"Parçalanmış Türkiye" haritaları blöf değildir, düşmanlarımızın gerçek hedefidir.
O haritayı ciddiye alın.
Amerikalı emekli Albay Ralp Peters'in, Ortadoğu'nun sınırlarını din, mezhep ve etnik köken kriterlerine göre yeniden çizdiği ünlü haritası bu kez Atina'da masaya serildi.
Yunanistan, NATO bünyesinde müttefikimiz. NATO'nun asli görevi ise üyelerinin toprak bütünlüğünü korumak. Yani, Yunanistan, toprak bütünlüğü tehlikeye girerse, Türkiye'nin yardımına koşmak zorunda.
Ama Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı'nın seminerinde, sözde "Beyin fırtınası" estirmek adına Peters'in haritası açılabiliyor. Hem de Türkiye'nin Atina Askeri Ataşesi Kurmay Albay Atilla Şirin'in önünde.
Kanmayın. İki yıldır askeri ve stratejik gelişmelerin tartışıldığı toplantılarda bu haritanın boy göstermesi ne "Yanlışlıkla" oluyor, ne de yetkililerin "Bilgisi dışında." Tam tersine harita titiz çalışmayla ortaya çıktı ve ABD'nin "Yeni Dünya Düzeni" projesinin can alıcı bölümünü oluşturuyor. Şimdi bir yandan harita yol alıyor, bir yandan da o haritadaki dinamikleri tetikleyecek olan Irak'ı üçe bölme planı: Demokrat Partili Senatör Joseph Biden'in önerdiği plana destek verenler kervanına en güçlü başkan aday adayı Hillary Clinton'dan sonra Brookings Enstitüsü ile John Hopkins Üniversitesi de katıldı.
BM Sözleşmesi'ndeki devletlerin toprak bütünlüğü ve sınırların değişmezliği güvencesine inanmayın. BM'nin kurucularından olan Yugoslavya'ya ne oldu? Şimdi son parçası Kosova da koparılıyor.
Ve birkaç örneğini verdiğimiz toplantılarda, Kürtler gibi bağımsızlık isteyen halklar için emsal oluşturacak. Kosova'dan sonra sıranın Ortadoğu'ya geleceği konuşuluyor. Peters'in haritası işte bu niyetin aracı.60[1]
Teröre karşı Ankara-Tahran işbirliğinin gereği
İran Büyükelçiliği'nin ‘ulusal askeri günü' nedeniyle verdiği resepsiyona katıldım. İran Büyükelçiliği'ndeki resepsiyondaki -özel bir fotoğraf- bence Barzani'yi şımartan Washington'a çook anlamlı-gayet dik duruşlu bir ‘göndermeydi' Salı gecesi Ankara'da İran Büyükelçiliği'nin verdiği resepsiyona çok sayıda ülkenin, generalleri-askeri ataşelerinin yanı sıra (şimdi dikkat) Türk Silahlı Kuvvetlerimiz'den de 11 generalimiz icabet etti. İlk defa bu kadar fazla sayıda generalimizin İran Büyükelçiliği'ndeki ‘ulusal askeri gün kutlamasında' hazır bulunmaları bölgesel güç oyununun Washington'a bırakılmaması ve de özellikle Kuzey Irak'a bir askeri operasyon an meselesi iken Türkiye-İran arasındaki işbirliği planları adına çok önemli bir göstergedir efendim. Türkiye'de kapalı kapılar ardındaki asıl önemli-kritik gündem; sınır ötesine-Kuzey Irak'a askeri operasyonun an meselesi olmasıdır. Tam bu kritik noktada, bir kez daha vurgulamak istiyorum; İran Büyükelçiliği'ndeki bu görüntü stratejik derin arka plan içermektedir. Peki… İran, Türkiye'nin Kuzey Irak'a-sınır ötesine yapması muhtemel operasyona nasıl bakıyor? Bu soruyu geceye ev sahipliği yapan İran Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Hüseyin Romouzi'ye sordum, işte İran'ın bakışı; ‘Türkiye'nin PKK ve destekçilerine karşı verdiği terörle mücadeleyi tamamen destekliyoruz. Ankara'nın bu anlamda yapmayı planladığı sınır ötesine askeri operasyonu da ‘Türkiye'nin kendini savunma hakkı' olarak görüyoruz. Biz PKK'ya karşı aktif mücadele başlattık. Son dönemde 110 PKK'lı terörist yok ettik, Türkiye'nin hassasiyetini anlıyoruz.
Bu arada elbette diplomatik girişimlerin de sonuna kadar denenmesi gerekmektedir. İran'ın Ankara eski Büyükelçisi Sayın Firouz Devletabadi ‘ABD'nin ve de desteklediği Barzani'nin Büyük Kürdistan projesini ancak Tahran-Ankara işbirliği durdurabilir, Tahran-Ankara arasında acilen ASKERDEN ASKERE ilişki geliştirilmesi gerekiyor' demişti. Bu sohbetimizin üzerinden 8 ay geçti, salı gecesi İran Büyüklçiliği'nde gördüğüm (yazımın girişine aktardığım) fotoğraf gelinen noktada anlayan için yeterince açıktır."61[2]
ABD-PKK pazarlığı, Muttaki'nin telaşı ve tedirginliği
İran Dışişleri Bakanı Manuçer Muttaki neden apar topar Ankara'ya geldi? Siyasi gündemin alabildiğine yoğun olduğu bir dönemde, önceden planlanmamış bir ziyaretin Ankara'da en üst düzeyde ilgi görmesi nasıl açıklanabilir? Medyaya yansıyan, ilk akla gelenler şunlar: Irak'ın Komşuları Zirvesi'nin İstanbul'da değil Kahire'de yapılmasından iki ülkenin de rahatsız olması. Sürecin Türkiye ve İran'ın inisiyatifinden çıkıp ABD ve Bağdat ile Arap ülkelerin kontrolüne girmesi. İran'ın nükleer programı ile tırmanan gerilim için Ankara'nın desteğini almak. ABD tarafından kaçırılan İranlıların serbest bırakılması için yardım istemek. İran'ın Irak'la ilişkilerinin gerilmesi ve Türkiye ile işbirliği ihtiyacı içine girmesi…
Artık bölgesel karakter kazanan kriz, Bağdat'tan Kuzey Irak'a kayacak şekilde gelişiyor. Türkiye'nin önceliği tabi ki K. Irak. Iran için de en az Türkiye kadar önemli olan K. Irak, ABD'nin de askerleri için güvenli bir bölge olarak bir gelecek vaat ediyor. O zaman mesele, bu merkezden beslenen bir milliyetçilik dalgası ve PKK/PJAK üzerinden devam eden bir terör/güvenlik sorunu olarak bütün bölgenin önünde duruyor. Bu durum, bölgesel kriz merkezi olma ihtimalini besliyor. Nitekim Washington Post'tan David Ignatius; Kuzey Irak'ta "yeni bir büyük tehlikenin ortaya çıktığını, saatli bombanın tıklamayı sürdürdüğünü, Kürt milliyetçiliğinin kaygılandırdığını" belirterek; "Joseph Ralston'un, Bush yönetimine, ABD'nin PKK'yı durdurmaması halinde Türklerin Eylül sonunda işgal edebilecekleri uyarısını yaptığı söyleniyor. Konuyu bilen başka yetkililerin de benzer kaygıları var ve bir analist, Türklerin Irak'ın topraklarının içerisinde 8 mile kadar girebileceğini öngördü" ifadelerini kullandı. Benzer yaklaşımlar oldukça fazla…
Türkiye ile İran Kuzey Irak'ta ortak bir kaderle yüzleşmeye sürükleniyor. Aynı örgüt Türkiye'ye karşı korunurken İran'la savaştırılıyor. Biz bu oyunları Birinci Dünya Savaşı'ndan beri hep izliyoruz. Bence Türkiye ile İran arasında konuşulacak en önemli mesele bu! ABD PKK'yı gözden çıkarmayacaksa, İran'a karşı kullanmaya devam edecekse, iki ülke ister istemez bir güvenlik dayanışması içine girecektir. İşte o zaman, K. Irak bölgesel bir kriz merkezine dönüşecek!
Filistin'e Türk askeri gitmeli ve İsrail sınırına yerleşmeli
"Hem Gazze'de yaşananlar hem Türkiye'deki iç siyasi kriz ve kamplaşma birilerinin yeni Ortadoğu dizaynının uzantılarından başka bir şey değil. İsrail/ABD için Gazze'ye asker göndeririz ama Osmanlı'nın şanlı dönüşü olarak sunulur bu!
Filistin halkının seçimine karşı ABD, İsrail, "Filistin'in Karzaisi" olarak tayin edilen Mahmud Abbas'ın El Fetih grubu ve bazı Arap ülkeleri aynı safta buluştu. Önce ağır ambargo başlatıldı. Filistinliler açlıkla terbiye edilecek, Hamas çaresiz bırakılacak, diz çöktürülecekti. Başarısız oldu. Sonra iç çatışmalar başlatıldı. Tıpkı Irak'taki Şii-Sünni çatışması gibi. Sayısız ateşkes ilan edildi, Mekke Anlaşması yapıldı ve Ulusal Birlik Hükümeti kuruldu. Ambargo da, iç çatışma da, Mekke Anlaşması da Hamas'ı tasfiye etmek için bir süreç olarak uygulandı.
El Fetih, İsrail ve ABD omuz omuza Filistin'in bir kesimine savaş ilan etti. Mısır'dan, İsrail'den El Fetih'e silah yağdırıldı. Halk ambargo altında kıvranırken Abbas'ın kadrosuna milyonlarca dolar dağıtıldı. Ne de olsa o, Afganistan'da, Irak'ta, Lübnan'da oluşturulan yeni iktidar elitlerinden, kukla liderlerden biriydi. Çatışmalar yaşanırken İsrail Abbas'a her an yardıma hazır olduğunu açıklıyor, bu yardımı da yapıyordu. Çatışmalar sırasında İsrail kontrol noktalaları El Fetih militanlarına tamamen açıldı. Sonunda olan oldu, Hamas El Fetih'i Gazze'den çıkarttı.
Abbas, eline tutuşturulan programı harfiyen uyguluyordu. Hamas'ı yasadışı, seçimle işbaşına gelen temsilcileri hain ilan etti. Batı Şeria'da Hamas yanlılarına karşı İsrail ile birlikte operasyonlar başlattı. Olağanüstü hal kararı aldı. Ardından IMF ve Dünya Bankasın'dan, ABD ve İsrail'le işi ilişkileri olan Selam Feyyad'a hükümeti kurma görevi verdi. Tabi ABD'nin talimatıyla.
ABD, AB ve İsrail, Abbas yönetimine mali yardımlar başlatırken Gazze'yi ölüme mahkûm etti… Lübnan'da aynı senaryo uygulanmadı mı? O zaman da Hizbullah İsrail'in ateş gücüyle tasfiye edilecekti, ABD, İsrail, Lübnan yönetimi ve bazı Arap ülkeleri tarafından. Büyük bir sürpriz yaşandı. İsrail rezil bir yenilgiyle geri çekilmek zorunda kaldı… Lübnan senaryosu Filistin'de uygulanıyor şimdi. Hamas'ın Gazze'yi ele geçirmesinden sonra İsrail ve El Fetih, BM ile görüşmeye başladı. Amaç bölgeye uluslararası güç yerleştirmek. Tabi bu bir ABD/İsrail planı. Ama bu hemen olmayacak. Önce Gazze'ye çok ağır bir saldırı yapılacak. Irak'a ve Lübnan'a yapıldığı gibi. Yeni bir insanlık trajedisi izleyeceğiz…
Buraya kadar olan ABD ve İsrail'in hesabı. Bu hesapların tutmadığını da biliyoruz. Irak'ta tutmadı. Lübnan'da tutmadı. Filistin'de de tutmayacak. Neler olacağını söyleyelim:
İsrail Gazze'ye saldırıya geçtiği anda Hizbullah-İsrail çatışması yeniden başlayacak. Hem Hamas hem Hizbullah İsrail'le savaşmaya başlayacak. Tabi bu savaşın Lübnan'daki Filistinlilere sıçraması (zaten şu an Lübnan ordusuyla çatışıyorlar) ve El Fetih'e bağlı Filistinlileri Hamas'ın yanına itmesi muhtemel. Birkaç hafta içinde böyle bir çatışma bekleniyor.
İşte bu bölgesel bir kaos demektir. İran ve Suriye'yi de içine alacak, Irak'taki dengeleri değiştirecek demektir. İşgal yerine iç savaş formülünü bir kez daha düşünelim. Peki aynı senaryo bugünlerde Türkiye'de de konuşulmuyor mu? Bu bir rastlantı mı? Türkiye, ABD'nin talebi ile Lübnan gibi, Gazze'ye de asker göndermek isteyecek. Tezkere tartışacağız yakında… İsrail/ABD için gideriz ama Osmanlı'nın şanlı dönüşü olarak sunulur bu!"62[3]
PETKİM'i alanlar terör destekçileri
PETKİM'i alanlar… Hortumlayacaklar! PETKİM'in parasıyla… PETKİM'e sahip olacaklar. PETKİM'i satanlar… PETKİM'in parasını… Faiz borcuna yatıracaklar…
"PETKİM'in kökü-kökeni belirsiz, kirli, sisli, oldukça karanlık; bir kolu gidip Ermeni Diasporası'na, öbür kolu gidip Yunanistan sermayesine, bir başka kolu gidip Kazakistan'da karapara aklayıcılarının Rusya'daki kasası olmuş, hapse girmiş çıkmış bir eski oligarka, öbür kolu gidip ABD'deki bir şirkete, başka bir kolu da Avusturya'daki bir bankaya bağlanan sır perdesi kapkara bir yapıya satılması" bende bile bu duyguyu uyandırıyor. Kör testere! Damarlarımı kesiyor!
PETKİM zarar etmiyor. Kredi borcu yok. Malını satma sorunu yok. İşletme problemi yok. Nakit çalışıyor. 14 fabrikası var. 8 ortak tesisi var. Cirosu 1.6 milyar dolar. İhracatı 400 milyon dolar. Limanı var. Barajı var. Rafineri kurma hakkı var. Elektrik santrali kurma lisansı da var. İç pazarın da yüzde 33'ünü elinde tutuyor. Uzman expertiz kuruluşlar, Türkiye'nin şehircilik rantlarının tavan yaptığı en güzel yerlerinde çok sayıdaki arazilerinin değerlendirilmesi, Ege Bölgesi'nin ikinci büyük limanı olan limanın da ayrıca satılması halinde PETKİM'e 4 milyar dolar değer biçmişlerdi. 2 milyar dolara satıldı…
Alanlar açık değil. Niyetleri belli değil. Amaçları yatırım değil. 4 milyar dolar değer biçilen PETKİM'i 2 milyar dolara alıp, limanı ayrı satacaklar, belediyelere rüşvet yedirip "imar planları çıkartarak" arazilerinden "lüks konut-alışveriş merkezi- turizm merkezi rantları" çıkartacaklar, barajını ayrı, rafineri kurma lisans hakkı ile elektrik santrali kurma hakkını da ayrı ayrı satacaklar, fabrikalarını ise Akdeniz çanağında sıkıntısı çekilen tank çiftliği ve depo olarak kullanacaklar ve "vurgun vurup" geçip gidecekler. Vurgunu gölgelemek için de her saat başı yeni bir ortak peydahlıyorlar. Dün de yeni bir ortak daha açıkladılar. Bu yazdıklarım; milliyetçi hezeyan ve boş bir iddia değil. Belgesi var. İşte belgesi:
Avrupa Birliği'nin hem devletleri ve hem de en büyük küresel şirketlerin içyapılarını, bağlantılarını, bilançolarını, hesaplarını inceleyip onlara puan veren, sermaye dünyasının en güvenilir kuruluşu FITCH; "PETKİM'e 2 milyar dolar verenlerin bu parayı nakit ödeyecek durumları yok. Parayı bulmak için PETKİM'in nakit akışından yararlanabilirler" diye açıklama yaptı.63[4]
Rus-Kazak ortaklığı ve diğerleri
Milli menfaatlerimizi birer ikişer elden çıkarmaya devam ediyoruz. Hem de nasıl?
Sabiha Gökçen Havalimanı, çok yakında ihaleye çıkarılacak. Yeni Şafak gazetesi, 3 Temmuz 2007 tarihli nüshasında havalimanının Genel Müdürü İbrahim Büyükyumukoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Söyleşiyi yapan Selçuk Geçer, genel müdüre "ödeme şartları nasıl olacak" diye soruyor.
İşte müdürün cevabı: "İlk üç yıl hiç para istemiyoruz, çünkü bu yatırım dönemi. Ayrıca üç yıldan sonraki ilk yıllarda ödemeler minimum düzeyde olacak. Yıllar geçtikçe ödeme miktarları da artacak. Yirmi yıla yaklaşan dönemdekiler maksimum olacak. En çok para yirminci yılda ödenecek. Böylece ihaleyi alan şirket daha para kazanmadan ödeme yapmaktan kurtulacak."
Bu sözlerin üzerine ne söylersek söyleyelim, anlamı yok.
Şimdi de ülkemizin gözbebeklerinden Petkim'in yüzde 51'lik kamu hissesi, 2 milyar 50 milyon dolara, Rus-Kazak ortaklığı olan Trans Central Asia Petrochemical Holding Ortak Girişim Grubu'na satıldı. İddialara göre, bu ortaklığın arkasında başkaları da var: Yahudiler, Ermeniler…
Hükümetin, seçimlere yirmi gün kala böyle bir satışı gerçekleştirmesi de ayrı bir tartışma konusu. "Aceleniz ne, yangından mal mı kaçırıyorsunuz" diye sormadan edemiyoruz.
"Rus-Kazak ortaklığı" birazcık tarih bilgisi olanların aklına iyi şeyler getirmiyor. Bu ortaklık, Müslüman Türk milletine çok çektirmiş, telafisi mümkün olmayan kayıplar yaşatmıştır.
"Artık devir değişti" diyebilirsiniz. Görüyoruz ki, devir değişse de insan değişmiyor. İşte: Biz "artık devir değişti" derken, Başkan Bush "bu bir Haçlı seferidir" dedi. Dediği de fazlasıyla çıkmadı mı?
Evet, Rus-Kazak ortaklığı… Kırım Hanlığı'nın yerle bir edilmesinde de, Kafkasların ve Tuna boylarının elimizden çıkmasında da, 93 Harbindeki bozgunumuzda da, Birinci Dünya Savaşı sırasında da karşımızda hep bu ortaklık vardı.
Özellikle hatıratlara ya da şahitliğe dayanan kitaplara merakınız varsa, neler yaşanmış, daha iyi anlarsınız.
İşte bu kitaplardan biri geçtiğimiz günlerde Profil Yayıncılıktan çıktı: Gazi Osman Paşa.
93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı (1877-1878) başlayınca, İngiliz savaş muhabiri Francis Stanley, soluğu cephede alır ve savaşı Rus tarafından takip eder.
Bu kitabın konumuzla ilgisine gelince: Osmanlı'nın karşısında yine Rus-Kazak ortaklığı vardır. Hem de tüm acımasızlığıyla…
İngiliz savaş muhabiri tarafsızdır. Hatta Ruslara kızgın olduğu bile söylenebilir. İngiltere devleti, Rusların Balkanlarda ilerlemesine karşıdır ve muhabir de böyle düşünmektedir.
Stanley, savaş sırasında birçok Rus generaliyle söyleşi yapar, onların gerçek niyetini öğrenmek ister: Rusların amacı, Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan ve "kötü muameleye maruz kalan" Hıristiyanları mı kurtarmaktır, yoksa İstanbul'a kadar ilerleyip topraklarına toprak mı katmak?
Rusların İngiliz savaş muhabirine söylediği şudur: "Biz, Türklere karşı Avrupa'nın intikam silahı olmak istiyoruz."
Francis Stanley, savaşın ilk günlerinde Prens Gortschakoff ile de konuşma imkânı bulur. Rus prens, devletinin politikasını şu sözlerle açıklar: "Türkleri tamamen ezip yok edinceye kadar ordularımızı geri çekmeyeceğiz. Öyle ki, Türkler bir halk olarak varlığını sürdürse bile, bir daha asla yeryüzünün askeri güce sahip ulusları arasında sayılmayacaklar."64[5]
Rus ordusu Tuna'yı geçip ilerlemeye, Osmanlı ordusu da Plevne yönüne doğru geri çekilmeye devam etmektedir. Savaş muhabiri de, Rus ordusuyla beraber Osmanlı'nın boşalttığı yerlere girer. İlk izlenimi şudur: "Halk, (yani Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan Hıristiyanlar) birkaç kışkırtıcı dışında, Osmanlı'ya asla düşman değildi."65[6]
Savaşın ilk aşamasında, İngiliz savaş muhabirinin üslubu "bize" daha yakındır. Türk askerlerine "cesur" der, lehimize olan şeylere daha çok yer verir: "Tırnova yolculuğum sırasında, Türklerin geri çekilirken yolları üzerindeki köprülerin hiçbirisine tek bir zarar dahi vermemelerine çok şaşırdım. Ancak şaşkınlığım geniş ve derin bir nehir olan Jantra'ya varınca inanılmaz derecede arttı. Çünkü sağlam yapılı taş köprüler de el değmeden bırakılmıştı. Doğrusu bu köprülerin imhası hiç zor değildi ve ilerleyen Rus güçlerine ciddi bir engel oluşturabilirdi."66[7]
Ve Kazaklarla ilgili onlarca paragraftan biri: "Kazaklardan oluşan ileri karakolun ilerleyişi devam etti. Hesapta General Ghurko'nun komutasındaydılar ama gerçekte kendi kendilerine ilerliyorlardı. Onlar kovalıyor, yaktıkları Türk köylerinden kaçan Türkler koşuyordu. Her Kazak askeri, Türklere merhametsiz bir düşman gibi gözüküyordu."67[8]
Kitapta uzun uzadıya Plevne kuşatması da anlatılıyor. Gazi Osman Paşa komutasındaki Türk ordusunun yaptıkları ve Rusların sonuçsuz kalan büyük taarruzları…
Ama bu uzun sürmez. Mevcudu sürekli eriyen ve yardım alamayan Türk ordusu tamamen kuşatılmıştır ve Ruslara sürekli yeni takviyeler gelmektedir.
Savaşın Rusya lehine döndüğü kesinleşince, İngiliz savaş muhabiri ağız değiştirir. Çünkü her Hıristiyanın bilinçaltında olan şey, onda da vardır.
O ana kadar tarafsız kalmaya çalışan, her fırsatta Rusları ve Kazakları olumsuzlayan Francis Stanley, Türk tarafının yenilgisi kaçınılmaz olunca, Ruslara "bizimkiler" demeye başlar. Türk tarafına ise artık "düşman" demektedir.
"Düşman geniş tabyalarından bizim atışımıza etkin bir biçimde karşılık veriyor ve muhtemelen bizim atışlarımız da onların hatlarında etkili oluyordu. Bugün için kendimize kazanç sayabileceğimiz tek şey Türkleri siperlerinden dışarı sürmüş olmamız ve adamlarını çukurlara girmeye zorlamamızdı."68[9]
Buraya kadar okuduklarınızın Petkim'in Rus-Kazak ortaklığına satılmasıyla direkt bir ilgisi olmayabilir. Bazılarınız bu yazıyı ‘zorlama' olarak da görebilir.
Benim amacım, sadece, ülkemizin gözbebeği olan kuruluşları, kimlerin torunlarına sattığımızı hatırlatmak…
Bu sadece Ruslar ya da Kazaklarla ilgili bir yazı da değildir. Bu ülkede İngilizlere, Yunanlılara, Fransızlara, Yahudilere de, özelleştirme ya da başka şekilde, ciddi satışlar yapılmıştır.
Dün bize topuyla tüfeğiyle kim saldırmışsa, bugün, özelleştirme adı altında satılan değerlerimize saldırmaktadırlar. Durum budur.
Bizler, fabrikalarımızı, tesislerimizi, topraklarımızı, kuruluşlarımızı, bankalarımızı Ruslara, İngilizlere, Yunanlılara ve arkası karanlık şirketlere satmakla, iyi bir şey yapmıyoruz.69[10]
Demokrasi: "Cambaza bak!" oyununa çevrildi!
Yusuf Genç'in dediği gibi: Demokrasi Eski Yunan'dan bu yana hala tartışılan bir muamma. İlk sağlam yumruklarını Aristo'dan yemiş. Çıkış yeri itibariyle de temel referansları itibariyle de bize uzak. Demokrasiyi, çok sonraları Avrupa görmüşlerimiz vasıtasıyla tanıdık. Bu yabancı kavramı ne getirip ne götüreceğine aldırış etmeden, söylendiği gibi yaşanır zannıyla, büyük sofanın en başına yerleştirdik. Üstelik dedemizin minderini de ona verdik. Şartlar sonucu doğmamış, talep edilmemiş buna rağmen ithal edilmiş bu yabancı kavram, haliyle balkon sıkıntısı çekti. Balkonsuz demokrasiden balkonlu demokrasiyle geçtiğimiz yıllar işte bu günlere rastlar. Evin mimarisini de bozduk, ev ahalisinin niyetini de.
Ancak o günlerde, hiç kimse sesini yükselterek şunu sormadı; Gâvurun ölçüsü bizim hokkaya uyar mı? Geldiğimiz yere yanımızda getirdiğimiz sıkıntılar, gâvurun metresiyle ölçülen kumaşın bize uymayacağını doğruladı. Ama ısrarla o kumaşı kenarlarını çekiştirerek üzerimize yamamaya çalışıyoruz. Çektiğimiz her parça elimizde kalıyor, biz yine de diğer parçaya yama yapmakla uğraşıyoruz. Lenin de böyle yapmıştı. Lenin'in de idealinin de sonunun nasıl olduğunu düşünmemiz, Allah göstermesin hala elbisesine yama yapmaya çalışan biz Türklerin sonunu gösteriyor olabilir mi? Buradan bir işaret çıkar mı?
Demokrasi bu toprakların temel dinamiklerinden hareket eden bir çığlıkla yükselmedi. Kabul edelim üzerine aksi kartların oynanabileceği çok kolay bir cümle bu. Ancak fark etmek gerekir ki bu itiraf, (Emperyalist güdümlü) demokrasinin yabancılığını ve yalancılığını değiştirmez. Dünya halklarını büyük bir yalanla aldatıyorlar. Türk demokrasisi, uydurulmuş yabancı bir yalancılıktan başka bir şey değildir.
Aklınıza yatmayan düşünceler, onların bir kilosuyla bizim bir kilomuz arasında oldukça büyük farkların bulunmasından kaynaklanıyor. Magna Carta'yı demokratik özgürlüğün büyük ilanı olarak öğrenenler için söyleyebilecek bir şey yok. Köhneleşmiş Ortadoğu Avrupasının Haçlı Din adamlarının totaliterizmi demokrasi midir?
Amerika'nın Ortadoğu'da akıttığı her damla kanın içinde Samuel Huntington'la birlikte parmağı olan Francis Fukuyama; Tarihin Sonu kitabında: soğuk savaş süreciyle demokrasinin ‘liberal' olanını birleştirip ileriki yıllar için kehanette bulunmuştu. O kehanetlerin turuncu renklerle en son Gürcistan'da ortaya çıkması demokrasiye olan inanç bağımızı kuvvetlendirir mi dersiniz? Demokrasi böyle bir şey midir?
Gerçek deneyimler yolumuzu aydınlatıyor. Tarihin her döneminde adına demokrasi denilen her sistem, güç sahibi olanların kendi güçlerini ellerinin altında tutabilmek için yanlarında taşıdıkları bir aldatmaca oldu. Eflatun'un demokrasiye karşı çıkışındaki temel düşüncesi nereden ve neden kaynaklanıyordu? Bütün güç odakları, demokrasiyi yeni bir sıfatla destekleyip güçlerinin iradi kararlılığını pekiştirmek istiyorlar. Bunu Marx da kullandı, ondan öncekiler de ondan sonrakiler de.
Demokrasinin en temel tanımı; çoğunluğun karar verme iradesi. Bu: güçlü ve imtiyazlı azınlığın, kalabalıklar eliyle ve seçim hilesiyle kendi tahakkümünü sürdürmek olarak da okunabilir. Demokrasiyi uyduranlar için, kalabalıkların yanlış yapma olasılığı üzücü bir neticeye kapı aralamıyor. Oysa Müslüman dünya görüşü, kalabalığın yanlış yapma ve tahriklere kapılma olasılığını göz önünde bulundurarak, Milli İradenin ve adil yönetimin iktidarını amaçlıyor. Neticesi zulüm ve sömürüye ve Siyonist tahakkümüne yarayacak bir sözde demokratik hamle ne kadar doğrudur? Bütün bu akıl yürütmelerini Türkiye'ye yansıtıp, akseden şeyin ne olduğuna bakmak zorundayız. Sorular şunlar; Biz de demokrasi var mı? Kimin demokrasisi daha iyi? Bu sorulardan daha iyi ve sınava giren öğrencileri terleten mahiyette bir başka soru daha var; despotik ve güdümlü demokrasiyi reddetmek, demokratik talepler kümesinde değerlendirilebilecek mi?
Son soru önemli. Kirli ve masonik Türkiye, demokrasiyi hangi sıfatla anarak ona ne gözle bakıyor, bunun bilinmesi Türkiye'de neler olduğu noktasında yolumuzu aydınlatmaya yeter nitelikte. Hatırlar mısınız bilmem, Müslüman dünya görüşüne bağlı, iddia sahibi en gür siyasi hareket, bir dönem "azınlığı" sebebiyle haksızlığına kanaat getirilen bir hareketti. (Süleyman Demirel, Erbakan Hoca'nın önüne koyduğu 292 milletvekili imzalı talebe: "Biz sayısal çoğunluğa değil, siyasal ağırlığa bakarız" diyerek başbakanlığı Mesut Yılmaz'a vermişti)
"Bunlar yüzde altı" ithamının olduğu günler vardı, şimdiler de; "bunlar iki buçuk" tahkirine maruz kalınıyor. Geldiğimiz yer çıktığımız yerden uzak değil. Burada samimiyetlerin gösterilmesi ya da mevcut olmamasını konuşuyoruz. İki buçuk denilerek tezyif edilenler, elli iki buçuk olduklarında uygulama gücüne kavuşacaklar mı? Köy temalı Türk dizilerini bilirsiniz, fakirlikle boğuşan, yoksul köylü kızların hemen hepsinin dişleri porselendir, nasıl oluyorsa, içinde bulunduğumuz gerçeklik bununla birebir örtüşüyor. Gerçek olmayan çürük dişli bir sırıtışla; "Çoğunluk neyi istiyorsa o olsun" diyenler hiçbir zaman samimi olmadılar. Zira çoğunluğun, bekçiliğini yaptıkları şeyin değişmesini talep eden cümlelerine hiçbir zaman itibar etmediler. Bu, dün böyle olmuştu, onun için de yarın nasıl olacağını şimdiden kestirmek zor değil. Demokrasiyi, Hind ayinleri gibi kutsayanların geçmişini bildiğimiz için geleceklerine şüpheyle yaklaşıyoruz.
Aslında mesele oldukça açık… Demokrasi, seçme değil seçenekler özgürlüğüyse, çoğunluğun talep ve algısını değiştirmek ya da yönlendirmekle görevliyse, sizi kendisiyle baş başa bırakalım.
Eğer böyle bir elbise giyeceksek, kumaşının bizim tezgâhımızda dokunmuş olmasını istemek zorundayız. Tiyatro, sadece son sahneyi geciktirir. Rousseau'nun dediği gibi, bu hiçbir zaman gerçek anlamıyla var olmadı, var olmayacaktır da.70[11] Gerçek ve Milli bir demokraside, örnek bir laiklikte ve yüksek bir medeniyette buluşmak umuduyla…
[1] 08.07.2007 / Erdal Şafak / Sabah
[2] 19.04.2007 / Güler Kömürcü / Akşam
[3] 20.06.2007 / İbrahim Karagül / Yeni Şafak
[4] 08.07.2007 / Necati Doğru / Vatan
[5] Sayfa 40
[6] Sayfa 58
[7] Sayfa 81
[8] Sayfa 98
[9] Sayfa 125
[10] 09.07.2007 / İbrahim Tenekeci / Milli Gazete
[11] 03.07.2007 / Milli Gazete

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…