalarına bu fikirleri aşılayan devşirilmiş ve işbirlikçi zihniyetleriydi.
Anlaşılıyor ki o dönemde mandacılığı Amerikalılara kaptıran İngilizler bu sefer ellerini sıkı tutmaya kara vermiş olacaklar ki “Kaymakamlık” gibi ve Valiliğe, oradan da daha üst düzey devlet yönetimine gidecek olan bir makamı hedef almışlar ve o dönemde bizzat Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar gidip, bizzat arazide beşinci kol faaliyetlerini yürütmelerine rağmen, zamanımızın işbirlikçi zihniyeti ağabeylerinin bu köşelere kadar yorulmalarına göz yummamış ve kendi devşirilecek devlet erkanın bizzat İngilizlerin ayaklarına kadar servis etmişlerdir, Eh İngilizler’de bu sefer işi en başından, bu sefer Amerika’ya kaptırmayalım diyerek mandacı zihniyetleri yetiştirme ve devşirme çalışmalarına başlamışlardır.
Okul yıllarında en garibime giden ise, henüz internetin ve bilgi akışının bu kadar hızlı olmadığı dönemlerde bile Mustafa Kemal’in karşısına çıkan ve Erzurum, Sivas gibi İstanbul’a en uzak bölgelerde bile Mandacılık zihniyetinin nasıl bu hızda yayıldığı ve yerleştiği idi. Nasıl ki bu yazımızda kaymakam adayları taa en başından devşirilip, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar bir mutlak amir olarak görev yapacaklarsa ve ellerindeki maddi ve hukuki imkanlarla en ücra kasabadaki halkla temas kuracak ve bir şekilde o kimselerin siyasi ufuklarını belirleyeceklerse, demek ki o dönemde de “aydın” denilen kimseler, “muallim” denilenler ve hatta “hoca” denilen devşirilmiş kimseler eli ile bu mandacılık teslimiyetçilik fikrinin yayıldığı idi…
“İleride Vali ve Üst Düzey Yönetici Olacak; KAYMAKAM ADAYLARINA, İNGİLTERE’DE DİL KURSLARI VE KÜLTÜR AŞISI!?” yazımız aslında ileride başımıza gelmesi muhtemel olan post modern bir mandacı zihniyetin ve tehlikesinin nasıl olabileceğini izah etmeye çalışmıştır.
O dönemde bir Mustafa Kemal bu sinsi hile ve oyunun farkına varmış ve en dirayetli tavrı gösterdiği gibi günümüzde de bu sinsi ve birçok kimsenin aklının dahi almayacağı, alanların da komplo teorileri diye sulandırmaya çalıştığı bu tarz hile ve oyunları Milli Çözüm farkına varmakta ve milli ve dini bir hassasiyetle uyarmaktadır. Ki yarın öbür gün hem üzerindeki mesuliyeti atsın hem de hiç kimse duymadık-bilmiyorduk demesinlerdi…
Devlet erklerinin yukarıda kısaca bahis geçilen tarihi gerçeklerin izahı ve bu yazımızı bir işaret fişeği olarak değerlendirip, devletin, kaymakamlık gibi çok etkili ve güçlü bir makamın ve sahibinin asla ve asla dış mihrakların devşirmesine yol vermemesi için gerekli önlemleri almasıdır.
Siyonist sitemin kültürel aşılılarıyla, Siyonist-Küresel sistemle uyumlu idarecilerin hazırlanması!
Siyonist İşbirlikçilerinin kültür anlayışı!
Siyonistler, yönettikleri dünya düzeninde idarecilik yapabilir icazeti vermek için, kendi belirledikleri ülkelerde, güdümüne aldıkları üniversitelere bağlı ve masonik ağırlıklı Enstitülerde “olgunlaşma” eğitimleri vermekteydiler.
Siyonistlerin “olgunlaşma” eğitimine katılanlar; mü’min mi gayrı müslim mi?.. Sağ görüşlü mü, sol düşünceli mi? İslamcı geçmişten mi, milliyetçi kökenli mi? Bunlara kültür aşısı yapan malum odaklar için hiç fark etmezdi. Hatta İmam Hatipli, hafızlık eğitimli, Milli Görüş gelenekli daha çok tercih edilirdi…
Yani Siyonist işbirlikçisi olduktan sonra, ha istismarcı olmuşsun, ha inkârcı olmuşsun hiç fark etmezdi.
İngiltere’de, devlet kesesine pek ağır külfetlerle yaptırılan bu; DİL ve KÜLTÜR eğitimleri niye kendi ülkemizde yapılmazdı ve acaba buralarda hangi KÜLTÜR aşılanmaktaydı
Siyonistlerin demokrasi dümeni; istismarcı işbirlikçileri iktidarda tutmak için tezgahlanmıştı!
Siyonistlerin demokrasi dümeninde, sözde muhalefet olan inkârcı işbirlikçi takımının elebaşları bilerek, yandaşları ise bilmeyerek, “din düşmanlığı” tavırlarıyla, istismarcı işbirlikçilerin istismarına imkân sunmaktalardı.
“Pek çok yanlışı ve tahribatı olsa da din düşmanlarına meydanı bırakmaktansa, yine de bunlara sahip çıkmalıyız!..” kanaatini oluşturmaktalardı.
Oysa gerçekte, istismarcı işbirlikçi takımı Siyonizm’in gizli hizmetkârıydı ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı, AKP-MHP oylarıyla reddedilmiş durumdaydı!
Çok kritik bir konuyu gündeme taşıdığı için Milli Çözüm ekibine teşekkürlerimi arz ediyorum. Ülkemizin mülki idari amirliği hususunda en kilit pozisyonlardan olan kaymakam adaylarının kafalarında daha yurtdışına gitmeden İngiltere’nin mükemmelliği algısı oluşturulmaktadır. Bu algının akabinde birçoğunun talebi dil eğitimini İngiltere’de almak şeklinde tezahür etmektedir.
İngiltere tornasından geçmiş ideal devlet sistemini İngiltere yönetimi olarak gören adayların, nasıl Adil Düzen ve Yeni bir Dünya vizyonuna ve inancına sahip olacakları ise en büyük kuşkulardan birisi olmaktaydı. Bu vizyona ve inanca sahip olmayan birisi hem idari amirliği sırasında hem daha büyük görevlere getirildiğinde nasıl milletine layıkıyla hizmet edecekti. Çünkü sömürgeci mantığın ideal devlet olduğunun kabul edilmesiyle başlayan süreç kümülatif olarak insanın hayır ve adalet yolundaki üretimlerini kısıtlamakta belki de bitirmektedir.
Örneğin makalede geçen kapitalist Siyonist dünya düzeninin en büyük yansımalarından olan Epstein vakalarının nasıl bir sapkınlık düzeyinde olduğu görülmektedir. Teorik olarak zamanı tek boyutlu gören bu dünyada faydasını maksimize etmek için her türlü ahlaksızlığı yapmayı mübah kabul eden kapitalist/Siyonist düzenin en güçlü kalelerinden İngiltere’nin ideal devlet kabul edilmesinin ne büyük zararlar açabileceği düşünülmelidir.
“Oysa AKP iktidarı, Siyonizm’in gizli hizmetkârıydı ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı, AKP-MHP oylarıyla reddedilmiş durumdaydı!”
Türkiye ölçeğindeki bir devletin uluslararası alanda ve iç polikadaki bütün koşullarda bağımsız, hür, güvenli bir aksiyon ortaya koymasının en temel şartlarından birisi de yöneticilerinin, bürokratlarının her türlü dış etkiden, dış şantajdan ve dışarıya odaklı zihinsel yapıdan, uzak olması ve milli bir devlet aklına sahip olmasından geçer..
Millî Çözümün, yirmi yılı aşkındır devlete ve devleti yönetmeye talip olan bütün kesimlere, özellikle bu alanda tutmuş olduğu projeksiyon, sadece devletimizin, bölgemizin, İslam aleminin değil, tüm insanlığın güvenliğine ve bağımsızlıklarına da matuf bir tutum ve duruştur.
Aksi takdirde her türlü dış güdüme ve nefse odaklı iç dürtüye, bağımlı olan zavallı kafalardan insanlığa sadra şifa bir duruş çıkmayacağı son derece açıktır…