NECİP FAZIL’IN ATATÜRK HAYRANLIĞI
Atatürk’ün vefatından sonra yurt içinde ve yurt dışında, hakkında binlerle ifade edebileceğimiz yazılar yayınlanmıştır. Her biri kendi içinde değerlendirilmesi gereken yazılardan birisi de, Necip Fazıl Kısakürek’in, Cumhuriyet Gazetesi’nde, 26 Kasım 1938 tarihinde Atatürk’ün ölümünün ardından kaleme aldığı yazıdır.
Necip Fazıl, Atatürk’ün vefatından dolayı neler hissettiğini ve Onunla ilgili kanaatlerini şu şekilde aktarmıştır:
“Son on beş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe Sarayı’nı yerinde bulduktan sonra, Ona varlık ve mana izafe eden (bağlayan) unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaman bir idrak işkencesi; Atatürk’ten bir parça halinde kalan birçok şey arasında Onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhâl (olamazlık) hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edâsı ile ölüm, Atatürk’ü, hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü.
Ölüm, her insanda basit bir tezahür farkı ile, aynı marifeti tekrarlamasına rağmen; bu son misalde bulduğu müeyyide (yaptırım) kudretini, bütün tarih boyunca sık sık ele geçirebilmiş değildir. Yaratıcının bir defa bile şaşırmamaya memur sadık işçisi (olan Azrail), bu misalde, kudretinin her zamanki mevzuu ile mevzuunun bu defaki kudretini bir araya getirdi.
Mahalleden bir ölü çıktığı zaman o semt, ister istemez kendisine bir alâka payı düştüğünü kabul eder. Ölümünün mücerred (soyut) sirayet ve ihtarı (ölümün etki ve uyarısı) küçük bir mesafe yakınlığını, bir nevi akrabalık haline getirirdi. Fakat ne de olsa ölen ne kadar içtimai ve herkese ait hüviyet taşırsa taşısın bu bağ, kan ve his yakınlıkları karşısında, sadece yapma bir zihin telaşı uyandırmaktan ötürü bir acı duyurmaz.
Bütün dünyada Kralına, anası kadar yanacak kimse yoktur. Bu zalim ruh kanununa rağmen bu defaki ölüm, vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü. Evinizdeki bir kahve fincanının çatlaması, bize Yedikule surlarının çöküşünden daha tesirli geldiği halde; bu defaki ölümü hepimiz, fiili ve şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk. İçtimai ölüler arasında (Atatürk gibi), her evin ölüsü olabilmiş kahramanlar, tek eldeki parmak sayısından daha azdır.
Hiçbir Türk, kendini, devlet reisine, bütün dünyanın bu türlü bir saygı göstereceğini ümit edemezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile, böyle bir ihtirama (saygınlığa ve ağırlığa) hedef olabilmiş hükümdar yoktur. Avrupa’nın, bize en yabancı milletlerine kadar heyetlerle, askeri kıt’alarla ve en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki, Garp (Batı), Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Bu inandırışın büyük aksiyonunu yapan Milli Kahraman’ın ölüsü karşısında da, hiçbir protokol kaidesinin olmadığı ve hiçbir garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkartmaktadır.
Atatürk’ün gözleri ile görmediği bu manzarayı, biz yalnız gözlerimizde bırakmayarak; keskin bir delalet (kesin ve net bir kanıt) halinde şuurumuza sindirmekle mükellefiz.
O Türk’e; hem Türk’ü hem de Avrupalıyı inandırabildi. Tarihte büyük bedbinlerle (kötümserlerle) büyük nikbinlerden (çok iyimserlerden) ibaret iki sıra kahraman vardır. Her şeyi karanlık görenler, aydınlığı aramaya doğru gizli bir cehde; aydınlık görenler de öldürücü şartlar karşısında kırılmaz bir mukavemete gebedir.
Bence bu fikirlerin ikisi de, dava ve aksiyon doğuracak çapta olmak şartıyla, kurtarıcılara mahsus vasıflardandır. Bedbin kahraman bizi, vücudunu görmediğimiz bir hayata erdirmeğe, nikbin kahraman da vücudunu görmediğimiz ölüm tehlikesinden kaçırmaya memurdur.
Atatürk’ün ruhi maktalarından (kesitlerinden) bence en alâkalısı, Onun yılmaz ve hezimet kabul etmez nikbinliğidir. Atatürk bu eşsiz nikbinliği (aşırı iyimserliği ve ümit beslemesi), başta ve sonda, biri milletine ve öbürü şahsına ait iki büyük tezahürle vesikalandırdı.
Birinci vesika;
Bir millet için; esaret ve mahkûmiyet anının, bir vakıa (fiili durum) halinde teslim edildiği hengâmede, bu vakıaya (milletimizin esir oluşuna) inanmayan tek adam O idi. Bütün dünya ile birlikte milleti de kendi ölümüne inandığı vakit bile O inanmadı. Bu, Atatürk’ün millet ufkuna doğuşu ile başlayan ilk ve büyük nikbinliğinin (iyimserlik ve özgüvenin) tecellisidir.
İkinci vesika;
Milli kahraman, hasta döşeğinde günden güne fenalaşırken, yakınlarından itibaren bütün Türk Milleti’ne kadar herkes ağır bir ümitsizlik içinde boğuluyor; fakat kendisi bir çocuk gibi saffetli, ayağa kalkacağı, otomobiline veya motörüne bineceği dakikayı bekliyor, ölebileceğine bir an bile mümkün gözü ile bakamıyordu. Bu da sonuncu tecelli.
Atatürk, başlangıçta Milleti’nin; sonunda da kendisinin ölümüne inanmadı. Bu iki nikbinlik tecellisinin birinde haklı, ötekinde haksız çıktı. Fakat koca bir millete hayat vesilesi getirmiş bir kahramanın ferdi hayatı olamayacağı için, Onu ikinci tecellide haksız bulamayacağız.
Benim gözümde birbirine bağlı iki işin sahibi olarak iki Atatürk var.
Zaman tasnifi ile bunlardan biri, düşmanın denize dökülüşüne, öbürü de bugüne kadar sürer. Biri ölüm hükmü giydirilmiş bir milleti şahlandırdı. Mucize çapında bir barışla madde ve askerlik planında muzaffer kıldırdı. Öbürü, bir an evvelki ölüm tehlikesini doğuran sebepler âlemine karşı harekete geçti, fikir ve cemiyet planında yeni bir bünye inşasına girişti. Bu tarife göre birine asker, öbürüne inkılapçı Atatürk demek, hatıra gelecektir. Atatürk’ün iki iş merhalesini temsil eden cepheleri arasında, bence mefkûreci ve hudutsuz şahsiyet; asker Atatürk’tedir. Asker sıfatı da Onu ifadeye kifayetsizdir. Zira bu merhalede askerlik Onun sadece aletiydi. Bu merhalede O, en büyük asker olmak kıymetinin çok üstünde bir değer taşıdı. Koca bir milletin diriliş iradesini temsil eden mefkûrevi insan olmak değeri. Bu değerle Atatürk, beşer tarihinde sayısı birkaçı geçmeyen hakiki millet kurtarıcılarından bir tanesidir. Dehasının sırrı da ne askeri, ne içtimai, ne de aklidir. Aksine laboratuvar ilimlerinin çerçeveleyemediği ve aleladelikler (sıradan şeyler) serisinin yanaşamadığı bir heyette ve tamamıyla ferdi ve insiyakidir (fıtri ve manevi bir kabiliyettir). Zaten kahraman dediğimiz meçhul yaratılış ve bünyenin bütün farikası, bu ferdi ve insiyaki cevherde değil midir? Yoksa herhangi bir ihtilalci başlangıçta Milleti, Atatürk gibi ayaklandırabilir; herhangi bir asker, kurtuluş mücadelesini Atatürk kadar iyi idare edebilir ve herhangi bir idareci, Atatürk’ün kurduğu teşekkülleri kurabilirdi. Fakat kimse, Samsun’a çıkışından, İzmir’e girişine kadar, Onun taşıdığı iç kıymet ve imanını taşıyamazdı. Çünkü bu kıymet ve iman: teknik, bilgi ve akıl işi değildir. Bütün bu melekelerin atalet ve felakete battığı dakikada, hepsini birden yerinden fırlatacak bir ruhi adale işidir. Kahraman dediğimiz meçhul yaratılış ve bünyenin herkesten farklı olarak sahip olduğu hususi ve harikulade unsur da, işte bu ruhi adaledir.
İnkılapçı Atatürk’e bütün talih ve salahiyetini asker Atatürk hazırladı. Garip bir tesadüf cilvesi ile, iki Atatürk’ten her biri ayrı isimler taşıyor. Mustafa Kemal ve Atatürk… İnkılapçı Atatürk, Tanzimat’tan beri Türk Cemiyeti’nin Avrupa medeniyet manzumesine (sistem ve silsilesine) kavuşturulması yolunda girişilen yarım ve kısır teşebbüsleri, tam ve yüzde yüz randımanlı hamleler haline getirdi.
Türk Cemiyeti’nin, Tanzimat’tan beri alev alev yanan kafası ve ruhu ile bir türlü kararını bulamadığı, hududunu çizemediği, mevcutlardan neyi verip, neyi veremeyeceğini, neyi alıp neyi alamayacağını kestiremediği medenileşme davasını, bütün Şark’ı, topyekûn vermek ve yerine bütün Garp’ı topyekûn almak şeklinde kökünden halletti. Onun bu cüretli iradesinde de, taşıdığı ruhi adalenin bir ihtizazına (titreşimine) şahit oluyoruz. Tanzimat tabii seyrinde devam etseydi belki daha asırlarca, Atatürk’ün vardığı bu telakki ve cesaret merhalesine ulaştıramayacaktı. Filhakika (gerçek şudur ki) bütün müesseseleriyle Türk Cemiyetine asılan garp, Türk toprakları üzerinde ve iktisadi, ilmi, içtimai sahalarda büyük muvaffakiyetlerle yemişini vermeğe başladı. Kurtuluş zaferini takip eden merhalede garp; kanun, şapka, harf, yol, fabrika, banka, mektep, ordu, bütün aletleriyle vatana tatbik edilebilmiştir. Şu kadar ki yalnız müsbet bilgiler ve maddi aletler manzumesi telakki eden ve ruhi planda garbın da bizzat kendi kendisini araladığını bilen bir fikir adamı gözünde bu hareket, kıymet hükmünü saran bin bir çetin davaya karşı nihayet madde çerçevesinde büyük bir ıslahçılık hareketi olmaktan ileriye geçemez. Fikir, ahlâk ve sanat cepheleriyle yepyeni, istiklali ve şahsi bir cemiyet binası işiyle de bir tutulamaz. İkinci merhalenin Atatürk’ü, ıslahçılık tarihimizin en büyük çehresidir. Fakat ilk merhalenin Atatürk’ü, aynı soydan hadiseler arasında, bütün beşer tarihinin en ulvi ifadesini taşıyacaktır.”[1]
Lütfen dikkat!
Necip Fazıl bu satırları, Abdülhakim Arvasi Hz.leriyle tanışıp büyük bir dönüşüm yaşadığı ve yeni bir huzur ve şuurla donandığı 1934 yılından tam 4 yıl sonra yazmıştı. Ardından, hayatı boyunca da, Atatürk’le ilgili bu kanaatinden dönüş yaptığına veya pişmanlığına dair hiçbir açıklaması olmamıştı. “Put Adam” isimli kitabın ise, kimin tarafından hazırlandığı ve kimleri hedef aldığı muğlaktır ve zaten o kitapta bile “Atatürk ve Mustafa Kemal” isimlerine asla rastlanmamaktadır.
Yani Necip Fazıl Kısakürek, ne Mustafa Kemal Paşa hayattayken, ne de vefatından sonra, Ona karşı saygısızlık yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın şahsını, Milli Mücadele’deki katkılarını ve komutanlığını her zaman şükran ve hayranlıkla anmıştır. Necip Fazıl’ın eleştirilerinin hedefinde hep CHP vardır. Mustafa Kemal Paşa döneminde olsun, İsmet İnönü döneminde olsun, uygulanan politikalardaki yanlışların altını cesurca çizmekten sakınmamıştır. CHP’nin temsil ettiği, egemen Batıcı ve millete tepeden bakıcı zihniyeti sorgulamıştır. Lozan’dan başlayan sürece eleştirel yaklaştığı, özellikle Milli Şef İsmet İnönü’nün ve dönemindeki CHP diktatörlüğünün milli ve manevi tahribatlarına tavır aldığı açıktır. Zaten bu muhalif duruşunun bedelini de ömrünün en güzel yıllarını cezaevlerinde geçirerek ödemiş bir insandır. Ama bütün bunlar, Necip Fazıl’ın Mustafa Kemal Paşa’ya duyduğu saygıyı ve hayranlığı gölgelemeye yeterli olmamıştır. Necip Fazıl Kısakürek’in, Gazi’nin vefatının dünya kamuoyunda yarattığı yankılara ve hemen her devletin akın akın taziyeye koşmalarına bakıp “Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir ihtirama sahip olabilmiş hükümdar yoktur.” itirafı ve olaya objektif bakışı, keşke diğer İslamcılar tarafından da anlaşılsaydı!..
[1] (Kaynak: Atatürk nasıl öldürüldü? Ogün Deli. Akis Kitap. 1. Baskı. 2006. İST. Sh:25)

HERŞEY YERİNE OTURUYOR!..
Gerçeğe ters şekilde
Ezbere konuşuyor
Öz yok,varlık şekilde
Kurulup kasılıyor…
Atatürk ne yapmıştı
Hep Millî davranmıştı
Vatan tapu almıştı
Şaşı nerden bakıyor…
Bilgisiz fikir sahip
Eder masonu takip
Ol ahmaktan muzdarip
Vicdanlar sızlanıyor…
Sözde Necip Fazılcı
Laf dinlemez kulağı
Zehr sanıyor ilacı
Süfyana aldanıyor…
Bir Üstad çıkıverdi
Kutlu yol takip etti
Doğruları öğretti
Hain gıcık kapıyor…
Adil Düzen kurulur
Cümle beşer kurtulur
Her şey yerne oturur
Resul müjde veriyor…
Vicdan ehline ve Sorumluluk Sahibi kimselere ışık tutan bir makale!..
Siyaset Bilimci ve Düşünür Üstad Ahmet AKGÜL Hocamızın güzel doğru tespitlerinden örnekle: Şeytanın iki silahı var 1 – Din düşmanlığı 2- Din istismarcılığı
Din Düşmanlarnı ve Din İstismarcılarını organize eden Şeytanın Avanesi veya Şeytanın Şaheseri olan SİYONİZM , kimi yok etmeye kötü göstermeye değersiz göstermeye adam yerine koymamaya görmezden gelmeye veya O’nu ( Siyonizmin düşmanını) etkisiz ve yetkisiz kılmaya çalışırsa ya da Siyonizmin kurduğu sömürü düzenine ( kapitalizm – kominizm gibi) kim karşı gelmişse – geliyorsa , Siyonizmin Düzenine alternatif herkese hak ve adalet dağıtan hakkı üstün tutan İslam Endeksli – İlim Esaslı – İnsan Amaçlı düzeni kurmak için çabalayanlara her daim işbirlikçileri eliyle yok etmeye çalışmıştır hala da çalışmaktadır. Bizlere düşen ise yine Ahmet Hocamızın tabiriyle uydum kalabalığa doydum alabalığa misali ezberci , düşünemeyen, sadece kendi çıkarını düşünen, hak ve adaletten banane zihniyetini terkedip, bütün insanlığın iyiliğine faydasına çalışmayı prensip edinmiş Milli Görüş – Milli Çözüm ‘e inanmış kimseler safına dahil olmak!.. Bu itibarla Milli Çözüm’ün bu makalesi vicdan ehli sorumluluk sahibi kimselere ışık tutmaktadır.. Allah gücünüze güç katsın inşaallah… !!!
Atatürk’ü anlayamamak
Ataürk’ü anlamak devletimizi ve milletimizi anlamaktır. İnönü devrinde yapılan kötü uygulamalar niçin Atatürk’e mal edilmiye çalışılmıştır? Hem de sonradan uydurulmuş Kemalizm ideolojisi adı altında. İnsanlar bir kişinin kendi kafasından yazdığı, ya da Rıza Nur gibi Atatürk’ten istediği menfaatı sağlamayınca atıp tutmaya başlayan kişilerin söylediklerini kabul ediyor, fakat Atatürk’ün anlattıklarını, söylediklerini kabul etmiyor, araştırmıyor bile. Bu nasıl vicdan? Muhterem Ahmet Akgül Hocamızın şu sorusu ne kadar da haklı “Atatürk hakkında konuşanlar acaba bir defa NUTKU baştan sona okudular mı?”. 10 Kasım vesilesiyle Ahmet AKGÜL Hocamızın “Bizim Atatürk” kitabı tekrar okunmalı ve her kesime tavsiye edilmeli.
Bizim Atatürk…
“İslamcı” “muhafazakar” aydınlar Necip Fazıl’ın ahenksiz ve tutarsız hayatına bir keramet uydurabiliyorken; malesef Atatürk’ün hayatı, mesleği, stratejileri gereği tutarsızlıktan uzak ama nüans farkı gibi duran hususları bahane edip, en iyi ihtimalle kurtuluş savaşı sonrası gücü eline alınca asıl kimliği ortaya çıktı diyebiliyorlar.
Oysa fikir namusu ne kadar kıymetli birşey… ama malesef neyi muhafaza ettikleri belli olan İslamcı yazar ve aydınların çoğunda bu yok. Kalemini ve aklını konjektüre satanlar sadece leş kargaları ya da sırtlanlardır…
Hasılı Necip Fazıl bazı hsusuları abartsa da hiçbir zorunluluğu olmadığı dönemde bu hususta doğru yazmıştır, bu ise bazı hakikatlerin göstergesidir. Demek ki gerçek Atatürk; devrim simsarlarının ve din yobazlarının uydurduğu değil, Bizim Atatürk’tür
Saygı ve hürmetle..
Ölülerimizin arkasından güzel bir adet olarak “Allah rahmet eylesin” deriz. Bu ifade ile kendisinden memnun olduğumuzu ve bizim gönlümüzden geçen merhamet-mağfiret duygusunu Rabbimize iletmeyi arzularız. Hele ki bahsettiğimiz kişiye karşı içimizde bir vefa, manevi bir borç duygusu var ise bu dua daha içten yapılır. İşte Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece ölüm yıl dönümünde değil, isminin geçtiği yerlerde de içimizden samimi bir dua olarak “Allah rahmet eylesin” ifadesi geçmektedir. Ancak Milli Çözüm dergimizin istifademize sunduğu ve Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in çok veciz ifadeler ile anlattığı vefat hadisesine, yine N. Fazıl Kısakürek’i takip ettiğini iddia eden tipler bir sevinç haberi ahmaklığıyla yaklaşmaktalar. Halleri ve tipleri çok açık bir şekilde “kökü dışarıda” olduklarının ispatı olan bu tipler pek çok kişinin de yalan yanlış bilgilerle kafasını karıştırmaktan geri durmamaktalar. Hallerini ve niyetleri ortaya çıkaran bu yazı vesilesi ile Milli Çözüm’e ayrıca teşekkür ediyorum. Bu vesile ile vefatının 82. sene-i devriyesinde Aziz Atatürk’ü ve kahraman ecdadımızı saygı ve hürmetle anıyorum. Rabbim cümlesinin taksiratlarını affetsin, rahmetiyle muamele eylesin. Amin.
Atatürk’ün Ahirete İrtihalinin 82. yıldönümüne dair…
İnsan etten kemiktendir, ölür çürür ve toprağa karışır, AMA fikirler ölümsüzdür…
Ne onun açık düşmanları, ne de onu istismar ederek dinsizliği dayatan gizli düşmanları; -ki her iki tarafında ortak noktası: gâvur işbirlikçisi olmalarıdır- bu ülkede murada eremeyecek ve başarılı olamayacaklardır.
Tam Bağımsız Türkiye; gelmiş-geçmiş zamanların tümünde dahi kurulamayan MUASIR MEDENİYET hedefine ulaşacaktır.
Atatürk; etrafındaki hainlerce tıbbi suikasta uğratıldıktan sonra, onun yarım kalan ve dejenere edilen bu kutlu hedefine; Aziz Erbakan Hoca’nın, “Uydu değil; LİDER ülke” ülküsü ve hedefi doğrultusunda hazırladığı Adil Düzen Projeleri ve Milli Stratejileri ile ulaşılacaktır.
Ve Türkiye Cumhuriyeti düşmanları dünya sahnesinden silinecek, tarihin tozlu sayfaları arasında lanetle anılacaklardır.
[b]Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise, Kıyamet Sabahını görecek ve İlelebet Payidâr Kalacaktır.[/b]
Güzel yazı
Güzel yazi olmuş