SURİYE'DE SDG'YE ÖZERKLİK TUZAĞI
VE
“HÜKÜMETİN KIRMIZI ÇİZGİLERİ” PALAVRASI!
Teröristbaşı Öcalan, SDG’nin Sıkıştırılmasından Niye Rahatsızdı?
DEM Parti İmralı heyeti, PKK lideri Abdullah Öcalan’la görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, “Öcalan’ın Suriye’deki çatışmalar ve artan gerilim nedeniyle endişeli olduğuna” ilişkin sözlerini aktarmıştı. Heyet üyeleri TBMM Başkanvekili Pervin Buldan, Şanlıurfa Milletvekili Mithat Sancar ve Asrın Hukuk Bürosu avukatı Faik Özgür Erol, 17 Ocak 2026 Cumartesi günü PKK lideri Abdullah Öcalan ile bir görüşme yapmışlardı. Yaklaşık iki buçuk saat sürdüğü belirtilen görüşmede; Öcalan’ın, sürecin ilerletilmesinin önemine vurgu yaptığı belirtilmişti.
Suriye’de yaşanan gelişmelerin; görüşmede ana gündem olduğu belirtilen açıklamada, Öcalan’ın “çatışmalar ve artan gerilim nedeniyle son derece endişeli olduğunu” belirttiği özellikle hatırlatılmıştı. Öcalan’ın, bu durumu “Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi” olarak değerlendirdiği ve “Suriye’deki tüm sorunların ancak diyalog, müzakere ve ortak akılla çözülebileceğini” vurguladığı tekrarlanmıştı.[1]
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Suriye’de Kürtlere Tanınan Yeni Haklar ve Bu Ülkede Yaşananlarla İlgili Yazılı Açıklama Yayımlamıştı!
Bahçeli, açıklamasında Suriye için sekiz maddelik bir “yol haritası” paylaşmıştı. Bahçeli, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) ülkenin kuzeydoğusundaki fiili kontrol alanlarının, “yeniden inşa ve istikrar sürecinin önündeki en temel engellerden biri” haline geldiğini SDG’nin ve altındaki tüm yapılarla birlikte feshedilmesi gerektiğini açıklamıştı. Bahçeli, SDG’nin önünde üç temel seçenek olduğunu aktarmıştı. “Bunlar;
1- Merkezi hükümetle bütünleşmeyi kabul ederek silahlı ve siyasi iddialarından geri adım atmak;
2- Mevcut statükoyu sürdürmeye çalışarak askerî ve siyasi baskının giderek artmasını göze almak;
3- Dış aktörlere dayanarak zaman kazanmaya çalışmaktır.”
Bahçeli ardından “yol haritasını” şöyle sıralamıştı:
• 10 Mart 2025 mutabakatının hayata geçirilmesi, SDG ve “türev yapıların” feshedilerek Suriye devlet kurumlarına entegre olunması…
• Federasyon, özerklik ve bölünme tartışmalarının gündemden çıkarılması, merkezi devlet otoritesinin ülke genelinde tesis edilmesi, üniter devlet yapısının korunması…
• Kürtlerle SDG’nin net biçimde ayrıştırılması, SDG’nin “Kürtlerin temsilcisi” olduğu algısının toplumsal düzeyde kırılması…
• Kürtçenin seçmeli ders olarak eğitim sistemine sokulması, Türkmenler ve tüm asli unsurların kültürel haklarının gündeme alınması…
• “Suriye vatandaşlığı” kavramının güçlendirilmesi, tek resmi dil ilkesinin korunması, toplumsal uzlaşma ve milli birliği sağlayacak adımlar atılması lazımdır.
Bu teklif ve temennilerin, halkımızı avutup oyalamaktan ve SDG’nin resmi özerklik kazanmasına fırsat tanımaktan başka işe yaramayacağı açıktı. Hatta teröristbaşı APO bile bunlardan daha duyarlı ve tutarlı bir tavır takınmış, hem SDG’ye hem DEM Parti’ye, (Kürtlere Özerklik yolunu açacak) aceleci ve Türkiye’yi ürkütecek söz ve eylemlerden kaçınılması çağrısı yapmıştı.
Tam Bu Esnada Mesud Barzani’nin Başkanlığında ABD ve Rojava Temsilcileri Erbil’de Toplanmıştı!
Mesud Barzani’nin başkanlığında; ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi Thomas Barrack, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi ve ENKS Başkanı Muhammed İsmail Erbil’de bir araya toplanmıştı. Görüşmeye ayrıca Rojava Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Başbakan Mesrur Barzani ve ilgili yetkililer de katılmıştı.
Başkan Mesud Barzani, Suriye’deki krizin çözümü ve Rojava durumu için kritik bir toplantıya ev sahipliği yapmıştı. Barzani Ofisi’nden yapılan açıklamaya göre, Başkan Mesud Barzani 17.01.2026’da Pirmam’da gerçekleşen bu geniş katılımlı zirvede, uluslararası ve bölgesel düzeyde çok kritik isimleri bir araya taşımıştı. Diplomatik ve askeri heyette ayrıca ABD Erbil Başkonsolosu Wendy Green, ABD’nin Suriye’deki Kuvvetleri Komutanı General Kevin Lambert ve Albay Zakaria Kork da yer almıştı.
ABD’den Başkan Barzani’ye teşekkür mesajı
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi Thomas Barrack, ABD hükümeti adına Başkan Barzani’ye bu önemli buluşmaya öncülük ettiği ve bölgedeki süregelen yapıcı rolü için teşekkürlerini sunmuşlardı. Görüşmenin ana gündem maddelerinden biri de istikrarın kalıcı hale getirilmesi için atılacak pratik adımlardı. Katılımcılar; Suriye’de insani durumun iyileştirilmesi, siyasi diyaloğun sürekliliği ve güvenlik koordinasyonu gibi konularda fikir alışverişinde bulunarak, sahada uygulanacak somut mekanizmalar üzerinde durmuşlardı. Asıl gizli gündem ise, Suriye’de SDG’ye özerklik sağlayacak bir kılıf hazırlanmasıydı.
“Terörsüz Türkiye” Oyunları Bunların Sonunu Hazırlayacaktı!
Suriye’de SDG’ye bağlı üç Tugay (yani 3 ayrı terörist eşkıyaları) bir TÜMEN oluşturacak ve Suriye ordusunda görevli ve yetkili kılınacaktı. Böylece Türkiye, Suriye ordusu diye rütbe takılmış PKK’yla muhatap olacaktı.
Önceki, sözde Açılım Sürecinde; Diyarbakır-Batman-Siirt-Gençlik Kampı diye Elâzığ Hazar Gölü kıyısında Orta-Lise çocuklarını alıp, beyinlerini yıkayıp PKK’lı yaparak dağa çıkarıyorlardı.
Kardeşim Necati’yi “Su analizleri ve göldeki sağlık problemleri bahanesiyle git orayı kapat!” diye göreve yollamışlardı. O bölgede yetkili Askeri Komutana: Niye bunlara izin veriyorsunuz? diye sorunca “Ben ilgili makamlara on tane rapor yazdım. ‘Açılıma zarar verir ve PKK’lılar gücenir’ diye sumen altı ettiler” şeklinde yanıtlamıştı.
Yakında herkes görecek ve anlayacaktı; Devlet ve İlahi Kudret var mıymış yok muymuş!?.. O Deruni Devlet ki, O İlahi Kudret ki hainlerin yularını uzatırmış!.. “Her yaptığım yanıma kâr kalıyor!” sanan gafiller ve işbirlikçiler iyice azıtırmış!.. Sonunda Allah’ın kahrı, Siyonist zalimlerin ve hainlerin devranını kazıtırmış!..
Erdoğan’ın Gardaşı, Kuduz Netanyahu’nun Yoldaşı; Azerbaycan Cumhurbaşkanı’ndan Çakma Başbakan Barzani’ye Bakü Çağrısı!
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Kürdistan Bölgesi Başbakanı Mesrur Barzani’yi Bakü’ye davet buyurmuşlardı… Herhalde bu davetten İsrail’in de haberi vardı. Başbakan Mesrur Barzani, (20 Ocak 2026 Salı günü) Davos’ta Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile buluşmuşlardı… Kürdistan Bölgesi Hükümeti’nden yapılan açıklamaya göre görüşmede, başta yatırım ve ticari alışveriş olmak üzere çeşitli alanlarda ikili ilişkilerin güçlendirilmesinin önemi konusunda mutabık kalınmıştı.
Açıklamada, Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın iki halk arasındaki ilişkilere verdiği öneme dikkat çekilerek şu ifadeler kullanılmıştı:
“Cumhurbaşkanı Aliyev, Azerbaycan ve Kürdistan halkları arasındaki köklü ve dostane ilişkilere vurgu yaparak, Başbakan Mesrur Barzani’yi Bakü’ye davet etti. Aliyev ayrıca, ülkesinin Erbil’de Başkonsolosluk açmaya hazır olduğunu da belirtti!”[2]
Başbakan Barzani de Kürdistan Bölgesi ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki iş birliği ve koordinasyonu pekiştirme arzusunu hatırlatmıştı. Görüşmenin bir diğer önemli gündem maddesi ise bölgedeki genel durum ve özellikle Suriye’deki olaylar ve SDG’ye fırsat sağlanmasıydı.
Trump’tan Başkan Erdoğan’a Şaibeli Çağrı!
Gazze’nin güvenliği ve yeniden imar sürecine yönelik çalışmalar başlarken “Gazze Kurulu” isminde bir yapı kurulması kararlaştırılmıştı. ABD Başkanı Donald Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği mektupta, Erdoğan’ı kurulda kurucu üye olmaya çağırmıştı. İletişim Başkanı Burhanettin Duran, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararla Gazze’deki ihtilafın sona erdirilmesine yönelik yeni bir süreci başlattığını açıklamıştı.
Duran’ın paylaşımına göre, karar kapsamında ABD Başkanı Donald Trump tarafından duyurulan “Gazze İhtilafını Sona Erdirmek için Kapsamlı Plan” desteklenirken, Gazze’de güvenliğin sağlanması ve yeniden imardan sorumlu olacak Barış Kurulu ve ilgili organların kurulması esas alınmıştı. Açıklamada, ABD Başkanı Trump’ın 16 Ocak 2026 tarihinde Barış Kurulu’nun Kurucu Başkanı sıfatıyla bir mektup göndererek, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ı Barış Kurulu’nda kurucu üye olarak yer almaya davet ettiği vurgulanmıştı.
Beyaz Saray, Gazze’de ateşkes sürecinin ikinci aşamasının önemli bir parçası olarak kurulan “Barış Kurulu” üyeleri ile geçiş sürecini yönetecek olan “Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi” Başkanını açıklamıştı. ABD Başkanı Donald Trump’ın 20 maddelik Gazze’de barış planına atıf yapılarak, ikinci aşamaya geçildiği hatırlatılmıştı. Bu aşamanın önemli bir parçası olarak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin kurulduğu ve komiteye Filistin Yönetimi’nin eski Planlama Bakan Yardımcısı Dr. Ali Shaath’ın Başkanlık edeceği açıklanmıştı.[3]
İyi de bu kişi İsrail güdümünde tescilli bir hain olmaktaydı. Sn. Erdoğan, bu hıyanete ortak mı yapılmaktaydı? İşte, dostu Trump, hem Gazze’yi bir Emlak Fırsatı olarak gördüğünü açıklamıştı, hem de kuduz İsrail’e yeni bir silah satışını ve hibe kararını onaylamıştı!..
Erdoğan Barış Diplomasisi mi Uygulamaktaydı, Yoksa Trump’ın Özel Elçisi mi Olmaktaydı?
The Guardian gazetesi, Trump’ın İran saldırısını askıya almasında Erdoğan’ın diplomatik başarısını öne çıkarmıştı! İngiliz basını, ABD ve İran arasındaki gerilimin sıcak çatışmaya dönüşmesinin son anda nasıl önlendiğini yazmıştı. The Guardian’a göre; Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın başını çektiği diplomatik baskı ve “bölgesel kaos” uyarısı, Trump’a geri adım attırmıştı. Haberde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yürüttüğü diplomasi trafiğine ve Türkiye’nin kilit rolüne dikkat çekilmesi enteresandı. İyi de, Trump üzerinde bu denli etkin olan bu kişiler Kuduz İsrail’in Gazze anlaşmasını sürekli ihlaline ve üstelik Batı Şeria’yı işgaline karşı niye Trump’ı harekete geçiremiyorlardı?
Üstelik Trump’ın yeni Barış Kurulu’nda kalıcı üyelik isteyen ülkelerden en az bir milyar dolar katkı talep ettiği anlaşılmıştı. Bloomberg tarafından görülen taslak tüzüğe göre ABD Başkanı Donald Trump, kurulun ilk Başkanı olarak görev yapacak ve kimlerin üye olarak davet edileceğinin kararını kendisi alacaktı. Kurulda kararlar oy çokluğuyla alınacak ve her üye ülkenin bir oy hakkı bulunsa da tüm kararların yürürlüğe girmesi için Başkanın onayı şart koşulacaktı.
Hayret, eskiden işbirlikçilerine ABD para dağıtırdı; şimdi ise Trump’a hizmetin ve Beyaz Saray’da rağbet görmenin karşılığı 1 milyar dolar yatırmaktı!?
Pentagon’un ve Trump’ın, İran’a yönelik:
• Tüm nükleer tesisleri, Atom Enerjisi Kurumu üzerinden ABD’nin denetimine açacaksınız…
• Enerji maksatlı birimler dışında, nükleer bomba ihtimali saptanan tesislerin başka bir ülkeye taşınmasına razı olacaksınız…
• Aksi halde, İran’ın bombalanmasına ve halkın kışkırtılmasına katlanacaksınız!..
Dayatmalarına yanaşmaları için, Sn. Erdoğan ve Dışişleri bürokratları İran’ı hizaya sokmaya mı çalışıyorlardı?
Yeni Savaş Şartlarına Hazır mıyız?
“Artık ‘Üçüncü Dünya Savaşı’ söylemi sıkça dillendiriliyordu. Hatta bazı uzmanlar savaşın çok cepheli, düşük/orta yoğunluklu ve süreklilik arz eden bir çatışma evresi olarak fiilen başladığını savunuyordu. Ukrayna-Rusya savaşı, İsrail-İran hattında tırmanan saldırılar, klasik cephe savaşlarının yerini uzun menzilli füzeler, İnsansız Hava Araçları (İHA), Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA), hassas güdümlü mühimmatlar, siber unsurların aldığı yeni bir savaş karakterini açık biçimde ortaya koyuyordu. Bu çatışmaların en kritik sonucu, sivil alanın doğrudan hedef haline gelmesi gösteriliyordu. Enerji altyapıları, ulaşım ağları, haberleşme sistemleri, şehir merkezleri ve sivil yerleşimler artık ‘arka cephe’ değil; modern savaşın aktif ve öncelikli muharebe alanları oluyordu. Kafkaslardan Ortadoğu’ya uzanan geniş bir kriz kuşağının merkezinde bulunan Türkiye, bu yeni güvenlik mimarisinden doğrudan etkileniyordu.
Askerî kapasite açısından Türkiye; profesyonel ordusu, operasyonel tecrübesi ve gelişmiş savunma sanayi altyapısıyla sahada güçlü bir aktör görülüyordu. Ancak günümüzde askerî hazırlık tek başına yeterli sayılmıyordu. Savaşın karakteri değiştikçe, sivil alanın korunması, dayanıklılığı, hatta Milli Savunmaya destek çıkması, ulusal güvenliğin merkezî unsurlarından biri haline geliyordu. Bu noktada asıl soru; kamu kurumlarının, kritik altyapıların ve toplumun savaş koşullarına ne ölçüde hazır olduğudur. 2009 yılına kadar sivil nüfusun korunması, kritik ve stratejik tesislerin emniyeti, nükleer, biyolojik ve kimyasal tehditlere karşı hazırlık ve müdahale süreçleri gibi hayati görevler Sivil Savunma Genel Müdürlükleri tarafından yürütülüyordu. Bu yapı bünyesinde görev yapan eğitimli sivil savunma uzmanları; farklı tehdit senaryolarına yönelik planlamalar yapıyor, bunlar düzenli tatbikatlarda test ediliyordu. Bu uzman kadrolar aracılığıyla her kurum için sığınak ve korunaklı alan planlamaları hazırlanıyor, acil durum planları oluşturuluyordu.
Peki bugün ne durumdayız?
Murat Kaya, dört yıl Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği’nde Seferberlik ve Savaş Hali Hazırlıkları Daire Başkanlığı yapmıştı. Emekli Tuğgeneral Kaya’ya, Türkiye’nin sivil savunma yönünden durumunun nasıl olduğunu sordum. Şunları söyledi:
“Bugün küresel ölçekte bir savaş ihtimalinin yeniden ciddiyetle ele alındığı mevcut güvenlik ortamında, Avrupa’dan başlayarak birçok devletin sivil halkını seferberlik ve savaş hâline hazırlamaya yönelik eğitim ve tatbikatlar gerçekleştiriyor. Türkiye’nin, sivil hazırlık ve toplumsal dayanıklılık açısına baktığımızda, 2009 yılında, Soğuk Savaş döneminin devlet merkezli ve klasik sivil savunma anlayışını yansıttığı gerekçesiyle Sivil Savunma Genel Müdürlüğü lağvedilmiş; sivil savunmaya ilişkin görev ve yetkiler, daire başkanlığı düzeyine indirgenerek AFAD bünyesine aktarılmıştır. Günümüzde karşı karşıya olunan güvenlik ortamı, 2009’un stratejik bağlamından belirgin biçimde ayrışıyor. Sivil alanı doğrudan hedef alan yeni çatışma biçimleri, sivil savunmayı yeniden merkezî ve bütüncül bir güvenlik unsuru hâline getirmiş bulunuyor. Bu kurumsal modelin, savaş ve yüksek yoğunluklu kriz koşullarında yeterli olup olmadığı ciddi biçimde tartışılmalıdır.”
Askeri güç tek başına yeterli olmayacaktır!
Değişen savaş karakteri karşısında Türkiye’nin; sivil savunmayı AFAD bünyesinde savaş odaklı bir anlayışla köklü biçimde güçlü kılması, veya savaş odaklı ayrı ve uzmanlaşmış bir sivil savunma teşkilatına yeniden ihtiyaç duyup duymadığı stratejik düzeyde ele alınmalıdır. Üstelik sivil savunmaya ilişkin temel mevzuatın 1960’lı yılların Soğuk Savaş koşullarında hazırlanmış olması da bu ihtiyacı daha da görünür ve acil hale getiriyor. Emekli Tuğgeneral Murat Kaya, sorumuzu şöyle cevaplandırdı:
“16 Ekim 2025 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararıyla bakanlıklar bünyesinde oluşturulan bağımsız ‘Acil Durum ve Savunma Planlama Daireleri’, bu alandaki boşluğun fark edildiğini göstermesi açısından önemli ve yerinde bir adımdır. Ancak bu dairenin profesyonel bir kapasiteye kavuşturulması hayati önem taşımaktadır. Günümüz savaşları açıkça göstermektedir ki askerî güç tek başına yeterli olamamaktadır. Uzun menzilli ve insansız sistemlerin sivil alanı doğrudan hedef aldığı bir dönemde, güçlü bir ordu ancak hazır, örgütlü ve dayanıklı bir sivil cephe ile anlam kazanır. Aksi halde askerî üstünlük dahi, stratejik bir kırılganlığa dönüşme riski taşır.
2009 yılına kadar sivil savunma personeli, uzmanları vardı. Şimdi bunlardan ancak 40 civarında kişi kaldı. Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ bulunuyordu. Hatırlayınız, bu iktidarın gaflet ve himayesinde ‘Kozmik Oda’ya FETÖ’cü olduğu belirlenen savcılar girmeye çalışmıştı. Seferberlik Tetkik Kurulu Daire Başkanı General Selahattin Kısacık izin vermemişti. Sonuçta mahkeme kararıyla girildi. Hâkim Kadir Kayan günlerce kozmik odalarda inceleme yaptı. O hâkim şimdi nerede mi? FETÖ’cü olduğu bilinen o hâkim, yurtdışına kaçtı. Odaya girmeye çalışan savcıların bazıları yurtdışına kaçtı, bazıları cezaevinde tutuluyordu. Seferberlik Tetkik Kurulu, bir savaş halinde sivillerden oluşan mukavemet teşkilatı oluşturuyordu. Bunlar, il ve ilçelerde önemli görülen ve güvenilir kişilerden oluşturuluyor, bir seferberlik, savaş durumunda mukavemet teşkilatları kuruluyor, askerle birlikte harekete geçiyordu. Bugün, Seferberlik Tetkik Kurulu da yoktu. Kriz anında, savaş durumunda şu anda bu işleri yapabilecek AFAD’dan başka herhangi bir teşkilat bulunmuyordu. Uzmanlar, Türkiye’nin sivil savunma ile ilgili eksikliklerini zaman geçirmeden tamamlaması ve güçlü bir sivil savunma sistemi kurulması gerektiğini”[4] vurguluyordu.
Siyonist İsrail’in Batı Şeria’yı İşgal Planı!
Yıllardır Filistin topraklarını adım adım gasbeden İsrail, 2005 yılında boşaltılan Sanur yerleşim birimini yeniden terör yuvasına dönüştürüyordu. Siyonistlerin hedefi; Batı Şeria’nın kuzeyini tamamen ele geçirmek oluyordu. İşgalci rejim, Filistin’in bağrına bir hançer daha saplıyordu. Ama dindar kahraman Erdoğan hâlâ, Trump’ın sahte barış tuzağında rol alıyordu. 2005 yılında sözde “Ayrılma Planı” ile tahliye edilen Batı Şeria’nın kuzeyindeki Sanur yerleşim birimi, işgal ordusunun koruması altında yeniden inşa ediliyordu. Birleşmiş Milletler (BM) kararlarını ve uluslararası hukuku kâğıt parçası olarak gören Siyonist akıl, Sanur’da yeni konutların inşası için onay veriyordu.
İsrail Sivil İdaresine bağlı Yüksek Planlama Konseyi, Filistin halkının mülkü olan topraklara 126 yeni işgal konutu dikilmesi planını karara bağlıyordu. Bu planın hızla devreye sokulacağı ve iki ay içerisinde Yahudi yerleşimci grupların bölgeye taşınacağı belirtiliyordu. Irkçı ve aşırı sağcı kimliğiyle bilinen sözde Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Sanur sahasında yaptığı açıklamada niyetlerini gizlemiyordu. 2005 yılındaki çekilmeyi “zayıflık” olarak niteleyen Smotrich, “Batı Şeria’nın kuzeyindeki bu utanca son veriyoruz. Topraklarımızı (işgal altındaki topraklar) bir karış bırakmadan yeniden yerleşime açacağız” diyerek Siyonist genişlemeciliğin sınır tanımayacağını bir kez daha ilan ediyordu.
ABD Başkanı Trump’ın, Somali Halkını ve Müslümanları Aşağılaması!
ABD Başkanı Trump, Minnesota’da yaşanan mali kayıpları tartışırken Somali topluluğunu hedef gösteriyordu. Somali halkına sert tepki gösteren Trump, onları “düşük zekâlı insanlar” olarak nitelendiriyordu. 27 Ocak 2026’da Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında, Demokrat Parti Minnesota Milletvekili ve Somali asıllı Ilhan Omar’ı milyonlarca dolarlık serveti nedeniyle sert sözlerle eleştiren Trump, Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi’nin Omar’ın servet artışını araştıran soruşturması sırasında, Somali doğumlu Milletvekilini “hilebaz” olarak nitelendiriyordu. Ve yine Somali’de askeri üs kurmakla övünen Sn. Erdoğan, Trump’ın bu küstahlığını duymazdan geliyordu. Ve Kızıl Gâvur Trump bu İslam düşmanlığıyla Epstein rezaletlerini örtmeye çalışıyordu!
Bu iktidar döneminde, sadece huzurumuz, onurumuz ve yurdumuz değil, namusumuz da büyük tehlike altındaydı!
Dünya tarihinin en rezil pezevenkleri Siyonist Yahudi baronlardı ve MOSSAD güdümlü Epstein Çocuk Adasıydı!
Sözde dünyayı yöneten kodamanların ve onların diğer ülkelerdeki işbirlikçi devlet adamlarının birçoğunun, Epstein’in 11-14 yaş arası kız çocuklarını pazarladığı fuhuş ağına takıldıkları ABD Adalet Bakanlığı’nca ve belgeler ışığında açığa çıkarılmıştı.
Hatta o belgelerden birinde Slovakya Başbakanına sorulmaktaydı; Türkiye ziyaretiniz sırasında, sana sürekli kayıt yapan ve bizimle irtibatı sağlayan özel Apple Watch saati takıldı mı? Ne yani, Türkiye’nin yetkilileri Epstein’e müşteri mi ayarlamaktalardı?
Türkiye’nin Henry Kissinger’i olarak tanıtılan eski Başbakanı, yani Siyonizm’in hizmetkârı bilgiç adam diye sunulan kim olmaktaydı?
Din istismarcısı TGRT ve İhlas Holding’in patronu Mücahit Ören’in yaramazlıkları hangi boyutlara ulaşmıştı?
Ve TBMM’ye bu rezaletlerle ilgili yazılı soru önergesi sunulmuş durumdaydı: 2002-2025 yılları arasında, Türkiye’de kaç küçük kızımız kayıptı ve bunların kaçı meşhur ve mel’un Epstein Adası’na kaçırılmıştı?
Bir soru da biz soralım; bütün bu mel’anet ve rezaletleri yapanlara değil de, bunları ortaya çıkaran Milli Çözüm Dergisi’ne sataşanlar nasıl bir vicdan taşımaktalardı?
Rusya, Türkiye’nin Orta Asya Açılımından Rahatsızdı!..
Rusya’nın en köklü düşünce kuruluşlarından IMEMO’nun analizine göre Türkiye, Orta Asya’da enerji, ticaret ve lojistik temelli ekonomik girişimler üzerinden etkisini hızla artırırken, Moskova bu süreci rekabetten çok, temkinli ve dikkatli bir izleme politikasıyla karşılıyordu. Rusya, Türk Devletleri Teşkilatı’nın, BM nezdindeki girişimini de büyük bir dikkatle takip ediyordu. Rusya’nın dış politikasında belirleyici kurumlardan biri olarak kabul edilen, 101 yıllık Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün (IMEMO) yayımladığı son rapor, Türkiye’nin Orta Asya’daki etkisini Moskova perspektifinden ayrıntılı biçimde ele alıyordu. Rusya Dışişleri Bakanlığı ve Kremlin çevrelerinde referans kabul edilen analizlerde, Ankara’nın Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) üzerindeki etkisi, Türkmenistan ile gelişen ilişkiler ve Birleşmiş Milletler (BM) zeminindeki kurumsal hamleleri, Avrasya dengeleri açısından “stratejik bir genişleme” olarak değerlendiriliyordu. Rapora göre “Türkiye, kültürel söylemin ötesine geçen somut adımlarla Orta Asya’da yeni bir jeopolitik ağırlık merkezi inşa ediyordu!” Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı, enerji iş birlikleri ve lojistik hatlar üzerinden Orta Asya’da artan etkisi, Moskova merkezli analizlerde “stratejik genişleme” olarak değerlendiriliyordu.
Rusya Bu Rekabetten Rahatsızdı!
Raporda dikkat çekilen bir diğer başlık ise TDT ile Rusya merkezli Avrasya Ekonomik Birliği (EAEU) arasındaki örtük rekabet oluyordu. IMEMO’ya göre, “TDT’nin uluslararası meşruiyet arayışı, Rusya’nın Avrasya’daki ağırlığıyla çelişiyor ve çakışıyordu. Moskova’daki diplomatik çevreler, TDT’nin BM düzeyinde güç kazanmasını Avrasya’daki güç mimarisini etkileyebilecek uzun vadeli bir hamle olarak okuyordu.”
Raporun genel tonunda Türkiye’ye yönelik bir karşıtlıktan ziyade temkinli bir izleme yaklaşımı ön plana çıkıyordu. IMEMO’ya göre Ankara’nın Orta Asya’daki etkinliği giderek artıyor ancak bu genişleme ekonomik gerçekler, tarafsızlık doktrinleri ve bölgesel riskler nedeniyle doğal bir çerçevede ilerliyordu. Yine de Rus stratejik çevreleri, TDT’nin kurumsal derinlik kazanmasını ve Türkiye’nin enerji merkezli varlığını Avrasya dengeleri açısından dikkatle izlemeye devam ediyordu. Özetle; Rusya, Türkiye’nin gelişmesinden ve Orta Asya stratejisinden rahatsızlık duyuyor, ama şimdilik bunu açıkça dillendirmiyordu!..
Mehmet Şimşek’in 24,6 Milyar Dolarlık Altın Hatası
Mehmet Şimşek’in cari açığı düşürmek için uyguladığı altın kotası, âdeta devasa bir servet kaybına yol açıyordu. Cari açık kâğıt üstünde düşüyor ama kasanın zararı 24,6 milyar doları buluyordu. Mehmet Şimşek’in 2024 yılından itibaren uyguladığı altın kotasının mali boyutu ortaya çıkıyordu. Yılda ortalama 325 ton altın ithal edildiğini belirten uzmanlar, 2024 ve 2025 yıllarında uygulanan kotanın ardından bu rakamın 126 tona gerilediğini söylüyordu. “Döviz gitmesin” diye 398 ton altın alınmadı. Ortalamalara göre yaklaşık 37,4 milyar dolar kasada tutulmuştu. Peki, o alamadığımız altınların bugünkü değeri ne olacaktı? Tam 62 milyar dolar! Aradaki fark ne kadardı? 24,6 milyar dolardan fazlaydı.
“Türk Üretici Arap Çöllerine Kaçtı”
“Sadece para değil… Üretimi ve geleceği de kaybettik! Nitekim bu işin bir de sanayi tarafı vardı. Türkiye’nin kuyumculuk sektörü dünyada ilk üçte yer almaktaydı… İtalyanlarla kafa kafaya yarışıyorduk. Ne oldu? Sen içeride altını dünyaya göre pahalı hale getirince, ihracatçı adam ne yapsın? Hammaddeyi pahalıya alıp, kime mal satacaktı? Mecburen Mısır’a kaçtılar, Dubai’ye taşındılar. Kuyumcukent’teki atölyeler birer birer kapandı. Yüz yıllık ustalar, tezgâhı toplayıp Arap çöllerinde atölye kurmak zorunda kaldı.” diyenler haklıydı.
Merkez Bankası Başkanı Karahan Enflasyon Riskini Açıklıyordu!
Memur ve emekli maaşlarında etkili olacak 2024 aralık ayı enflasyonu düşük gösterilirken Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan önümüzdeki iki ay için enflasyonda dalgalanma olabileceğini belirtiyordu. Karahan, yabancı yatırımcılara Türkiye ekonomisindeki dezenflasyon sürecinin “genele yayıldığı” mesajını verirken, iç piyasaya yönelik önemli bir risk uyarısında bulunuyor ve “iki ay boyunca dikkatli olun” diyordu. Karahan’ın sunumundaki en dikkat çekici başlık, kısa vadeli enflasyon görünümüne ilişkin oluyordu. Başkan, önümüzdeki iki ayda enflasyon verilerinde “dalgalanma” ihtimaline işaret edip uyarıyordu. Bu durum, piyasa uzmanları tarafından baz etkisi ve mevsimsel fiyat hareketleri nedeniyle ocak ve şubat aylarında halkın cüzdanını yakacak yeni zam dalgalarının gelebileceği şeklinde yorumlanıyordu. Yani Ekonomi iflas alarmı veriyordu.
- BBC News Türkçe – 18 Ocak 2026
- https://www.kurdistan24.net/tr
- ahaber.com.tr – 17 Ocak 2026
- Savaşın Yeni Cephesinde – S. Öztürk – 18 Ocak 2026

Siyonist işbirlikçilerinin, “ABD’nin ırak’ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en az zamanda dönmeleri temennisi ile duacı” oldukları süreçlerde “casus belli” derken, aslında bilmeden bir gerçeği itiraf ediyorlardı.
Evet, casus belliydi, casus ise Siyonist işbirlikçilerinin bizzat kendileriydi.
Siyonist işbirlikçileri daha önce de, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasının kırmızı çizgileri olduğunu ve savaş sebebi sayacağını ifade eden “casus belli” kavramını kullanmışlardı.
Irak’ın kuzeyinde Barzanistan kurulunca İşbirlikçilerin “KIRMIZI ÇİZGİ” dediklerinin “PALAVRA” olduğu ortaya çıkmıştı.
İşbirlikçilerin “Terörsüz Türkiye” söylemi, halkımızı avutup oyalamaktan, SDG terör şebekesinin resmi özerklik kazanmasına fırsat tanımaktan, böylece Siyonist ve emperyalistlerin Türkiye, Irak, Suriye ve İran topraklarında “Kürdistan” adı altında uydu bir İsrail devleti kurmalarına zemin hazırlamaktan başka işe yaramayacağı, işbirlikçilerin önceki sözde Açılım Sürecindeki söylediklerinden ve yaptıklarından belliydi.
YPG, Siyonistler tarafından PKK’nın uzantısı olarak Suriye’de kurulan bir terör örgütüydü. YPG terör örgütü Suriye topraklarında özerk bir yapı kurarak Türkiye’nin güney sınırlarında güvenlik tehdidi oluşturmaktaydı.
Milli Çözüm’ün Suriye’de SDG’ye özerklik tuzağı ve “Hükümetin Kırmızı Çizgileri” palavrası ile ilgili uyarıları işbirlikçiler tarafından Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak gösterilmeye çalışılmaktaydı.
Bebek katili terörist başı ise teröristlerine ve destekçilerine “Türkiye’yi ürkütecek söz ve eylemlerden kaçınılması çağrısı” yapmaktaydı.
Siyonist işbirlikçilerinin yaptığı mel’anet ve rezaletleri değil de, bunları ortaya çıkaran Milli Çözüm Dergisi’ne sataşanlar nasıl bir vicdan taşımaktalardı?
Yakında herkes görecek ve anlayacaktı; Devlet ve İlahi Kudret var mıymış yok muymuş!?..
O Deruni Devlet ki, O İlahi Kudret ki hainlerin yularını uzatırmış!..
“Her yaptığım yanıma kâr kalıyor!” sanan gafiller ve işbirlikçiler iyice azıtırmış!..
Sonunda Allah’ın kahrı, Siyonist zalimlerin ve hainlerin devranını kazıtırmış!..
Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.
Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların zararlarını en aza indirgemenin en öncelikli yolu düşmanın (veya rakiplerin) niyet ve maksadını önceden analiz etmek ve anlamaktan geçer. Bu işlem ise; kim, ne maksatla, ne zaman, nerede ve (nasıl) ne yapabilir? Sorularının her bir olasılıklarına bir karşı strateji geliştirmekle yapılır. Ve yine aynı şekilde bu ihtimallerden en kuvvetli olanlara karşılık ise bizim; kim (hangi kuvvetlerimiz ile), ne maksatla, ne zaman ve ne yapmalıyız cevaplarının içinin gerçek manada planlanıp, aksiyon almakla yapılır. Gerek askeri gerekse her stratejik kurum bu soru ve cevapların çerçevelerinde; aylık, yıllık, on yıllık ve hatta asırlık hareket ve harekât tarzlarını ve planlarını yapar. Bu işlemler ülkeler, devletler ve milletler için stratejik konjonktürün değiştiği ve geliştiği her dönemde revize edilip tekamül etmesi için çalışılır.
Yok eğer bunlar yapılmaz, göz ardı edilirse ne olur, ilgili devletin, milleti ile beraber üstü çizilir, uluslararası arenada dikkate alınmaz, itibar görmez, daha da vahimi ise kolay av olarak değerlendirilir ve düş güçlerin iştahı kabarır.
Ülkemize baktığımızda ise uzun zamanlardır dünyanın en zorlu coğrafyalarında yapabilen, ve yaşamakla kalmayıp, nice devlet ve medeniyetler kuran bir millet olarak bu sayede tarihten silinmemiş ve varlığını koruyabilmiştir.
Tabi sadece aleyhte niyet ve planları sezip, bunlara karşı önlem almak tek başına yetmez, bunları eyleme dönüştürecek kuvveye de sahip olmanız lazım gelmektedir. Bizim milletimiz ile anılan bir slogan vardır; “Her Türk asker doğar!” diye. Hatta Türk milleti için Mustafa Kemal’in çok manidar bir sözü vardır: “Biz Türkler, ordusu olan bir millet değil, milleti olan bir orduyuz.” sözü Türk milletinin tarih boyunca ordu-millet bütünleşmesiyle yaşadığını vurgulayan veciz bir ifadedir. Bu anlayış, Türklerin savaş zamanı milletçe asker, barış zamanı ise üretim yapan bir yapıda olduğunu ve vatan savunmasını bireysel bir görev saydığını ifade eder. Bu kesinlikle var oluşumuzun ve ileride de var olabilmemizin yegane anahtarı, kilit noktasıdır.
Bunun en yakın örneğini Türk İstiklal Harbinde bizzat yaşadık.
Türk İstiklal Harbi, sadece düzenli orduların çarpıştığı bir cephe savaşı değil, aynı zamanda bir milletin topyekûn varoluş mücadelesidir. Bu mücadelenin temel taşı, Anadolu’nun dört bir yanında filizlenen sivil direniş ruhu, “Sivil savunma”nın ve bu ruhun somutlaşmış hali olan Kuvayı Milliye’dir.
O günlere kısaca bir bakış atarsak;
Sivil Direniş, Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ile Doğmuştur.
Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’nun haksız işgali, Türk milletinde büyük bir infial yaratmıştır. İşgallere karşı ilk sivil tepki, cemiyetleşme yoluyla gelmiştir. İzmir’in işgali öncesi kurulan Redd-i İlhak ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerindeki Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, direnişin fikri altyapısını oluşturmuştur. Bu cemiyetler; telgraflar çekerek, mitingler düzenleyerek ve broşürler dağıtarak dünya kamuoyuna işgalin haksızlığını haykırmışlardır.
Kuvayı Milliye yani Halkın Silahlı Gücü.
Düzenli ordunun terhis edildiği ve silahların toplandığı bir dönemde, sivil halk kendi güvenliğini sağlamak adına eline silah almıştır. “Milli Kuvvetler” anlamına gelen Kuvayı Milliye; çiftçisinden esnafına, din görevlisinden öğretmenine kadar toplumun her kesiminden insanın bir araya gelmesiyle oluşmuştur.
Güney Cephesi: Maraş, Antep ve Urfa’da halk, dışarıdan bir ordu desteği almaksızın Fransız işgaline karşı destansı bir direniş sergilemiştir. Sütçü İmam, Şahin Bey ve Karayılan gibi sivil kahramanlar, bu mücadelenin sembolü olmuşlardır.
Batı Cephesi: Yunan ilerleyişine karşı kurulan ilk cephelerde zeybekler, efeler ve gönüllü milisler düşmanı yavaşlatarak düzenli ordunun kurulması için zaman kazandırmışlardır.
Cephe Gerisinde Sivil Savunma ve Lojistik
Sivil direniş sadece cephede çarpışmakla sınırlı kalmamıştır. Bir milletin mutfağından, sandığından ve sırtından feragat etmesiyle yürütülen bu süreçte şu unsurlar öne çıkmıştır:
Tekalif-i Milliye: Türk halkı; çarığından çorabına, buğdayından kağnısına kadar elindeki her şeyi orduya tahsis ederek tarihin gördüğü en büyük sivil lojistik desteği sağlamıştır. Cephane Taşıyan Kadınlar: İnebolu’dan Ankara’ya uzanan “İstiklal Yolu”nda kışın dondurucu soğuğunda cephane taşıyan Şerife Bacı ve niceleri, sivil savunmanın görünmez kahramanlarıdır. Haberleşme ve İstihbarat: İşgal altındaki İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve mühimmat kaçıran sivil gruplar (Mim Mim Grubu gibi), gizli operasyonlarla milli mücadeleye hayati katkılarda bulunmuşlardır. Ve daha sayamayacağız birçok yardımlaşma ve dayanışma örnekleri vardır.
Türk Milletini tanıyan, güvenen ve bu Sivil Direnişi gören Mustafa Kemal;
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır.” diyerek Türk Milletinin özünden doğan bu “sivil savunma”yı tam olgunlaştığı anda, doğru ve stratejik bir hamle ile doğru kanalize ederek Düzenli Ordu Birliklerine evirmiştir.
Türk İstiklal Harbi’ndeki sivil direniş, bir halkın “ya istiklal ya ölüm” parolasını nasıl bir yaşam biçimine dönüştürdüğünün kanıtıdır. Sivil kuvvetlerin gösterdiği bu irade, dağınık yerel direnişleri merkezi bir disiplin altında birleştirerek nihai zaferin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmıştır.
Yukarıda kısaca anlatılanları özetlersek şu an üzerinde yaşadığımız bir Türkiye Cumhuriyetinden bahsedebiliyorsak bunu Türk Ordusundan önce, o ordunun özü, yapı taşı, öz mayası olan Türk Milletine, yani zamanının sivil savunmasına borçluyuz.
Aşağıda yazıdan alıntı yaptığım bölümleri şimdi şu ana kadar yazılanlara beraber değerlendirmenizi rica ediyorum.
“Askerî kapasite açısından Türkiye; profesyonel ordusu, operasyonel tecrübesi ve gelişmiş savunma sanayi altyapısıyla sahada güçlü bir aktör görülüyordu. Ancak günümüzde askerî hazırlık tek başına yeterli sayılmıyordu. Savaşın karakteri değiştikçe, sivil alanın korunması, dayanıklılığı, hatta Milli Savunmaya destek çıkması, ulusal güvenliğin merkezî unsurlarından biri haline geliyordu. Bu noktada asıl soru; kamu kurumlarının, kritik altyapıların ve toplumun savaş koşullarına ne ölçüde hazır olduğudur. 2009 yılına kadar sivil nüfusun korunması, kritik ve stratejik tesislerin emniyeti, nükleer, biyolojik ve kimyasal tehditlere karşı hazırlık ve müdahale süreçleri gibi hayati görevler Sivil Savunma Genel Müdürlükleri tarafından yürütülüyordu. Bu yapı bünyesinde görev yapan eğitimli sivil savunma uzmanları; farklı tehdit senaryolarına yönelik planlamalar yapıyor, bunlar düzenli tatbikatlarda test ediliyordu. Bu uzman kadrolar aracılığıyla her kurum için sığınak ve korunaklı alan planlamaları hazırlanıyor, acil durum planları oluşturuluyordu.
Peki bugün ne durumdayız?
Murat Kaya, dört yıl Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği’nde Seferberlik ve Savaş Hali Hazırlıkları Daire Başkanlığı yapmıştı. Emekli Tuğgeneral Kaya’ya, Türkiye’nin sivil savunma yönünden durumunun nasıl olduğunu sordum. Şunları söyledi:
“Bugün küresel ölçekte bir savaş ihtimalinin yeniden ciddiyetle ele alındığı mevcut güvenlik ortamında, Avrupa’dan başlayarak birçok devletin sivil halkını seferberlik ve savaş hâline hazırlamaya yönelik eğitim ve tatbikatlar gerçekleştiriyor. Türkiye’nin, sivil hazırlık ve toplumsal dayanıklılık açısına baktığımızda, 2009 yılında, Soğuk Savaş döneminin devlet merkezli ve klasik sivil savunma anlayışını yansıttığı gerekçesiyle Sivil Savunma Genel Müdürlüğü lağvedilmiş; sivil savunmaya ilişkin görev ve yetkiler, daire başkanlığı düzeyine indirgenerek AFAD bünyesine aktarılmıştır. Günümüzde karşı karşıya olunan güvenlik ortamı, 2009’un stratejik bağlamından belirgin biçimde ayrışıyor. Sivil alanı doğrudan hedef alan yeni çatışma biçimleri, sivil savunmayı yeniden merkezî ve bütüncül bir güvenlik unsuru hâline getirmiş bulunuyor. Bu kurumsal modelin, savaş ve yüksek yoğunluklu kriz koşullarında yeterli olup olmadığı ciddi biçimde tartışılmalıdır.”
Askeri güç tek başına yeterli olmayacaktır!
…
2009 yılına kadar sivil savunma personeli, uzmanları vardı. Şimdi bunlardan ancak 40 civarında kişi kaldı. Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ bulunuyordu. Hatırlayınız, bu iktidarın gaflet ve himayesinde ‘Kozmik Oda’ya FETÖ’cü olduğu belirlenen savcılar girmeye çalışmıştı. Seferberlik Tetkik Kurulu Daire Başkanı General Selahattin Kısacık izin vermemişti. Sonuçta mahkeme kararıyla girildi. Hâkim Kadir Kayan günlerce kozmik odalarda inceleme yaptı. O hâkim şimdi nerede mi? FETÖ’cü olduğu bilinen o hâkim, yurtdışına kaçtı. Odaya girmeye çalışan savcıların bazıları yurtdışına kaçtı, bazıları cezaevinde tutuluyordu. Seferberlik Tetkik Kurulu, bir savaş halinde sivillerden oluşan mukavemet teşkilatı oluşturuyordu. Bunlar, il ve ilçelerde önemli görülen ve güvenilir kişilerden oluşturuluyor, bir seferberlik, savaş durumunda mukavemet teşkilatları kuruluyor, askerle birlikte harekete geçiyordu. Bugün, Seferberlik Tetkik Kurulu da yoktu. Kriz anında, savaş durumunda şu anda bu işleri yapabilecek AFAD’dan başka herhangi bir teşkilat bulunmuyordu. Uzmanlar, Türkiye’nin sivil savunma ile ilgili eksikliklerini zaman geçirmeden tamamlaması ve güçlü bir sivil savunma sistemi kurulması gerektiğini” vurguluyordu.”
Eğer bir düşman ülkede yaşasam ve bana bir devleti, milleti ve özellikle birçok yangından, yok oluştan sivil halkın toparlanıp direnmesi ve adeta küllerinden yeniden doğması ile tarihe nam salmış bir milletin son bir yangında küllerinde boğulması için ne yaparsın deseler, ben de yukarıda yazıdan alıntı yapılan bölümü yapardım derim.
FETÖ ve bu terör örgütüne verilen imtiyazlar eli ile, o gün; tarihten ders alan düşman güçler, Siyonizmin stratejik hamlesi ve buna mukabil tarihten ders almayan işbirlikçiler eli ile de bir daha bu millet küllerinden yeniden doğamasın, yeniden bir Kuvayı Milliye kuramasınlar maksadı ve niyeti ile, en mahrem kurumumuza girmişler ve sivil savunma kavram ve doktrinimizi talan etmişlerdir.
Şimdi anlıyor musunuz Üstad Ahmet Akgül’ün uzun yıllar önce kaleme aldığı “Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” kitabı ile anlattığı FETÖ hıyanet ve tehdidinin, sadece bu yazıda bahsi geçen konu dahi olsa, ne kadar vahim olduğunu, ve zamanında bu yapının emrine “ne istedilerse verdik” diyenlerin durumunu ve hıyanetteki konumlarının nasıl olduğunu?
Peki o zamandan sonra, zamanında FETÖ eli ile, yapılan tahribatların ve bu yazımıza konu olan Sivil Savunma ile alakalı verilen zararların, açılan yaraların kapanıp kapanmadığı, Sivil Savunma kurumunun yerine konup konmadığı, yetmez daha da tekamül edip devletin en stratejik kurumlarının himaye ve gözetimine alınıp alınmadığı hakkında ne bilgimiz var?
Maalesef AFAD adı altında ve zamanında yine bu aziz milletin kendi feraseti ve çabası ile Deprem başta olmak üzere, ben-biz ne yapabilirim sorusuna cevap olarak verdikleri, bir kötülüğü, zararı elleri ile düzeltme azmi ve kararı içinde olan bir sivil toplum kurumunun sonradan çatı bir devlet kurumu haline getirilmiş kuruma devretmişlerdir. Zamanında deprem başta olmak üzere enkaz altından insanımızı kurtaran bu kurum, belki de Sivil Savunmayı yönetmesi mümkün olmayan yapısı marifeti ile tam aksi bu devleti ve milleti enkaz altından kurtaramayacak, enkaz altında bırakacaktır.
Evet, ve artık tüm bu yaşanan aksaklık, kokuşmuş bozulmaları ise bir acemilik(!?), aymazlık, beceriksizlik olarak görmek ve değerlendirmek ise ahmaklıktan ziyade, bir hainlik ve İlahi bir lanetten öte bir şey değildir.
Bu aziz millet bir an evvel bu işbirlikçi zihniyetten ve kadrolardan kurtulması lazımdır. Mustafa Kemal’in o zor günlerde tüm kalbi ve vicdanı ile inanarak söylediği o “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü, Türk Kurtuluş Savaşı’nın temel felsefesidir. Bu ifade, ulusal bağımsızlığın sadece milletin kararlılığıyla kazanılacağını vurgulayan bir diriliş ve egemenlik belgesidir.
Ve bunun nasıl ve hangi kadrolar eli ile olacağını merak edip soranlara ise Erbakan Hocamızın seneler öncesinden söylediği söz ile cevap veriyoruz:
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki:
TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU;
Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması,
Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması
ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!”
Prof. Dr. Necmettin Erbakan
(TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980)
MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA!
Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya hedefine ulaşmanın adıdır.
Milli Çözüm; Sen ben kavgasına son vererek tüm kesimlerin huzur içerisinde ve güvende kalmasını sağlamanın en seçkin yoludur.
Milli Çözüm; İnsan gibi yaşamanın, ahlak ve maneviyat doğrultusunda hareket etmenin, doğru ile yanlışı ayırt ederek gerçekleri görmenin tek adresidir.
Milli Çözüm; Tam elli yıldır her türlü baskılara, engellemelere, fitnelere, mahkemelere, yıldırma politikalarına ve yalan yanlış ithamlara ve hakaretlere rağmen yılmadan, yorulmadan ve taviz vermeden yoluna devam eden, Merhum Erbakan Hocamızı en iyi tanıyan, anlayan ve anlatan, Milli Görüş çizgisinde Adil Düzen projelerinin gerçekleşmesi ve Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni bir Dünyanın kurulması için; canla başla mücadele etmenin adıdır, yoludur ve adresidir..
Siyonizm’in İran’a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde iktidarımız Terörsüz Türkiye süreci ile bunların ekmeğine yağ sürmeye devam ediyordu. ABD-İsrail bir taraftan SDG/PKK güçlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya devam ederken bir taraftan İran’ı içerden karıştırmaya çalışıyordu. Bu süreçte ise ne yazık ki yöneticilerimiz entegrasyon palavraları ile milletimizi oyalamaya devam ediyordu.
Belki de kaydırılan bazı SDG/PKK birlikleri, PJAK saflarına yönlendiriliyor, İran’a yönelik iç tehditler kuvvetlendiriliyordu.
Genellikle PKK yöneticileri ile yaptığı röportajlarla meşhur The Region gazetesi muhabiri Wladimir van Wilgenburg’un PJAK ve Rojhilat eş başkanı Peyman Viyan ile yaptığı röportaj dikkat çekiciydi.
İlgili röportajda Peyman Viyan :
“İran rejimi daha fazla direnirse saldırılar yoğunlaşır. İran’ın dışarıdaki kolları kesildi, şimdi içerideki kolları da birer birer vuruluyor.”
“Kürtler, temel haklarını istiyor ve şu anda İran’da en örgütlü halk Kürtlerdir. Kürtler, formülasyonu tartışılabilecek ortak bir yönetim taraftarıdır.”
“Bir kez daha söylüyoruz; şartlar ne olursa olsun halkımız ve haklarımız için mücadele edeceğiz. Her koşula uyacak gücümüz var. Türk devleti de önce kendi sorunlarını çözsün…”
gibi söylemlerle hem İran’a sopa gösteriyor, hem Türk halkını siyonizmin istediği şekilde yönlendirici söylemlerde bulunuyordu. Tom Barack ise bu dönemde tüm ABD işbirlikçileri ile durmadan görüşmeler yapıyor, talimatlar yağdırıyordu. Yani Siyonizm tüm maşalarını aynı anda kullanıyor, tüm tuşlara basıyordu.