KÜÇÜK BEYİNLERLE
BÜYÜK DEVRİMLER BAŞARILAMAZDI!
Haçlı AB’nin KKTC’yi İPTAL Baskısı!
Avrupa Konseyi ile AB’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Johannes Hahn;
“Kıbrıs’ın yeniden birleşmesinin tüm ada için büyük ekonomik faydaları olacağını” söyleyip, “Avrupa buna hazır” itirafında bulunmuşlardı. “Kıbrıs’ın birleşmesi siyasi eşitliğe sahip iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyon temelinde, BM tarafından kabul edilen çerçeve içinde sağlanmalıdır” diyen Hahn, “Sayın Tufan Erhürman’ın BM çerçevesinde bir çözüm arayışına yatkınlığını memnuniyetle karşılıyorum” ifadelerini kullanmıştı. “Her iki taraf da birbirlerine yaklaşımlarının bir taviz değil, bir yatırım olduğunu anlamalıdır” mesajı veren Hahn, Politis News gazetesine önemli açıklamalar yapmıştı. “Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi, yatırım da dahil olmak üzere tüm ada için büyük ekonomik fayda sağlayacaktır’’ vaadinde bulunmuşlardı. “Avrupa Birliği’nin, her iki topluluğun da refah içinde yaşayabileceği, birleşik bir Kıbrıs’ı sahip çıkılır bir üye devlet olarak görmekte açık bir çıkarı vardır. AB, daha önceki müzakerelerde de Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin tartışmalara her iki topluluğun da yararına olacak şekilde olumlu katkıda bulunabileceğini kanıtlamıştır. Görevim, tüm taraflarla yapıcı bir şekilde iletişim kurmaktır. Türkiye ile görüşmeye hazırım ve bugüne kadar bu tür temasların mümkün olmamasından üzüntü duyuyorum. Ancak, diyaloğa her zaman hazırım. Türkiye, Akdeniz’de önemli bir oyuncu ve AB’nin bir ortağıdır. AB-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesi, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik görüşmelere fayda sağlayacaktır, Türkiye buna yanaşmazsa bunun tersi de olacaktır!” gibi Türkiye’ye yönelik örtülü tehditler savurmaktan sakınmayan Haçlı AB’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi, AKP iktidarının da Kıbrıs’ın birleşmesi konusuna hazır olduğunu belirtmiş oluyorlardı. Zaten iki devletli çözüme karşı olan yeni KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, Sn. Erdoğan’ın özel desteğiyle seçimi kazanmıştır.
Rum Başpiskoposu Yeorgios’un Birleşik Kıbrıs Israrı!
Bu sırada Kıbrıs Rum Başpiskoposu Yeorgios, Noel genelgesinde iki bölgeli iki toplumlu federasyon ve iki devletli çözüm modellerini “ulusal ötenazi” olarak niteleyerek reddediyor, olası bir çözümün AB vatandaşlarının tüm haklarını eksiksiz güvence altına alması gerektiğini savunuyordu. Cyprus Mail’de yer alan habere göre genelgede; Rum tarafının, kendi varlığını ve geleceğini zayıflatacak bir uzlaşmayı kabul etmeyeceğini net biçimde ifade etmesi gerektiğini kaydeden Yeorgios, iki bölgeli iki toplumlu federasyon, konfederasyon ya da iki devletli çözüm modellerini sert sözlerle eleştiriyordu. Söz konusu çözüm önerilerini “ulusal ötenazi” olarak nitelendiren Başpiskopos, bu modellerin Rum toplumunun temel haklarını ve geleceğini güvence altına almadığını söylüyordu. Rum Başpiskopos’un AB ve ABD’den destek aldığı biliniyordu.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), artık sadece GKRY sanılmasındı. ABD, AB, İngiltere, Fransa ve İsrail oradaydı. Gerçek tablo buydu. İsrail, Güney Kıbrıs’ta Demir Kubbe Hava Savunma Sistemi kurmuştu. ABD sürekli silah satıyordu. İngiltere ve Fransa’nın üsleri bulunuyordu. Türkiye’nin en önemli müttefiki Katar bile GKRY’de elçilik açıyordu. Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan’ın elçilikleri bulunuyordu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyan ülke ise maalesef yoktu. Erdoğan’ın kardeşinin ülkesi Katar bile tanımıyordu. İşte, işbirlikçi bir iktidar elinde Kıbrıs bu duruma geliyordu.
Netanyahu Küstahlaşmış; Yunan ve Rum’u Yanına Alıp Türkiye’yi Vuracağını Açıklamıştı!
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aralık 2025’te GKRY Lideri Nikos Hristodulidis ile basın toplantısı yapmıştı. İsim vermeden Türkiye’yi hedef alan Netanyahu, “Topraklarımız üzerinde yeniden imparatorluklar kurabileceklerini, hâkimiyet tesis edebileceklerini hayal edenlere sesleniyorum: Unutun bunu. Böyle bir şey olmayacak. Aklınızdan bile geçirmeyin.” ifadelerini kullanmıştı. Rum ve Yunan liderler ile “Akdeniz’e güven” vadeden Netanyahu, “Birlikte Akdeniz’i; gelişmiş güvenliği, refahı ve özgürlüğü sağlayacağız” diyen Kuduz Soytarı, Türkiye’yi Ege ve Akdeniz’den soyutlayacaklarını ima etmekten sakınmamıştı!..
Protestolarla Sarsılan İran Yönetimi Altınları Rusya’ya Kaçırmıştı!
İngiliz Milletvekili Tom Tugendhat, haftalardır devam eden protestolarla yangın yerine dönen İran ile ilgili bomba bir iddiada bulunmuşlardı. Tugendhat, Rus kargo uçaklarının Tahran’a indiğini ve büyük miktarda altının İran’dan ayrıldığını aktarmıştı.
• İran’daki protestolarda binlerce eylemci ve bazı emniyet görevlileri hayatını kaybetmiş durumdaydı.
• İran’daki protestolarda binlerce kişi gözaltına alınmıştı.
• İngiliz Milletvekili Tom Tugendhat, Rus kargo uçaklarının Tahran’a uğradığına ve İran’dan büyük miktarda altın alıp havalandığına dair haberler olduğunu vurgulamıştı.
İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), ekonomik sorunlar nedeniyle başlayan gösterilerde hayatını kaybedenlerin sayısının büyük rakamlara ulaştığını hatırlatmıştı.
ABD merkezli HRANA’ya ait internet sitesinde yayımlanan raporda, ülkede haftalardır süren gösterilere ilişkin bilgiler aktarılmıştı. Buna göre bu süre içinde ülkedeki 31 eyaletten 27’sinde meydana gelen gösterilerde binlerce eylemci ve emniyet güçlerine bağlı bazı kişiler hayatını kaybetmiş durumdaydı.
Bu arada 12 binden fazla gözaltı olduğu iddiaları vardı!
Ülke genelinde toplam 300 noktada meydana gelen gösterilerde yüzlerce kişi yaralanmış ve 12 bin kişi de gözaltına alınmıştı. Yaralanmaların büyük ölçüde saçma ve plastik mermi isabeti sonucu meydana geldiği konuşulmaktaydı. İran makamlarından, gösterilerde ölen ya da yaralananlara ilişkin resmi bir açıklama yapılmamıştı. Trump gâvuru ve Netanyahu soysuzu; İran’ı karıştırmaya ve bir saldırıya bahane oluşturmaya çalışmaktaydı.
İsrail’in Hesabı: Maduro Olayının İran Konusunda Bize Yararı Olacak mıydı?
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026 başında Florida, Palm Beach’te düzenledikleri ortak basın toplantısından sonraki açıklamasında ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarını ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasını memnuniyetle karşılamıştı; anlaşılan söz konusu saldırılar ve bunların büyük sonuçları, Tel Aviv’in iştahını saldırıların sonrasına yönelik senaryolara da açmıştı.
İsrail içinden yapılan değerlendirmelere göre Maduro’nun kaçırılmasının ardından yaşanacak gelişmeler, İsrail’in çıkarlarına yarayacaktı. Bu yaklaşım, Binyamin Netanyahu hükümetinin İsrail’i ‘bölgede bir polis gücü’ ve ‘dünyanın polisi olan ABD’nin müttefiki’ olarak görmesinden kaynaklanıyordu.
İsrailli analistler, bu değerlendirmelerini öncelikle İsrailli yetkililerin resmî açıklamalarının üslup ve içeriğine dayandırmaktaydı. Bu açıklamaların başında, Netanyahu’nun ABD Başkanı Donald Trump’a hitaben yayımladığı açık mesaj yer almaktaydı. Netanyahu mesajında, “Özgürlük ve adalet uğruna sergilediğiniz cesur ve tarihî liderliğiniz için sizi tebrik ediyorum. Kararlı duruşunuzu ve kahraman askerlerinizin fedakâr mücadelesini selamlıyorum” ifadelerini kullanmıştı.
Amerikan Caydırıcı Gücü İsrail’e Yaramaktaydı!
Ancak İsrail’in bu saldırıya ilişkin daha derin tutumu, ABD politikasında atılacak bir sonraki adımları İran’a sert uyarılar ve bunların dünya üzerindeki etkilerine dair perspektife dayanmaktaydı. İsrailli analist Ron Ben-Yishai, 4 Ocak 2026’da Ynet internet sitesinde yayımlanan yazısında, “Bu saldırının ardından ABD’nin caydırıcılık gücü dünyada büyük bir saygınlık kazanmıştır!” ifadesini kullanmıştı.
Özetle İran saldırısıyla da kesinlik kazanmıştı ki; Türkiye, süper şeytani odaklarca dört yandan kuşatılmaktaydı, ama iktidar derin bir uykudaydı.
Kılıçdaroğlu’ndan ‘Milli Birlik’ Çıkışı
CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri operasyonunu “emperyalizmin en tehlikeli yüzü” olarak nitelendirerek, Türkiye’nin çevresinde artan askeri hareketliliğe dikkat çekmişti. “Düşman kapımızdan ne kadar uzakta?” sözleriyle seslenen Kılıçdaroğlu, milli birlik ve kardeşlik vurgusuyla Türkiye’ye kenetlenme çağrısını yinelemişti.
Sosyal medya hesabından kapsamlı bir açıklama yapan Kılıçdaroğlu, dünyada yeni bir düzenin kurulduğunu belirterek, bu düzenin bilim, kültür ve sanat üzerinden değil; savaşlar, askeri müdahaleler ve değiştirilen sınırlar üzerinden şekillendiğini ifade etmişti. ABD’nin Venezuela’ya yönelik hamlesinin uluslararası hukuku tamamen yok saydığını vurgulayan Kılıçdaroğlu, operasyonun Venezuela halkının onurunu da ayaklar altına aldığını dile getirmişti.
“Asıl endişe verici olan bir sonraki adımdır!”
Emperyalizmin geçmişte Irak’ta, Libya’da ve Ortadoğu’da sahneye çıktığını hatırlatan Kılıçdaroğlu, bugün aynı anlayışın Venezuela’da yeniden kendini gösterdiğini belirtmişti. Hiçbir ülkenin kaderinin Washington’un enerji ve çıkar hesaplarına göre çizilemeyeceğini vurgulayan Kılıçdaroğlu, ABD’nin bu operasyonu neden gerçekleştirdiğinin açık olduğunu, ancak asıl endişe verici olanın bir sonraki adım olduğunu ifade etmişti. Yani İran saldırısına dikkat çekmişti…
“Emperyalistler Türkiye ve çevresi üzerinde kuşatma oluşturmaktadır!”
Paylaşımında; Türkiye’nin çevresindeki askeri ve siyasi hareketliliğe özel bir parantez açan Kılıçdaroğlu, emperyalist güçlerin kuzeyde Gürcistan, güneyde Ürdün, batıda Bulgaristan ve Yunanistan, doğuda ise Irak ve Suriye’de askeri varlıklarını artırdığına dikkat çekmişti. Akdeniz’de Güney Kıbrıs merkezli üsler, açık denizlere konuşlandırılan savaş filoları ve bölgedeki işbirlikçilerin, Türkiye ve çevresi üzerinde kuşatma oluşturduğunu dile getirmişti.
“Düşman kapımızdan ne kadar uzakta” ifadesiyle dikkat çeken Kılıçdaroğlu, 100 yıl önce yedi düvelin Anadolu’nun kapısına dayandığını hatırlatarak, bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıya olunduğunu kaydetmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin, inancı ve kimliği ne olursa olsun vatandaşlık bağıyla bağlı tüm vatandaşların yegâne devleti olduğunu vurgulayan Kılıçdaroğlu, milli birlik ve kardeşliğin hayati önem taşıdığını söylemişti.
“Milli kardeşlik zırhımızı giyinme zamanıdır!”
Kılıçdaroğlu, sömürgeci güçlerin demokrasi, özgürlük ve refah getirmek için değil; ülkelerin kaynaklarını ele geçirmek, toplumları zayıf düşürmek ve tarihsel hesaplarını görmek için harekete geçtiğini belirterek, “Zaman, milli kardeşlik zırhımızı giyme ve birbirimize her zamankinden daha fazla bağlanma zamanıdır” çağrısını yinelemişti.
Evet; yakın tarihimizde Milli Duyarlılık taşıyan ve dıştan kaynaklı ve kasıtlı sorunların aşılmasında cesur ve kararlı tavırlar takınan iki önemli şahsiyet vardı; biri Mustafa Kemal’di, diğeri Necmettin Erbakan’dı. Artık Türkiye’mizin bu inanç ve kararlılıktaki tarihi değişimlere ihtiyacı vardı.
İşte Mustafa Kemal’in Yapısı ve Yaptıkları!
Türk Ordusu, 9 Eylül 1922’de İzmir’dedir.[1]
18 Eylül 1922’de, Mustafa Kemal, İkdam gazetesi yazarı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na şunu söyler: “Millî Mücadelemizin bu dönemi kapanmıştır. Şimdi ikinci dönemini açmamız gerekiyor.”
Birkaç gün sonra, Akşam gazetesinden Falih Rıfkı Atay’a, asıl savaşın yeni başladığını belirtir: “Sanıyorlar ki bütün isteklerimizi elde ettik, her şey bitti. Oysa, yapacaklarımız asıl bundan sonra başlıyor. Gerçek mücadele şimdi başlıyor.”
1 Kasım 1922’de, Saltanat kaldırılır. 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandığında, ağzından şu sözler dökülür: “İstiklal Savaşı’nın ilk bölümü bitti, şimdi ikincisine başlayacağız.”
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilir. 3 Mart 1924’te (zaten ömrünü bitirmiş ve hükmünü yitirmiş olan) Halifelik kaldırılır. (Bu makam TBMM uhdesine alınır.) Ve yola beraber çıktığı arkadaşlarıyla ayrılıklar rüzgârı tüm şiddetiyle esmeye başlamıştır.
Osmanlı’dan Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan (ekonomik) miras oldukça kötüdür, hatta ürkütücüdür.
O zaman Türkiye’nin nüfusu 13 milyon civarındaydı. Okuma yazma oranı erkeklerde %7, kadınlarda binde 4 kadardı. Ülkede; 4770 ilkokul, 72 ortaokul, 23 lise vardı. Çocukların ancak dörtte biri okula gidebiliyorlardı. Ülkede sadece bir üniversite vardı. Medreseler askerden kaçma yeri ve müspet bilimlerden habersiz ve hatta dini ilimlerde yetersiz taklitçiler yuvası olup çıkmıştı. Arapça, Farsça ve Fransızca Türkçeyi istila etmiş durumdaydı. (Bugün İngilizcenin olduğu gibi)
40 bin köyün 37 bininde okul, yol, posta yoktu. Dört mevsim kullanılabilecek karayolu yok denecek kadar azdı.
Denizcilik yok denecek kadar kısıtlıydı. Donanma, II. Abdülhamid döneminde Haliç’te çürümeye bırakılmıştı. (Çünkü kaptanından çıpacısına kadar gemilerin bütün mürettebatı hatta komutanları Rum, Ermeni ve Yahudi asıllıydı ve muhtemel bir savaşta başımıza bela olacaklardı. Maalesef hain ve mason İttihatçılar böyle ayarlamıştı… Üstelik bu donanmayı bahane eden Haçlılar bize saldırmak için koz olarak kullanıyorlardı. Abdülhamid’e başka çare bırakılmamıştı.)
Ülkede, sadece 337 doktor, 434 sağlık memuru, 60 eczacı bulunmaktaydı. 150 ilçede doktor yoktu. Trahomlu insan sayısı üç milyondu; sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın durumdaydı. Bebek ölüm oranı %60’ın üzerine çıkmıştı. Köy evlerinin %70’inde tuvalet bulunmamaktaydı.
Osmanlı’dan kalan sadece dört fabrika vardı: Hereke İpek Dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy Bez ve Beykoz Deri Fabrikası.
Kapitülasyonlar ülkenin belini bükmeye başlamıştı. Madenler, limanlar, demiryolları yabancıların güdümüne bırakılmıştı.
Kadınlar maalesef çok yerde ikinci sınıf sayılmakta ve horlanmaktaydı. Boşanma, miras ve tanıklık yapma haklarında kısıtlamalar vardı.
Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhuriyet Devrimi, işte bu korkunç tabloyu çok değil 10 yılda tersine çevirmeyi başarmıştı. Artık Türkiye’nin, dünyanın hayran kalacağı bir başarı öyküsü başlamıştı.
1926’da Kayseri’de ilk uçak fabrikası kurulmuş, üretime başlamıştı. 337 doktorla başlayan Cumhuriyet, 15 yıl sonra kendi aşısını üretecek duruma ulaşmıştı. Hatta 1938’de Çin’de bir kolera salgını başlamıştı. Türkiye, 27 Temmuz 1938’de Çin’e kolera aşısı yardımı yapmıştı. (Ama Atatürk’ten sonra gelenler, hem bu gidişatı yozlaştırmış, hem devrimleri dejenere edip din düşmanlığı şeklinde uygulamış ve ülkemizi her yönden geri bırakmışlardı.)
17 Şubat 1926’da, Medeni Kanun’la kadın, toplumda eşit bir konuma taşınmıştı. Türk kadını 1934’te Milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazanmıştı. Bu haklar kadınlara: Bulgaristan, Fransa’da 1944’te; İtalya, Japonya’da 1945’te; Belçika’da 1948’de; İsviçre’de 1971’de ancak tanınacaktı.
Sahipsiz Anadolu, çok uzun yıllar süren savaşlar sonunda yıkıntıya dönmüş durumdaydı. Atatürk’ün; yıkık ve bitkin bir ülkeyi kalkındırma savaşı, tüm hızıyla sürüyordu. Ülkenin kaynakları tükenmiş olmasına rağmen, Osmanlı Devleti’nin borçları da ödeniyordu.
Üstüne üstlük, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı da patlak veriyordu. Mustafa Kemal Paşa, halkın sıkıntılarını dinlemek, görmek ve çözüm bulmak için sık sık yurt gezisine çıkıyordu.
6 Mart 1930 günü Antalya’da bulunuyordu… Halkın arasında dolaşıyor, yurttaşların dertlerini dinliyor, not alıyordu. Çok yorgundu, kaldığı odaya çekiliyor ve koltuğa yığılıp kalıyordu.
Yanındaki, Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a içini döküyordu:
“Bunalıyorum çocuk, büyük bir acı içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya, gittiğimiz her yerde devamlı dert, şikâyet dinliyoruz… Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde… Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; memleketin gerçek durumu bu işte. Bunda bizim bir günahımız yoktur. Uzun yıllar, hatta asırlarca dünyanın gidişinden aymaz, birtakım bilinçsiz yöneticilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak duruma düşmüş…”
Bu bunalımlı yıllarda; Liderin tek önceliği, milletinin refahı ve mutluluğuydu. Kendi sağlığı bile öncelikleri arasında bulunmuyordu. Tepeden tırnağa vatan, millet sevgisi ve problemleriyle uğraşıyordu. Ve son davası, Hatay’ı da alıyordu.
Bu Kutlu Liderin, milletine son tavsiyesi de şunlar oluyordu:
“Aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı (siyasetçi ve yönetici) adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri, çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!”
Yani Atatürk, ileride, Türk ve Müslüman görünen, sabataist ve masonik kafaların yönetime geçeceklerine ve Türkiye’yi İsrail’e vilayet yapma hıyanetine girişeceklerine dikkat çekiyor ve halkımızı uyarıyordu. Ve zaten Mason Localarını da bunun için kapatıyordu…
- Naim Babüroğlu’nun güzel tespitlerinden özetle, bazı ekleme ve düzeltmelerle.

Çok şükür ki KUT lu liderimiz başımızdadır,
Adil düzenle tüm yeryüzünü huzur ve saadet boyasıyla boyayacaktır…
Pek yakında Allah nurunu tamamlayacaktır !!
” Yakın tarihimizde Milli Duyarlılık taşıyan ve dıştan kaynaklı ve kasıtlı sorunların aşılmasında cesur ve kararlı tavırlar takınan iki önemli şahsiyet vardı; biri Mustafa KEMAL’di, diğeri Necmettin ERBAKAN’dı. Artık Türkiye’mizin bu inanç ve kararlılıktaki tarihi değişimlere ihtiyacı vardı. “
“Aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı (siyasetçi ve yönetici) adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri, çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!”
Mustafa Kemal’in son vasiyeti ve Gençliğe Hitabesi nin tekrar okunması çok önemliydi. Kendisinin masonlarca zehirlenerek öldürülmesinden sonra istismar ederek ülkemizi ve insanımızı aç bi ilaç bırakarak genç cumhuriyetin azmini ve başarısını baltalayarak 1. Yalta konferansıyla beraber isdailin kurulmasını sağlayarak insanlığı fesada boğmuşlardır.
Milli Çözüm ise Bizim Atatürk kitabını yazarak hem masonların hemde sözde dindar mason artıklarının oyunlarını bozmuştur. Ve bu hizmetin önemi gün geçtikçe daha da anlaşılacaktır.
Aziz Erbakan Hocamız Gazi’den bahsederken ” yaşasaydı Milli Görüşçü olurdu ” derken takiyye yapmıyordu. Çünkü Gazi M. Kemal’de o günkü şartlarda siyonizme karşı savaşmıştı.
Siyonizmin en büyük korkulu belası ise Erbakan Hocamız olmuştu. Onların sapkın inançlarını tuzak ve hilelerini deşifre etmiş, yetmez siyonist canavardan nasıl kurtulacağımızın reçetesini yazmıştı.
M. Kemal’den sonra gelmiş tek Milli Lider ise şüphesiz Necmettin Erbakan’dı. Oda Milletimize 2. Yalta konferansı Yeni ve Adil Bir Dünya kurmayı hedef göstermiş ve bir nevi vasiyet etmişti.
Şuurlu onurlu gerek muhafazakar, gerek müspet milliyetçi yahut Atatürkçü Halkımız. İçinizdeki Vatan sevgisi ve hassasiyetinde samimi iseniz geliniz Erbakan Hocamızın Adil Düzen projeleri, Yeniden Büyük TÜRKİYE, Ywni Bir Dünya hedefinde onu ve Gazi’yi en iyi anlayan MİLLİ ÇÖZÜM etrafında kenetlenelim ve tüm emperyalist haçlı güçlerin oyunlarını bozalım.
Günümüzde bir sözde Lider var ki; 1974 de Gerçek Lider Erbakan öncülüğünde ne tür zorluklarla çilelerle ve verilen şehitlerle şimdiki yıkılması çökertilmesi batması mümkün olmayan dünyanın en büyük uçak gemisi diyebileceğimiz Kuzey Kıbrıs alınmış ve şimdiki siyasi iradede bulunan sözde lider geçinenlerce Güney Kıbrıs ve Kuzey Kıbrıs’ı birleştirmeye işbirlikçilik yapmakta Siyonistlerle… Şimdikiler gerçek Lider olsaydı ne demeleri gerekirdi: Yahu bu birleşmeler bu kadar önemli ve gerekliyse neden doğu ve güneydoğumuzu Türkiye’den ayırıp ayrı bir ülke olarak Kürdistan adı altında ayrıştırmaya çalışıyoruz deyip bu Siyonistlerin projesini elinin tersiyle itmesi gerekmez miydi?! Sözde liderler ve işbirlikçi liderlerin özelliği bu olsa gerek. Bu sözde liderler , vatan toprağını peşkeş çekme derdi ve gayesinde hareket etmeleri… Küçük beyne sahip olan sözde liderler zalimlerle Siyonistlerle her daim işbirliği içinde olmaları onların en büyük özelliğidir. Bunların en önemli özelliklerinden biri de bunlar Allah’a inanırlar ama Allah’a güvenmezler… Allah’a güvenselerdi onlardan zalimlerden medet ummazlar onların güdümüne girmezlerdi.
Oysa gerçek lider ise Atatürk gibi Milli düşünceye sahip olmaları vatan topraklarını peşkeş çekmeyi geçin böyle bir şeyi dayatmayı bile akla getirtmemekte tam aksine toprak kazanmakta… Atatürk; hesaplı ve kontrol sigortalı bir risk almaktan hiçbir zaman kaçınmamıştır. Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, Musul-Kerkük’ü almak için yapılan gayretler, Montrö Antlaşması’yla Boğazlar Rejiminde lehimize yaptırılan değişiklik ve düzeltmeler, İran’dan Küçük Ağrı-Aras vadisinin alınması ve böylece Nahçıvan üzerinden Kafkasya ve Orta Asya’ya yol açma amaçlı girişimler, Hatay’ın ana vatana katılması yolundaki taktik ve diplomatik mücadeleler, Atatürk’ün cesur, hedefini bilen, fırsatları değerlendiren, uluslararası ortamın matematik denklemini iyi hesap eden; atak ama akılcı hamlelerinin sonucu gerçekleşmiştir. Atatürk gibi gerçek liderler İsrail gibi işgalcilere devlet kurmayı 11 yıl geciktirmiş ve kendinden sonra gelen işbirlikçi İnönü eliyle bu kazancı ancak elde edebilmişlerdir. Atatürk Küçük İsrail’in kurulmasına müsade etmedi, Erbakan ise Büyük İsrail’in gerçekleştirilmesine izin vermedi.
Küçük beyinler ile Ender Büyük Beyinler arasındaki muazzam fark: Hem Allah’a inanırlar, hem de Allah’a güvenirler!..
Ve inşaallah yakın zamanda kurulacağını düşündüğümüz kanaatimizce Kurban’ın fırsat vermeyeceği Milli Çözümlü Milli Mutabakat Hükümeti ile de İsrail tamamen tarihin çöplüğüne gömülecek İsrail’in baş aktörleri Netanyahu Deccali ve ekibi başta olmak üzere ve İsrail ve aveneleri olan Ülkelerin ele başlarıda aynı sonla cezaları kesilecek hizaya sokulacak ve İsrail’in işgal ettiği o bölgeden Filistin bölgesinden İsrail halkı çıkarılıp, çok sevdikleri Amerika’da kendilerine bir toprak tahsis edilmesi sağlanacak ve akabinde inşaallah insanlığı saadete ulaştıracak ADİL DÜZEN projeleri Milli Çözüm’e inanmış bir Cumhurbaşkanı’nın ve Milli Çözüm’e inanmış Hükümet’in işbaşına gelmeleriyle yeni bir devrin başladığına hep birlikte şahit olacağız İNŞAALLAH günümüzün Ender Büyük Bilge ve Yiğit Şahsiyetinin gayret ve çabasıyla.
Ne yazık ki ülkemiz dört bir yandan kuşatılırken siyasetçilerimiz yine yanlış tarafta yer almanın yolunu yapmaya başlıyordu. Kıbrıs seçimlerinde yapılan büyük hatalar yetmezmiş gibi güncel olarak İran’a karşı kamuoyu oluşturmaya başlanıyordu.
Erbakan hocamızın yıllar önce söylediği “bunlara kalsa İsrail’le bir olur İran’a saldırırlar” cümlesi gerçekleşmeye yüz tutmuştu. Haberlerde bangır bangır İran tarafından atılan bir füzenin NATO kaynaklarıyla ülkemiz hava sahasından geçerken imha edildiği söyleniyor, dış bakan İran’a aba altından sopa gösteriyordu. Ek olarak İran’ın stratejisini de eleştiren dış bakan İran’a karşı kurulacak cephenin yavaş yavaş yanına yanaşıyordu. Yandaş medya ise şehit edilen Hamaney ile ilgili yapılan taziye haberleri ile dalga geçiyor, tabanını ve toplumumuzu iyice narkozluyordu.
İşte dünyanın yeni dönüşümlerin eşiğinde olduğu bu dönem küçük beyinlerle ve işbirlikçi yönetimlerle sadece kayıp haline belki de beka meselesine dönüşüyordu.
AZİZ ERBAKAN HOCAMIZ 1974’TE KIBRISA HAREKAT EMRİNİ VERDİĞİNDE AKLINDA KIBRIS’IN TAMAMINI ALMAK VARDI VE ALMAKTA ÜZEREYDİ. BU BİLGİYİ 2 YIL ÖNCE EMEKLİ GK BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ DA DİLE GETİRMİŞTİ. EĞER O ZAMAN ERBAKAN HOCAMIZA ENGEL DEĞİL DESTEK OLSALAR, KIBRIS DİYE SORUNUMUZ HİÇ OLMAYACAKTI. KIBRIS BİZİM ÜLKEMİZ GÜVENLİĞİ İÇİN KİLİT BİR NOKTA VE BUGÜN İSRAİL, İNGİLTERE, FRANSA , ABD VE AB GÜNEY KIBRISTA KONUŞLANMAKTALAR. ERBAKAN HOCAMIZ MECLİSTE KUZEY KIBRISI TANITIN UYARILARINDA BULUNMUŞLARDI. HER GEÇEN GÜN ERBAKAN HOCAMIZIN KIYMETİNİ DAHA DA İYİ ANLIYORUZ…BUGÜN DE ERBAKAN HOCAMIZ GİBİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK GİBİ BİR LİDERE İHTİYACIMIZ VAR, İŞTE ERBAKAN HOCAMIZIN EN SADIK TALEBESİ VE TAKİPÇİSİ ÜSTAD AHMET AKGÜL HOCAMIZ SİYONİZMİN SALATANITINI YIKACAK, ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYAYI KURACAK BİR LİDERDİR. AZİZ ERBAKAN HOCAMIZ 1980 YILINDA BU GERÇEĞİ GÖRMÜŞ VE TÜRKİYENİN VE İNSANLIĞIN KURUTULUŞUNUN MİLLİ ÇÖZÜM ÖNCÜLÜĞÜNDE GERÇEKLEŞECEĞİNİ ŞÖYLE İFADE ETMİŞLERDİR;
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki:
TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU;
Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması,
Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması
ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!”
Prof. Dr. Necmettin Erbakan
(TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980)
Mustafa Kemal ve Milli Mücadeleyi anlayamayan…
Necmettin Erbakan ve Milli Görüş’ü anlayamayan….
Küçük beyinlerle büyük devrimler başarılamazdı!
Evet; yakın tarihimizde Milli Duyarlılık taşıyan ve dıştan kaynaklı ve kasıtlı sorunların aşılmasında cesur ve kararlı tavırlar takınan iki önemli şahsiyet vardı; biri MUSTAFA KEMAL’di, diğeri NECMETTİN ERBAKAN’dı. Artık Türkiye’mizin bu inanç ve kararlılıktaki tarihi değişimlere ihtiyacı vardı.
Türkiye, Siyonist ve emperyalistler ve onların işbirlikçisi hainler tarafından hem dışarıdan hem de içeriden kuşatılmaktaydı.
Atatürk, Gençliğe Hitabesinde Türkiye’yi dışarıdan kuşatmaya çalışan Siyonist ve emperyalistleri şu ifadelerle bildirmekteydi:
“…İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler…”
Atatürk, Gençliğe Hitabesinde Türkiye’yi içeriden kuşatmaya çalışan Siyonist işbirlikçisi hainleri ise şöyle ifade etmekteydi:
“…memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir…”
Atatürk, “Aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı (siyasetçi ve yönetici) adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri, çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!” diyerek, Siyonist ve emperyalistlerin işbirlikçisi siyasetçi ve yöneticilerin kanlarındaki ve vicdanlarındaki öz cevhere dikkat çekiyordu.
Evet, Atatürk, ileride, Türk ve Müslüman görünen, sabataist ve masonik kafaların yönetime geçeceklerine ve Türkiye’yi İsrail’e vilayet yapma hıyanetine girişeceklerine dikkat çekiyor ve halkımızı uyarıyordu. Ve zaten Mason Localarını da bunun için kapatıyordu…
Atatürk: “İstiklal Savaşı’nın ilk bölümü bitti, şimdi ikincisine başlayacağız” ifadeleriyle günümüzde yaşanan Milli Görüş ve şimdi Milli Çözüm mücadelesini işaret etmekteydi.
Türkiye’nin kurtuluşu, hem Milli Mücadele, hem de Milli Görüş’ün devamı olan Milli Çözüm iktidarındaydı!
Erbakan Hocamızın buyurdukları gibi:
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki: TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU; Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması, Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!” TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980
Milli Mücadele’yi ve Milli Görüş’ü anlayamayan küçük beyinlerin Erbakan Hocamızın ifade ettiği Milli Çözüm gerçeğini anlamaları beklenmezdi.
Onca badireler atlatılmasına, bir çok mucizevi olaylara şahit olmalarına rağmen, Samiri düşünce yapısında olan kafalar her dönemde olduğu gibi liderin atamış olduğu komutanına itaat etmeyip halkın kafasını karıştıracak oyunlarla ya nefsine uymaktaydı yada emir aldıkları sahiplerine.
Her tarafta ülkelerin parçalanması için ayrıştırmaya çalışan dış güçler konu Kıbrıs olunca birleştirme hinliği ile Kuzey Kıbrısı devre dışı bırakıp kendi kontrollerine alma peşindeydirler. Bu oyunu onay veren mevcut hükümetler kabul etsede Rum kesiminin Vetosu sayesinde büyük bir yanlıştan dönülmüştü. Yavru vatanı Ülkemizden koparmak isteyenler işbirlikçi AKP gibi yönetimlerden taviz koparmak peşindelerdi. Kıbrıs Fatihi Necmettin Erbakan Hocamız Kıbrıs konusunda defaatle uyarılarda bulunmuştu: “Çözümsüzlük çözüm değil diyerek ortaya çıktı çok büyük hata yaptı.Yunanlılarda hadi öyleyse Kıbrısı bize verin dediler ve böyle aldılar onu AB ‘ye soktular bunlar çok büyük hatalardır. Türkiye izni olmadan Kıbrıs AB’ye giremez.Uluslar arası antlaşmalar buna müsade etmez. Buna hiç ses çıkarılmadı.Bunlar çok vahim hatalardır. Kıbrıs Türkiye demektir.Kıbrıs Türkiyenin denizlere açılan kapısıdır. Türkiyenin korunması Kıbrıssız olmaz. Onun için bukadar şehit verdik demiş ve uyarmıştı. Erbakana göre Kıbrıs meselesi 1974’de çözülmüştür. Sürekli gündeme getirip kaşıyanlar hainlik etmektedirler. Netanyahu Kıbrıs üzerinden Türkiyeye saldırmanın peşindedir.
Aklı selim devlet adamlığı Erbakan düşüncesinde olmayı gerektirmektedir. Masonik lobi faaliyetleriyle ülkemizin kuyusu kazılmaktadır.
Atatürk, Zengezur’u Türk dünyasını birbirine bağlayan stratejik bir köprü olarak görmüş ve buradaki Türk varlığına büyük önem vermiştir. “Burası vatan toprağıdır, kaderine terk edemeyiz” sözü, Zengezur’un Türk dünyası için kritik önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, Dilucu’nun Türkiye’ye katılması, Atatürk’ün ileri görüşlü stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Atatürk 100 sonrasının planları yapan yüksek stratejik fikirli önder bir liderdir. Atatürk ve Erbakan ın ileri görüşlü dahiyane fikirleri nere bugünkü sığ düşünceli AKP zihniyeti nere….
“Evet; yakın tarihimizde Milli Duyarlılık taşıyan ve dıştan kaynaklı ve kasıtlı sorunların aşılmasında cesur ve kararlı tavırlar takınan iki önemli şahsiyet vardı; biri Mustafa Kemal’di, diğeri Necmettin Erbakan’dı. Artık Türkiye’mizin bu inanç ve kararlılıktaki tarihi değişimlere ihtiyacı vardı.”