YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ccbcd27fdb3
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 3
Bugün : 11412
Dün : 56731
Bu ay : 11412
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52156470
IP'niz : 216.73.216.63

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

YALAN, İMANA AYKIRIDIR
VE
EN TEHLİKELİ YALAN; KİŞİNİN KENDİNİ KANDIRMASIDIR

Yalan; bir insanın kendisini, karşısındaki kişiden veya kesimden daha suçlu, daha zayıf, daha aşağı ve daha savunmasız gördüğü için başvurduğu bir “anı kurtarma ve durumu kotarma” tarzıdır. Elbette yanlış, yakışıksız ve bayağı bir tavırdır. Çünkü bir yalan, başka bir yalanı doğuracak ve yalan söyleyen kişi kendisini, çırpındıkça dibe çöken bir yalan bataklığının içinde bulacaktır. Oysa yalan, Kur’an’ın dikkat çektiği gibi, “Allah’ın dışında başka veliler (kurtarıcı merkezler ve emri dinlenen sapkın rehberler) edinenlerin örneği, kendine yuva ören örümcek örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en dayanıksız olanı örümcek evidir; keşke bir bilselerdi.”[1] Yani, yalana sığınan, aslında yılana sığınmış olacaktır. Yalan, insan ahlâkını ve fıtrat (yaratılış) ayarlarını bozup yalama eden ve artık çevresinde güvenilmeyen bir konuma taşıyacaktır. Bu karakter tahripçisi ve tehlikeli durumdan kurtulmanın tek çaresi; yanlışlık ve haksızlıklarını bırakmak, samimi pişmanlıkla özür dileme olgunluğuna kavuşmak ve artık onurlu ve olumlu bir ahlâki dürüstlüğe sahip olmaktır. Zira doğruluk, huzur ve mutluluk kaynağı; yalan ise bayağılık ve aşağılık kompleksinin bir yansımasıdır. Yalan, o anı kurtarsa da, bütün gelecek zamanlarını karartacak bir yaklaşımdır. Tembellik ederek; üstlendiği görevi, zamanında ve istenilen oranda yapmayan… Başkalarının farkına vardıklarında utanacağı ve itibar kaybına uğrayacağı, erdeme ve edebe aykırı davranışlara bulaşan… Haksızlık ve ahlâksızlık sayılan durumlara karışan… Rakipleriyle meşru ve münasip yöntemlerle yarışamayıp, hileli ve hayali başarılarla övünüp avunmaya çalışan zavallı insanların başvurduğu bir zırvacılıktır!.. “Ey iman edenler, Allah’tan korkun (kendinize çekidüzen verin) ve (her konuda yalandan sakınıp mutlaka) doğru ve uygun (anlaşılır, yararlı, “sedid”; çerçevesi sağlama alınmış, istismara kapalı) söz söyleyin. Ki (Allah) amellerinizi (karşılıklı muamelelerinizi) ıslah etsin (iyileştirip düzeltsin) ve günahlarınızı bağışlayıp (kötülüklerinizi gidersin. Çünkü yalancılık, mahrumiyet ve mahcubiyettir; doğruluk ise hayır ve berekettir.) Kim Allah’a ve Elçisine itaat ederse, artık o en büyük kurtuluşla huzura ve başarıya erişmiştir.” (Ahzâb: 70-71) ayetlerinin uyarısını hiç unutmamalıdır.

Ve hele; çocukların ebeveynlerine, anne-babaların aile bireylerine ve birbirlerine… Öğrencilerin öğretmenlerine… İşçi ve memurların amirlerine… Ticaret ehlinin müşterilerine… Siyasilerin ve devleti yönetenlerin halk kesimlerine karşı söyledikleri yalanlar, daha da tahribatçı ve laçkalaştırıcıdır… Ama bunlardan da beteri; gönüllü hizmet ekiplerinin yetkililerine ve birbirlerine… Şahitlerin ve suç isnat edilenlerin hâkimlere… İrşat ve ıslah edici rehber rolündeki şahsiyetlerin kendilerine güvenen ve destek veren kimselere karşı, üstünlük taslamak ve keramet satmak için yalan söylemeleri çok daha yıkıcı ve yozlaştırıcıdır… Özellikle kendi cemaati ve tarikatı dışındaki herkesi aldatmanın ve takiye yapmanın caiz olduğu kanaatini taşıyanlar, aynen Yahudi kafalıdır!.. Kur’an bizi şöyle uyarmaktadır. “(O halde yazıklar olsun yalan söyleyerek) Gerçeği sürekli ters yüz edip duran (Kur’ani hükümleri hain yöneticilerin keyfine göre yanlış yorumlayıp yozlaştıran), günaha (ve zorbalığa) düşkün olan herkesin vay haline!” (Câsiye: 7)

Din düşmanı ve inkârcı takımının iftira ve hakarete yöneldiği, FETÖ’cüler gibi ABD hizmetkârı cemaatlerin ise istismar ettiği büyük İslam âlimi Bediüzzaman şöyle uyarmaktadır:

“Yol ikidir: Ya sükût etmektir (susmaktır). Çünkü söylenilen her sözün doğru olması lazımdır. Veya sıdktır (doğru konuşmaktır). Çünkü İslamiyet’in esası, sıdktır (doğruluktur). İmanın hassası (temel özelliği) sıdktır (doğruluktur). Bütün kemalâta isal edici (iyiliklere, olgun ve onurlu derecelere ulaştırıcı), sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin (yüksek ahlâkın esası ve) hayatı, sıdktır (doğruluktur). Terakkiyatın mihveri (maddi ve manevi ilerlemenin merkezi) sıdktır (doğruluktur). Âlem-i İslam’ın nizamı (İslam âleminin düzeni, huzur ve felahı) sıdktır (doğruluktur). Nev-i beşeri kâbe-i kemalâta isal eden, (insanlığı ahlâk ve terbiye ufkuna ulaştıran) sıdktır (doğruluktur). Ashab-ı Kiram’ı (sahabeleri) bütün insanlara tefevvuk ettiren (üstün kılan) sıdktır (doğruluktur). Muhammed-i Haşimi Aleyhissalatü Vesselam’ı meratib-i beşeriyenin (insanlık derecesinin ve nübüvvet mertebesinin) en yükseğine çıkaran, sıdktır (doğruluktur).”[2]

Hatta, hayat imtihanın amacı; insanın doğrulardan mı, yoksa yalancılardan mı olduğunun ortaya çıkarılmasıdır.

“Yemin olsun (Biz) onlardan önceki (kavim)leri de (çeşitli) imtihan (kasıtlı, fitne ve belalar)dan geçirdik. (Böylece) Allah, kesinlikle (dininde ve davasında) sadıkları da bilecektir (bilmektedir) ve gerçekten yalancı sahtekârları da bilip (belirleyecektir.)” (Ankebut: 3)

Evrensel doğruluk modeli olan ve “El Emîn!” sıfatını taşıyan; yani kendisi mü’min ve metin, herkes de kendisinden emin olan Hz. Peygamber (SAV)’in örnek yaklaşımı:

Doğruluk dendiğinde aklımıza gelen ilk isim; yüreklerimizi ferahlatan, insanlığın iftihar tablosu, El-Emîn, Muhammedü’l-Arabî (SAV) Hazretleri’dir. Onun (SAV) yalan karşısındaki tavizsiz duruşu, hem tarih ilmiyle kayıt altına alınmış, hem sosyal bilimin kriterlerince doğrulanmış bir hakikattir. Şanı yüce Peygamberimiz (SAV), ferdî ve sosyal açıdan asla yalana tevessül etmemesiyle ve ona karşı net ve sert duruşuyla insanlık için değişmez, eskimez ve erişilmez bir insan modelidir. İslam’ın iki nur pınarı olan Kitap ve Sünnet’çe Efendiler Efendisi’nin (SAV) bu örnek ve orijinal hali, her kültürün insanınca kolayca anlaşılabilecek derecede açık olarak ortaya serilmiştir. Kur’an-ı Kerim; Efendiler Efendisi’nin (SAV), bu milim şaşmaz doğruluğunu; “(Ey Resulüm!) Gerçekten Sen, pek yüce ve ulu bir ahlâk üzerindesin.”[3] diye tarif ve takdir ederken, Onun yolunda gidenlere de; “Andolsun sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredip (Rabbine bağlananlar ve Kur’ani gerçekleri ananlar) için Allah’ın Resulü’nde (her konuda uyulacak) en güzel (ve mükemmel) bir örnek vardır…”[4] ayetinin işaretiyle ve “…Peygamber size ne verirse artık onu alın, sizi neden yasaklayıp sakındırırsa artık ondan da uzaklaşın ve Allah’tan korkun…”[5] emriyle, bir bağlılık modeli takip etme çerçevesi çizmektedir.

Sahih hadis rivayetleri, Kur’an’ın ayet ve hidayetine paralel olarak Efendiler Efendisi’nin (SAV), doğru söz esasına dayalı eşsiz ahlâkını bize haber vermektedir. Öyle ki esas prensip emrolunduğu gibi dosdoğru olma- “(Ey Resulüm!) Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle beraber (küfür ve kötülükten) tevbe edenler de (böyle davransın). Ve (sakın) azgınlaşıp (haddinizi aşmayın). Çünkü O, (bütün) yaptıklarınızı Gören (ve amaçlarınızı bilen)dir.” (Hud: 112) hiç değişmediğinden, birkaç misal meseleyi aydınlatmaya yetmektedir. Sahabe-i Kiram (RA) şöyle nakletmektedir:

• Sorduk: “Ey Allah’ın Resulü! Mü’min korkak olur mu?” cevaben; “Evet! (Yakışmaz, ama bazen olabilir!)” buyurdular. “Peki mü’min cimri olur mu?” diye sorduk, yine: “Evet! (Uygun değildir, ama beşer hali olabilir!)” buyurdular. Biz bu sefer; “Peki ya Resulüllah, mü’min yalancı olur mu?” diye sorduk. Bunun üzerine: “Hayır! Çünkü imanla yalanın bir arada bulunması münasip değildir!” buyurdular.[6]

“Hz. Ömer (RA), bize Câbiye’de hitap etti ve dedi ki: “Resulüllah (AS), tıpkı benim sizin aranızdaki şu kalkmam gibi, bizim aramızda hitap için ayağa kalktı ve dedi ki: “Ashabım, bunları takip edenler (tabiîn) ve onları da takip edenler (etbauttabiîn) hakkında Bana riayetkâr olun. (Benim hatırım için onlara da saygılı bulunun.) Çünkü onlardan (etbauttâbiînden) sonra yalan yaygınlaşacak; öyle ki, kişi kendisinden şahitlik istenmediği halde (yalan) şehadette bulunacak, yemin talep edilmediği halde yemin edip duracak.”[7]

• “Resulüllah (AS): “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?” diyerek bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Biz: “Evet!” deyince; “Allah’a şirk koşmak, anne ve babaya haksızlık ve saygısızlık yapmak ve cana kıymak!” buyurdular. Bu sırada dayanmış durumda idi, sonra yere oturup: “Haberiniz olsun! Yalan söz ve yalan şahitlik! (ise bütün günahların ve kötü sonuçların kaynağıdır!)” diyerek bunu o kadar tekrar etti ki, “Keşke kesse artık! (ve Kendisini daha fazla üzmese!)” temennisinde bulunduk.”[8]

Allah dostları ne güzel konuşmuşlar: “Hâlık’ın sayısız adı vardır, en başı Hak’tır. Hak’tan uzaklaşanın akıbeti berbattır!”

Çetin bir ‘ruh tufanı’nın yaşandığı bugünün dünyasında, kötülüğü ve çirkinliği bütün insanlarca kabul edilen “yalan”ın, nasıl olup da bu kadar yaygın hale geldiği, bireysel ve toplumsal yıkıcı etkileri üzerinde dikkatle düşünülmelidir. Hakkın rızasının ve hakikatin hatırının her şeyden önemli olduğu gerçeği, her türlü ilmi ve ahlâki vasıtalar kullanılarak gösterilmelidir. Günümüzün insanını gerçek medeniyete, adalet ve emniyete ulaştırmanın ve hayatı zehirleyen yalandan korumanın yolu; konuşurken-yazarken, hepsinden önemlisi yaşarken; sadece ve her halde gerçeği ifade etme cesaret ve ciddiyetine erişmekten geçmektedir. Çünkü Hacc Suresi 30. ayeti; yalan konuşmakla murdar putlara tapınmayı arka arkaya zikretmiştir. “İşte böyle; kim Allah’ın haram kıldıklarını (gözetip hükümlerini) yüceltirse, Rabbinin katında kendisi için elbette hayırlıdır. Size (haklarında yasaklar) okunanlar (haram sayılanlar) dışındaki hayvanlar helâl kılınmıştır. Öyle ise iğrenç bir pislik olan putlara (şeytani sistem olan tağutlara tapınmaktan) sakının ve yalan (yanlış, haksız ve bâtıl) söz söylemekten (asılsız iddia ve ithamlara girişmekten) de (kesinlikle) kaçının (ki rızama ve huzura erişesiniz.)” (Hacc: 30)

Yalanın en yaygın ve tahribatçı türlerinden birisi de SUİZAN’da bulunmaktır.

“Tahminimce şu kötülüğü filan kişi yapmıştır…”

“Zannımca filan kişiler şu haksızlığa ve ahlâksızlığa bulaşmıştır…” gibi; şahitsiz, bilgisiz ve belgesiz olarak insanları karalamak ve töhmet altına sokmak da yalandır ve haramdır. Hatta Peygamber Efendimiz (SAV) “Kişiye yalan olarak her duyduğunu konuşup yayması yeterlidir…” buyurmuşlardır. Ve zaten insanların yaptığı yanlışlıkları konuşmak gıybet, ama hiç yapmadıkları ve bulaşmadıkları kötülükleri, zan ve tahmin kılıfıyla aktarmak ise iftiradır!

En Tehlikeli ve Sinsi Yalan ise, Kişinin Kendini Kandırmasıdır!

Doğruluğun en önemli göstergesi ise; insanın kendisini olduğu gibi tanıması ve tanıtması, yani içi dışı bir olması… Yalanın en tehlikelisi ise; insanın kendini kandırması, çiğ ve çirkin yönlerini kapatması ve kirli-hain niyetlerini ustalıkla saklamasıdır. Şeytan; insanları çeşitli mazeretlerle, telkinlerle, aldatıcı davetlerle kendi yoluna çekmeye çalışır. İnsanlara yaratılış amaçlarını unutturarak, onları dünyevi çıkarlara, geçici kolaylıklara yöneltip saptırır. Eğer bir insan, şeytanın bu çağrısına uyar ve her şeyi yaratmış olan Rabbimizin çağrısından yüz çevirirse, işte o zaman doğruyu görebilmesi zorlaşır. Allah; Kur’an’da böyle insanların durumunu, Zuhruf Suresi’ndeki ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

“(Artık) Her kim Rahman’ın Zikrini (Kur’an-ı Kerim’i) görmezden gelir, (hükümlerinden ve haberlerinden yüz çevirip başka şeylere) yönelirse, Biz, (insan suretli bilgiç sanılan) bir şeytanı ona musallat kılarız, (üzerine kabuk gibi sardırıp bağlatırız ve onun kötü emellerine kendisini uşak yaparız.) Artık bu (şeytan), onun yakını (yoldaşı ve kaptanı)dır. Gerçekten bunlar (şeytanlaşmış insanlar), onları (kandırıp saptırdıkları insanları, Hakk) yoldan alıkoyup (bâtılın ve barbarlığın peşine takmaktadırlar). Bunlara (aldananlar) ise, (hâlâ) kendilerinin, gerçekten hidayete erdiklerini (en doğru ve hayırlı yönde yürüdüklerini) sanmaktadırlar. Sonunda o (şeytanlara ve şarlatanlara aldanan kişi, ahirette) Bize geldiği zaman (kendilerini kandırıp kullananlara): ‘Keşke benimle senin aranda iki Doğu (Doğu ile Batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen)’ deyip (suçlayacak ve pişmanlık duyacaklardır). (Cenab-ı Hakk onlara: Bu söylenmeleriniz) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamayacaktır. Çünkü (bile bile) zulme saptınız (şeytani odakların peşine takıldınız). Şüphesiz (artık) azapta da ortaksınız! (Ey Nebim!) Öyleyse sağır olanlara Sen mi dinletip (gerçeği duyuracaksın), veya (kalp gözü) kör olan ve açıkça bir sapkınlık (ve Hakk’tan uzaklık) içinde bulunanı Sen mi hidayete kavuşturacaksın?”[9]

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Allah bu insanları sağır ve kör olarak nitelendirmiştir. Kuşkusuz burada söz konusu olan, fiziksel anlamda bir sağırlık ve körlük değildir. Allah bu insanların manevi açıdan kör ve sağır gibi hareket ettiklerini, doğru yola yapılan daveti duymazlıktan, gerçekleri görmezlikten geldiklerini bildirmiştir. Kısacası; bu insanlar, akıl ve vicdanlarına uymayarak, Allah’ın emirlerini ve hesap gününü göz ardı etmekte ve bu şekilde kurtulabileceklerini zannetmektedirler. Oysa bu insanlar yalnızca kendilerini aldatıvermektedirler.

Şunu öncelikle belirtmeliyiz ki: Kendilerini kandıran insanlar, dünya üzerinde az sayıda bulunan istisna kişiler değildir. Kur’an’da bildirildiği gibi; “… Hayır, onların çoğu (gerçeği) bilmez (cahildir)ler, bundan dolayı yüz çevirmektedirler.[10] Ve yine; “… İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler.”[11] Burada söz edilen kişilerden olmamak için, herkesin kendisi adına bir kez daha düşünmesi ve kendini kandıranlardan olmamak için çaba göstermesi gerekmektedir. Çünkü dünyadayken doğrulara gözlerini kapatarak kendini kandırmak, ahirette insana yarar değil büyük bir zarar verecektir.

Sorguya çekilince; “Aklıma gelmedi, bilmiyordum” diyebileceğini zannederek kendini aldatanlar:

İnsanın hayatı boyunca yaşadığı her anı; bir filmin karelerine benzetecek olursak, bir yaşamın trilyonlarca kareden oluştuğunu düşünebiliriz. Bu trilyonlarca kareden her biri, insan için tanınmış bir fırsat demektir. İnsanın hayatındaki her an, gerçekleri düşünmesi, doğruları görebilmesi için hesap gününden önce kendisine verilmiş bir nimettir. Bu nimeti hayra kullananlar; düşünerek, dünya hayatının gerçek yönünü kavrayabilen kimselerdir. Düşünmeyenler ve yaşamlarını gaflet içinde sürdürenler ise, bu fırsatı boşa verenlerdir. Kuşkusuz, düşünmek kavramından herkes farklı bir anlam çıkarabilir. Kiminin “düşünmek”ten anladığı, geleceğini garanti etmektir. Geleceğe dair planlar yapmak, yatırımlarda bulunmak, düşünmenin bir göstergesidir onlar için… Kimi ise düşünmeyi, geçmişin muhasebesini yapmak olarak görmektedir. Durmaksızın geçmişte yaptıklarını, kazandıklarını veya kaybettiklerini düşünüp dertlenir. Kimi ise “sadece bugünü düşünmenin, yarını hiç düşünmemenin” faydalı olduğu kanaatindedir. Bu, onun hayat felsefesidir. Günü gününe yaşar, belli bir amacı ve izlediği yolu da yoktur. Sabah kalktığında kahvaltıda ne yiyeceğini düşünür, işe giderken hangi vasıtaya bineceğini düşünür, öğlen yemeğine kimlerle çıkacağını düşünür, akşam gelecek misafire ne yemek yapacağını düşünür, hangi şirketin hisse senetlerini almasının kârlı olacağını düşünür, ertesi günkü futbol maçına bilet bulup bulamayacağını düşünür, okul partisine kiminle gideceğini düşünür… Kısacası çoğu insanın zihni; günlük, sıradan ve sathi düşüncelerle meşgul edilir.

İşte yeryüzündeki yüz milyonlarca insan, bu ve benzeri düşüncelerle ömrünü geçirir. Ve görülen odur ki, maalesef insanların çoğu, dünyevi durumlar ve nefsani duygular dışındaki derin konular ve gerçek sorunlar ve sorumluluklar üzerinde düşünmeye pek gerek görmemektedir. Ancak burada “düşünmek”ten kastedilen; insanın yaşamının gayesini, çevresindeki yaratılış delillerini, Allah’ın kâinatta tecelli eden muhteşem sanat eserlerini, ölümü, ahireti, hesap gününü, yeryüzünde hak ve adaletin hâkimiyet gayretini düşünmektir. İşte insanların çoğunluğunun eksik olduğu yön budur. Maalesef insanlar; senelerce eğitim görüp biyolog, mühendis, tıp doktoru, profesör olur, ama hayatında bir kez bile ‘hiç yokken nasıl var olduğunu, bunun da mutlaka bir amaç üzerine olduğunu’ düşünmezler. Tez hazırlar, doktora yapar, asistan olur, öğretim üyesi olur, insanlara şifa dağıtan bir doktor olur, avukat olurlar, ama niçin ve nasıl yaratıldıklarını ve yaratılışlarını Allah’a borçlu olduklarını hiç tefekkür etmezler. Kitaplar yazar, televizyonlarda açık oturumlara katılır, her konuda düşünüp fikir beyan ederler, ama bir kere olsun ölümü ve sonrasında Allah’a verecekleri hesabı akıllarına getirmezler. İşte böyle insanlar, büyük bir ziyan içindedirler. Çünkü her insan, er ya da geç ölümle karşılaşacak ve Allah’a olan kulluğundan sorguya çekilecektir. “Düşünmemiş” olmak, hiç kimseye bir yarar vermeyecektir. Ahirete gittiğinde ise; kaçtığı gerçekleri yaşayarak kavrayacak ve Allah’ın huzurunda hesap verirken; “bilmiyordum, aklıma gelmedi, düşünemedim” gibi samimiyetsiz mazeretlerin geçerli olmadığını açıkça görecektir. Allah, bir ayetinde insanlara, hesap gününün “Zalimlere (ise) kendi (nefsi ve suni) mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün;…”[12] olduğunu haber vermiştir. Başka ayetlerde de bu gerçek haber verilmiştir: “Artık o gün, zulmedenlerin ne (asılsız) mazeretleri bir yarar sağlayacak, ne de (Allah onların) hoşnutluk dileklerini (ve müsamaha beklentilerini) kabul buyuracaktır.”[13]

“Biliyordum, ama zaman ve şartlar müsaade etmedi” diyerek kendini kandıranlar:

Allah; Kur’an’ı tüm insanlara yol gösterici bir rehber, Resulüllah’ı da en güzel örnek olarak yollamıştır. Kıyamete kadar tüm insanlar, Kur’an’da bildirilen emirlere göre davranmakla, ibadetleri uygulamakla yükümlü tutulmuşlardır. Allah’ın Kur’an’da istisna olarak bildirdiği durumlar dışında; her insan, Allah’a iman edip etmediği, ibadetleri yerine getirip getirmediği konusunda, din günü hesaba ve sorguya alınacaktır. İşte bu yüzden; kendi kendine birtakım mazeretler uydurarak, Allah’a kulluk ve topluma karşı sorumluluk görevini yerine getirmeyen kişi, kendisini aldatmaktadır. Bu açık gerçeğe rağmen, insanlar sürekli olarak içinde bulundukları şartları bahane edip, Allah’a ve topluma karşı olan sorumluluklarından kaçınmaktadır. Okul yıllarında ayrı, iş hayatına atılınca ayrı, evlenip çocukları olunca ayrı bahaneler uydurulmaktadır. Din ahlâkını yaşamaya ve Kur’an adaletini hâkim kılmaya samimi niyetleri olmadığı için, çeşitli durumlar, ibadetlerini yerine getirmelerine engel sanılmaktadır. Öne sürdükleri engellerden en başta gelenleri de; müsait zamanlarının olmaması ve şartların uygun bulunmaması iddiasıdır. Oysa, günlük yaşamları içinde insanlar pek çok işe rahatlıkla zaman ayırırlar. Özellikle bir çıkarları söz konusu olduğunda, gerekirse başka isteklerinden fedakârlık eder, ama yine de o iş için gereken zamanı ayarlarlar. Ayrıca bulundukları şartlar o işi yapmalarını engelliyorsa, bu engelleri kaldıracak çözümleri de çok çabuk düşünüp bulurlar. Ancak insanların geneline bakıldığında, ibadetler konusunda aynı kararlılığı göstermedikleri anlaşılır.

“Namaz kılmak istiyorum, ama hiç zaman bulamıyorum”, “çalışıyorum, nasıl oruç tutabilirim”, “okula gidiyorum, ders çalışmam lazım, ibadete vakit ayıramam”, “burası yazlık, burada oruç tutamam” gibi mazeretler öne süren insanlara çevrenizde sık sık rastlamışsınızdır. Aynı şekilde “sabırlı bir insan olmak istiyorum, ama olaylar çok üst üste geliyor”, “öfkelenmek istemiyorum, ama ortam çok stresli” benzeri bahanelerle, çirkin bir ahlâk gösteren insanları çokça görmüşsünüzdür. Bu insanlar aslında onurlu ve sorumlu bir insan olma ve Kur’an ahlâkını yaşama konusunda samimiyetsiz bir yaklaşım içindedirler. Çünkü biraz önce de belirttiğimiz gibi, insanlar dünyaya yönelik bir çıkar umduklarında, zamanı ve şartları göz ardı ederek, gerektiğinde her türlü çözümü bularak istedikleri şeyi yaparlar. Ama konu; kendilerini yaratan ve yaşatan Allah’a karşı yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olduğu zaman, hemen imkânsızlıklardan şikâyet etmeye başlarlar. Bu konunun daha somut bir şekilde anlaşılabilmesi için şöyle bir örnek verelim. Bir insana, günde 1 saatini ayırarak bir iş yapması karşılığında çok yüklü bir miktarda para teklif edilse (örneğin, aylık kazandığı maaşın 10 mislinin ödeneceği söylense), bu kişi içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun, hemen teklifi kabul eder. Üstelik bu insan; bir yandan üniversite sınavına hazırlanıyor olabilir veya aynı zamanda bir işte çalışması gerekebilir. Her ne olursa olsun, gerekirse uykusundan fedakârlık yapar, gerekirse kendine ayırdığı vakitten kısar, ama zaman gibi bir konuyu problem olarak öne sürmez. Aynı şekilde tüm şartlarını da hemen bu işe uygun hale getirir. Bu, dünya üzerindeki insanların çoğu için geçerli olan, inkâr edilemez bir gerçektir.

“O gün insana, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeyler, (yaptığı ibadet ve hizmetleri, yerine getirmesi gerektiği halde terk ettikleri) hepsi (bir bir) kendisine haber verilecektir. Aslında gerçek şu ki; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. (Hesap günü birtakım mazeretler belirtse de, nefsinin kötülüklerine bizzat kendisi şahittir, herkes kendi ayarını ve amacını bilmektedir. Ahirette) Kendi mazeretlerini ortaya atması (birtakım yalan bahanelere sığınması) bile (gaflet ve cehaletinin ve Allah’ı takdir edememenin bir neticesidir).”[14] İşte bu yüzden siz de dikkat edin, sakın bu insanlar gibi ahirette geçerli olmayacak mazeretleri dünyada öne sürerek kendinizi kandırmayın. Ayette bildirildiği gibi, her ne mazeret ortaya atarsanız atın, siz aslında bunun geçerli olmadığını kavrayabilecek bir “basirete” sahip kılınmış insanlarsınız. Eğer nefsinize uyarsanız, bunun hesabını Rabbimiz olan Allah’a veremez ve çok ağır cezalara çarptırılırsınız. Sizin zaten şu an dünya üzerinde varoluş amacınız Allah’a kulluk etmektir ve bunun gereği olarak tüm insanlığa karşı sorumluluk yüklenmektir. Yapmanız gereken diğer işlerin hiçbiri, bundan daha öncelikli ve önemli değildir. Çünkü ebedi kurtuluşunuz, ancak Allah’ın rahmetini kazanmakla mümkündür.

“Yorgunum, hastayım” diyerek Allah’a ibadetten kaçanlar ve mazeret uyduranlar:

İnsanların, din ahlâkını yaşamama konusunda öne sürdükleri mazeretlerden biri de fiziki rahatsızlıklardır. Örneğin, Allah’a ibadette isteksiz olan bir kişi, gerçekte hasta olmadığı halde, “hastayım, yorgunum” gibi bahanelerle kendisini ve çevresindekileri kandırma yoluna gider ve sorumluluklarını yerine getirmekten kaçınır. Oysa bu kişi unutmamalıdır ki, Allah her şeyi bilir. İnsanın hiçbir hareketi, hiçbir düşüncesi Allah’tan gizli kalmayacaktır. Aklından geçen her düşünce, kalbinde hissettikleri ve bilinçaltında gizli olanları Allah bilip durmaktadır. Kur’an’da haber verildiği gibi “… Şüphesiz Allah, gönüllerin özünde saklı duranı Bilendir.”[15]Allah (ağır yükleri ve zor hükümleri) sizden hafifletmek ister; (çünkü) insan (fıtratı ve tabiatı, dayanıklılığı az ve) zayıf olarak halk edilmiştir. (Ve zaten İslam sıkıntı değil kolaylık dinidir.)”[16] “Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde Hakkı söylemekte olan bir kitap (herkesin hayatı ve bütün davranış kayıtları) vardır ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılacak değillerdir.”[17]

İnsanların çoğu ise; Allah’ın merhametine ve lütfuna karşılık, son derece nankörce bir tavır ortaya koymaktadır. Dünyaya olan hırs ve bağlılıklarından ötürü ibadetlerini, İslam ve insanlık görevlerini yerine getirmeme konusunda sürekli olarak başka bahanelere sığınılmaktadır. Elbette bunu yapmakla yalnızca kendilerini kandırıp zarara sokacaklardır.

“Nasıl olsa Allah beni affeder” diyerek şeytana aldananlar:

İnsanların çoğu Allah’ın varlığını bilir ve kabul ederler, ama O’nun kudretini; gereği gibi takdir edip, O’na hürmet ve itaate yanaşmazlar. Yanılgıya düştükleri konu; Allah’ın varlığı değil, Allah’ın sıfatlarıdır. Örneğin; Allah’ın kullarına karşı çok lütufkâr, bağışlayıcı ve merhametli olduğunu düşünürler de, Allah’ın; inkârcılardan intikam alan, onlara azap eden, zalimleri ve hainleri kahreden sıfatlarını düşünmeye pek yanaşmazlar. Allah’ı gereği gibi takdir edemeyen bu insanların, Allah korkuları ya hiç yoktur veya çok sınırlıdır. Bu da insanın ahireti açısından çok tehlikeli bir durumdur. Çünkü Allah korkusu olmayan, yaptıklarının karşılığında ceza göreceğine inanmayan bir insan, her türlü kötülüğü ve zulmü rahatlıkla yapabilir. Allah’ın yasakladığı, haram kıldığı her türlü suçu işleyip, sonra da “nasıl olsa Allah affeder” gibi gerçeklerden uzak, sapkın bir düşünceye kapılabilir. İşte bu yüzden şeytan, insanlara hep bu yönden yaklaşır ve insanların kendilerini “nasıl olsa affedilirim” düşüncesiyle kandırmalarına neden olur.

“Yoksa kötülüklere batıp (manevi) yara alanlar (vicdanları bozulanlar), kendilerini iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı (ve bir tutacağımızı); hayatlarının ve ölümlerinin de aynı (olacağını) mı zannetmektedirler? Bunlar ne kötü hükümler (ve asılsız kanaatlerdir!) Allah, gökleri ve yeri Hakk olarak (ve nice hikmetler amaçlayarak) yaratıp var etmiştir; öyle ki, her nefis kazandıklarıyla karşılık görsün (diye imtihan için dünyaya gönderilmiştir). Onlara asla zulmedilmeyecek (herkes amelinin karşılığını görecektir).”[18] “Allah’a döneceğiniz (ve her şeyden hesap vereceğiniz) günden sakının. (Faiz günahıyla huzura çıkmayın.) Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara (asla ve zerre kadar) haksızlık yapılmayacaktır.”[19]

Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, elbette her insan yaşadığı müddetçe birçok hatalar yapabilir ve işlediği suçlardan, yaptığı hatalardan dolayı pişmanlık da duyabilir. Çünkü insan, hata yapmaya yatkın bir varlıktır; hiçbir insanın hatasızlık veya kusursuzluk iddiası olamaz. İşte bu yüzden, insan dünyada bulunduğu sürece hangi günahı işlerse işlesin, hemen bağışlanmak için Allah’a tevbe edebilir. Allah, her insana ölene kadar tevbe etme imkânı vermiştir. Ama Kur’an’da hangi tevbenin samimi tevbe olduğu ve kabul göreceği de haber verilmiştir. Bu konuda asla şüpheye düşmemeli ve Allah’tan ümit kesmemelidir.

“Sonunda mutlaka cennete gideceğim!” düşüncesiyle kendini avutanlar:

Dini, olduğu gibi ve bir bütün halinde yaşamayan toplumlarda, insanların kendilerini kandırdıkları konulardan biri de, kendilerinin cennete girmeye peşinen hak sahibi olduklarını düşünmeleridir. Bu insanların büyük çoğunluğunun, ölümden sonra hayat olduğunu kabul etmelerine rağmen, İslam ahlâkını ve Kur’an ahkâmını yaşamamalarının nedeni, kendilerinin mutlaka cennete gideceklerine dair olan zanlarıdır. Bu gibi kişilerin nereden böyle bir kanaate vardıkları bilinmez. Ama büyük çoğunluğu, kendisini diğer insanlarla kıyaslayarak, sadece iyi yönlerini görür ve bu yüzden de başkalarına ve azıtmış çoğunluğa göre iyi bir insan oldukları ve bu durumda cennete girmeye hak kazandıkları kanaatine varır. En şaşırtıcı olanı da, bu insanların “iyilik” kavramını, Kur’an’a göre değil de, cahiliye kıstaslarına göre değerlendirmeye kalkışmalarıdır. Allah’ın hoşnut olacağı bir yaşamı ve ahlâkı değil, bulundukları toplumun hoşnut olacağı bir yaşamı ve ahlâkı seçerler. Ve cahiliye kıstasları ile yaptıkları değerlendirme sonucunda, kendilerini kandırarak cennete gireceklerini düşünürler. Hiç kuşkusuz Allah’tan cennetini ümit etmek ve istemek güzel bir beklentidir. Ama bu temenninin samimi olduğunun en önemli göstergelerinden birisi, kişinin hayatının her anında cennete yakışacak bir iman ve ahlâk sergilemesi ve Allah’tan korkup sakınarak hareket etmesi olacaktır. Aksi takdirde, yani Allah’ın razı olmayacağı bir yaşam tarzı içindeyken, kulluk görevlerini yerine getirmeden ve Hak uğrunda cihad edip, çile çekmeden cennete gideceğini ileri sürmek; son derece samimiyetsiz bir yaklaşım olacağı gibi bu düşünce, kişinin kendisini kandırmasından başka bir şey değildir. Bir insan, Kur’an’da tarif edilen cehennem ortamını öğrenip tefekkür ettiğinde, bir saniye dahi cehennemde bulunmayı göze alamayacaktır. Hatta cehennemde bulunmak bir yana, cehenneme yaklaşmaktan bile şiddetle kaçınacaktır. Çünkü cehennem, bir insanın dünyada tahayyül dahi edemeyeceği çok şiddetli zorluklarla, acılarla, sıkıntılarla, azaplarla, çirkin ve çekilmez kahırlarla dolu bir zindandır. Allah Kur’an’da cehennem azabının, insanların yok olmak isteyecekleri kadar şiddetli bir azap olduğunu bildirmiştir:

“Elleri boyunlarına bağlı olarak, (cehennemin) en sıkışık (ve bunaltıcı) bir yerine atıldıkları zaman (ise) orada (ebedi) yok oluşu (ölüp kurtuluşu) isteyip-kıvranacaklar (ama bu da ellerine geçmeyecektir).”[20] “(İnkârcılar, münafıklar ve zulüm yapanlar cehennem yetkilisine:) ‘Ey Malik (söyle), Rabbin bizim işimizi bitirsin (ve öldürüp yok etsin!)’ diye seslenip (yalvaracaklardır.) O ise: ‘Gerçek şu ki siz (burada ebediyyen) kalacaksınız (ve bu azaba mecburen katlanacaksınız)!’ diyerek (onları susturacaktır).”[21] “(Ve Hz. Yusuf)… ‘Ey (hiç yoktan) göklerin ve yerin kusursuz Yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim (tek ve gerçek) Velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat’ (duasını etmişti).”[22]

Bu durumda kimse kendisini kandırmasın; Allah’a boyun eğip teslim olmadığı ve Rabbimizin rızasını kazanmadığı sürece, hiç kimse cennetin kapılarından içeri giremeyecektir. Allah bir ayetinde, bunun imkânsız olduğunu, insanlara çok açık bir örnekle bildirmiştir: “Şüphesiz ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayıp (Hakka uymaya yanaşmayanlar var ya), onlar için göğün (rahmet) kapıları (Allah’ın yüce makamları ve cennet yurtları asla) açılmaz ve halat (ya da deve) iğnenin deliğinden geçinceye kadar da (ki insanlara göre imkânsızdır) bunlar cennete sokulmazlar. Biz suçlu günahkârları işte böyle cezalandırırız.”[23]

Herkes öyle düşünüyordu, ben de onlara uymaya mecbur kaldım” diyerek yalan atanlar:

İnsanların yanılgıya düştükleri pek çok konuda, topluluk psikolojisinin, yaygın ve yerleşik gafletin etkisi vardır. Özellikle Kur’an nizamından ve İslam ahlâkından uzak yaşayan toplumlarda; yanlış ya da kötü de olsa çoğunluğun benimsediği düşünce ya da tavırlar, kişi tarafından da benimsenmeye başlanır. Kişi aslında vicdanen doğruyu bilmesine rağmen sırf kalabalığın etkisiyle, “bu kadar kişinin bir bildiği vardır” gibi hatalı bir fikirle vicdanını susturur ve çoğunluğa uyar. Halbuki çoğunluk, hiçbir konuda ölçü olamaz. İnsanlara doğruyu yanlıştan ayırt etmeleri için indirilmiş olan ölçü; yalnızca Kur’an’dır ve bunun en güzel ve örnek uygulayıcısı Resulüllah’tır. Kur’an, Sünnet, akıl ve bilim dışında birtakım kıstasları kabul edenler ve uyanlar, çok büyük hatalara kayacaktır. Nitekim Allah Kur’an’da; insanları çoğunluğa uymamaları konusunda açıkça uyarmıştır: Şayet (Hakka ve hayra değil de kalabalıklara) yeryüzündekilerin (veya bulunduğunuz ülkedekilerin şuursuz) çoğunluğuna uyacak olursan, Seni Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar. (Çünkü kalabalıklar) Onlar ancak (nefsi hevâlarına,) zan ve kuruntularına uymaktadırlar; ve (Kur’an’ı ölçü almayan kalabalıklar) sadece zan ve tahminle yalan uydurmaktadırlar.[24]

Çoğunluğa uymanın temelinde; “Herkes öyle düşünüyor ve davranıyordu, ben de onlara uymaya mecbur olduğumu sandım” gibi aciz ve geçersiz bir mantık yatmaktadır. Yani kişi doğru bildiğinden vazgeçip çoğunluğa uymadığı takdirde, insanların tepkisine uğramaktan, onlar tarafından kınanmaktan ya da dışlanmaktan korkmaktadır. Bu, genç-yaşlı tüm insanlar arasında son derece yaygın bir şeytani mantıktır. Sırf bu yüzden ibadetlerini ve görevlerini yerine getirmekten kaytaran, bir ömür boyu Allah’ın rızasını unutup çoğunluğun rızası için yaşayan insanlar vardır. Oysa insan; çevresindeki yüzlerce, binlerce insanın değil, sadece Allah’ın rızasını aramakla sorumlu kılınmıştır. Aynı şekilde insan, kimin ne düşüneceğini hesaplamak ve buna göre hareket etmek durumunda da kalmamalıdır. Allah; Kur’an’la ve Resulüllah’la (SAV) insanları her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturmuş durumdadır. İnsan yalnızca Allah’a hesap verecek ve Kur’an’a, Resulüllah’a uyup uymadığından sorulacaktır.

“Bilim adamları dini inkâr ediyordu, onlara kandım!” diyerek kurtulacağını sananlar:

İnsanların dini inkâr etmek için öne sürdükleri mazeretlerden biri de, Allah’ı ve ahiret gününü inkâr etme yanılgısına düşen bilim adamlarının varlığıdır. Özellikle içinde yaşadığımız dönem; bilimin ve teknolojinin ciddi şekilde ilerlediği, bilimsel açıdan tarih boyunca yaşanmamış pek çok tecrübenin ve gelişmenin yaşandığı bir yüzyıldır. Bilim ve teknolojinin sağladığı imkânlarla, evrendeki düzen ve tasarım daha net ortaya çıkmakta, Allah’ın yarattığı sistemlerin kusursuzluğu daha iyi anlaşılmakta, canlıların sahip olduğu pek çok yaratılış gerçeği daha yakından tanınmakta, Kur’an’ın mucizeleri teker teker keşfedilmeye başlanmaktadır. Ancak tabi bir de bilimi kendi dünyevi çıkarları için kullanan, inkârcı zihniyetlerini onunla desteklemeye çalışan kişiler de vardır. Bu kişiler “bilim adamı” sıfatıyla ortaya çıkmakta, ancak bilimi; gerçekleri araştırıp bulmak için değil, kendi ideolojilerini beslemek için kullanmaktadırlar. Bu kişiler evrendeki ve canlılardaki kusursuz yaratılışı ve mucizevi özellikleri görmezden gelerek, ‘her şeyin tesadüfler sonucu kendiliğinden var olduğu’ gibi gerçek dışı, akla ve vicdana aykırı bir iddia ile ortaya çıkmaktadırlar. Bu çevrelerin amacı, Allah’ın varlığını inkâra kalkışmak ve toplumları da küfre kaydırmaktır. Bu yolla; hiç kimseye karşı sorumluluk duymayan, başıboş bireylerden oluşan, her türlü haksızlık ve ahlâksızlığın yaygın olarak yaşandığı toplumlar oluşturmak amaçlanmaktadır.

“İnkâr edenler, iman edenlere derler ki: ‘Siz bizim yolumuzu izleyin (eğer varsa günahlarınızı ve) hatalarınızı biz yüklenelim.’ Oysa kendileri, onların hatalarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir. Gerçekten onlar, elbette yalancı kimselerdir. Şüphesiz onlar, hem kendi yüklerini, hem kendi (günah) yükleriyle birlikte (sebep oldukları) başka (kötülük) yüklerini de yüklenecekler ve kıyamet günü, (din adına) düzüp uydurduklarından dolayı mutlaka sorguya çekileceklerdir.”[25]

Küfrün ve Kötülüğün Tohumu: “Yalan”dır!

Dünyevileşen insan; var oluşunu ve hayat olgusunu ebedi âleme göre değil de, gelip geçici dünya hayatına göre manalandırdığından, ciddi bir aldanma sürecine kapılmaktadır. Günümüzde insanoğlu, modernite rüzgârlarıyla aslına ve ruhuna yabancılaşmaya başlamıştır. Moderniteyi takip eden süreçte ise, maddi-manevi her şeyi paramparça ederek anlamlandırmaya çalışan yıkıcı ve yozlaştırıcı postmodern felsefelerle, insanlık iyiden iyiye sersemletilmiş durumdadır. İnsanların, “Neciyim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularını kendi kendilerine ve birbirlerine sormamaları için neredeyse her şey yapılmaktadır. Kitle iletişim vasıtalarında ve Hollywood’un başını çektiği film ve dizi senaryolarında sürekli işlenen; hayatı hızlı yaşama felsefesi, insanları âdeta başıboş yaşamaya şartlandırmaktadır. Var olmanın esas gayesi olarak dünyadan keyif alma; tüketim çılgınlığıyla birlikte beyinlere pompalanmaktadır. Âdeta insanlar, varlığını ve birliğini kâinatın her zerresinde, hadsiz mühürlerle bildiren Yüce Yaratıcı, hâşâ ‘sanki yokmuş’ gibi bir hayat sürmeye mahkûm bırakılmaktadır. Ve bu akıl almaz oyunda başrol ise; hakikatin hilâfından başka bir şey olmayan ‘yalan’a verilmiş durumdadır. Evet bugün yalan, (onu yasaklayan dinlere ve öğretilere rağmen) belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar maalesef revaçtadır ve yaygındır. Üstelik bugün söyledikleri, dün söylediklerini tutmayan yalancı devlet adamları ve yalaka yandaşları, toplumda rağbet ve kıymet kazanmaktadır.

Tim Rayment’in 20 Kasım 2005 tarihli The Sunday Times gazetesinde yazdığı “Hakikat Elle Tutulamayacak Kadar Yakıcı mı?” başlıklı makalesinde ve araştırmacı Brian Martin’in Social Anarchism dergisinin 35. sayısında kaleme aldığı “Daha İyi Bir Dünya İçin Yalan Söylemek” başlığını taşıyan ilmî makalesinde, Batılıların yalana karşı takındıkları genel tutumları ve yaklaşımları açıkça gözler önüne serilmektedir. Rayment’in ifadelerine göre Batı’da yalan söyleme, delilik sınırında bir ömür süren ve sonunda da deliren nihilist felsefeci Nietzsche’nin: “Yaşamak için yalanlara ihtiyacımız var!” hezeyanıyla paralellik arz etmektedir. Batı’da ve bâtıl anlayışta ‘yalan’, en az ‘hakikat’ kadar hayatın bir parçası kabul edilmektedir. Öyle ki eskiden beri, bir şekilde insanın kendi çıkarlarını korumak, bir kâr veya fayda sağlamak için söylediğine inanılan yalanı, bugün herhangi bir psikolojik hastalığı olmayan ve toplumda çok başarılı kabul edilen insanlar bile rahatlıkla sebep olmadığı halde söyler duruma gelmiştir. Toplumda hemen herkesin her fırsatta yalan söylemeye meyilli olması, insanlarda ‘doğruyu söylese de nasıl olsa inanılmayacağı’ düşüncesini oluşturduğundan, hakikati söylemek sanki lüzumsuz ve kıymetsiz bir hal almaktadır. Bu menfi durum da, yeni yalanlardan oluşan fasit daireler doğurmaktadır. New Scientist dergisinin 253 ayrı araştırmaya dayanarak ilan ettiği bir rapora göre, insanlar inandırıcı yalan söyleme konusunda o derece ustalaşmışlar ki, ortaya çıkarılan yalan nispeti, yaklaşık %53’tür. Bu nispete, yalanları ortaya çıkarma hakkında uzmanlaşmış polislerin, psikologların, terapistlerin ve hâkimlerin söz ve fiilleri de dâhildir.

Dr. Sean Spence, British Research dergisinde, insanlar yalan söylemeye karar verdiğinde, beyinde ne gibi değişiklikler olduğunu ortaya koyan bir makale yazmıştır. Bu araştırma, yalan söylemek için yapılan her teşebbüste prefrontal korteksin hep aynı bölgesinde yoğun bir uyarılma faaliyeti oluştuğunu ortaya çıkarmıştır. Öfke ve saldırganlık dahil, otomatik olarak amigdala bölgesinde oluşan dürtülerin iradî olarak kontrol edilmesinde vazifeli prefrontal korteks bölgesiyle, yalan söyleme anında yoğun şekilde uyarılan bölgenin aynı olduğu anlaşılmıştır. Buradan çıkan neticeye göre; yalan söyleme durumu oluştuğunda, hem doğru hem de yalan söylemeye müsait yapıdaki insan fıtratında ağırlıklı olan hakikati söyleme eğilimi, beyindeki bu bölgenin otomatik olarak artan uyarılma faaliyetleriyle bastırılmaya çalışılır. Spence’nin tespitlerine göre, yalan söyleme durumunda beynin sergilediği bastırma ve direnç gösterme faaliyetinin yoğunluğu, diğer dürtüleri kontrol etmede gösterilen aktivite derecesinden oldukça yüksek durumdadır. Bu araştırmanın ortaya koyduğu önemli hakikat şudur ki, aslında yalan söylemek, fıtrata aykırıdır ve bozulmamış insan için hakikati söylemekten çok ama çok daha zordur.

Kant, Augustine ve Aquinas’ın temellerini attığı Hristiyan ahlâkına göre yalan; çok hususi haller hâricinde, bu dine inanmış toplumlarda yasaklanmasına rağmen, maalesef günümüzde hâlâ revaçtadır ve yaygındır. Martin’in yaklaşımları tahlil edildiğinde de manzara çok farklı çıkmamaktadır. Martin, hakikat teoride öne çıkarılmasına rağmen, Batı’da yalanın her yerde kullanıldığını, çünkü çocuklara nasıl yalan söyleyeceklerini ailelerin bizzat alıştırdığını saptamıştır. Batılı hayat tarzı benimsendikçe, maalesef Müslümanlar arasında da yalan yaygınlaşmıştır. Postmodernite, haz duygusunun her türlü yolla tatminini hoş görme ve her fikre saygılı olma anlayışıyla, yalan söylemeyi kolaylaştırmış, hatta imaj kültürüyle daha da meşrulaştırmıştır. Martin’e göre, bu teşvik, kahredici yalan anlayışının temellerinden birini oluşturmaktadır. Makaledeki referanslardan biri olarak sunulan Ford’a göre ise toplum öyle bir hal sergilemektedir ki, insanlar bozulmamış gerçeğe ve doğruya tahammül etmekte zorlanmaya başlamıştır. İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimine kaymıştır. İnsanların büyük bir kısmı tabiatta ve sosyal hayatta kendi rollerinin önemsizliğini kabule yanaşmama, başkalarının kendi konumlarıyla alâkalı yalanlarını ise doğru saymaya yatkındır. Hatta ne acıdır ki, bu konularda kendi kendilerini dahi aldatmaktan kaçınmamaktadırlar. Belli ki, insanlar kâinattaki yerlerini konumlandırırken, nihilist ve ateist felsefelerin de tesiriyle şişirilmiş egoları sebebiyle, Cenab-ı Rabbü’l-Âlemin’le aralarında Hâlık-mahlûk münasebetini kuramadıklarından, kendi hiç hükmündeki varlık seviyelerini kabullenmekte, zorlanmakta ve kendi kendilerine yalan söyleme çirkefine batmaktadırlar.

Batılı psikologların ifadeleri de modern Batı toplumlarında yalan karşısında düşülen acziyetin itirafının izlerini taşır. Çocuklarda yalanın gelişmesini incelemiş olan Maria Vasek, yalan için gerekli olan maharetler(!) olmadan insanın var olamayacağını savunurken, benzer hatadan kendini alıkoyamayan Nyberg ise, yalanı; “dünyayı düzene sokmak için başvurulan, birbirinden farklı fertlerin aralarındaki problemleri çözmelerini sağlayan, acıyla başa çıkabilmeye yardımcı olan, ferdiyetçiliği yakalayabilmeye destek veren ve insanı hayata bağlayan bir mekanizma” olarak tanımlamaktadır.

‘Beyaz Yalan – Biraz Yalan’ aldatmacası

D. Kuhn’un, 22 Nisan 2004 tarihli “Bir Yalan, Öbür Yalana Götürür” başlıklı makalesinde etraflıca ele aldığına göre, Batı dünyasında söylenildiğinde kimseye zarar vermediği varsayılarak hoş görülen ve sosyal olarak kabul gören yalanlar, masumluğu ve uygunluğu savunulan “beyaz” sıfatı ile taltif edilmiş ve beyaz yalanlar olarak adlandırılmıştır. Bu durum, Batı toplumlarının ve çağdaşlık diye onların peşine takılan Müslümanların, yalan konusunda düştüğü vartayı bir defa daha açıkça ortaya koymaktadır. İnsan karakterinin çocukken şekillendiği gerçeğinden yola çıkılacak olunursa, beyaz olarak tarif edilen yalanların, zamanla alışkanlığa dönüşerek, yerlerini bir gün kömür karası yalanlara bırakacağını tahmin etmek herhalde güç olmayacaktır. Bu nedenle beyaz yalanların hiçbir zararı olmadığı iddiaları safsatadır. Çünkü beyaz yalan; “hakikati kısmen gizlemenin veya çarpıtmanın başka bir yolu veya tarzı olduğu” düşüncesini çağrıştırması ve yalana kapı aralaması açısından tahripkârdır. İçinde yaşadığı Batı’ya göre hayli zıt ve müspet bir duruşu olan meşhur İngiliz yazar Jonathan Swift, kendi ülkesinde revaç bulmuş olan aldatmayı ve yalan konuşmayı eleştirme adına, Gulliver’in misafir olduğu atlar ülkesinin sözlüğünde yalanı karşılayan tek bir kelimenin yer almadığını savunmaktadır. Zira yalan öyle bir kezzaptır ki, damlası dahi hayatı ve insanı eritmeye yeterli sayılır. Bu sebeple yalanın beyazı siyahı olmaz; radyasyon gibidir, zararda şahıs, zaman ve mekân ayırt etmez; sadece bugünü harap etmekle kalmaz, geleceği de ipotek altına alır.

  1. Ankebut: 41. ayet
  2. İşarat-ül İcaz: s. 82
  3. Kalem: 4
  4. Ahzâb: 21
  5. Haşr: 7
  6. Safvân İbnu Süleym (RA) – Muvatta, Kelâm 19, (2, 990)
  7. Cabir İbnu Semüre (RA) Kütüb-i Sitte 6683
  8. Ebu Bekir (RA) – Buhâri, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstitâbe 1; Müslim, İmân 143, (87); Tirmizi, Şehâdât 3, (2302)
  9. Zuhruf: 36-40
  10. Enbiya: 24
  11. Rum: 8
  12. Mü’min: 52
  13. Rum: 57
  14. Kıyamet: 13-15
  15. Âl-i İmrân: 119
  16. Nisa: 28
  17. Mü’minun: 62
  18. Câsiye: 21-22
  19. Bakara: 281
  20. Furkan: 13
  21. Zuhruf: 77
  22. Yusuf: 101
  23. A’raf: 40
  24. En’am: 116
  25. Ankebut: 12-13
5 1 vote
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
8 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Makalede vurgulanan ‘kişinin kendini kandırması’ faciası, aslında insanın kendi fıtratına açtığı bir savaştır.

Yalan Nefsin Gizli Firavunluk İddiasıdır.

İnsan dışındaki tüm varlık âlemi, yaratıcısına karşı mutlak bir “sıdk” (doğruluk) içindedir. Kâinatın nizamı, dürüstlük üzerine kurulmuştur. 

Güneş milyarlarca yıldır yaratıcısına verdiği “doğma” sözüne sadıktır; asla yalan söyleyip batıdan doğmaya yeltenmez. Bulut, suyun emanetine hıyanet edip onu geri vermemezlik etmez.
Toprağın altına giren bir elma çekirdeği, toprağın altında bin yıl da kalsa asla “Ben şeftali ağacı olacağım” diye yalan söylemez. İçindeki ilahi programa (kadere) öylesine sadıktır ki, çatlayıp filizlendiğinde sadece kendi hakikatini haykırır. Bütün varlık âlemi, Allah’ın “Sıdk” sıfatının birer aynasıdır ve her zerre kendi lisanıyla “Hakk” diye haykırır.

Kâinat bu kadar dürüstken, insanın yalan söylemesi koca bir orkestrada çok çirkin bir ses çıkarmaya benzer. Yalan söyleyen kişi, aslında eşyanın tabiatına aykırı hareket eder; güneşle, toprakla ve suyla olan bağını koparır. Bu yüzden iç dünyasında huzursuzluk başlar; çünkü ruhu, kâinatın o muazzam dürüstlük ritminden kopmuştur.

İnsan da içindeki “eşref-i mahlukat” çekirdeğine sadık kalmalıdır. Yalan, bu çekirdeği çürüten bir asittir. Tohum nasıl toprağı delip güneşe (Cemâl’e) ulaşıyorsa; kul da yalanın ve nefsin karanlık toprağını “doğruluk” ile delip Sultan’ın huzuruna öyle ulaşabilir.

Yalanın her zerresinde, nefsin sinsi bir “tanrıcılık oyunu” saklıdır. Allah bir hadiseyi belli bir şekilde yaratmış, ona bir şekil ve hakikat vermiştir. Kul yalan söylediği an, haşa; “Ya Rabbi, Senin yarattığın bu gerçeklik benim işime gelmiyor, ben kendi gerçekliğimi inşa edeceğim” demiş olur.

Yalan söyleyen kişi, o an kendi dünyasının “hükmü geçen tanrısı” olmaya yeltenmiştir. Oysa hakikat tektir ve Allah’ın takdiridir. Kendi uydurduğu sahte dünyaya sığınan kişi, aslında örümcek ipliğinden bir kale inşa etmektedir; hakikat güneşi doğduğunda o kale yerle bir olmaya mahkûmdur.

Kur’an, Allah’ın bize “şah damarımızdan daha yakın” olduğunu haber verir. Bu yakınlık, her an bir şahitlik halidir. Yalan söyleyen kişi; sanki Allah o an orada değilmiş, kalbindeki niyeti bilmiyormuş veya dilinden dökülen sahteliği işitmiyormuş gibi davranır. Bu, sadece bir ahlak hatası değil; bizzat Allah’ın “Hakk” (Mutlak Gerçek) ve “Şehîd” (Her an şahit) isimlerini pratik hayatta yok saymaktır. Yalan, insanın kendi içindeki ilahi “online” bağlantıyı kendi eliyle kesmesidir.

İnsan doğruluğu iki seçenekten biri sanır; oysa doğruluk, seçenekleri Yaratan’a bırakmaktır. İnsan yalanı bıraktığında, aslında kendi hileli planlarından, “durumu kurtarma” telâşından ve sahte imaj kaygılarından vazgeçer. 

Doğruluk, “Sonucu ne olursa olsun ben Senin gerçeğine razıyım” diyen insanı, Allah’ın adaletine fırlatır. Bu bir cesaret işi değil, tam bir tevekkül ve teslimiyet işidir.

Doğruluğa sarılmak; nefsin o sinsi firavunluk iddiasından vazgeçip, kendi ‘hiçliğini’ kabul ederek Allah’ın ‘Mutlak Varlığını’ ilan etmektir. Kul yalanı bıraktığında aslında şunu haykırır: ‘Ya Rabbi, benim kurgum bitti, Senin gerçeğin başladı. Benim hilem söndü, Senin hükmün tecelli etti.

Yalan biterse “O” başlar; sen bittiğinde, “O” her zerrede görünür.

Yalanın bireysel ve toplumsal boyutlarını ve türlerini detaylarıyla inceleyen bu üst düzey makale için milli çözüm ekibine teşekkür ediyorum.

Yalanın en tehlikeli türlerinden olan insanın kendine söylediği Yalanın ne kadar büyük tahribatlara yol açtığı bir kimsenin hayatını yaşanmaz hale getirdiği aşikardır. Özellikle makalenin sonunda paylaşılan bilimsel gerçeklere odaklanıldığında kişinin sürekli yalan söylemesinin büyük kırılımlara yol açtığı ve gerçeklik algısını yok ettiği anlaşılmaktadır.

Ek olarak dava arkadaşlarına Yalan söylemenin ve haklarında suizanda bulunmanın ne kadar tehlikeli bir durum olduğunu anlatan makale dava arkadaşları dışında herkese yalan söylemeyi mübah gören zihniyetin de bir Yahudi anlayışı olduğunu bizlere anlatmaktadır.

Bu makale bende, insanın maddi ya da Manevi konularda gerçek anlamda ilerlemek için gayret ettiği hususlarda, beklediği neticeyi alamamasında kendine veya başkasına söylediği yalanların payı olduğunu düşünmesi gerektiği fikrini oluşturmuştur.

YALANIN AYNASI

İnsan aynaya baktığı zaman gördüğü kendi yüzüdür. Yalanın ve yalancının yüzü yoktur. Çünkü yalancının yüzü kalbi saran lekeler gibi belirgin yüz halini alır. Emin olmadan kulaktan duyma sözlerle veya bilinçli iftiraya yönelerek insanlar hakkında zan oluşturmakta bu duruma benzer. Yani yalan, iftira, dedikodu ve haset biribirleri ile kardeştirler. Bunlara yönelen, sığınan ve günü bu yolla kurtarmaya çalışanların yatsı olmadan foyaları ve arsız yüzleri ortaya çıkacak ve kaybedenler güruhuna dahil olacaklardır. Rabbim bu tür bataklıklardan ve batak zümreden cümlemizi muhafaza etsin inşallah.

“Resulüllah (AS):   “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?”  diyerek bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Biz:  “Evet!”  deyince;  “Allah’a şirk koşmak, anne ve babaya haksızlık ve saygısızlık yapmak ve cana kıymak!”  buyurdular. Bu sırada dayanmış durumda idi, sonra yere oturup : “Haberiniz olsun! Yalan söz ve yalan şahitlik! (ise bütün günahların ve kötü sonuçların kaynağıdır!)”  diyerek bunu o kadar tekrar etti ki,  “Keşke kesse artık! (ve Kendisini daha fazla üzmese!)”  temennisinde bulunduk.”

Bu hadisi şeriften şunu anlayabiliyoruz: Yalan, sayılan o bütün büyük günahların sebebidir. Dolayısıyla, insanın aklını kullanarak sebep sonuç ilişkisi kurması beklenir. Felsefenin de matematiğin de temeli budur. Aziz Erbakan Hocamız aklın tarifini yaparken ” İşin Sonunu düşünmektir” diyerek sayfalarca anlatılacak bir konuyu kısaca özetlemiştir. Aklını kullanan insan, yalan söyleyerek gideceği kötü noktayı görür ve bu günahtan vaz geçer veya işlemez.
Ayrıca makalede; Eğer bir insan, şeytanın bu çağrısına uyar ve her şeyi yaratmış olan Rabbimizin çağrısından yüz çevirirse, işte o zaman doğruyu görebilmesi zorlaşır.” diye belirttikten sonra Zuhruf suresinin 36.-40. ayetleri ile bağlantı kurmakta ve bu ayetlere göre bu tür insanlara acağına, dolayısıyla da “bu şeytanın, onun yakın arkadaşı ve kaptanı olacağı” belirtilmektedir. Dolayısıyla işin sonunu düşünmeyen, sebep sonuç ilişkisini kurmayan bu tür insan şeytanın kulu ve kölesi olacaktır. Bu tür insan özgürlüğün tadını alamayacak, sürekli köle zihniyetiyle yaşayacak ve bu şekilde hayatı sonlanacaktır. Halbuki makalede de belirtildiği gibi; “Allah; Kur’an’la ve Resulüllah’la (SAV) insanları her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturmuş durumdadır.

Makaledeki müthiş tespitlerden bir tanesi de “Evet bugün yalan, (onu yasaklayan dinlere ve öğretilere rağmen) belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar maalesef revaçtadır ve yaygındır. Üstelik bugün söyledikleri, dün söylediklerini tutmayan yalancı devlet adamları ve yalaka yandaşları, toplumda rağbet ve kıymet kazanmaktadır” ifadesidir. Maalesef batının ahlaksız yaşam tarzını benimseyen toplumlarda yalan, o kadar benimsenmiştir ki, makalede bu durum ; “ Batı dünyasında söylenildiğinde kimseye zarar vermediği varsayılarak hoş görülen ve sosyal olarak kabul gören yalanlar, masumluğu ve uygunluğu savunulan “beyaz” sıfatı ile taltif edilmiş ve beyaz yalanlar olarak adlandırılmıştır” ifadesiyle yer almıştır.
Hatta bu durum televizyon dizileriyle ve sosyal medya mecralarıyla özendirilmekte, yöneticiler ise bu duruma hiç bir tedbir almamakta, böylece toplumun yozlaşmasına sebep olmakla birlikte kandırılabilecek, yalaka-yandaş kitleler oluşmasını sağlamaktadırlar. Böyle bir toplumu toplum kendisi gibi yalan söyleyen devlet adamlarının ve Bel’am tipli ilim adamlarının, tarikat-cemaat liderlerinin peşinden körlemesine gitmekte ve bu durumunun analizini yapamamaktadır. Belki de yukarıda geçen “(insan suretli bilgiç sanılan) bir şeytanın musallat kılınması” olayını yaşamaktadır. Fakat bu kesimlerin ahiretteki birbirlerini suçlamaları ve bu durumlarının sonucu Saffat suresi 27 ile 39. ayetler arasında anlatılmaktadır. Sonunu düşünmeyenlerin acı akibeti.
Yalana başvuranların nasıl köleleştiği ise “ Bu sebeple yalanın beyazı siyahı olmaz; radyasyon gibidir, zararda şahıs, zaman ve mekân ayırt etmez; sadece bugünü harap etmekle kalmaz, geleceği de ipotek altına alır” tespitiyle makalede yer almaktadır.

Rabbimizi tanımamız ve nereden gelip nereye gittiğimizi idrak etmemiz için müthiş bir makale olmuş, çok teşekkür ediyoruz.

Yalanı diline ve amellerine şahit kılanların yaşamları yalan olacaktır.!
Makalenin çizdiği çerçeve;
İdeal bir insanın.. İdeal bir Müminin resmini barındırmakla birlikte inkarcı, iki yüzlü insan tanımlamasını da yapmaktadır..

Yalana ısrarla sığınan ve sarılan kişilerin alâmet’i farikaları şunlardır;

Çokça yemin etme alçaklığı ve zilleti!

Herkezi ayıplayıp, herkeze kötüleme karakteri!

Söz getirip götürme bayağılığı
Hayırlı, her faydalı her işi engellemeye çalışma ihaneti!

Zorba, insanlara saygısı olmayan, “sütü bozuk”! bir karakter özelliği!

İmkanları ve dünyalıkları ile böbürlenip avunma gafleti!

Hakkın üzerini örtme körlüğü!

İşte bu vasıfları taşıyanların tamamı en başta yalancıdır, ahlaksızdır, küfürbazdır ve hiçbir söz ve davranışlarına itaat edilmeyen, güven duyulmayan bayağı tiplerdir.

Kuran, böylesi karakteri taşıyanların, “burunları üzerine zillet ve rezalet damgası vurulacağını” ifade etmektedir.!

Yarabbi, bizleri bir an bile, bize bırakma..!

Doğruluk, huzur ve mutluluk kaynağı; yalan ise bayağılık ve aşağılık kompleksinin bir yansımasıdır.
Yalan, gerçeğe aykırı söz söylemektir.
Yalan, küfrün ve kötülüğün tohumudur.

Söyledikleri gerçek olsa bile, söylediklerini inanmadan söyleyenler de, yalancıdırlar!
Kendilerine ulaşan gerçeği reddedenler de, yalancıdırlar.
Yalancılar, Allah’a karşı yalan ve iftira uydurmaktadırlar!
Yalancılar, Allah’ın ayetlerine karşı yalan ve iftira uydurmaktadırlar!
Yalancılar, Allah’ın elçilerine karşı yalan ve iftira uydurmaktadırlar!
Yalancılar, İslam’ın davetçilerine karşı yalan ve iftira uydurmaktadırlar!
Yalancılar, kendi vicdanlarına karşı da yalan ve iftira uydurmaktadırlar!

Yalancılar, Hakk davadan ve sadakat iddialarından dönüp hıyanet etmelerini mazur ve makul göstermek üzere yalana başvurmaktadırlar.
Yalan;
Tembellik ederek; üstlendiği görevi, zamanında ve istenilen oranda yapmayan…
Başkalarının farkına vardıklarında utanacağı ve itibar kaybına uğrayacağı, erdeme ve edebe aykırı davranışlara bulaşan…
Haksızlık ve ahlâksızlık sayılan durumlara karışan…
Rakipleriyle meşru ve münasip yöntemlerle yarışamayıp, hileli ve hayali başarılarla övünüp avunmaya çalışan zavallı insanların başvurduğu bir zırvacılıktır!..

En Tehlikeli ve Sinsi Yalan ise, Kişinin Kendini Kandırmasıdır!
Doğruluğun en önemli göstergesi ise; insanın kendisini olduğu gibi tanıması ve tanıtması, yani içi dışı bir olması…
Yalanın en tehlikelisi ise; insanın kendini kandırması, çiğ ve çirkin yönlerini kapatması ve kirli-hain niyetlerini ustalıkla saklamasıdır.

Yalanın en yaygın ve tahribatçı türlerinden birisi de SUİZAN’da bulunmaktır.
Şahitsiz, bilgisiz ve belgesiz olarak insanları karalamak ve töhmet altına sokmak da yalandır ve haramdır.
Hatta Peygamber Efendimiz (SAV) “Kişiye yalan olarak her duyduğunu konuşup yayması yeterlidir…” buyurmuşlardır.
Ve zaten insanların yaptığı yanlışlıkları konuşmak gıybet, ama hiç yapmadıkları ve bulaşmadıkları kötülükleri, zan ve tahmin kılıfıyla aktarmak ise iftiradır!

Yalan, o anı kurtarsa da, bütün gelecek zamanlarını karartacak bir yaklaşımdır.
Yalan, başka bir yalanı doğuracak ve yalan söyleyen kişi kendisini, çırpındıkça dibe çöken bir yalan bataklığının içinde bulacaktır.
Yalana sığınan, aslında yılana sığınmış olacaktır.
Yalan, insan ahlâkını ve fıtrat (yaratılış) ayarlarını bozup yalama eden ve artık çevresinde güvenilmeyen bir konuma taşıyacaktır.
Bu karakter tahripçisi ve tehlikeli durumdan kurtulmanın tek çaresi; yanlışlık ve haksızlıklarını bırakmak, samimi pişmanlıkla özür dileme olgunluğuna kavuşmak ve artık onurlu ve olumlu bir ahlaki dürüstlüğe sahip olmaktır.
Zira doğruluk, huzur ve mutluluk kaynağı; yalan ise bayağılık ve aşağılık kompleksinin bir yansımasıdır.

Çok faydalı bir makale okuduk Allah razı olsun. Efendim (s.a.s)’ın tek bir cümlesi yalandan ve suizandan uzak durmamız için yeterli. “İmanla yalan bir arada bulunmaz.” 

Tüm peygamberlerin ortak sözü ve aynı zamanda Efendimiz (s.a.s)’ ın hadisi ile konuyu bağlayalım.
“Eğer utanmazsan dilediğini söyle.”

Mevlânâ’nın bir sözü ile de tamamlayalım;
“Gönül gözüyle gören hiçbir insanı kandıramazsınız; onlar sizi açık bir kitap gibi okurlar.”

“Hayat imtihanın amacı; insanın doğrulardan mı, yoksa yalancılardan mı olduğunun ortaya çıkarılmasıdır.”

“Yemin olsun (Biz) onlardan önceki (kavim)leri de (çeşitli) imtihan (kasıtlı, fitne ve belalar)dan geçirdik. (Böylece) Allah, kesinlikle (dininde ve davasında) sadıkları da bilecektir (bilmektedir) ve gerçekten yalancı sahtekârları da bilip (belirleyecektir.)” (Ankebut: 3)

Yalan; insanın zayıflık, korku veya çıkar nedeniyle başvurduğu, kısa vadede durumu kurtarıyor gibi görünse de uzun vadede hem bireyi hem toplumu çürüten ahlâkî bir sapmadır. Yalan, güveni yok eder, kişiyi sürekli yeni yalanlara sürükler ve karakteri tahrip eder. Buna karşılık doğruluk; hem dinî hem de insani açıdan temel bir erdemdir ve huzur, güven ve kurtuluşun anahtarıdır.
özellikle dinî referanslarla doğruluğun önemini vurgular; yalanın bireysel ilişkilerden toplumsal yapıya kadar her alanda yıkıcı sonuçlar doğurduğunu belirtir. En tehlikeli yalanın ise insanın kendini kandırması olduğu ifade edilir. İnsanlar çoğu zaman bahaneler, toplumsal baskılar veya “nasıl olsa affedilirim” düşüncesiyle kendilerini aldatır.
İki tür yalan var:

  1. Başkalarına söylenen yalan
  2. Kendine söylenen yalan (en tehlikelisi)
  • “Zamanım yoktu”
  • “Şartlar uygun değildi”
  • “Herkes böyle yapıyor”
  • “Nasıl olsa affedilirim” gibi yalanlardır

Sonuç olarak, gerçek kurtuluşun yolu; dürüst olmak, hatalardan dönmek, sorumluluk bilinciyle yaşamak ve her durumda hakikati savunmaktır.

Picture of Nail KIZILKAN

Nail KIZILKAN

YORUMLAR

Son Yorumlar
8
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...