YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ce36f9e9030
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 7
Bugün : 13106
Dün : 56643
Bu ay : 69749
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52214807
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

SURİYE'DE SDG'YE ÖZERKLİK TUZAĞI
VE
“HÜKÜMETİN KIRMIZI ÇİZGİLERİ” PALAVRASI!

  1. BBC News Türkçe – 18 Ocak 2026
  2. https://www.kurdistan24.net/tr
  3. ahaber.com.tr – 17 Ocak 2026
  4. Savaşın Yeni Cephesinde – S. Öztürk – 18 Ocak 2026
5 13 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Subscribe
Bildir
4 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Siyonist işbirlikçilerinin, “ABD’nin ırak’ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en az zamanda dönmeleri temennisi ile duacı” oldukları süreçlerde “casus belli” derken, aslında bilmeden bir gerçeği itiraf ediyorlardı.
Evet, casus belliydi, casus ise Siyonist işbirlikçilerinin bizzat kendileriydi.
Siyonist işbirlikçileri daha önce de, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasının kırmızı çizgileri olduğunu ve savaş sebebi sayacağını ifade eden “casus belli” kavramını kullanmışlardı.
Irak’ın kuzeyinde Barzanistan kurulunca İşbirlikçilerin “KIRMIZI ÇİZGİ” dediklerinin “PALAVRA” olduğu ortaya çıkmıştı.

İşbirlikçilerin “Terörsüz Türkiye” söylemi, halkımızı avutup oyalamaktan, SDG terör şebekesinin resmi özerklik kazanmasına fırsat tanımaktan, böylece Siyonist ve emperyalistlerin Türkiye, Irak, Suriye ve İran topraklarında “Kürdistan” adı altında uydu bir İsrail devleti kurmalarına zemin hazırlamaktan başka işe yaramayacağı, işbirlikçilerin önceki sözde Açılım Sürecindeki söylediklerinden ve yaptıklarından belliydi.

YPG, Siyonistler tarafından PKK’nın uzantısı olarak Suriye’de kurulan bir terör örgütüydü. YPG terör örgütü Suriye topraklarında özerk bir yapı kurarak Türkiye’nin güney sınırlarında güvenlik tehdidi oluşturmaktaydı.

Milli Çözüm’ün Suriye’de SDG’ye özerklik tuzağı ve “Hükümetin Kırmızı Çizgileri” palavrası ile ilgili uyarıları işbirlikçiler tarafından Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak gösterilmeye çalışılmaktaydı.
Bebek katili terörist başı ise teröristlerine ve destekçilerine “Türkiye’yi ürkütecek söz ve eylemlerden kaçınılması çağrısı” yapmaktaydı.

Siyonist işbirlikçilerinin yaptığı mel’anet ve rezaletleri değil de, bunları ortaya çıkaran Milli Çözüm Dergisi’ne sataşanlar nasıl bir vicdan taşımaktalardı?

Yakında herkes görecek ve anlayacaktı; Devlet ve İlahi Kudret var mıymış yok muymuş!?..
O Deruni Devlet ki, O İlahi Kudret ki hainlerin yularını uzatırmış!..
“Her yaptığım yanıma kâr kalıyor!” sanan gafiller ve işbirlikçiler iyice azıtırmış!..
Sonunda Allah’ın kahrı, Siyonist zalimlerin ve hainlerin devranını kazıtırmış!..

Last edited 21 saat önce by Necati Akgül

Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.

Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların zararlarını en aza indirgemenin en öncelikli yolu düşmanın (veya rakiplerin) niyet ve maksadını önceden analiz etmek ve anlamaktan geçer. Bu işlem ise; kim, ne maksatla, ne zaman, nerede ve (nasıl) ne yapabilir? Sorularının her bir olasılıklarına bir karşı strateji geliştirmekle yapılır. Ve yine aynı şekilde bu ihtimallerden en kuvvetli olanlara karşılık ise bizim; kim (hangi kuvvetlerimiz ile), ne maksatla, ne zaman ve ne yapmalıyız cevaplarının içinin gerçek manada planlanıp, aksiyon almakla yapılır. Gerek askeri gerekse her stratejik kurum bu soru ve cevapların çerçevelerinde; aylık, yıllık, on yıllık ve hatta asırlık hareket ve harekât tarzlarını ve planlarını yapar. Bu işlemler ülkeler, devletler ve milletler için stratejik konjonktürün değiştiği ve geliştiği her dönemde revize edilip tekamül etmesi için çalışılır.

Yok eğer bunlar yapılmaz, göz ardı edilirse ne olur, ilgili devletin, milleti ile beraber üstü çizilir, uluslararası arenada dikkate alınmaz, itibar görmez, daha da vahimi ise kolay av olarak değerlendirilir ve düş güçlerin iştahı kabarır.

Ülkemize baktığımızda ise uzun zamanlardır dünyanın en zorlu coğrafyalarında yapabilen, ve yaşamakla kalmayıp, nice devlet ve medeniyetler kuran bir millet olarak bu sayede tarihten silinmemiş ve varlığını koruyabilmiştir.

Tabi sadece aleyhte niyet ve planları sezip, bunlara karşı önlem almak tek başına yetmez, bunları eyleme dönüştürecek kuvveye de sahip olmanız lazım gelmektedir. Bizim milletimiz ile anılan bir slogan vardır; “Her Türk asker doğar!” diye. Hatta Türk milleti için Mustafa Kemal’in çok manidar bir sözü vardır: “Biz Türkler, ordusu olan bir millet değil, milleti olan bir orduyuz.” sözü Türk milletinin tarih boyunca ordu-millet bütünleşmesiyle yaşadığını vurgulayan veciz bir ifadedir. Bu anlayış, Türklerin savaş zamanı milletçe asker, barış zamanı ise üretim yapan bir yapıda olduğunu ve vatan savunmasını bireysel bir görev saydığını ifade eder. Bu kesinlikle var oluşumuzun ve ileride de var olabilmemizin yegane anahtarı, kilit noktasıdır.

Bunun en yakın örneğini Türk İstiklal Harbinde bizzat yaşadık.

Türk İstiklal Harbi, sadece düzenli orduların çarpıştığı bir cephe savaşı değil, aynı zamanda bir milletin topyekûn varoluş mücadelesidir. Bu mücadelenin temel taşı, Anadolu’nun dört bir yanında filizlenen sivil direniş ruhu, “Sivil savunma”nın ve bu ruhun somutlaşmış hali olan Kuvayı Milliye’dir.

O günlere kısaca bir bakış atarsak;

Sivil Direniş, Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ile Doğmuştur.

Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’nun haksız işgali, Türk milletinde büyük bir infial yaratmıştır. İşgallere karşı ilk sivil tepki, cemiyetleşme yoluyla gelmiştir. İzmir’in işgali öncesi kurulan Redd-i İlhak ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerindeki Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, direnişin fikri altyapısını oluşturmuştur. Bu cemiyetler; telgraflar çekerek, mitingler düzenleyerek ve broşürler dağıtarak dünya kamuoyuna işgalin haksızlığını haykırmışlardır.

Kuvayı Milliye yani Halkın Silahlı Gücü.

Düzenli ordunun terhis edildiği ve silahların toplandığı bir dönemde, sivil halk kendi güvenliğini sağlamak adına eline silah almıştır. “Milli Kuvvetler” anlamına gelen Kuvayı Milliye; çiftçisinden esnafına, din görevlisinden öğretmenine kadar toplumun her kesiminden insanın bir araya gelmesiyle oluşmuştur.

Güney Cephesi: Maraş, Antep ve Urfa’da halk, dışarıdan bir ordu desteği almaksızın Fransız işgaline karşı destansı bir direniş sergilemiştir. Sütçü İmam, Şahin Bey ve Karayılan gibi sivil kahramanlar, bu mücadelenin sembolü olmuşlardır.

Batı Cephesi: Yunan ilerleyişine karşı kurulan ilk cephelerde zeybekler, efeler ve gönüllü milisler düşmanı yavaşlatarak düzenli ordunun kurulması için zaman kazandırmışlardır.

Cephe Gerisinde Sivil Savunma ve Lojistik

Sivil direniş sadece cephede çarpışmakla sınırlı kalmamıştır. Bir milletin mutfağından, sandığından ve sırtından feragat etmesiyle yürütülen bu süreçte şu unsurlar öne çıkmıştır:

Tekalif-i Milliye: Türk halkı; çarığından çorabına, buğdayından kağnısına kadar elindeki her şeyi orduya tahsis ederek tarihin gördüğü en büyük sivil lojistik desteği sağlamıştır. Cephane Taşıyan Kadınlar: İnebolu’dan Ankara’ya uzanan “İstiklal Yolu”nda kışın dondurucu soğuğunda cephane taşıyan Şerife Bacı ve niceleri, sivil savunmanın görünmez kahramanlarıdır. Haberleşme ve İstihbarat: İşgal altındaki İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve mühimmat kaçıran sivil gruplar (Mim Mim Grubu gibi), gizli operasyonlarla milli mücadeleye hayati katkılarda bulunmuşlardır. Ve daha sayamayacağız birçok yardımlaşma ve dayanışma örnekleri vardır.

Türk Milletini tanıyan, güvenen ve bu Sivil Direnişi gören Mustafa Kemal;

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır.”  diyerek Türk Milletinin özünden doğan bu “sivil savunma”yı tam olgunlaştığı anda, doğru ve stratejik bir hamle ile doğru kanalize ederek Düzenli Ordu Birliklerine evirmiştir.

Türk İstiklal Harbi’ndeki sivil direniş, bir halkın “ya istiklal ya ölüm” parolasını nasıl bir yaşam biçimine dönüştürdüğünün kanıtıdır. Sivil kuvvetlerin gösterdiği bu irade, dağınık yerel direnişleri merkezi bir disiplin altında birleştirerek nihai zaferin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmıştır.

Yukarıda kısaca anlatılanları özetlersek şu an üzerinde yaşadığımız bir Türkiye Cumhuriyetinden bahsedebiliyorsak bunu Türk Ordusundan önce, o ordunun özü, yapı taşı, öz mayası olan Türk Milletine, yani zamanının sivil savunmasına borçluyuz.

Aşağıda yazıdan alıntı yaptığım bölümleri şimdi şu ana kadar yazılanlara beraber değerlendirmenizi rica ediyorum.

“Askerî kapasite açısından Türkiye; profesyonel ordusu, operasyonel tecrübesi ve gelişmiş savunma sanayi altyapısıyla sahada güçlü bir aktör görülüyordu. Ancak günümüzde askerî hazırlık tek başına yeterli sayılmıyordu. Savaşın karakteri değiştikçe, sivil alanın korunması, dayanıklılığı, hatta Milli Savunmaya destek çıkması, ulusal güvenliğin merkezî unsurlarından biri haline geliyordu. Bu noktada asıl soru; kamu kurumlarının, kritik altyapıların ve toplumun savaş koşullarına ne ölçüde hazır olduğudur. 2009 yılına kadar sivil nüfusun korunması, kritik ve stratejik tesislerin emniyeti, nükleer, biyolojik ve kimyasal tehditlere karşı hazırlık ve müdahale süreçleri gibi hayati görevler Sivil Savunma Genel Müdürlükleri tarafından yürütülüyordu. Bu yapı bünyesinde görev yapan eğitimli sivil savunma uzmanları; farklı tehdit senaryolarına yönelik planlamalar yapıyor, bunlar düzenli tatbikatlarda test ediliyordu. Bu uzman kadrolar aracılığıyla her kurum için sığınak ve korunaklı alan planlamaları hazırlanıyor, acil durum planları oluşturuluyordu.

Peki bugün ne durumdayız?

Murat Kaya, dört yıl Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği’nde Seferberlik ve Savaş Hali Hazırlıkları Daire Başkanlığı yapmıştı. Emekli Tuğgeneral Kaya’ya, Türkiye’nin sivil savunma yönünden durumunun nasıl olduğunu sordum. Şunları söyledi:

“Bugün küresel ölçekte bir savaş ihtimalinin yeniden ciddiyetle ele alındığı mevcut güvenlik ortamında, Avrupa’dan başlayarak birçok devletin sivil halkını seferberlik ve savaş hâline hazırlamaya yönelik eğitim ve tatbikatlar gerçekleştiriyor. Türkiye’nin, sivil hazırlık ve toplumsal dayanıklılık açısına baktığımızda, 2009 yılında, Soğuk Savaş döneminin devlet merkezli ve klasik sivil savunma anlayışını yansıttığı gerekçesiyle Sivil Savunma Genel Müdürlüğü lağvedilmiş; sivil savunmaya ilişkin görev ve yetkiler, daire başkanlığı düzeyine indirgenerek AFAD bünyesine aktarılmıştır. Günümüzde karşı karşıya olunan güvenlik ortamı, 2009’un stratejik bağlamından belirgin biçimde ayrışıyor. Sivil alanı doğrudan hedef alan yeni çatışma biçimleri, sivil savunmayı yeniden merkezî ve bütüncül bir güvenlik unsuru hâline getirmiş bulunuyor. Bu kurumsal modelin, savaş ve yüksek yoğunluklu kriz koşullarında yeterli olup olmadığı ciddi biçimde tartışılmalıdır.”

Askeri güç tek başına yeterli olmayacaktır!

2009 yılına kadar sivil savunma personeli, uzmanları vardı. Şimdi bunlardan ancak 40 civarında kişi kaldı. Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ bulunuyordu. Hatırlayınız, bu iktidarın gaflet ve himayesinde ‘Kozmik Oda’ya FETÖ’cü olduğu belirlenen savcılar girmeye çalışmıştı. Seferberlik Tetkik Kurulu Daire Başkanı General Selahattin Kısacık izin vermemişti. Sonuçta mahkeme kararıyla girildi. Hâkim Kadir Kayan günlerce kozmik odalarda inceleme yaptı. O hâkim şimdi nerede mi? FETÖ’cü olduğu bilinen o hâkim, yurtdışına kaçtı. Odaya girmeye çalışan savcıların bazıları yurtdışına kaçtı, bazıları cezaevinde tutuluyordu. Seferberlik Tetkik Kurulu, bir savaş halinde sivillerden oluşan mukavemet teşkilatı oluşturuyordu. Bunlar, il ve ilçelerde önemli görülen ve güvenilir kişilerden oluşturuluyor, bir seferberlik, savaş durumunda mukavemet teşkilatları kuruluyor, askerle birlikte harekete geçiyordu. Bugün, Seferberlik Tetkik Kurulu da yoktu. Kriz anında, savaş durumunda şu anda bu işleri yapabilecek AFAD’dan başka herhangi bir teşkilat bulunmuyordu. Uzmanlar, Türkiye’nin sivil savunma ile ilgili eksikliklerini zaman geçirmeden tamamlaması ve güçlü bir sivil savunma sistemi kurulması gerektiğini” vurguluyordu.”

Eğer bir düşman ülkede yaşasam ve bana bir devleti, milleti ve özellikle birçok yangından, yok oluştan sivil halkın toparlanıp direnmesi ve adeta küllerinden yeniden doğması ile tarihe nam salmış bir milletin son bir yangında küllerinde boğulması için ne yaparsın deseler, ben de yukarıda yazıdan alıntı yapılan bölümü yapardım derim.

FETÖ ve bu terör örgütüne verilen imtiyazlar eli ile, o gün; tarihten ders alan düşman güçler, Siyonizmin stratejik hamlesi ve buna mukabil tarihten ders almayan işbirlikçiler eli ile de bir daha bu millet küllerinden yeniden doğamasın, yeniden bir Kuvayı Milliye kuramasınlar maksadı ve niyeti ile, en mahrem kurumumuza girmişler ve sivil savunma kavram ve doktrinimizi talan etmişlerdir.

Şimdi anlıyor musunuz Üstad Ahmet Akgül’ün uzun yıllar önce kaleme aldığı “Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” kitabı ile anlattığı FETÖ hıyanet ve tehdidinin, sadece bu yazıda bahsi geçen konu dahi olsa,  ne kadar vahim olduğunu, ve zamanında bu yapının emrine  “ne istedilerse verdik”  diyenlerin durumunu ve hıyanetteki konumlarının nasıl olduğunu?

Peki o zamandan sonra, zamanında FETÖ eli ile, yapılan tahribatların ve bu yazımıza konu olan Sivil Savunma ile alakalı verilen zararların, açılan yaraların kapanıp kapanmadığı, Sivil Savunma kurumunun yerine konup konmadığı, yetmez daha da tekamül edip devletin en stratejik kurumlarının himaye ve gözetimine alınıp alınmadığı hakkında ne bilgimiz var?

Maalesef AFAD adı altında ve zamanında yine bu aziz milletin kendi feraseti ve çabası ile Deprem başta olmak üzere, ben-biz ne yapabilirim sorusuna cevap olarak verdikleri, bir kötülüğü, zararı elleri ile düzeltme azmi ve kararı içinde olan   bir sivil toplum kurumunun sonradan çatı bir devlet kurumu haline getirilmiş kuruma devretmişlerdir. Zamanında deprem başta olmak üzere   enkaz altından insanımızı kurtaran bu kurum, belki de Sivil Savunmayı yönetmesi mümkün olmayan yapısı marifeti ile tam aksi bu devleti ve milleti enkaz altından kurtaramayacak, enkaz altında bırakacaktır.

 

Evet, ve artık tüm bu yaşanan aksaklık, kokuşmuş bozulmaları ise bir acemilik(!?), aymazlık, beceriksizlik olarak görmek ve değerlendirmek ise ahmaklıktan ziyade, bir hainlik ve İlahi bir lanetten öte bir şey değildir.

Bu aziz millet bir an evvel bu işbirlikçi zihniyetten ve kadrolardan kurtulması lazımdır. Mustafa Kemal’in o zor günlerde tüm kalbi ve vicdanı ile inanarak söylediği o “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü, Türk Kurtuluş Savaşı’nın temel felsefesidir. Bu ifade, ulusal bağımsızlığın sadece milletin kararlılığıyla kazanılacağını vurgulayan bir diriliş ve egemenlik belgesidir.

Ve bunun nasıl ve hangi kadrolar eli ile olacağını merak edip soranlara ise Erbakan Hocamızın seneler öncesinden söylediği söz ile cevap veriyoruz:

“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki: 

TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU; 

Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması, 

Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması

ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!”

Prof. Dr. Necmettin Erbakan

(TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980)

MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA!

Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya hedefine ulaşmanın adıdır.
Milli Çözüm; Sen ben kavgasına son vererek tüm kesimlerin huzur içerisinde ve güvende kalmasını sağlamanın en seçkin yoludur.
Milli Çözüm; İnsan gibi yaşamanın, ahlak ve maneviyat doğrultusunda hareket etmenin, doğru ile yanlışı ayırt ederek gerçekleri görmenin tek adresidir.
Milli Çözüm; Tam elli yıldır her türlü baskılara, engellemelere, fitnelere, mahkemelere, yıldırma politikalarına ve yalan yanlış ithamlara ve hakaretlere rağmen yılmadan, yorulmadan ve taviz vermeden yoluna devam eden, Merhum Erbakan Hocamızı en iyi tanıyan, anlayan ve anlatan, Milli Görüş çizgisinde Adil Düzen projelerinin gerçekleşmesi ve Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni bir Dünyanın kurulması için; canla başla mücadele etmenin adıdır, yoludur ve adresidir..

Siyonizm’in İran’a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde iktidarımız Terörsüz Türkiye süreci ile bunların ekmeğine yağ sürmeye devam ediyordu. ABD-İsrail bir taraftan SDG/PKK güçlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya devam ederken bir taraftan İran’ı içerden karıştırmaya çalışıyordu. Bu süreçte ise ne yazık ki yöneticilerimiz entegrasyon palavraları ile milletimizi oyalamaya devam ediyordu.

Belki de kaydırılan bazı SDG/PKK birlikleri, PJAK saflarına yönlendiriliyor, İran’a yönelik iç tehditler kuvvetlendiriliyordu.

Genellikle PKK yöneticileri ile yaptığı röportajlarla meşhur The Region gazetesi muhabiri Wladimir van Wilgenburg’un PJAK ve Rojhilat eş başkanı Peyman Viyan ile yaptığı röportaj dikkat çekiciydi.

İlgili röportajda Peyman Viyan :

İran rejimi daha fazla direnirse saldırılar yoğunlaşır. İran’ın dışarıdaki kolları kesildi, şimdi içerideki kolları da birer birer vuruluyor.”

Kürtler, temel haklarını istiyor ve şu anda İran’da en örgütlü halk Kürtlerdir. Kürtler, formülasyonu tartışılabilecek ortak bir yönetim taraftarıdır.”

“Bir kez daha söylüyoruz; şartlar ne olursa olsun halkımız ve haklarımız için mücadele edeceğiz. Her koşula uyacak gücümüz var. Türk devleti de önce kendi sorunlarını çözsün…”

gibi söylemlerle hem İran’a sopa gösteriyor, hem Türk halkını siyonizmin istediği şekilde yönlendirici söylemlerde bulunuyordu. Tom Barack ise bu dönemde tüm ABD işbirlikçileri ile durmadan görüşmeler yapıyor, talimatlar yağdırıyordu. Yani Siyonizm tüm maşalarını aynı anda kullanıyor, tüm tuşlara basıyordu.

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
4
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...