YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69cdcad783af0
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 6
Bugün : 8811
Dün : 56643
Bu ay : 65454
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52210512
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79


(Not: Ahmet Akgül Hocamızın Kırgızistan-Bişkek Konferans Notlarından Çıkarılmıştır.)

İslam: Farklı din ve düşünceden, ayrı kültür ve kökenden bütün insanların birlikte ve barış içerisinde yaşama şartlarıdır; karşılıklı hak ve hürriyetlere saygı amaçlıdır. İnsan imtihan için yaratılmıştır ve dünya bir imtihan ve olgunlaşma sahasıdır. Bu imtihanın programı Kur’an-ı Azimüşşan, ders Hocası Hz. Peygamber Aleyhisselamdır. Bu imtihanı kazanmanın çok önemli ve gerekli bir şartı da ülkemizde ve yeryüzünde Adil Bir Düzen kurmaya çalışmak, yani aklın ve İslam’ın emrettiği huzur ve onur ortamını farklı din ve düşünceden, ayrı köken ve kültürden bütün insanlara sağlamaktır. Bunun da iki ayağı vardır: 1- Bağımsız ve adil bir devlet kurmaya ve korumaya çalışmak (cihat); 2- İlmi ve evrensel kurum ve kurallar oluşturmak (içtihat). İçtihat: Değişmeyen doğruları esas alarak, değişen şartlara ve gelişen ihtiyaçlara uygun İslami, insani ve ilmi çözümleri ortaya koyma çabasıdır. Cihat ise; bu ilmi programları uygulayacak imkân, iktidar ve fırsatları hazırlama çabasıdır.

Yeni ve Adil bir Düzen hazırlanırken bugünkü Batı Medeniyetince akıl ve araştırma sonucu ulaşılan, İslam’a ve insanlığa da uygun bulunan hukuki ve idari (siyasi) kural ve kurumlarından da yararlanılmıştır. Bu İslam’daki “örf=hayırlı gelenekler ve yararlı adetler” sınıfına sokulmaktadır. İmam-ı Azam, bazen örfü kıyastan üstün tutmaktadır.

Doğu-Batı sentezi ve “uygar insan” kavramı öne çıkmaktadır:

Genel kanaat ve kanıtlar şu yöndedir ki;

Doğulu maneviyatçı, batılı maddeci ve menfaatçidir. Ama hem inançlı, hem de iz’anlı olmak gerekir.

Doğulu içten ve hasbi, batılı art niyetli ve hesabidir. Ama hem merhametli, hem de dikkatli olmak gerekir.

Doğulu duygularıyla ve metafizikle, batılı beş duyusuyla ve matematikle hareket etmektedir. Ama hem imanlı ve insaflı, hem de planlı ve itidalli olmak gerekir.

Doğulu vefalı ve fedakâr, batılı fırsatçı ve hilekâr bilinir. Ama hem yüreği yanık (şefkatli), hem de uyanık (ferasetli) olmak gerekir.

Doğulu tevekkül ehli, batılı tedbirlidir. Ama hem müdbir (tedbirli), hem mütevekkil (teslimiyetli, kanaat ehli ve geniş yürekli) olmak güzeldir.

Doğuya gönül ve ilham, batıya akıl ve felsefe hâkimdir. Ama hem vicdana dayanmak, hem de aklını kullanmak gerekir.

Doğuda din ve duygu, batıda bilim ve kurgu öndedir. Ama dinin değerleri, bilimin verileriyle yorumlanmalı ve yürütülmelidir.

Doğulu ölüm ötesine, batılı ölüm öncesine önem verir. Ama ahiret burada kazanılacaktır, dünya ahiretin mezrası ve mektebidir.

Doğulu sevgiye ve sadakate, batılı zevke ve hıyanete yöneliktir. Ama sadakat gösterirken, saflığa düşmemelidir.

Aşk deyince doğuda sevda, batıda şehvet hatıra gelir. Doğuda genellikle hikmet, batıda özellikle edebiyat üretilir. Ama hikmetsiz edebiyat gevezelik, edebiyatsız hikmet zevzekliktir.

Doğuya din ve maneviyat geldi. Ama yobazlık ve istismarla yozlaştırıldı. Batıdan laiklik ve demokrasi geldi. Ama dinsizlik ve ahlaksızlıkla yozlaştırıldı.

Doğudan hisler, sevgiler geldi. Ama hayalcilik ve hasetçilikle yozlaştırıldı. Batıdan düşünme ve akıl yürütme geldi. Ama şehvet ve şeytaniyetle (hile ve desise ile) yozlaştırıldı.

Doğudan edep ve hürmet geldi. Ama şuursuz gelenek ve ruhsuz görenekle yozlaştırıldı. Batıdan serbestlik ve medeni cesaret geldi. Ama haksızlık ve hayâsızlıkla yozlaştırıldı.

Doğulu kaba görünümlü ama insancıl, batılı kibar görünümlü ama barbardır. Hâlbuki hem insancıl, hem kibar olmaya çalışmalıdır.

Doğulu “sen”cil, batılı “ben”cildir. Ama doğrusu “biz”cil olmaktır. Yani farklı köken ve kültürden herkesi kendimizin bir azası, kendimizi de âlemlerin bir parçası görme olgunluğuna ulaşmalıdır. Kısaca yerli düşüncenin ve milli değerlerin çağdaş ve evrensel bir yorumcusu ve savunucusu konumuna ve şuuruna kavuşmalıdır.

Öyle ise, dindar olalım, ama yobazlaşmayalım! Demokrat olalım, ama soysuzlaşmayalım! Devletimize bağlı kalalım, ama ruhumuzu köleleştirip yozlaşmayalım!

Hikmet ve hakikat, İlim ve sanat, Hürriyet ve huzurlu hayat, bunların hepsi İnananların ve insanlığın kaybettikleri ortak malıdır. Nerde bulursak alalım, sahip çıkalım. Ama asla Hak yoldan sapmayalım, yalpalamayalım! Doğuya da Batıya da yanaşalım, anlaşalım… İnsani değerler ve milli dengeler çerçevesinde yüzleşelim, uzlaşalım. Danışalım, yardımlaşalım. Ama asla yalvarmayalım, yavşaklaşmayalım!

Demek ki İslami Medeniyetler iki temel dinamik-değer üzerine kurulup yükselmiş olmaktadır:

1- Cihat, 2- İçtihat,

Cihatsız içtihat, faydasız ilim kapsamındadır,

İçtihatsız (ilmi dayanaksız, plansız ve programsız) cihat ise:

a) Ya boş kuruntu ve oyalanmadır.

b) Ya istismar ve suiistimal amaçlıdır.

c) Yahut riyakârlık ve ucuz kahramanlıktır.

d) Ya da, baskı ve barbarlık aracıdır. (IŞİD, El-Kaide gibi)

“(Anlamadan ve ihtiyaçlarına cevap çıkaramadan) Okuyup tekrarlamak Kur’an değildir. (Başka insanlara ve farklı dönemlere ait bilgi ve becerileri ezberleyip) Nakletmek ise ilim değildir. Kur’an(dan o gün için ihtiyaç duyulan mana ve yorumları çıkarmak) bir hidayet meselesi, (gerçek ve geçerli) ilim ise, ancak özel bir dirayet, kabiliyet ve marifet işidir.”[1]

Adil Düzen Projeleri, tek ve gerçek bilimsel hazırlıktır.

A- Bunun ilmi ve içtihadi alt yapısını Üstat S. Karagülle ve Akevler Ekibi hazırlamıştır.

B- Bu hazırlıkların gereksiz teferruatlarını ayıklayan, yetersiz yanlarını olgunlaştıran ve bunları parti programı haline sokup İslam dünyasına ve insanlığa tanıtan ise Erbakan Hocamızdır.

C- Adil Düzen projelerinin Geçiş Süreci şartlarını, Dış Politika esaslarını, seçimlere katılma ve hükümet oluşturma kurallarını da tamamlayıp, bütünlük arzeden bir kitap halinde insanımızın istifadesine sunmak ve İngilizce tercümesini 70 Devlet ve Hükümet başkanına ulaştırmak hizmeti de MİLLİ ÇÖZÜM’e nasip olmaktadır.

Yeni Bir Düzen İhtiyacı

Dünya hayatı ve yaşam standartları, insanlık tarihi boyunca sürekli gelişmekte ve değişmektedir. İlim adamlarının ve araştırmacıların görevi: Değişmeyen doğruları esas alarak, değişen dünya şartlarına ve insanlığın sorunlarına uygun çözüm ve çareler üretmektir. İslam medeniyeti tarihine dikkatle bakınca şu gerçekler görülecektir. Emeviler ve Abbasiler döneminde yeni ülkeler fethedilmiş, Arap olmayan başka kavimler İslam’a girmiş, Müslümanlar bir şehir ve site düzeni seviyesinden çıkıp dünya çapında büyük bir devlet haline gelmiş, haliyle yeni problemler zuhur etmiş ve bunların çözümü için de yeterli içtihatların yapılması gerekmiştir.

Selçuklular döneminde şartlar ve standartlar daha da geliştiği ve değiştiği için, haliyle siyasi ve ekonomik yönden yeni düzenlemelere gidilmiştir. Osmanlı döneminde de, hem toprak ve arazi sisteminde, hem vakıflar gibi sosyal hizmet kurumları statüsünde, hem yönetim ve siyaset biçiminde, hem de askeri ve ekonomi stratejisinde gerekli yenilik ve değişikliklerin yapılması için gayret gösterilmiştir.

Manevi rütbe, uhrevi sevap ve şeref dereceleri bakımından olsun ve yine takva ve teslimiyet ölçüleri açısından olsun, Ashab-ı Kiram’ın üstünlüğünü elbette kabul etmemiz ve onlara derin bir hürmet ve muhabbetle bağlılık göstermemiz mutlaka gereklidir. Çünkü Hz. Peygamber Efendimizin başında bulunduğu ASR-I SAADET “Üsvetün Haseneh”dir. Yani; kendisine tabi olunacak, her derde derman aranacak ve her sorunun çözümüne dayanak ve kaynaklık yapacak en güzel ve temel örnek ve en mükemmel ve genel model niteliğindedir.

Ancak uygulanan sistemin genişlemesi ve gelişmesi açısından, Emevi ve Abbasi dönemi Asrı Saadetten, Selçuklu dönemi Abbasilerinden, Osmanlı dönemi ise Selçuklulardan daha da müesseseleşmiş, yeni kurumlar ve yeterli kurallar getirilmiştir. Ve şimdi bütün insanlığın ihtiyacına cevap verecek “Adil Yeni Dünya Düzeninin” de Osmanlı döneminden ve diğerlerinden çok daha gelişmiş ve sistemleşmiş olması tabiidir… Ve bu durum zaten İslâm’ın da hedefidir. Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin pek çok hadislerinde haber verdiği ve müjdelediği “Mehdiyet ve medeniyet dönemi” de bunu göstermektedir.

Ve maalesef, Müslümanları ve insanlığı yüzlerce yıl önceki şartlara ve o dönemler için hazırlanmış kalıplara uymaya zorlamak, nehirleri baş yukarı akıtmaya kalkışmak gibi bir divaneliktir.

1- Müspet (ispat edilmiş ve kesinleşmiş) ilmin verileri, 2- Binlerce tecrübenin meyveleri olan insanlık tarihinin birikimleri, 3- Aklıselimin ve vicdani kanaatlerin ortak ürünleri, 4- Ve, hayret ve hayranlık uyandıracak şekilde bütün bunlara uygunluğu görülen: Kuran-ı Kerim’in açık hükümleri “değişmeyen doğrular”dır… Sünnet; Efendimizin hayat sisteminin ve stratejisinin esaslarıdır. Asr-ı Saadet ve Ashabın (ra) hayatı, “İslâm’ı nasıl anlamamız, uygulamada neleri esas almamız ve problemleri çözmede hangi yöntemleri kullanmamız”, hususunda kıyamete kadar örnek levhalarımızdır. İlim ve içtihat erbabının ve mezhep imamlarının mutlak doğrulara dayanarak ortaya koydukları prensipler ise, bizim genel düsturlarımızdır.”

Din’de Zorlama Yoktur !..

Adil Düzen’in, Müspet İlim, Aklıselim ve Tarihi Birikim… gibi temel kaynaklarından birisi olan “Din” de zorlama ve dayatmayı değil, özgür iradeyi ve gönül tercihini esas alır. Bu nedenle İslam’ın bazı özelliklerini hatırlamakta fayda vardır.

İslam dinini dört ana bölüme ayırmak mümkün ve münasip görülmektedir:

1. İman ve itikat esasları, 2. İbadet ve istikamet düsturları, 3. Ahlak ve muaşeret hususları, 4. Hayat ve Muamelat kanunları.

Muamelat (tabii hayat) konusu ise:

a) Hukuk ve adalet, b) İktisat ve ticaret, c) Hükümet ve siyaset, d) İlim, eğitim ve marifet, e) Sanayi ve zanaat, f) Dengeli ve güvenli sosyal hayat, prensiplerini içermektedir.

Yani İslâm; hem “din”dir, hem de “Adil bir düzen öngörmekte”dir. Kur’an ve sünnet bize itikat, ibadet ve muaşeret hususları yanında, Adil ve kâmil bir düzenin temel esaslarını da öğretmektedir. Ne var ki İman ve İbadet kısmı “özel”dir, samimiyetle inananlar için geçerlidir. Ama “düzen” kısmı “evrensel”dir ve herkes için gereklidir. Ayrıca “din”de zorlama yok, ama “düzende” zorlama vardır.

Şimdi İslâm’da hangi hususlarda zorlama (mecbur tutma) yoktur ve yine hangi durumlarda mecburiyet ve müeyyide vardır? konusunu biraz daha açalım:

A– İnsanları imana çağırmak hususunda “tebliğ ve ikna” vardır, ama zorlama ve mecbur tutma yoktur ve yanlıştır. (Ey Resulüm) Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi, mutlaka iman ederdi. (Allah imtihan gereği onları serbest bıraktığı) halde, sen insanları iman etmeleri için zorlayacak mısın? (Hayır) Allah’ın izni olmadan (gerçeği araştırıp Hakka teslim olmadan) hiç kimse iman edemez. O (Allah) akıllarını kullanmayan (ve nefsi hevalarına uyan)ları (imandan ve İslâm’dan mahrum ve) murdar kılar”[2] gibi birçok ayeti kerime iman etmeleri için insanları zorlamanın yanlış ve yararsız olacağını bildirmektedir. Zira inanmak akli kanaat yanında bir gönül işi ve vicdani tatmin meselesidir. Hakkı arayan ve hayrı arzulayan kimselere Allah’ın hidayet ve inayetidir. Aslında insan fıtratı ve tabiatı imana meyilli ve müsaittir. Bize düşen sadece insanların aklını ve vicdanını harekete geçirmek ve imana davet etmektir.

B- Dine sokma ve Müslüman yapmak için de zorlama ve sıkıştırma yoktur:

“Din(e sokmak) için zorlama yoktur. Zira doğrulukla sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmış (Hidayet ve dalalet yolları açıklanmış)tır. O halde her kim tağutu (şeytani düzen ve davranışları terk ve) inkâr edip, Allah’a (İslâm dinine ve hayat disiplinine) iman (ve itaat) ederse (artık o) asla kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.”[3]

Bir kişiyi veya topluluğu döverek veya tehdit ederek Müslüman olmaya zorlamak veya bizzat mecbur tutmak yasaktır ve yanlıştır. Çünkü o takdirde insanlar mümin değil münafık olacaktır. Yani gerçekte aklı yatmadığı ve inanmadığı halde, zorlama sonucu zahiren inanmış görünecek ve daha tehlikeli bir konum alacaktır. İslâm’da cihat ise insanları zorla İslâmlaştırmaya değil, fikir hürriyetine ve insanların özgür tercihine mani olan unsurları ortadan kaldırmaya ve her din ve düşünceden bütün insanların birlikte barış içinde yaşama şartlarını hazırlamaya yönelik bulunmaktadır.

C- İbadet hususunda zorlama yoktur.

“Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?”[4] ayetinde de ifade buyrulduğu gibi, ibadette aslolan gönülden inanarak, ihtiyaç ve iştiyak duyarak ve Allah’tan sevap umarak yapılmasıdır. Müslümanları, küçük yaştan itibaren ibadet ve istikamete yönlendirmek, çevremizdekilere manevi hayatı sevdirmek, dini disiplin ve terbiyeyi yerleştirmek üzere ve özellikle çocuklarımıza ve yakınlarımıza gerekirse kızmak, azarlamak, küsmek ve uzaklaşmak ve hafifçe uyarmak ve inzar (ahiret hayatıyla korkutmak) gibi tedbirler elbette lazımdır.

Ancak devlet ve kanun zoruyla insanların namaza ve oruca mecbur edilmesi gibi bir hüküm yoktur ve böyle bir durum zaten yanlış ve imkânsızdır. Çünkü insanların beş vakit namaz kılıp kılmadıklarını ve yine oruç tutup tutmadıklarını takip etmek mümkün olmadığı gibi, takip edilemeyen suça herhangi bir ceza tatbik etmek de mümkün olmayacaktır. Sadece Müslüman olduğu ve mazereti bulunmadığı halde, Ramazan ayında tahrik niyetiyle açıkça oruç yemek, Cuma saatinde ve mescit mahallinde gürültü etmek gibi çevresine kötü örnek olan ve mukaddesata hakaret sayılan ve laubalilik aşılayan davranışlar elbette uyarılır ve önü alınır. Zorlama ile yapılan bir ibadetin faydası ve sevabı olmadığı gibi, yine zorlama ile yapılan bir küfrün ve işlenecek günahın da cezası yoktur.

Adil Düzen, “Mutlak doğrulara” dayanılarak ve “Kesin yanlışlardan” sakınılarak hazırlanmıştır.

Doğru ve yanlışların tespitinde ise şu değer ölçüleri esas alınmıştır.

1. Aklıselimin gerekleri, 2. Müspet ilimin verileri, 3. Vicdanı kanaat neticeleri, 4. Tarihi tecrübe ve birikimleri, 5. Evrensel hukuk kaideleri, 6. İlahi dinlerin öğretileri.

Bu altı değer ölçüsünün, ittifakla “Hayırlı ve Yararlı” gördüğü şeyler “Doğru”, yine bunların ittifakla “Kötü ve Zararlı” gördüğü şeyler de “Yanlış” kabul edilmiştir. “Değişmeyen doğru”ları ve adaleti esas alan düşünce ve düzenler HAK, “Devamlı yanlışlar” üzerine kurulan, haksızlık ve ahlaksızlığa yol açan düşünce ve düzenler ise BATIL sayılmıştır.

Bunun içindir ki Adil Düzen;

1- Hakkı üstün tutan bir düzendir, 2- Hürriyeti esas alan bir düzendir, 3- Huzuru ve güveni sağlayan bir düzendir.

Çünkü;

A- Hem kafayı, B- Hem kalbi, C- Hem de karnı doyuran bir sistemdir.

Bu arada, farklı köken ve kültürden, ama herkesin hayrına ve huzuruna yarayan, çağdaş bilimin verileriyle ve evrensel hukuk prensipleriyle de uyuşan “gerçeklere ve güzelliklere”, sadece, bunlar “din”den kaynaklanıyor diye karşı çıkanların; asla olumlu ve onurlu bir tavır sergilemedikleri, demokrasi ve laikliği özümsemedikleri ve içlerine sindiremedikleri de acı bir gerçektir.

Adil Düzen’de Hak Anlayışı

Bize göre şu 4 şey Hak sebebidir:

1- Doğuştan bütün insanlara eşit olarak verilen haklar.

A- Yaşama hakkı (can emniyeti),

B- Nesil garantisi (namus emniyeti),

C- Akıl emniyeti (düşünce serbestisi),

D- İnanç ve vicdan hürriyeti,

E- MüIkiyet hakkı ve meşru yollarla çalışıp kazanma fırsatı.

2- Emek ve hizmet karşılığı elde edilen haklar.

3- Karşılıklı ticari, siyasi veya sosyal anlaşmalar sonucu doğan haklar.

4- Adalet gereği doğan haklardır.

Adil Düzen’de Sağlam Para

Toplumda ekonomik dengenin ve Adil Düzenin korunması için “herkesin ürettiği kadar tüketmesi” esası yanında bir kurala daha ihtiyaç vardır. O da; “önce üretme, sonra tüketme” esasıdır. Çünkü; önce tüketip sonra üretme durumunda “borçlu yaşama” düzeni ortaya çıkar ki, bu durum toplumun dengesini bozacaktır. Özellikle FAİZ, borçlu yaşama düzenini doğurmaktadır. Faizle kredi alan kişi, henüz üretmediği bir malı tüketmeye başlamış sayılır. Bu durum ekonomide doğal dengeyi bozacaktır. Faiz ve borçlu yaşama düzeniyle bir ülke; önce kendi milli servetini tüketip harcayacak, sonra da mecburen dış ülkelere borçlanmaya başlayacak ve sonunda çözülüp çökmek kaçınılmaz olacaktır. Faiz ise, insanlara “üretmeden tüketme hakkı” vermektir. Daha doğrusu çalışıp üretenlerin hakkını, çeşitli hilelerle alıp başkalarına peşkeş çekmektir. Örneğin; bankaya bir milyon koyup yılsonunda bir buçuk milyon alan kişi, fazladan aldığı bu yarım milyonu hak edecek hiçbir üretimde bulunmamıştır. Faiz olarak alınan bu yarım milyon lira, ya çalışarak üretenlerin hakkından kesilerek kendisine ödenecektir ki, bu açıkça bir zulüm ve haksızlıktır. Veya karşılıksız para basılarak kendisine verilecektir ki, bu da paranın değerini ve alım gücünü düşüreceği, enflasyon ve pahalılığı körükleyeceğinden yine haram ve haksızlıktır. Adil ekonomideki herkesin ne kadar mal ve hizmet ürettiğini ve bunun karşılığında ne kadar tüketmeyi hak ettiğini gösteren bir senet durumundaki “sağlam para” adalet ve saadetin anahtarıdır.

Sağlam Paranın:

1- Üretmeden tüketme hakkı verilmesi demek olan FAİZ uygulaması,

2- Servetten ve üretimden değil, gelirden ve ücretten alınan DENGESİZ VERGİ haksızlığı,

3- Milli para değerini yabancı paralar karşısında devamlı düşüren, KAMBİYO çarpıklığı,

4- Karşılıksız para basan DARPHANE anlayışı,

5- Halktan ucuza topladığı mevduatları zenginlere pompalayan BOZUK BANKA ve KREDİ yanlışlığı gibi beş ekonomik mikrobu özünde taşıyan Kapitalist köle düzenlerindeki, kâğıt banknottan, bir diğer tabirle, durduğu yerde eriyen “buz paradan” ve diğer senet çeşitlerinden üstün farkları şunlardır:

a. Sağlam para, asla değerini kaybetmeyen bir paradır. Çünkü para hak ölçüsüdür. Paranın değerini düşürmek, helalinden kazanılmış haklara tecavüzdür. Emeğe ve alın terine saygısızlıktır. Bir nevi hırsızlık ve kalpazanlıktır.

b. Bu senedin (sağlam paranın) üzerinde, karşılığında hangi tür malın alınacağı yazılmamıştır. Sadece alım gücü miktarı yazılan bu senetle, kişi istediği malı alabilecek durumdadır. Yani para aynı zamanda ortak bir değer ölçüsüdür. Aslında para, hem kişilerin “ürettiğine karşılık tüketme hakkını belgeleyen bir senet” olmakla beraber, hem de malları biri biriyle karşılaştırıp ölçebilen ortak bir araç konumundadır.

Adil Düzende Kredi Kurumları

Adil Düzende krediler aşağıdaki şekillerde sağlanacaktır:

1- Kâr Ortaklığı anlaşmalarına verilecektir. Şöyle ki: (Örnek: 5 Ortaklı bir yatırım.)

a- Sermaye sahipleri tesisleri ve fabrikaları kurarak,

b- Yöneticiler, işletmecilik ve organizecilik hakkını alarak,

c- İşçi ve ustalar emekleriyle katılarak,

d- Hammadde teminini üstlenen şirket, kooperatif veya onlara kredi veren banka da bir ortak sayılarak,

e- Devlet ise hazineye ait arazilerden parasız ve uygun arsa hazırlayarak; kanalizasyon, su, elektrik, telefon gibi altyapı, bilgi bankası ve proje ve teşvik yardımı gibi genel hizmetleriyle katkıda bulunarak kurulacak Kar Ortaklığı yatırımlarına yeteri kadar faizsiz kredi sağlanacaktır. Mesela, eşit katılımlarla kurulan beş ortaklı bir şeker fabrikası her gün 1000 torba şeker üretiyorsa, her ortak beşte bir payı olan 200 torba şekeri veya değerini hak etmiş ve almış olacaktır. Bu durumda işçi – usta – yönetici – işletmeci hepsi birden daha çok çalışmaya ve daha çok üretip kazanmaya gayret edecektir. Çünkü üretim arttıkça, kendi payları ve kazançları da haliyle artmış olacaktır.

2- Mükteseb Hak Kredisi:

Elinde birikmiş ihtiyaç fazlası parası olan kimseler bunu, başkaları faizsiz kredi olarak kullanabilsin diye bankaya yatırırsa, “bu paranın miktarıyla, bankada kaldığı zaman oranında” bir parayı kredi olarak alıp kullanma hakkı doğacaktır.

3- Emek Kredisi:

Özel ve tüzel kuruluşlar atölye ve fabrikalarında çalıştıracakları işçi sayısına göre, ek bir kredi alıp kullanacaktır.

4- Rehin Kredisi:

Elinde ürettiği ama satmak istemediği “dayanıklı tüketim malları” bulunanlar, bunları devlete rehin göstermek suretiyle kredi alacaktır.

5- Zamanında ve fazla vergi ödeyenlerin, bu dürüstlük ve başarılarını ve milli ekonomiye katkılarını ödüllendirmeye yönelik “Vergi Kredisi” uygulanacaktır.

6- Uygun ve yeterli projeleri ve gerekli teminat ve tezkiye belgeleriyle başvuranlara “Yatırım Projesi Kredileri” sağlanacaktır.

7- Selem Senedi Kredisi: Genellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler ve mevsimlik üretimler için tatbik edilen “para peşin, mal veresiye, ama normal değerinden daha ucuza yapılan alışveriş” anlaşmasıdır.

Bu durumda tüketici ihtiyaç duyduğu malı ucuza almış, üretici ise hazır ve faizsiz kredi bulmuş olacak ve bu uygulama üretimi arttıracak, ekonomiyi canlandıracak ve fiyatları ucuzlatmış olacaktır.

Selem Nedir? Şartları ve Yararları

Yeni Mesaj yazarlarından ve Haydar Baş yalakalarından Selim Kotil ile Harun Kayacı kendi TV Programlarında, AKP bahanesiyle Rahmetli Erbakan’ı ve Adil Düzen programını eleştirirken “cahil cesur olur” cinsinden saçmalamış ve “Amerika’nın global şirketlerinin ve Batının taleplerini, yeşil bir bohçaya sarıp Adil Düzen diye bu milletin önüne koydular. “Selem Senedi” diye, kapitalizmin en vahşi uygulamasını İslami proje diye yutturmaya çalıştılar” şeklinde sataşmışlar ve koyu cehaletlerini ortaya koymuşlardı. Oysa değil Fıkhi kaynaklarımızı, sade bir ilmihal kitabı dahi karıştırmış olsalardı[5], “Selem” yoluyla alışverişin tüm mezhepler ve Müçtehitlerce caiz olduğunu anlayacaklardı. Tabi bu kadar cehalet, ancak sahte bir üstadın çıraklarına yakışırdı. Bütün fıkıh kaynaklarımıza göre Selem: Para peşin, mal veresiye yapılan ticarete denir. Bilhassa çiftçi ve sanayicilerin başvurduğu bir satış şekli olan selemin caiz olması için bazı şartların bulunması gerekir. Paraya muhtaç olan kimse, malını henüz üretmeden önce satmak ister. İslâm dini, alıcıların satıcının darlığından istifade ederek, malı ucuza kapatmasını önlemek, üreticinin ise malını değerlendirmesine fırsat vermek için bazı şartlarla bu tip satışları caiz görmüşlerdir. Peygamberimiz, Medine’ye geldiğinde, Medinelilerin mahsullerini bir-iki sene önceden Yahudilere sattıklarını ve sömürü aracı olarak kullandıklarını görünce, bunun üzerine şunları söylemiştir: “Kim hurmasını önceden satacaksa; belirli ölçüde, belirli tartıda ve belirli bir vakte kadar olmak şartıyla satsın.”[6] Bu ölçüleri koyan Peygamberimiz, faiz cinsinden bir sömürü aracı olan bu ticaret şeklini bereketli bir alışverişe çevirmiştir. Bunun akıl ve araştırma ile bilinmesi mümkün değildir.

Bütün bu şartların faize dönüşmemesi için aşağıdaki esasların da uygulanması gerekir. Bu esaslar İbni Abbas (ra) Hazretlerinin selem ayeti dediği, Bakara 282 ve 283. ayetlerinden çıkarılmıştır. Şöyle ki:

A- Selemin mutlaka yazılması (selem senedi veya sipariş senedi şeklinde),

B- Bu senedin devlet teminatı altında bulunması, yani resmi olması,

C- Bu senetlerde alacaklının değil, sadece borçlunun belirtilmesi,

D- Selem senetlerinin “Hamiline” şeklinde düzenlenmesi,

E- Taahhüt edilen malın belirlenen yer ve zaman, miktar ve evsafta teslim edilmemesi halinde bunu tazmin etmek üzere yeterli bir ipotek alınması ve teminat gösterilmesi.

F- Selemle satışa konu olan malın şartlara ve standartlara uygunluğunu kontrol edecek resmi bir teşkilatın bulunması gerekir.

İlk bakışta selemin (para peşin, – biraz ucuz sayılarak – mal veresiye alışverişin) faize benzediği zan ve iddia edilir ama bu asla doğru değildir. Şimdi faizi haram ve haksız, selemi caiz ve yararlı kılan; İslam’ın hangi hikmet ve hedefleri esas aldığını ve faizle selemin farklarını ortaya koyalım.

Önce faiz nedir?

1- Faiz, “zamanla artan borç” olmaktadır:

Örneğin 1 milyon borç verilir. Her ay %’de şu kadar artarak katlanır.

2- Faiz; zarara katılmayan kârdır:

Para bir taraftan, emek diğer taraftan, hem kâra hem de zarara katılmak üzere kurulan bir ortaklık caizdir, ama sadece ben parama karşılık şu kadar kâr isterim, zarara karışmam demek ise faizdir.

3- Faiz; misliyattan alınan fazlalık ve kiradır:

Buğday, arpa, toz şeker gibi aynı cins üretim mallarının borç alınıp, sonradan geri ödenirken verilen fazlalık faizdir.

4- Faiz; başkasının zararına doğan kazançtır ve karşılıksız basılan paradır:

Adil Düzen’de asıl olan “para parayı doğurur” değil, “para, emek ve üretmek karşılığıdır” düsturudur. Faiz, çalışmadan veya üretmeden, başkalarının kazancını ve hakkını sömürmek, başka bir ifadeyle “üretmeden tüketme hakkı elde etmek” demektir ki bu açık bir haksızlık ve bir nevi hırsızlıktır.

Faizle Selemin farkına gelince:

a- Faiz, malı önceden alıp parasını sonradan ödemek şeklinde olduğu için -vade farkından dolayı- fiyatlar artıyor ve enflasyonu körüklüyor.

Selemde ise parayı peşin verip mal sonradan alındığı için fiyatları düşürüyor ve enflasyonu önlüyor.

b- Faiz, daha parasını ödemeden ve karşılığında bir şey üretmeden önce “peşin tüketim” yaptırıyor. Böylece “borçlu yaşama” düzenini doğurup, ekonomik dengeyi bozuyor.

Selemde ise önce parası ödeniyor, tüketim sonraya bırakılıyor. Böylece hem üretime destek verilip teşvik ediliyor, hem de “dengeli yaşama düzeni” kuruluyor.

c- Adil Düzen’deki Selem (Sipariş) Senedi “malı” temsil ediyor. Bugünkü senetler ise “para” yerine geçtiği için mevcut para değerini ve alım gücünü otomatikman düşürüyor.

d- Faizli krediler; işletmeyi küçültür, üretimi düşürür ve işsizliği artırır. Selem kredisi ise tam aksine işletme kapasitesini büyültüyor, üretimi artırıyor ve işsizliği önlüyor.

e- Selem senetleri zaten “Hamiline” (taşıyana) yazılı olduğu için icabında para gibi işlem görüyor. Böylece selem yoluyla faizsiz kredi bulabilen hiç kimse, artık faizli krediye mecbur kalmıyor ve itibar etmiyor.

Yani sadece “selem müessesesi” bile faiz yuvalarını kurutmaya yetecektir. Bu nedenle “Atom bombasıyla sarsamayacağınız Siyonist sömürü sistemini selem senediyle yıkabilirsiniz” sözü, asla mübalağa olmayıp gayet ilmi ve insani bir gerçeğin ifadesidir.

Adil Düzen’de Vergi Uygulaması

Adil Düzen’de Vergi Sistemi şöyle olacaktır:

1- Tek cins vergi konulacaktır. O da “Servet ve üretim vergisi” olacaktır.

2- Gelirden ve ücretten vergi alınmayacaktır.

3- Para yerine “üretimin mal cinsinden” de vergi toplanacaktır.

4- Vergide vatandaşın beyanı esas alınacak, ama ancak o beyan edilen miktarı kadar sigortalı yapılacak veya istimlak durumunda o beyan geçerli sayılacaktır.

5- (Maden işletmelerinden beşte bir, tabii sulanan ve az emek harcanan zirai gelirden onda bir, masraflı ve modern ziraattan yirmide bir, servetten ve sınai mamullerden kırkta bir) gibi üretimden alınan vergi payı anayasa ile belirlenmiş olacaktır.

6- Devlet kar ortaklığı yatırımlarından ise ayrıca vergi istemeyip sadece katılım payını alacaktır.

Bu konuyu biraz daha açmamız gerekiyor;

Şöyle ki; Bir toplumda ekonomik dengenin sağlanması ve korunması için “üretilen toplam malın, tüketilen toplam maldan fazla olması gerektiğini” biliyoruz… Bir ülkede hem herkesin yararlanacağı ve ihtiyaç duyacağı yol, su, elektrik, eğitim sağlık haberleşme ve savunma gibi ortak hizmetlerin yürütülmesi… Hem de çocuk, hasta, sakat, ihtiyar, işsiz ve yoksullar gibi hiç üretmeden devamlı tüketmek durumunda bulunan kimselerin… Ve asker, polis, işçi, memur ve diğer hizmetlilerin ihtiyaç ve ücretlerini karşılamak üzere devlet “vergi” almak zorundadır. İbn-i Hazm, Akrabalara, yoksullara ve yolculara haklarını ver“[7] ayetinin Hz. Ali (ra) tarafından şöyle tefsir edildiğini açıklar: “Zenginlerin serveti üzerindeki yoksulların hakları, onların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak ve insanca yaşam şartlarını sağlayacak genişliktedir. Şayet bir ülkede, yoksullar ve işsizler ve sefilse bunun sebebi zenginlerin ihmali ve devletin düzensizliğidir.”[8] Said Alizade Hanefi ise devlet başkanının görevlerini sıralarken şunları söyler:

“Ülkede hiçbir dilenci, borçlu, fakir, bakımsız ve sahipsiz kimse bırakmayacak tedbirleri almak devletin asıl görevidir. Devlet ve hükümet başkanları her konuda adalet etmeli, zalimlerin zayıfları, zenginlerin fakirleri ezmesine ve sömürmesine asla fırsat vermemelidir.” Bu da ancak, İslam’ın öngördüğü dengeli bir düzen ve adil bir vergi sistemiyle mümkündür.[9]

“Vergi toplamanın gereği” üzerinde devletler ve sistemler arasında ittifak vardır. Asıl fark, bu verginin nereden ve nasıl alınacağı konusundadır. Bu hususta genelde iki temel görüş ve uygulama vardır.

1- Batıl ve kapitalist sistemlerde olduğu gibi, vergiyi gelirden ve nakit (para) olarak almak,

2- Vergiyi servetten ve üretimden, “mal” olarak almak.

Bizim inandığımız ve savunduğumuz “Adil Düzen“de vergi “servetten ve üretimden” alınacaktır. Mükellefin hazır parası yoksa ve istiyorsa “ürettiği maldan borcu kadar vergi ödeyebilme” kolaylığı da sağlanacaktır. Çünkü maldan alınacak vergiler piyasada mal ve para darlığı oluşturmaz. Sermaye ve emek sonucu üretilen mallardan, herkes tarafından bilinen kırkta bir gibi sabit oranda ve mal olarak alınacak vergi, piyasadan aynı ölçüde para ve malın hazineye çekilmesi demektir ki bu durum piyasadaki fiyat dengesini bozmaz.

Adil Düzen, kuvvetler ayrılığını, bugünkü gibi “kuvvetlerin boğuşması ve çatışması” şeklinde değil, “kuvvetlerin uyuşması ve kendi sahasında çalışması ve dayanışması” şeklinde dengeleyecek ve değerlendirecektir.

Adil Düzen’de Siyaset ve Hükümet Modeli

1- Teşri (Kanun Koyma, Yasama)

2- İcra (Uygulama, Yürütme)

3- Kaza (Mahkemeler, Yargı)

kuvvetlerine, bir de dini – ahlaki kurumların (her türlü din ve mezhep mensuplarının ve oluşumlarının) üstlenip yerine getireceği;

4- Murakabe (Kontrol ve Denetleme) erki eklenecektir.

Adil Düzen’de ve özellikle “geçiş döneminde” tek tip kanun sistemi yerine, meşhur Medine Sözleşmesindeki: Oradaki Yahudiler, Hıristiyanlar ve yerIi kabilelerle “Birlikte Yaşama ve Ortak Savunma” şartlarını içeren barış anlaşmasına benzeyen, bugün de Almanya ve Amerika gibi birçok ülkede kısmen tatbik edilen, “farklı hukuk sistemlerinden oluşan ortak bir anayasa uygulaması” ve genel düzen içerisinde özel statülere de imkân tanınması daha uygun olabilir. Zaten İSLAM, barış ve selamet düzeni öngörmektedir. Bu yapılanmada, herkesi bağlayıcı ortak ve genel bir anayasa yanında; farklı din, mezhep ve cemaatlere, belirli sahalarda kendi özel hukuklarını uygulayabilme imkânı getirilecektir.

Bu yeni ve adil siyasi yapılanmada bütün temel insan hak ve hürriyetlerine sahip olacak bütün fertlerin (vatandaşların); ahlaki, siyasi, ilmi ve iktisadi kuruluşlara katılması mecburi olacak, herkes siyasi yönden partisini, ilmi yönden mezhebini ve mektebini, ekonomik yönden sendikasını veya meslek derneğini, ahlaki yönden de meşrebini veya manevi tercihini mutlaka belirleyecek, bunları kendi hür iradesiyle benimseyip seçecek, istediği zaman da değiştirebilecektir. Ancak bu sosyal kuruluşlara katılım şimdiki gibi üyelik şeklinde değil, ortaklık sözleşmesi şeklinde olacaktır. Örneğin, siyasi partiler veya dernekler tam bir tanışma, kaynaşma ve dayanışma merkezleri olacak, her teşkilat, kendi ortaklarının (mensuplarının) her türlü haklarını koruyan ve savunan yetkili ve etkili bir konuma gelecektir. Tabii, kişiler de nimet-külfet dengesi esasına göre bu kuruluşlarla ilgili maddi sorumluluk yüklenecektir. Siyasi, ahlaki, ilmi ve iktisadi kuruluşlar kendi mensuplarına ticaret, sanat, memuriyet gibi faaliyetler için “mensubumuz olan şu kişi emin ve ehildir” şeklinde tezkiye ve teminat beratları verecekler, hırsızlık ve hıyanet yapmaları durumlarında ise bunların zararını tekeffül ve tazmin edeceklerdir. Bu tazminat ise, o kuruluşun bütün üyeleri arasında ortaklaşa toplanacaktır. Yani, kurumun özel bütçesinden karşılanacaktır.

Adil Düzen’de İdari Yapılanma:

1– Adil Düzende Siyasi yapı “Yerinden yönetimleMerkezi yönetim” esasına göre ayarlanmıştır… Bu sistemde hem devletin merkezi otorite ve organizesi korunmuş, hem de halkın her kademede yönetime katılımı ve konsensüsün oluşması sağlanmış olacaktır. Ama ülke bütünlüğü ve milli birlik mutlaka korunacaktır.

2a) “Fert, sokak (veya site)Bucak – İl Devlet” gibi birimler, demokratik birimler olarak kabul edilmiş ve site, bucak, il ve devlet başkanlarının seçimle iş başına gelmesi amaçlanmıştır.

b) “Aile, köy (semt) – İlçe – Bölge” gibi birimler ise ekonomik birimler olarak değerlendirilmiş ve başkanlarının merkezi yönetim tarafından tayinle gelmesi kararlaştırılmıştır.

Şöyle ki, fertler kendi iradesi ile yakından tanıdıkları adaylar içerisinden sokak veya (site kâhyasını) seçecek, bu temsilciler toplanıp bucak (belde) başkanını seçecek, bucak başkanları valileri (il başkanlarını) seçecek, valiler ise devlet başkanını seçecektir. Gerekirse Devlet başkanlarının doğrudan halk tarafından seçilmesine de imkân verilecektir

Bundan sonra seçilmiş yetkililer, bazı birim başkanlarını tayinle atayacaktır. Şöyle ki; Devlet başkanları Bölge valilerini atayacak, çünkü ülke, coğrafi ve ekonomik benzerlikleri yönünden hizmet bölgelerine ayrılacak, başkentin sıkıntı ve tıkanıklığı dağıtılmış olacaktır.

Seçilmiş valiler, kaymakamları (İlçe başkanlarını) atayacak,

Seçilmiş bucak (belde) başkanları ise, köy ve mahalle muhtarlarını atayacaktır.

Bu durum; dış güçlerin ülkemize dayattığı “fedaratif yapı”dan tamamen farklı ve ayrı bir olaydır. Onlarınki vatanımızı parçalamayı ve halkımızı paylaştırmayı planlarken, Adil Düzen programları ise, ülkede dirlik ve düzeni sağlayıp sağlamlaştırmayı, farklılıkların birlikte ve barış içerisinde yaşama ve hayırda yarışma şartlarını oluşturmayı amaçlamaktadır. Adil Düzen, devletin millete, milletin devletine güvendiği, dış güçlerin ve işbirlikçilerin hıyanet girişimlerine fırsat verilmediği orijinal ve kurumsal tedbirler almıştır.

Bu konuyu tekrar toparlarsak:

Adil Düzende şu yerleşimler “Siyasi birimler” sayılacak ve yöneticileri seçimle belirlenmiş olacaktır;

Fert – Sokak (Site) – Belde – İl – Ülke

Fertler hür iradesiyle Sokak (site) kâhyasını seçecek, bu seçilmiş temsilciler Belde (Nahiye) Müdürlerini seçecek, bu seçilmiş Belde reisleri (Nahiye Müdürleri) İl (Şehir) Valilerini (Belediye Başkanı yetkisi de üzerinde) seçecek, bu seçilmiş (Vali-Belediye başkanları) ise Devlet Başkanını seçecektir. Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilebilir.

Adil Düzende şu birimler (yerleşim merkezleri) ise “Ekonomik birimler” sayılacak ve yöneticileri Merkezi tayinle atanacaktır. Aile – Köy (semt) – İlçe – Bölge

Adil Düzen’de siyasi yapı “Dayanışma Ortaklığı Sistemi”ne göre planlanmıştır:

1- Bu sistemde “4” temel yapı vardır:

Ekonomik, Siyasi, İlmi ve Dini yönden olumlu ve sorumlu birimler oluşacaktır.

2- Her vatandaşın;

a – Ekonomik yönden (odası, sendikası)

b – Siyasi yönden (partisi)

c – İlmi yönden (okulu ve ekolü)

d – Dini yönden ise (mezhebi, manevi disiplin mesleği) belli olacak ve resmiyet kazanacaktır.

3- Her vatandaş “Diğer mensuplarının vereceği zararı birlikte tazmin etmek ve mali sorumluluk yüklenmek suretiyle bir nevi ortaklık stratejisinde” üye olduğu bu grupların ana sözleşmesine ve ortak esaslarının hazırlanmasına katılacak ve böylece “İcmaKonsensüs” oluşacaktır.

4– Partiler ortak – Üyelerinin “siyasi ve hukuki sorunlarına”, oda ve sendikalar, “ekonomik ve ticari” sıkıntılarına, okullar ve ekoller “ilmi ve içtimai”, Dini merkez ve meşrepler ise “ahlaki ve sosyal” ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmakla yükümlü ve yetkili sayılacaktır.

5- Her vatandaş istediği an partisini, sendikasını veya ahlaki grubunu değiştirme hakkına sahip olacak ama mutlaka başka bir gruba mecburen katılacaktır. Aksi halde sahipsiz kalacaktır. Çünkü nimet-külfet dengesi esastır.

6– Üyelerden birinin kasıtlı veya ihmal sonucu topluma verdiği zararlar için, diğer ortakların da belli oranlarda tazminat ödemekle mükellef tutulması ve böylece ortak-üyelerin bir oto-kontrol sistemiyle biri birini takip ve sahiplik etmelerini sağlayacak ve toplumda tabii ve etkili bir “emr-i bil ma’ruf ve nehyi anil münker” (oto kontrol) uygulanmış olacak ve hayırda yarış başlayacaktır.

7- Sosyal Denge şöyle sağlanacaktır:

a- İlmi (ehliyetli) gruplar: Kural koyucu, kanun yapıcı,

b- Mali (ekonomik) gruplar: Ticari ve İktisadi hayatı ayarlayıcı,

c- Siyasi (parti) gruplar: Düzen koruyucu, hükümet kurucu ve yönetimi planlayıcı

d- Ahlâkî ve dini gruplar ise (murakabe) kontrol ve denetlemeyi sağlayıcı olacak ve böylece sosyal denge kurulmuş olacaktır.

“Şûra Sistemi” ve Esasları

Yeni geliştirilen “ŞÛRA SİSTEMİ” her kesimin ve her yerde, en etkin biçimde yönetime katılımını sağlayacaktır.

ŞURA SİSTEMİ şudur: Adil Siyasi Düzen’de;

1– En küçük devlet modeli şeklinde teşkilatlanacak olan Bucaklarda (Belde) seçimle gelen bucak başkanının yanında, o bucaktaki;

a- İlmi yönden, Okul ve ekollerin yetkililerinden,

b- Ekonomik yönden, Sendika ve oda temsilcilerinden,

c- Dini – ahlaki grupların en üst seviyelilerinden,

d- Siyasi yönden, parti ve dernek idarecilerinden oluşan bir “BUCAK ŞÛRASI” bulunacak ve başkanlar bu şurayla irtibat ve istişare sonucu karar alıp uygulamaya koyacaktır.

2– İllerde ise seçimle gelmiş valilerin yanında, o ildeki dini, siyasi, İlmi ve iktisadi grup ve kurumların yetkili temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirilen bir “İL ŞÛRASI” oluşturulacak ve il çapındaki program ve kararlarda bunların teklif ve tenkitleri göz önünde tutulacaktır.

3- Ve yine seçimle gelen devlet başkanının yanında, o ülkedeki;

a- Bütün siyasi parti ve derneklerin en üst seviye yöneticilerinden

b- Sendika ve odaların genel başkan ve temsilcilerinden

c- Ülkedeki farklı din, mezhep ve meşreplerin genel yetkililerinden

d- Yüksek ilmi şahsiyet ve üniversite temsilcilerinden oluşan bir “DEVLET ŞURASI” kurulacaktır. Devlet şurası dediğimiz 4 meclisli bir parlamento konumundadır.

Böylece bugünkü iktidar – muhalefet kavgası ve kargaşası, yerini, barışa ve ülkeye hizmet yarışına bırakacaktır. İktidarda olsun, muhalefette olsun, bütün birimlerin ve seçkin beyinlerin yapıcı tenkitleri ve yararlı teklifleri değerlendirilmiş olacaktır.

Hatırlanacağı gibi Asr-ı Saadette Efendimizden sonra Hz. Ebubekir belirli grup ve kesimlerin fiili temsilcisi durumunda olan zevatın seçimiyle, Hz. Ömer, Halife olan Hz. Ebubekir’in tayin etmesiyle, Hz. Osman (ra) ise Aşere-i Mübeşşereden oluşan bir şuranın karar vermesiyle iş başına gelmişlerdi. Hz. Ali (ra) ise her halifenin döneminde çok ciddi ve cesaretli bir denetleme ve danışman görevini yerine getirmişti.

Şimdi ne güzel bir tevafuk ve tecellidir ki, Adil Siyasi Düzen bünyesinde de hem seçim, hem tayin, hem şura ve hem de dini denetleme kurumlarının hepsi tam bir uygunluk ve uygarlık içerisinde bulunacak; temel insan haklarına ve evrensel hukuk kurallarına dayalı, çağdaş şartlara ve ihtiyaçlara odaklı, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti oluşacaktır.

Hakemlik Sistemi ve Yararları:

Adalet mekanizmasına yeni bir kavram ve kurum olarak “TAHKİM (HAKEM TAYİN ETME) SİSTEMİ” getirilmektedir.

Bilindiği gibi HAK tabiidir. İnsanlar kendi aralarında anlaşma yapmasalar dahi HAK vardır. HUKUK ise insanların bazı konularda ve meşru şartlarda karşılıklı anlaşmalarıyla oluşmaktadır. Böylece tabii hukuk, pozitif hukuka dönüşmüş olmaktadır. Bu karşılıklı anlaşmalara ve toplumsal sözleşme (Konsensüs) sayılan anayasalara uymak ise, herkesi bağlayıcı bir zorunluluktur. İşte böylece “Hukukun üstünlüğü” prensibi ortaya çıkmaktadır. Başkasının haklarına tecavüz edenler ise mahkemeye – yargıya havale edilir. “Yargı kararları kişiyi bağlar” İlkesi ise genellikle itiraz ve ihlal edilir. Bu ihlal durumunda “Hâkimlerin merkezi yönetim tarafından atanmış olmasının” önemli bir payı vardır. Çünkü ihtilafların birçoğu yönetim (devlet)le vatandaşlar arasında cereyan etmektedir. Halbuki davaya bizzat taraf olan yönetimin tayin ettiği hâkimin bakması, ister istemez adalete gölge düşürmektedir. Bunun çözümü ve çaresi ise; “tayin edilmiş hâkim”lik yanında “tercihen seçiImiş hakem“lik uygulamasına fırsat verilmesidir. Buna göre taraflar, devlet tarafından kendilerine “Hakem“lik yapma yetkisi ve ehliyeti verilen hukukçulardan birer hakem seçerler. Bu hakemlerin birlikte tercih ve tayin ettikleri bir “Başhakem“le mahkeme heyeti oluşur. Sonunda bu heyetin aldığı karara herkes razı olur.

Hakemlik Sisteminde:

a- Hakemlik ehliyetini veren devlet olduğu için hem “devletin hakimiyeti” ilkesi korunmakta,

b- Hem, hakemlerini taraflar belirlediği için daha demokratik olmakta,

c- Hem de, verilen kararlar resmen uygulamaya koyulduğu için “Hukukun üstünlüğü” ilkesine bağlı kalınmaktadır.

d- Bu arada, görev ve yetkilerini suiistimal eden hakemlerin “ehliyeti elinden alınmak” suretiyle adalet ve hakkaniyet garantiye alınmaktadır.

Hakemlik” sistemi;

“İnsanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmedin”[10]

“İnsanlar arasında, Allah’ın sana gönderdiği şekilde hükmedesin (adaletle hakemlik ve hâkimlik yapasın) diye kitabı Hak ile indirdik (Öyle ise sakın) hain (ve zalim)lerden taraf olma.”[11] “Eğer (karı – kocanın) aralarının bozulmasından korkarsanız erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem (seçip) gönderin”[12] ayetlerinin hükmüne ve hikmetine de uygun bulunmaktadır.

Adil Düzen’de Yargı

Adil Düzende “Yargı – kaza”nın hem karakteri (fonksiyonel yapısı) değişmekte hem de kapsamı genişlemektedir. Günümüzde yargı, sadece ortaya çıkan ihtilafları karara bağlayan ve savcılık olarak kamu adına soruşturma yapan bir kurum şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa yargı kuvveti bununla sınırlı kalmamalıdır. Yargının ayrı ve bağımsız bir kuvvet olması ve yürütmenin (siyasi hükümetin) baskısından kurtulması için bazı yeni yetki ve sorumluluklarla donatılması lazımdır. Çünkü yargı, “güvenlik, zilyetliğin (Bir malı kullanma ve elinde tutma hakkının) tespiti, soruşturma, hakemlik, kararların alınması, infaz (alınan kararların uygulanması), paylaşma ve mülki taksimat” konularını da kapsayan geniş bir alanı oluşturmaktadır.

Adil Düzen’de suçların ağırlığına ve kasıtlarına göre, hapis yerine para cezası uygulanacaktır. Örneğin kasten adam öldüren kimseden, maktulün yakınlarının razı olması halinde, kan diyeti alınacak; katilin parası yoksa o miktarı devlet karşılayıp kendisine borçlandıracak ve katili de hapishanede beslemek yerine maden ocakları, lağım kazıları, kanalizasyon çalışmaları gibi işlerde borcu karşılığı çalıştıracak ve ailesine de bir pay ayıracaktır.

Adil Düzen’de Ahlaki Kurumların Toplumsal Görevi ve İşlevi İse Şunlar Olacaktır:

1- Fert – cemiyet ve devlet arasındaki irtibat ve intizamı sağlamak ve sağlamlaştırmak.

2- Vatandaşların dini sorunlarını ve sıkıntılarını çözüme bağlamak ve sorularını cevaplandırmak.

3- Denetleme (murakabe – müfettişlik) görevini yapmak.

Adil Düzen’de müfettişlik-murakabe görevi dini – ahlaki kurumlara verilecek ve bağımsız hareket edecektir.

Şimdiki sistemde müfettişler bakanların veya genel müdürlerin emrindedir ve tabiatıyla onların güdümündedir. Yani saf vicdani kanaatleri ile hareket edecek kadar bağımsız değildir. Ve bu durum haliyle adaleti gölgelemektedir.

4- Tezkiye: Kurulacak Adil Düzen’de manevi merkezler ve meşrepler gibi ahlaki kuruluşların ve farklı dini cemaatlerin bir manevi şirket ortaklığı şeklinde düzenlenmesine-ki Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri böylesi cemaatlere “Şirket-i maneviye” tabir etmektedir ve kendi mensuplarına ticari, siyasi ve sosyal münasebetlerinde hem “bu mensubumuz emindir, itimat edilebilir, kendisine kefiliz” şeklinde tezkiye ve teminat beratı veren, hem de onların yolsuzluk ve zararlarını tazmin ve telafi eden yetkili ve sorumlu kurumlar olmasına dikkat edilecektir.

Bu durumun temel eserlerimizde bir karşılığı var mıdır?

Önce “Efendim, bu tür bir düzenlemenin temel kaynaklarımızda veya tarihi uygulamalarda aynen örneği var mıdır?” şeklindeki itirazlar yersizdir. Zira bizim kaynaklarımız, birçok mesele ve kurumun “genel ve temel esaslarını” belirtir. Onların uygulanma şeklini ise değişen ve gelişen şartlara ve hayat standartlarına uygun içtihatlara bırakır. Bilindiği gibi tarikat ve mezhepler bile sonradan düzenlenmiş ve disiplinize edilmiştir. Şartların ve ihtiyaçların zorlanmasıyla ortaya çıkan, ilmi araştırmalar ve ictihadi kararlarla oluşan bu tür yeni teklif ve tasarılara “Bunun aynısı kaynaklarımızda var mıdır?” diye karşı çıkılmaz… Bu uygulamaya izin veren ve işaret eden deliller sorulur… Veya bu tür uygulamayı yasaklayan ve haram kılan deliller ortaya konulur. Örneğin; Kaynaklarımızda banka yoktur ama faizi yasaklayan ve borç (kredi) alıp vermeyi ayarlayan hükümler vardır. Belki fabrika yoktur, ama işçi – işveren münasebetlerini, üretim ve tüketim dengesini düzenleyen esaslar vardır. Bunun gibi ağır sanayi, Harp sanayi yoktur ama bunlara işaret ve teşvik eden emirler vardır. İslam’da inanç ve ibadet esasları ve şekilleri kesin ve kâmil olarak gösterildiğinden daha çok ticaret, siyaset, sanat, iktisat ve sosyal hayatı içine alan “muamelat” konuları değişmeye ve gelişmeye müsait olduğu için; haliyle bu konularda yeni içtihatlara, yeni kurum ve kurallara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durum bizlere, her asırda geçerli ve yeterli, yeni düzenlemeler yapma imkânı da kazandırmaktadır.

Adil Düzen’de Teminatlı Eğitim Kurumları

Adil Düzen’de çok orijinal ve olumlu bir “TEMİNATLI ÖĞRETİM VE “EHLİYET” SİSTEMİ” öngörülmektedir. Şöyle ki: Her şeyin bir değer ölçüsü vardır. Uzunluk metre ile, ağırlık kilogram ile sıcaklık santigrat ile ölçüldüğü gibi, ilmi seviyeyi ölçen araç ise “ehliyet”tir. Yani her meslek sahibinin, kendi alanında sürekli yenilenmesi ve yeterli hale getirilmesi esas prensiptir.

Bilindiği gibi tarihi süreç içerisinde;

a- Önceleri çeşitli yollarla bilgi edinenler ve bir konuya aklı erenler ortaya çıkıp konuşuyor ve onların etrafında meraklı ve merbut (bağlı) halkalar oluşuyordu.

b- Daha sonra tedris (ders verme) dönemi başladı. Bu devrede daha yararlı ve başarılı hocalar, haliyle tercih edilir oldu. Bunlar çocuklara öğretmen, büyüklere vaizlik yapıyordu.

c- İlim, giderek bir meslek halini aldı ve ilmi otoriteler arasında tartışmalar ortaya çıkınca da “ilmi ekoller” oluşmaya başlıyordu.

d- Artık bu ekollerde “Talebe – üstat” ayrımı ve ilim ehlinin seviye ve sınıf tespiti yapılır oldu.

e- Böylece “Bilmiyorsanız sorun” emri ve ilkesi gereğince sorulara, temel ve genel doğrulardan yola çıkarak, ilmi cevaplar vermek ihtiyacından “içtihat” kapısı açılıyordu.

Yani insanlar ve özellikle ilim ehli olanlar, herhangi bir konuda araştıracak, tartışacak, en doğrusunu bulmaya çalışacak ve ona göre davranacaktı. Bilemiyor veya bulamıyorsa, o zaman bilene ve bulana soracak, ama kime uyacağını kendisi kararlaştıracak ve ona göre iş (amel) yapacaktı.

f- Bugün ise artık ilk, orta, lise, yüksek okul, fakülte ve doktora diplomaları veren okullar vardır ve bu sistem uluslararası bir geçerlilik kazanmıştır.

Eğitimde Teminat Sistemi:

Adil düzende bu tür diploma ve ehliyet sahiplerinin, mesleki faaliyetleriyle ilgili olsun veya danışmanlıkla ilgili görüş ve önerilerinden dolayı olsun… Yeni bir “teminat ve tazminat sistemi” getirilmektedir. Yani tabiplik, hekimlik, mühendislik, tamircilik, teknisyenlik vb. herhangi bir konuda yaptığı işten veya önerdiği görüşten dolayı (bilgi eksikliği ve ihmal yüzünden) mağdur olan kimselerin zararını, buna sebebiyet verenlerin bağlı bulunduğu “ilmi dayanışma ekolü” ortaklaşa tazmin edeceklerdir. (zararı ödeyecektir)

Bu durumda hangi ekolün (üniversite, fakülte veya başka bir öğretim biriminin) mensupları toplumda daha başarılı olursa onun talebesi artacak; bu da genel bütçeden alacağı payını ve payesini (şerefini ve şöhretini) arttıracaktır. Bu sistemde “ehliyet”lerin teminatlı olarak verilmesi yanında, ilimde ihtisaslaşmayı ve kaliteyi artırmak ve herhangi bir sahada ihtiyaç fazlası “diplomalı işsiz” sayısını azaltmak için, mesleki okullara, ülkenin ihtiyacı kadar talebe alınması sağlanacak ve belli sayıda insana ehliyet verilmesi planlanacaktır. Kendisini devamlı yetiştirme, yenileme, ahlaki disiplin ve değerlere önem verme hususunda yeterli ve yetenekli olmayanlar, “ehliyet” belgesi alamayacaktır.

Yani “diploma” alan herkes “ehliyetli” sayılmayacak, ehliyet sıfatlarını kazanması ve sürekli araştırıp belli aralıklarla yeterlilik sınavlarına katılması da şart koşulacaktır.

O halde nedir, Milli Cephe, Milli Şuur?

Bizi şerefli millet yapan değerlerin… Bize şanlı medeniyetler kurduran düşüncenin… Tüm insanlığa huzur ve hürriyet sağlayacak ve herkese model olacak adil ve asil bir düzenin, ortak ve orijinal tanımıdır. Peki kimler “Milli Şuur” kapsamındadır?

Yeni bir medeniyet mimarının ifade buyurdukları gibi:

A– “Kimya”sında (iç dünyasında);

1- Hakkı üstün tutan (yani herkesin insan haklarına saygı duyan ve sahip çıkan).

2- Maneviyatçı olan (yani menfaatçi ve insafsız değil, vicdan ehli olan).

3- Nefis terbiyesini, hesap ve sorumluluk düşüncesini esas alan.

B- “Fizik”i yapısında (dış dünyasında) ise;

1- Hidayet ehli olan (yani doğruyu tanıyan ve hayırdan taraf olan).

2- Feraset ehli olan (yani ayrıntıların ve sinsi hesapların farkında olan).

3- Dirayet ehli olan (yani inancının ve insanlığın hizmetinde gayret, metanet ve cesaret sahibi olan) herkes bu tanımın içindedir: yani yerli ve şerefli cephedendir. Yaradan’a saygısı, yaratılana sevgisi olmayan diğerleri ise, kirli ve şerli cephedendir. Ve artık yerlilerin müstevlileri kovacağı, millilerin kirlilerden kurtulacağı zaman gelmiştir. Irak saldırısı ve sonrası, inşallah herkesin gözünü açacak, doğuyu gaflet ve meskenetten, batıyı şehvet ve nefse esaretten kurtaracaktır. Siyonizm’in ve emperyalizmin demokrasi ve insan hakları donkişotluğunun tam bir sahtekârlık olduğu anlaşılacaktır.

Hani, 91 Körfez savaşı sonrasında Kuveyt’e demokrasi götürüldü mü?

Afganistan’a insan hakları ve demokrasi reva görüldü mü?

Somali’ye ekonomik ve sosyal huzur ve hürriyet sağlanıp, zulüm ve sömürü ülkeden sürüldü mü?

Suriye ve Libya halkı Arap baharı ve demokrasi şarlatanlığıyla despotluktan kurtulup huzur ve hürriyet ortamına döndü mü?

Ama umarız bu vahşi Irak işgali, Suriye ve Libya vahşetleri doğu ile batının kucaklaşmasını ve Siyonist sömürüye karşı ortak bir cephede mecburen buluşmasını doğuracaktır.

Bütün bu gayretler, ibadet şuuru ve imtihan sorumluluğu kapsamında değerlendirilmelidir.

Bir hizmet ve gayretin ibadet sayılması için beş temel şart gereklidir:

1- O adet cinsinden ve dünyevi bir hedefle-hevesle değil, Allah emrettiği için yapılmalıdır.

2- Emredilen ve öğretilen şekilde yapılmalıdır.

3- Emredilen ölçüde ve miktarda yapılmalıdır.

4- Emredilen zaman ve mekânda yapılmalıdır.

5- Bu emirler önem ve öncelik sırasına göre yapılmalıdır. (Farz, vacip, sünnet, nafile gibi.)

Örneğin: Niçin Namaz Kılıyoruz?

a) Namazın sevap ve ahiret hazırlığı faydası vardır.

b) Sağlık ve temizlik faydası vardır. (Taharet, abdest gibi.)

c) Spor faydası vardır.

ç) Sosyal tanışma ve dayanışma faydası vardır.

d) Sivil savunma ve cihada hazırlık faydası vardır. Hatta Mihrab (Harb) kökünden – Şeytanla ve nefsü hevayla harb edilen yer demektir. Mihrab: Cihada (emredildiği an toplanmaya yarayan ve emir komuta disiplini altında ibadet yaparak fiili cihada hazırlık yapılan caminin en merkezi ve önemli mevkiidir. Bu halde şuurla ve huzurla namaz kıldıran ve kılanlar da “Muharib”tir.

İşte bunların hepsi namazın hikmetleridir, yararlı yönleridir. Ama bunların hiç birisi NAMAZ’ın illeti-asıl sebebi değildir. Çünkü namaz sadece Allah emrettiği için eda edilir.

  

SAYFA 011

 

  

SAYFA 022

 

SAYFA 03

 

  


[1] Ramuzul Ehadis Tercüme Cilt: 2 Sh: 362 No: 9

[2] Yunus: 99 – 100

[3] Bakara: 256

[4] Hud: 28

[5] Diyanet Vakfı İlmihali C.2 Sh: 365

[6] Müslim, Müsâkât 25

[7] İsra: 20

[8] All-Muhalla C: 6 Sh.56

[9] İslam da İktisadi Nizam. Sh. 131 – İslamda Mali Yapı, XIII. Bölüm, Prof. S . A Sıddıki

[10] Nisa: 58

[11] Nisa: 105

[12] Nisa: 35

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Veysel UZUN

Veysel UZUN

Subscribe
Bildir
5 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

ÇARESİ YOK SEVDİRE SEVDİRE ARZULATA ARZULATA ADİL DÜZEN GELİYOR
Farkında olsakta olmasakta veya şöyle başlayayım: Nasıl ki siyonizm öyle ustadır öyle ustadır “kim ben mi ben hiç siyonizme hizmet eder miyim ” türküsünü söylete söylete kendi ordusunda askerlik ettirirde farkında olmazsın dediği gibi muhterem Erbakan hocamız, tabiri caizse aynı bunun gibi muhterem Erbakan hocamızın üstün bir aklıyla hazırladığı bu Adil düzen projeleri öyle ustaca öyle ustaca bu halka anlatılıyor ve duyruluyorki sadık Erbakan severlerce GÜMBÜR GÜMBÜR ARZULATA ARZULATA halkın hayır dıyemeyeceği şekılde sevdıre sevdıre gelmekte…MÜJDELER OLSUN….MENDİLLERİ HAZIRLAYIN İNŞAALLAH. BU GÜNLERİMİZİ VE BU NİMETLERDEN İSTİFADE ETM3MİZİ VE KAVRAMAMIZI SAGLAYAN MUHTEREM AHMET AKGÜL HOCAMIZA VE SİZ DEGERLİ MİLLİ ÇÖZÜM YAZARLARINA SONSUZ TEŞEKKURLERİMİ ARZEDİYORUM. SİZLERİ GECTE OLSA TANIDIĞIM İÇİN RABBİMİN BU NIMETİNİN ZEKATI GEREĞİ ELİMDEN GELEN GAYRETİ GÖSTERMEYİ BİR VAZİFE ADDEDİYORUM…ALLAH SİZLERDEN RAZI OLSUN.

Siyonizm’e 100 atom bombasından daha tesir edecek şey ADİL DÜNYA DÜZENİ projelerinin uygulamaya geçmesidir.
Siyonizm düzenlerinden kapitalizm-kominizim den başka bir düzenin hayal edilemediği, köle edilmiş zihinlere çizilen çerçevenin dışına çıkamadığı günlerde Milli Çözüm’ün kurucusu Ahmet Akgül Hocamızın Ülkemizden diğer ülkelere yayılan Adil Dünya Düzen nidaları;
“Mutlak doğrulara” dayanılarak ve “Kesin yanlışlardan” sakınılarak hazırlanmıştır.
Doğru ve yanlışların tespitinde ise şu değer ölçüleri esas alınmıştır
A – Aklı selimin gerekleri.
B – Müspet ilimin verileri
C – Vicdanı kanaat neticeleri
D – Tarihi tecrübe ve birikimleri
E – Evrensel Hukuk kaideleri
F – İlahi dinlerin öğretileri.
Siyonizm’e düzenlerine mahkum olmayacağımızı, aklın-ilmin-vicdanın-tarihin-evrensel hukukun-ilahi dinin uygun gördüğü bir dünya düzenin olabileceğini gösteren ve buna itiraz edemeyecek bir netlikle ortaya koyan Muhterem Ahmet hocamıza sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

tebrikler
Adil düzen sedasını İslamı ve İslamın nizamını yaşamaya aç coğrafyalara ulaştırdığınız için tebrik ederim. mücadelenize ve çabanıza gıpta ile bakıyoruz. Mevlamız istikametten ayırmasın.


Siyon ürünü Komümizm bile insanlarrın karnını doyurmayı vaadederken…

Dünya sömürülürken İslam neden hep namaz- oruç-abdestten bahseder?

O zaman İslam’ın mükemmelliğinden bahsedemeyiz?

Haşa!

Yüce Dinimiz’in en başta Hak ve Adil Sistemler kurmayı farz kıldığını yani Cihatı bize öğreten

ve bu noktadaki “tek mücadeleci” olan Aziz Erbakan’ı en derin hürmetle anıyoruz.

Ve Erbakan’ı en iyi anlatan, en şuurlu takipçisi Ahmet Akgül’e de minnettarız.

HASRETLE VE ÖZLEMLE BEKLEDİĞİMİZ ADİL DÜZEN VE YENİ BİR DÜNYA
Tüm insanlığın, ümmetin ve islam coğrafyasının kurtuluşuna vesile olacak Adil ve Ekonomik düzenle yeni bir dünyanın kurulacağı günler yakındır inşallah. Bu çalışmaların 40 küsür yıldır büyük bir titizlikle yapıldığını görmeyen ve bilmeyen yoktur. Buna rağmen insanlarımız böylesine hayırlı ve bereketli çalışmaya destek olacakları yerde engel olma yolunu tercih ederek ayarsızlıklarını ve maalesef içlerini dışarı dökerek şeytana nasıl hizmet ettiklerini açıkça ortaya koymaktadırlar. Abdullah Akgül beyin hazırladığı Kur-an Mealinin insanlara ulaşıp istifade etmesini hazmedemeyen ve gerçekler anlaşılmasın diye her türlü fitne girişimine meyletmiş bazı şuursuz ve şeytan kafalı kişi veya kişiler içlerindeki kinlerini kusup insanların kafasını karıştırmaya yönelmektedirler. Tek ve en büyük korkuları taptıkları Akp ve onun arkasındaki karanlık güçlerin tüm melanetlerinin ortaya çıkıp gerçek yüzlerinin tüm dünyaya yansıtılıp sonlarının gelmesi. Yani bu zevat Adil düzen kurulmasın insanlık kurtulmasın ve Bop çerçevesinde insanlık İsrail siyonizmi ve onların işbirlikçilerinin kölesi olarak yaşamaya devam etsin, yeter ki rantımıza dokunulmasın, çektiğimiz faizli krediler başımızda patlamasın, çocuk yaşta kız çocuklarıyla 40-50 yaşlarındaki şehvet budalaları rahatça evlensin, kasamız dolsun gayrimenkulümüz artsın gerisi ne olacaksa olsun gibi dünyalık ve şeytani düşüncelerin etkisinin yaygın olduğu gerçeğini benimsemiştir. Ama korkunun ecele faydası yok. Allah(c.c)’nun izni ile şeytanların ve uşaklarının sonu yakındır. Adil bir düzenle yeni bir dünya kurulacak. İnsanlık insan gibi yaşamanın ne olduğunu görecek. Akan kan ve gözyaşları son bulacak. İsrail domuzu, ABD emperyalizmi, ab uşakları ve batı döktükleri kanda boğulacaklar. Peki bu nasıl mı olacak. Açın meal okuyun, gündemi yakınen takip edin, Peygamberimizin hayatını öncesini ve sonrasını peygamberler tarihini ve geçmiş tarihimizi bir gözden geçirin. Erbakan hocamızın tüm mücadelesini ve projelerini gözünüzde canlandırın. İşte o zaman islamın zaferinin nasıl gerçekleşeceğini göreceksiniz.

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
5
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...