YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69803329e7970
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 3
Bugün : 10992
Dün : 57744
Bu ay : 68736
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48772049
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

İslam: başta Türkiye, tüm Müslüman ülkelerin ve mazlum milletlerin; emperyalist saldırı ve sömürüye karşı en etkin ve keskin direniş ve diriliş dinamiğidir.

İşte bu yüzden; ya ılımlaştırılıp yozlaştırılması ve emperyalizme uyumlulaştırılması veya radikalleştirilip teröre bulaştırılması ve nefret uyandırılması, her iki halde de küresel sömürüye yararlı olması istenmektedir.

 

Ya ılımlı ve istismarcı iktidarları veya radikal saldırganları bahane ederek ve laiklik-Kemalizm kılıfına bürünerek, aslında İslam'a, halkımızın saf inancına ve hayat tarzına hücum edenler; bilerek ya da bilmeyerek, emperyalist ve Siyonist merkezlere hizmet ve Türkiye Cumhuriyetine hıyanet etmektedir.

Sözde sağcı ANAP'çı, Bilderberg ajanı, soysuz ve sorumsuz tavırlı Mesut Yılmaz'ın; Avrupalı Haçlı patronlarına yaranmak için sarf ettiği "İslam, din olarak daha saldırgandır. Ona karşı, laikliği korumak üzere daha radikal tedbirler kaçınılamazdır" yaklaşımıyla; güya, solcu, sosyalist ve Kemalist geçinen bazı ulusalcı bozuntularının laikçilik takıntısı ve İslami hayat karşıtlığı, bunların aynı masonik mutfaktan beslendiklerini göstermektedir.

İslam; hem bizim milletimizin, hem de bütün bölgemizin, hürriyet ve huzur dini; toplumsal barış ve hayırda yarış disiplinidir. Öyle ise, İslam'a sadece saygı duymak değil, ona samimiyetle sahip çıkmak; en doğru ve doyurucu biçimde anlaşılıp yaşanmasına yardımcı olmak; vatanseverliğin, milliyetliğin, laiklik ve demokratik bilincin ve Atatürkçü düşüncenin tabii ve mecburi bir gereğidir. Fırsat buldukça sinsice salyasını akıtan veya açıkça saldıran bir İslam gıcıklığı; millet, memleket ve cumhuriyet düşmanlığıyla aynı şeydir. Aziz Atatürk'ün tarihi ve bilinçli tespitiyle: "İslam, Türk'ün milli ve tabii dinidir." Yani asli fıtratımızla İslam uyum içindedir. Çünkü insanı yaratan da, İslam'ı yollayan da Rabbimizdir.

Mustafa Kemal'in, hem Filistin'de bir İsrail devleti kurulmasına ve Mescid-i Aksa'nın ve Kudüs'ün Müslümanların ellerinden çıkmasına, hem de İngiliz masonlarınca desteklenen Vehhabi Suudi yönetiminin Hz. Peygamber Efendimizin, Medine'deki mübarek makamının yıkılması hesaplarına karşı:

"Gerekirse bunları önlemek üzere Türk ordusunu üzerinize göndermekten ve kanımızı dökmekten sakınmayacağız!" uyarılarında bulunması (Bak. Gazete vatan. Can Ataklı. 9.8.2008) ve maalesef her nedense, masonların yuvalandığı Dışişleri arşivlerinden böylesi tarihi bölgelerin çıkarılıp toplumdan saklanması da, bu konudaki kanaatlerimizi güçlendirmektedir.

Haçlı Batılı emperyalistler de, barbar ve bağnaz Siyonistler de, bizim ırkçı söylemlerimizden ve kuru sıkı böbürlenmemizden değil, işte bu Müslüman kimliğimizden ürkmektedir. Çünkü İslam çıkınca, milletimizden geriye sadece birbirine karşı körüklenen Türk, Kürt, Laz, Arap, Çerkez, Gürcü ve Arnavut kalacağı çok iyi bilinmektedir.

Batı barbar, siyonizm canavardır!

Kafkasya'daki Kızıl devrim de, pembe devrim de halka huzur sağlayamadı ve sağlayamazdı. Çünkü her iki devrim de rengini kandan almaktaydı.

Sanal yiyeceklerin değeri, tabii yiyecekler karşısında ne ise sanal devrimler ile ilahi-doğal değerler arasındaki fark da odur.

Rusya ile Amerika'nın; kapitalizm ve komünizm adına ve tabi siyonizm hesabına son elli yılda öldürdükleri insan sayısı İslam tarihindeki bütün savaşlardaki kayıpların en az on katıdır.

30/03/2001 tarihli Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında şöyle bir itiraf yer alıyordu: "Son seçimlerde yenilgiye uğrayınca siyasetten çekilen İsrail eski Başbakanı Ehud Barak, Demirel'le görüşmesi sırasında, bölgedeki güvenlik sorunundan yakınırken, Kudüs'ün Osmanlı dönemindeki yönetiminden esprili bir örnek veriyordu. Barak, ‘Osmanlı döneminde tek pırpırlı bir Onbaşı, 20 kişilik askeri gücüyle burayı huzur içinde yönetiyordu' ‘İstanbul'dan gelen talimatları uygulayan Onbaşı, otur deyince oturuluyor, kalk deyince kalkılıyordu'' diyen Barak'ın, ‘Osmanlı Onbaşısı'nın o zaman, şimdi bölgede kendilerinin içinden çıkamadığı işlerin üstesinden geldiğini de söylemesi, Demirel'i güldürüyordu."

Hıristiyan Amerika ile Hıristiyan Rusya elli yıldır vahşi siyonizmin kışkırtmasıyla insan kanı akıtmaya doymuyordu.

Afganistan'ı önce Rusya vurdu, ardından Amerika geldi onun göremediklerini vuramadıklarını bu sefer o vurmaya devam ediyordu.

Yıllarca bu ülkenin imam ve müezzinleri Kur'an'dan bir ayeti  "Ve ma erselnâke  illâ rahmeten lil alemin" ayetini  cemaate ezberletmişlerdi.65[1]

Kısa manası: "Biz seni alemlere rahmet peygamberi olarak gönderdik" oluyordu.

Yıllarca CIA'da çalışan, cumhurbaşkanlığı yapan baba bush, batı toplumunu ve ürettiği hukuku ve siyaseti ve demokrasiyi çok iyi bildiğinden, bu sistemin Vietnam'daki köylüyü bile memnun etmediğini bildiğinden, Somali'de karnını doyurduğu insan biraz kendine gelip gözünü açıp baktığında "Defol" dediğini işittiğinden Batının geliştirdiği sistemin tutulmadığını gördüğünden tek çıkar yol "Bundan sonra dünyayı masonlar, Medya ve mafya yönetecek" diyordu.

Sarkozy, iki tarafa da akıl vermek için Gürcistan'a gidiyordu.

Oysa Fransızlar 130 sene Cezayir'de kendi hukukunu tutturmaya çalıştı tutmadı. Hala Paris sokaklarında Fransız kurşunlarıyla sakatlanmış Müslümanlar dolaşıyordu ve hala bu Fransa Ruanda'da soykırım katliamları yapıyordu.

İsrail batı hukukunun Filistin'de tutması için kırılmadık kol, alınmadık can bırakmıyor ama başaramıyordu. Osmanlı yirmi askerle Filistini yönetirken hakkı, hak sahibine veriyordu. Çünkü, Hakkı iki pırpırlı onbaşı veya Ehud Barak belirlemiyor, hepsini yaratan Allah'ın kitabı belirliyordu.

Osmanlı ta Kuzey İrlanda'daki bir kasabaya kıtlıkla boğuşurken gemilerle yardım gönderiyor ama karşılığında "On beş günde on beş kanun çıkarırsanız yardımı gemilerden indiririz, yoksa vermeyiz" diyerek şahsiyetlerini rencide etmiyordu.

Rusya, Çarlık döneminde Hıristiyan kafayla, 1917'den itibaren Komünist kafayla Çeçenistan meselesini 400 senedir halledemiyordu. Zorla oluşturulan Sovyet paktı çöküyordu.

Osmanlı çekildiği günden beri Balkanlarda kan akmaya devam ediyordu.

Balkanlarda Müslüman katliamı için ABD, AB, NATO ve Rusya birleşti. Üç yüz bin Müslüman öldürüldükten sonra beyaz elbiseli fil avcıları gibi geldiler.

Rahmet ümmeti olan ecdadımız altı yüz yıl her dinden insanı güven içinde yaşatırken Hıristiyanların giyotininden kurtulan Yahudileri bile himayesine alıyordu. İspanya'dan gelen Sefarat Yahudileri, geldikleri yıl İstanbul Balat'ta yaptıkları Ahrida sinagogu hala ayakta duruyordu.

Ama Yahudiler Filistin işgalinin üzerinden elli yıl geçmeden binlerce camiyi yıkıyor. Mescidi Aksa'yı bile altından oyuyordu.

Sayıları çok az olan Hıristiyanlar, İslâm aleminin her yerinde kiliselerinde çan çalabiliyorlar ama milyonlarca Müslüman, Avrupa'da minareden ezan okuyamıyordu.

600 yıl Osmanlı yönetiminde malları, canları ve dinleri korunan Ermeni ve Rum Hıristiyanlar, batı destekli İttihat terakki döneminde can ve mal emniyetini yitiriyor ve ardından isyan ve hıyanete teşvik ediliyordu.66[2]

Binlerce ilim ve fikir erbabının üzerinde ittifak ettiği bu tespitlerimizi; milli bilinçli ve birikimli bir askeri kurmayımızın, ülke dertlisi ve deneyimli bir üniversite hocamızın aşağıdaki ifadeleri de teyit etmektedir:

ABD'nin 21. yüzyıl hedefinin aracı "Ilımlı İslam projesi"

E. Kur. Alb. Ömer Lütfi Taşçıoğlu'nun tahlilleri, tarihi önem taşımaktadır:

Neocora'ların yeni stratejisi: Bush Doktrini (Amerika Birleşik Devletlerinin Milli Güvenlik Stratejisi)

Yirmi birinci asrı Amerikan asrı yapacağını öne süren ABD Başkanı Bush, 11 Eylül 2001 saldırılarını Dünya hakimiyetine giden yolda el atmayı kafasına koyduğu Afganistan ve Irak'a müdahale için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir.

Bu fırsatçı tavrını kamufle ederek Afganistan'ı ve Irak'ı işgaline meşruiyet kazandırmaya çalışan ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarından bir yıl sonra yayınlanan "Milli Güvenlik Stratejisi" dokümanında, bir yandan bu müdahalelerinin kendince haklı gerekçelerini ve yeni geliştirdiği önleyici taarruz konseptini, diğer yandan ülke kaynaklarına el atmayı kolaylaştıran küresel ekonomi kavramını açıklarken, dünyanın geleceğine nasıl baktığına ve uluslar arası politikayı yönlendirmede işbirliğinde bulunmayı tasarladığı ülke ve kuruluşlara ilişkin ip uçlarını da vermektedir.

"En iyi savunma taarruzdur. Bize saldırı vuku bulmadan önce ön alıcı taarruz yapma hakkımız vardır. Demokrasi, serbest pazar ekonomisi ve serbest ticareti dünyanın her köşesine taşımamız gerekmektedir" ifadeleri ile özetlenebilecek olan Bush Doktrini'nin konumuzu doğrudan ilgilendiren kilit noktasını İslam dinine ilişkin bölümü teşkil etmektedir.

Evangelistlerin iktidara taşıdığı G.W. Bush "Özellikle İslam alemindeki ılımlı ve çağdaş hükümetleri desteklemeliyiz" ve "İslam medeniyetinin geleceğini belirleyecek olan İslam'ın kendi içindeki çatışması sonucunda yeniden şekillenmesi olgusudur" ifadeleriyle günümüzde ABD çıkarları ile uyumlu politikalar izleyen ülkelere destek vereceklerini, buna yanaşmayan ülkeleri ise birbiriyle çatıştırarak zayıf düşürdükten sonra kontrol altına almayı planladıklarını açıkça ilan etmektedir.

Bush'un Politikalarının Emperyalizm ve Küreselleşmeye Katkıları

Başkan Bush'un; "21. asır Amerikan asrı olacaktır. Tarihin bu dönemini biz yazacağız" sözleri Yeni Muhafazakârlar'ın dünyanın geleceğine ve bu gelecek içinde ABD'ye biçtiği role açıklık kazandırmakta ve ABD'nin politik kararlarında askeri seçeneklerin daha uzun süre yerini muhafaza edeceğini göstermektedir.

Neo realist akımın önemli isimlerinden Joseph Nye, siberinformatiğin askeri uygulamaları konusundaki Amerikan üstünlüğü temelinde hegemonyacı dünya düzeni görünümünü aşağıdaki ifadelerle teyit etmektedir:

"Hakikatte 20. yüzyıl değil, 21. yüzyıl Amerikan yüzyılı olacaktır. Enformasyon uluslar arası sahanın yeni geçer akçesidir ve ABD enformasyon (medya) yoluyla sert ve yumuşak güç kaynaklarının nüfuzunu kat kat artırma konusunda başka herhangi bir ülkeden çok daha iyi bir durumdadır.

Gerçekten de, medyanın ABD'nin karar sürecindeki etkileri dünyanın herhangi bir ülkesindeki etkiyle kıyaslanamayacak boyuttadır. Bunun önemli sebeplerinden birisini CIA'nın ve büyük şirketlerin görsel ve yazılı basın yayın kuruluşları üzerindeki yönlendirici etkisi teşkil etmektedir. ABD'nin hedef seçtiği ülkelerdeki basın-yayın kuruluşları üzerinde aynı etkinin benzerini yurtdışından aldıkları destekle o ülkelerdeki bir kısım yerli sermaye ve gazeteciler sağlamakta ve küreselleşmeyi açıkça desteklemektedirler. Bu kapsamda ABD yönetimi için en önemli tehditlerden birisin küreselleşmeye karşı çıkan ülkeler oluşturmaktadır.

Başkan Bush'un Neocon'ların da etkisiyle izlemeye başladığı "ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız" diye özetlediği politika yeni değildir. Richard Falk'ın da "Dünya Düzeni Nereye" adlı eserinde belirttiği gibi, "postmodern jeopolitika" 11 Eylül ile değil, ondan çok daha önce başlamıştır ve Westfalyan çizgide tasavvur edilen dünya düzenini baltalayan sürecin derin ve çeşitli kökleri bulunmaktadır.

Ancak başkan Bush'un ve onun politikalarının altyapısını oluşturan ve hemen hemen tamamı CFR'nin üyesi bulunan teorisyenlerin, ABD'nin Irak'a müdahalesinde kitle imha silahlarına sahip olduğu ve Taliban'ı desteklediği bahanesinin arkasına sığınırken, artık emperyal politikalarını bir gerekçeye dayandırma ihtiyacı bile duymayan ve dünyaya tepeden bakan tavırları ABD emperyal gücünün pervasız yöneticilerin elinde yeni tehlikeli maceralar için kullanılabileceği ve soğuk savaş döneminde bir denge unsuru olan ABD'nin tek kutuplu dönemde dünya barışı için istikrarsızlık kaynağı haline gelebileceğini göstermektedir.

Bu konuda en çok dikkati çeken husus Neocon'ların hedeflerine ulaşmada izledikleri yöntemdir. Irak gibi yeterli askeri güce sahip olmadıkları halde ABD ve diğer emperyalist ülkelere karşı direnen Müslüman devletlere karşı doğrudan askeri harekat ve işgal yolunu seçerken, Türkiye gibi güçlü silahlı kuvvetlere sahip ülkelerde öncelikle basın-yayın kuruluşlarını, sonra da yönetim kadrosunu ele geçirmek suretiyle hedef ülkenin tüm yer altı ve yer üstü kaynaklarını ve ekonomisini kendi ulusal çıkarlarına hizmet edecek yapıya dönüştürmekte ve risk almadan hedefine ulaşmaktadır.

Neoconların ve İsrail'in Yeni Osmanlıcılık ve Ilımlı İslam Aldatmacası

Amerikalı Katolik ve Protestan lobilerle yıllardır ABD'nin dış politikasını yönlendirmede çekişen ve kavga eden İsrail lobisi sonunda kendi Siyonist hedeflerini kabul eden bir işbirlikçi Hıristiyan tarikatı olarak Evangelist'leri desteklemiş ve Hıristiyan oylarının Evangelist'lere kaymasını sağlayarak Hıristiyan görünümlü bir işbirlikçi Siyonist Hıristiyan kadronun ABD'nin başına gelmesini sağlamıştır. Neocon adı verilen yeni muhafazakârların çoğunluğu Tevrat'taki kutsal toprakların İsrail'in denetimine geçmesini savunmaktadırlar. Böylece, ABD'de İsrail lobisi çok rahat biçimde bütün Amerika'yı, İsrail'in çıkarları doğrultusunda, Ortadoğu'da kullanılabilmektedir. Türkiye üzerindeki ABD baskısı da gene aynı İsrail lobilerince yönlendirilmektedir. Türkiye'deki büyükelçilerin büyük çoğunluğunun Yahudi asıllı olmalarının bu durumun bir göstergesi olduğu artık iyice anlaşılmaktadır.

Büyük Ortadoğu görünümü altında Büyük İsrail devleti, Yahudi lobilerinin çıkarları doğrultusunda Türkiye'ye kurdurulmak istenmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye'nin seksen yıllık cumhuriyet birikimi de uygulanan politikalarla tasfiye edilmekte, Türkiye İsrail'in istediği yeni Osmanlılı yapılanmasına dönüştürülmektedir. Aslında bu bölgede yaşayan Hıristiyan nüfuslar da yeni Bizans kuruluyor denilerek bu proje çerçevesinde yönlendirilmektedir. Yeni Osmanlı, ya da Bizans sözleri Büyük İsrail projesini Müslüman ve Hıristiyan bölge halklarına benimsetmek için kullanılmaktadır. Böylece Yahudilerin Siyonist plânlarına diğer dinlere mensup ülkelerin karşı çıkması önlenmeye çalışılmaktadır.

Bu kapsamda 2003 yılında yayımlanan "Sivil Demokratik İslam" adlı RAND / CIA raporunun paralelinde, "Ilımlı Müslüman Şebekeler İnşa Etmek" başlıklı 220 sayfalık bir rapor, geçtiğimiz günlerde yine RAND Corporation tarafından yayımlanmıştır. 2003'te yayımlanan "Sivil Demokratik İslam" başlıklı benzer bir rapor, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi için gerekli ideolojik zeminin "Ilımlı İslam" tasarımı ekseninde örgütlenmesini önermişti. Cherly Benard'ın kaleme aldığı yeni yayımlanan bu rapor ise, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi ekseninde İslam dünyasındaki siyasal-toplumsal cepheleşmeleri kendi müdahaleleri ve uzun vadeli stratejik çıkarları ekseninde biçimlendirme ve yaratılan bu cepheleşme üzerinden geniş bir "müttefik kadrosu" yaratma arayışlarına dönük stratejik ve taktik hedeflerini sistemleştirmektedir.

Raporda, Ilımlı İslamcı şebekelerin inşa edilmesinin ABD'nin uzun vadeli stratejik hedeflerine ulaşmasını kolaylaştıracağı ifade edilmekte ve Ilımlı İslam'ın inşasının ulus devletin tasfiyesi sürecini tamamlayacağı itirafı çıkmaktadır.

Rapordaki itiraftan da anlaşılacağı üzere "Ilımlı İslam", "Müslüman" kimliğini ön plana çıkartarak dindar halk kitlelerinin onayını alabilecek, ancak gerçekte kendi ülkesine değil, ABD ve İsrail'in Ortadoğu bölgesindeki ulusal çıkarlarına hizmet etmeyi, görev addeden bir yönetimin iş başına getirilmesini sağlayacak olan ve Evangelist'ler tarafından Müslüman ülkelere dayatılan projenin kod adı olmaktadır.

Bu kapsamda gerçek İslam dininin bozularak yok edilmesini ve böylece Türk halkının ABD ve İsrail çıkarlarıyla uyumlaştırılmasını kolaylaştırmak üzere "dinde yeni vizyon" adıyla ortaya atılan projenin tek laik Müslüman ülke olan Türkiye'de başlatılması elbette tesadüf değildir.

Son sayısında İslam dünyasında Bin Ladin'in radikalizmini reddeden yeni bir bakış açısının şekillenmekte olduğunu yazan ve AKP'nin projeyi 'sessizce' desteklediğini vurgulayan ABD'nin ünlü dergisi Newsweek "Entelektüel ve teolojik olarak en iddialı çalışma, merkezi Ankara'da olan bir grup ulema tarafından yapılıyor" ifadesini kullanmaktadır. Söz konusu ifade ABD'nin projeyi desteklediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Konuyu değerlendiren ilahiyatçılardan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen, bu tür çalışmaların 'Vatikan projesi' olduğunu belirterek, "Batı, ortadan kaldıramadığı İslam'ın içini boşaltmak istiyor" değerlendirmesini yapmakta ve Batı'nın İslamiyet'i şekillendirerek yeni bir din anlayışı yaratmak istediğini, bunun bir Vatikan projesi olduğunu ve üç yıldan bu yana diyalog adı altında sürdürüldüğünü söylemektedir.

Prof. Dr.Sezen; "Diyalog tabiatın kanunudur. Din mensupları arasında olur. Ama bizdekiler, sanki İslam'ın eksikliği varmış gibi, İslam bu medeniyete hitap edemiyormuş gibi diyalog peşindeler." "Önce İbrahimi dinler diye bir kavram getirerek yukarıda birleştirmek istediler", "Üç büyük din de, aynı değer ve aynı hakikate sahipmiş gibi. Bu o kadar yanlış, o kadar saçma ve çarpık ki. Bu sadece İslamiyet'e değil, Hıristiyanlığa da uymaz. Batının istediği şey, ortadan kaldıramadığı İslamiyet'in içini boşaltmaktır. Ilımlı İslam da AB'nin Türkiye'ye dayattığı koşullarla aynı amaca hizmet ediyor" değerlendirmesinde bulunmaktadır.

Ilımlı İslam projesi kapsamında Türk Milleti' ne dayatılan "dinler arası diyalog" ve "medeniyetler arası ittifak" gibi yönlendirmelerin temel amaçlarından birisi de "vatan" kavramının yok edilmesidir. Bazı kiralık din adamları bu yönlendirmede rol alarak "seccadeni serdiğin yer vatanındır" sloganıyla milli hudutlar içindeki "vatan" kavramının yok edilmesine hizmet etmekte ve böylece "Müslüman" kimliği istismar edilip yozlaştırılarak dindar vatandaşların ülke bütünlüğüne yönelik saldırılara tepkisi çalışılmaktadır.

Ilımlı İslam projesinin temel hedeflerinden bir diğeri de "dinler arası diyalog" kapsamında bazı İlahiyat profesörlerini bile kullanarak "İslam dini ile Hıristiyanlık arasında bir fark olmadığı" gibi bir büyük aldatmaca ile Müslümanların Hıristiyanlığa sempati duymalarının ve doğrudan ya da "İsevi Müslümanlık" üzerinden giderek Hıristiyanlaşmalarının sağlanmasıdır. Buna yardımcı olmak üzere misyonerlik faaliyetlerinin de önü açılmıştır. Sonuçta dinini kaybeden milletlerin milliyetlerini de kaybedecekleri olgusu gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.

Bu kapsamda Güneydoğu Anadolu bölgesinde 500000 Kürtçe İncil'in dağıtılması, İmar kanununda yapılan bir değişiklikle üç yıl öncesinin rakamıyla 40000'den fazla kilise evinin açılması, Ankara Batıkent kilisesinde olduğu gibi eski Vietnam gazisi subayların papaz kisvesi ile misyonerlik ve muhtemelen istihbarat faaliyetlerinde kullanılması ve kilise tamirleri ile Vakıflar Yasası dayatması, ABD'nin ve AB'nin bu konudaki gerçek niyetlerini açığa vurmaktadır.

Ne yazık ki Türk halkının büyük bir kısmı, dindar görünüşlü bir partinin ve bazı dini çevrelerin "medeniyetler ittifakı", "dinler arası diyalog", "ılımlı İslam" ve "dinde yeni vizyon" ..v.b. sloganlarla ortaya koyduğu çalışmaların Türk halkının çıkarlarıyla ve İslam diniyle hiçbir ilgisi olmadığını, bu projelerin ABD ve İsrail'in çıkarlarına hizmet amacıyla Evangelist'ler ve Yahudiler tarafından ortaya atıldığını ve projelerin uzun vadede BOP kapsamında Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını ortadan kaldırarak parçalamayı hedeflediği gerçeğini algılayamamaktadır. Bu konuda mütareke basını diye adlandırılan bazı basın yayın kuruluşları da Türkiye Cumhuriyeti'ni parçalanmaya taşıyacak bu sürecin gerçek amacını Türk halkının gözünden kaçırmak konusunda küresel efendilerinin verdiği görevi özenle yerine getirme ihanetini sürdürmektedir.

ABD'nin Eylül ayında sona eren mali yıl içinde askeri olmayan istihbarat birimlerince harcanan paranın 43.5 milyar dolar olduğu, söz konusu rakamın, aralarında CIA'nın da olduğu toplam 16 istihbarat servisince yapılan harcamaları kapsadığı, bu paranın aralarında Türkiye'nin de bulunduğu onlarca ülkede istihbarat çalışmalarında kullanıldığı bildirilmekte ve isminin açıklanmasını istemeyen bir CIA yetkilisi, bu paraların birçok ülkedeki kritik konumdaki kişilerin satın alınmasında kullanıldığını belirtmektedir. Daha önce Türkiye'deki bazı gazetecilere ABD tarafından para aktarıldığının ortaya çıktığı hatırlandığında ihanetin sebeplerinin sadece küresel efendilere hizmet amacıyla sınırlı olmayıp, aynı zamanda maddi çıkar ilişkisinin de mevcut olduğu hususu daha iyi anlaşılmaktadır.

ABD'nin ortaya attığı Ilımlı İslam projesinin bir boyutunu da "CIA'nın 2020 Hilafet Öngörüsü" oluşturmaktadır. ABD ve İsrail, bir yandan Osmanlı İmparatorluğu'nun çok dinli-çok milliyeti eyalet yapısını Türkiye'nin kurtuluş çaresiymiş gibi bir aldatmacayla medyayı kullanarak Türk halkına empoze etmeye çalışmakta, diğer yandan dindar kesime hilafet seçeneğini sunarak, 24 İslam ülkesinin liderleriyle tek tek uğraşmak yerine BOP haritasında "Islamic Sacred State" adıyla Suudi Arabistan'dan ayırdığı Mekke ve Medine'yi içeren topraklar üzerinde bir "İslam Vatikanı" kurarak, tüm İslam coğrafyasını bu devletin başına getireceği devşirilmiş bir halifenin fetvaları ile idare etmenin planlarını yapmaktadır. Bu planda "Yahudi Vatikanı" Kudüs'te, "Ortodoks Vatikanı" ise 2010'da Avrupa Kültür Başkenti, 2020'de Dünya Başkenti aldatmacasıyla Türklerin elinden alınarak uluslar arası statüye oturtulacak olan İstanbul'da "Suriçi"nde tesis edilecek, bu suretle Hantington'un Medeniyetler Çatışması tezi ABD liderliğinde idare edilen "Medeniyetler İttifakı"na dönüşecektir.

Sonuç olarak ABD'nin emperyal politikalarının daha uzun yıllar devam edeceği ve bu bağlamda Türkiye'nin yönetim kadrolarından ABD politikalarına uyumlu davranmalarının talep edileceği dikkate alındığında, Türkiye, ABD'yi yönetenlerin 21. asrı ABD asrı yapma çabalarının ya aracı haline gelerek kendisini ulusal çıkarlarına aykırı biçimde kullandırmak suretiyle ulusal bütünlüğünü tehdit eden tehlikeli senaryoların içine çekilecek, ya da ulusal çıkarlarına uygun politikalar izleyerek gerektiğinde ABD yönetimi ile ilişkilerinin bozulması pahasına ulusal bütünlüğünü ve uluslararası arenadaki saygınlığını muhafaza edecektir.

Kendi ulusal çıkarları uğruna İslam dinini ve sözde milliyetçiliği Türk halkını kandırmada bir araç olarak kullanan ABD'nin oyununun bozulması için Türk halkına önemli bir görev düşmektedir. Türk halkı, gerek din adamlarının, gerekse parti liderlerinin ve toplumu yönlendiren çevrelerin sözlerine değil; icraatlarına bakmalı ve kimlerin Türkiye'nin çıkarı için, kimlerin ise başka ulusların çıkarı için çalıştıklarının ayırımını çok iyi yapmalıdır."

Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ise şu önemli tespitleri yapmaktadır:

Sömürge dili olarak din ve İslam düşmanlığı

Büyük güçler coğrafyaya hâkim olmak için kültürlere hâkim olmanın bir zorunluluk olduğunun hep farkındaydılar. Uzun süreli hâkimiyet peşinde koşanların hedef olarak inançları almalarının nedeni buydu. Bu yüzden papaz, tacir ve asker hep birlikte dünyanın dini, siyasi, ekonomik ve sosyolojik fethine çıkıyorlardı. Coğrafyayı sömürebilmek için o toprak üzerinde yaşayan halkların sömürülmeye uygun hale getirilmesi gerekiyordu. Bunun için de halkların yaşadığı fiziki coğrafyadan daha çok inanç coğrafyaları hedef alınıyordu.

Kapitalizmin ruhunun Protestanlık olduğunu söyleyenler bir bakıma bu stratejiye katkı sağlamış oluyorlardı. Modernleşme, kalkınma, ilerleme, gelişme, insanileşme ve yükselme kapitalizme bağlıdır. Kapitalizm varlığı Hıristiyanlığın bir formunun etkinliği ve yaygınlığıyla ilgilidir. Daha açıkçası onlara göre, çağdaş kapitalizm kaynağını Protestanlığın ruhundan almaktadır. Demek ki bu anlamda sorun modernleşme ve gelişme sorunu değil Protestan ruhuna sahip olmak sorunuydu.

Tarihi süreç içerisinde Avrupalı sömürgeciler bugünde ABD'li neoconların yaptığı gibi -kendileri gibi inanmayanları, kendileri gibi inanır hale getirmek için onlarca kanlı savaşa girişmişlerdir. Papaların, Haçlı seferlerini yönetenlerin, sömürge savaşlarının komutanlarının ve büyük kâşiflerin dili hep aynıydı. Günümüzde de tarih aynı düzlemde akmaktadır.

ABD'nin Sömürge Siyasetinde Dinin Rolü!

Amerikan yayılmacılığı meşru temellerini "Mesihsel" sözleşmeye dayandırır. Amerikalılarca 19. yüzyılda geliştirilen "Manifest Destiny" (Belirlenmiş Yazgı) teorisinde bu durum açıkça ifade edilmiştir. Buna göre Amerikalıları seçilmiş ve  kutsanmış  bir  halk yerindeydi ve dolaysıyla Tanrı tarafından vahşi milletlere uygarlık modeli oluşturmakla görevlendirilmişti. Bu algı bir çok ABD Başkanın ve düşünürünün yol haritasını belirlemiştir. william Allen White, mevcut "Dünyada, dünya fatihleri olarak ilerlemek, Anglo-Saksonların "Apaçık Yazgısıdır". Onlar, yazgının, "denizin tüm adalarına sahip olmak" ve kendilerine boyun eğmeyen halkları "ortadan kaldırmak" görevine atadığı seçkin halktır der. A.J. Beveridge, bu anlayışı daha da ileri taşıyarak seçimi yapan "yazgı" değil, doğrudan doğruya "Tanrı" olduğunu söyler. Ona göre, Tanrı Tötonik halkları, "bu dünyanın kaos egemen olan bölgelerinde sistem kuracak olan efendi örgütleyiciler" olarak yaratmıştı. Onlara "Tüm yeryüzü topraklarında gerici güçleri yenecek" gelişme ruhu vermişti. "Vahşi ve bunak halklar" üzerinde etkili bir yönetim gösterebilmeleri için, yönetmekte usta kişiler olarak yaratmıştı. Tüm Töton ırklar içinde Amerikan halkını, "sonunda dünyanın dinçleştirilmesine öncülük etmek üzere" seçilmiş ulus olarak göstermişti. Amerika'nın yüce görevi buydu.

Beveridge çeşitli konuşmalarında şöyle diyecektir: "Amerikan Cumhuriyeti, tarihin en üstün ırkının kurduğu bir cumhuriyettir. Tanrı tarafından yönlendirilen bir devlettir"… Bu cumhuriyetin liderleri de yalnızca devlet adamı değil, aynı zamanda Tanrı'nın peygamberleridir."

Bugünkü ABD Başkanı Bush'un ifadelerinde de aynı üslup ve inanç hâkimdir. Başkan Bush "yıldızların ötesinden aldığı ilhamla" yönettiğinden söz etmiştir. Mücadelelerini bir çeşit "Haçlı Seferi" olduğunu da açıkça ifade etmiştir. Başkan Bush; ABD'nin "İslamcı faşistlerle savaş halinde olduğu açıkça görüldü" şeklinde sık sık açıklamalar yapmaktadır.

(Ancak, neo-con zihniyetinin ve Avengelizmin, Siyonist Yahudi düşüncesinden kaynaklandığı asla unutulmamalıdır. M.Ç.)

Dünyada yaşananlar ABD'nin dış politikasında katı ve mutlak dini figürlerin belirleyici olduğunu gösteren kanıtlarla doludur. Edvar Said şöyle der: "Amerika dünyanın alenen en dinsel ülkesidir. Tanrıya yönelik referanslar, bozuk paralardan binalara kadar ulusal hayatta kullanılan ortak deyimler bu minvalde nüfuz eder. Tanrıya çok şükür, Tanrının ülkesi. Tanrı Amerika'yı korusun ve böyle gider."

İslam'ın Ayarını Düşürmek

ABD, küresel hâkimiyetinin önünde, İslam dinini en büyük engel olarak görmektedir. Bu nedenle Amerika, İslam dinini alternatif olmaktan çıkarılması ve enerji kaynaklarını denetim altına alınmasını stratejisinin odağına yerleştirmiştir. Bu amaçla bir yandan "medeniyetler  arası   çatışma" tezi   devreye sokulmuş diğer yandan da İslam ülkeleri arasında medeniyet içi çatışmalar da alabildiğine körüklenmiştir. Bugün Irak'lının Iraklıyı vurması ya da Şii/Sünni çatışmalarının bu tür provokasyonların ürünü olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur. Soğuk Savaş sonrası Amerika, bütün operasyonlarını, projelerini ve kuvvetlerini İslam coğrafyası üzerinde yoğunlaştırmıştır. Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi aslında küçük İslam; büyük İsrail Projesi anlamına gelmektedir. Amerikalının nezdinde terörle mücadele de İslam'la mücadeleye eşdeğerdir.

A. Lake, "Savaşmak için yeni bir düşman ideoloji arayan Amerika'nın hâlihazırdaki tek süper güç olması sebebiyle, İslâm üzerine yeni bir ıslah hamlesinde başı çekmeye kendini odaklaması gerektiği"ni vurgulamıştı. Onlara göre Komünizm sonrası İslam "Batı'ya meydan okuyan ve onun güvenliğini tehdit eden ikinci bir tehlike'dir. Nitekim "dinler ya da kültürler arası diyalog" bu tür amaçların yan ürünü olarak devreye sokulmuştur. Amaç Müslümanların kafalarının karışmasını sağlamaktır. Diyalog çalışmaları "iki farklı medeniyetin insanlığın ortak iyiliği için bir çıkış yolunun bulunması için değil, bir dinin, yani İslam'ın dönüştürülmesi, Batı'nın hazmedebileceği, kontrol edebileceği bir inanç sistemi haline getirilmesi" amacına yönelik olduğu açıktır.

ABD, böyle bir politika ile bölgedeki egemenliğini pekiştirmek istemektedir. Lake, "bizim hedeflerimizin en önemlilerinden olan serbest pazarın oluşumu, demokratik alanın genişlemesi ve kitle imha silahlarının yayılmasına belli sınırlar getirilmesi gibi konularda bizimle tamamen aynı düşünen ılımlı Ortadoğu devletleri kurmaktadır" diyor. Bunun yolu da İslam'ın sulandırıp dejenere etmek, ayarını düşürmek ve ılımlı hale getirmekten geçmektedir. Böylece Müslümanlar "vurana elsiz, soyana dilsiz" hale getirilebilecektir.

Batının Mantığı: Terör Sorunu Değil İslam Sorunu Vardır!

ABD'li yazar Michael Scheuer'in nispeten tarafsız bir biçimde yazdığı Kudret Körlüğü, adlı eserinde şu çözümlemeyi yapar: "Amerikan'ın El Kaide'yle karşı karşıya kalması, bu durumun doğrudan "Bin Ladin Sorunu" olarak tanımlanmasına izin vermez. Dürüstlük, bunun Müslümanlarla ya da İslami bir sorun olarak tanımlanmasını gerektirmektedir. Bunu söylemek, gerçeği kabul etmektir. Bu ifadenin, dünyanın en büyük dinlerinden birini yerdiğine dair gizli ya da açıktan hiçbir çağırışım yoktur. Aslına bakarsanız, Batı tarihinde, Hıristiyanların inançlarını reddetmek ya da onlardan vazgeçmek yerine savaşmaya, ölmeye ve hatta kazığa bağlanıp yanmaya hazır oldukları zamanlar olmuştur. Kenneth Minogue okurlarına, "Hıristiyan tarihi, barış taraftarlarının meydan okuma diye nitelendirdikleri gaddarlıkların kanıtlarıyla doludur" hatırlatmasında bulunmuştur. Benim de ait olduğum Katolik geleneğinde, bugün aziz olarak tapılanlar savaşçı statülerini, Papa II. Urban'ın başlattığı, Roma tipi cihat olan Haçlı Seferlerinden almıştı. Öreğin James Reston Jr., Tapınak Şövalyeleri'nin Katolik ordu düzeninde, düzenin "ilhamını, İsa uğruna öldürmenin cinayet değil hidayet' ve 'bir putperesti öldürmenin, İsa'ya methiye düzenlemek olduğu için zafer kazanmakla aynı şey' olduğunu ilan eden Clairvaux'lu St. Brenard'dan aldığını" yazdı. Müslümanların inandıklarından şaşmadıkları açıktır. Bugün Bin Ladin, el Kaide, Taliban ve benzer kafadaki İslamcıların dışında on milyonlarca Müslüman, inançlarının ABD yönetimindeki Batılı Haçlılar tarafından saldırıya uğradığına, Tanrı ve Peygamberinin emrettiği üzere, inançların savunmak için tüm Müslümanların adım atmamaları halinde, İslam'ın ortadan kaldırılmasının bile söz konusu edilebileceğine inanmaktadır.

İslam Modernite'ye Direnmektedir!

Fukuyama; "tarihin sonu"na gelindiğini, neredeyse dünyanın tamamının bu sona doğru büyük bir azimle yürürken, İslam Dünyasının tarihin akışına karşı bir duruş içinde olduğunu söylerken, aslında İslam'ı bir anlamda doğrudan hedef göstermektedir. Fukuyama'ya göre "modern liberal demokrasinin ilk önce Hıristiyan Batı'da doğmuş olması tesadüf değil, çünkü demokratik hakların evrenselliği birçok anlamda Hıristiyan evrenselliğinin seküler bir formu olarak görülebileceği" iddiasında bulunmuştu. Ona göre, modernitenin kurumları yalnız Batı'da değil, Doğu, Güney Asya, Latin Amerika, Doğu Avrupa gibi ülkelerde   hükmünü   sürdürmeye   başlamıştır.

Fukuyama'nın aklını karıştıran soru ise "İslam'da ya da kökten dinci İslam'da Müslüman toplumları moderniteye direnmeye iten" şeylerin ne olduğu hususuydu.

Topraklarımızı Yağmalamayın, Petrolümüzü Çalmayın

Bin Ladin'in (şekilci, itici ve nefret ettirici) İslam yorumuna ve yürüttüğü kör teröre karşı çıkmak insan olmanın gereğidir. Ancak bu onun aşağıdaki sözlerinin haklılığını da gölgelemez. Bin Ladin, 2002'inin Ekim ayında Amerikalılara gönderdiği mektubunda, "İnsanlık tarihinin en berbat uygarlığının sizler olduğunu söylemekten üzüntü duyuyorum" diye yazmıştı. "Topraklarımızı yağma edip hazinelerimizi ve petrolümüzü çalıyorsunuz….

Birlikleriniz ülkemizi işgal ediyor…. Irak'taki Müslümanları aç bırakıyorsunuz, peki en canavarca, şeytanca, adaletsiz eylemler listenize eklemediğiniz ne kaldı?". Amerika için gerçek, İslam dünyasına karşı tutumumuz ve eylemlerimizden hiç hoşlanmayan pek çok ve sayıları giderek artan Müslüman'ın, bize karşı silahlandığını veya sonunda silahlanacağını kabullenmektir. Bu gerçeği kabul etmek, bizlerin, yani Amerikan halkının, ülkemizin güvenliği ve yaşam biçimimize olan tehdidi ortadan kaldırmak için ne yapacağımızı alenen tartışmaya ve karar vermeye en sonunda hazır oluğumuz anlamına gelir."

Sonuç Yerine

Büyük güç olmanın önemli göstergelerinden birisi de büyük dinler üzerinde kurulan hâkimiyetle ilgilidir. Bu anlamda inanca hâkimiyet, coğrafya'ya hâkimiyetten daha etkilidir. Küresel güçler sömürülerini meşru gösterebilmek için tarihi süreç içerisinde çoğu zaman büyük dinlerden onay almak zorunluluğunu hissetmişleredir. Türkiye'yi ziyareti sırasında İngiltere Kraliçesinin camiye girerek bu tür bir mesaj verme gayreti bunun içindir.

Sonuçta; din, mezhep ya da etnisite küresel güçler için yalnızca birer hâkimiyet aracıdır. Bu nedenle din, soğuk savaş sürecinde ideolojiye karşı kullanılmıştır. "Medeniyetler Çatışması" tezi de soğuk savaş sonrası dinin dine karşı kullanılmasını anlatır. Bu bağlamda İslamiyet küresel güçler tarafından sürekli hedef yapılmıştır. Son zamanlar da yumuşak, ılımlı, ayarlı ve endeksli bir din anlayışını, İslam ülkeleri arasında yaygınlaştırmak için proje üstüne proje üretenlerin hedefi İslam coğrafyasındaki küresel sömürüyü garanti altına almaya yöneliktir. Gerçekte Batılı güçlerin bir "terör sorunu" yoktur, İslam sorunu vardır. Bunun farkındalar ve onu aşmaya çalışmaktadırlar.

Küresel güçlerin Afganistan, Irak ya da diğer İslam coğrafyasında radikal, terörist, militan ve kökten dinci olarak niteleyerek yaptıkları müdahaleler gerçekte İslam'a yönelik saldırılardır. Bu tespiti yalnız biz değil fikir namusuna sahip ABD'li düşünürler de yapmaktadır.[3]

Artık bir ittifak, bir infilak, bir inkılâp bekliyoruz

İbrahim Veli'nin dediği gibi:

"Ne oldu mu?" yerine; "ne olacağım?" demelidir. Her şeye yüzyıl öncesinden başlamak gerekir: Yıl 1897 Basel'de Siyonist bir kongre toplanmıştır ve dünyaya yön vermeye çalışmaktadır. Önce Osmanlı'nın beynini ve başını (Abdülhamit Hanı), sonra Osmanlı'yı, en sonunda da Osmanlı'nın özü olan İslam'ı yok etme kararlığındadır. Bu kararı vermesindeki en büyük etken ise kendi inancını ve idealini savunan insanlar için bir ittifak adresi oluşturmayı başarmasıdır. Diğer ifade ile tabanını bulmasıdır. Anlıyoruz ki: işte bu kadar önemlidir tabanını bulmak, ittifak adresi olmak…

Siyonizmin mücahitleri yirmi yıl uğraşıyorlar, ilk hedeflerini gerçekleştiriyorlar ve Abdulhamid'i tahtan indiriyorlar. İkinci hedef için bir engel çıkıyor: Çanakkale. Bunu dolaylı yoldan aşmak için bir yirmi yıl daha uğraşıyorlar. Artık içerden savaşmak zorundalar, Osmanlı yok belki ama Türkiye var! Olsun İsrail de var artık. İlk elli yıl, plana göre tamam olunca, ikinci dönem başlıyor. Büyük İsrail döneminin sonuna gelinirken İslam cephesinde bir kongre toplanıyor: D-8. Yıl 1997… Abdülhamit Han'ın temsilcisi ve Osmanlı'nın varisi Türkiye'de, Osmanlı'nın özünün yok edilemeyeceğini, aksine bu özün yeni bir dünya kurulup insanlığa yön vereceği müjdeliyor. Bu gücü nereden alıyor? Adamların yüzyıllık planı tam amacına ulaşacakken, nereden çıkıyor bu hamle? Eğer ittifak edeceğin adresi bilirsen, sağlam zemin olan, "tabii taban"la olmayı göğüslersen; değil yüzyıllık, beş bin yıllık planları bile bozabilirsin. Ama ittifak adresini şaşırır, inançlı ve iddialı taban olma yerine, kiralık ve kukla tavan olmaya kalkarsan; D-8 zirvesi yerine BOP zırvasına kurban gidersin!

İttifak adresini bulmana ışık tutacak şey ihlâsındır. İttika (takva) sahibi olmaya çabalaman zaman kaybını ortadan kaldıracak ve iyi ahlaklı olman tabanı güçlendirecektir. "Garip ama müjdelenen" işte bu insanlar, kendilerine bahşedilen ihsan sayesinde, yeni bir dünyayı nasıl kuracaklarını istişare eden, çalışma sistemlerinde itaat ve sadakati gözetenlerdir. Yüzyıl önce Balkanlar, Kafkaslar ve Libya bizimdi, yüzyıl sonra niye bizim olmasın! Ama ittifak nedir bilmezsen, değil Trablusgarp'ı Diyarbakır'ı bile senden istemezler mi?

Bundan kırk yıl önce ittifak adresi arasan bulamazdın. Çünkü bir fetret devri yaşanıyordu. Ne zaman ki 1969'da Millî Görüş hareketi başlatıldı, böyle bir sorun kalmadı. Son yirmi yılda ise, ittifaktaki intizamın zirvesini de, irtibatsızlığın hezimetini de hep beraber gördük. Geriye tek mesele kaldı: gerçek ittifak ile sahte fotokopi ittifakın fark edilmesi! Nasıl fark edilecek? Şekle bakarsan aldanırsın, muhtevaya bakacaksın, içeriğini araştıracaksın. Cevher misin, cüruf musun, bunu anlamak için potaya girmek zorundasın. Çünkü bir devrin batacağı yere doğru hızla yaklaşılmaktadır. Sakın yanlış zamanda yanlış gemide bulunan Anzaklar gibi olma! Çünkü gâvurun gemisinde ibadet etmen seni kurtaramayacaktır. Ah bir bilsen; senin yüzyıl planın bile hazır! Ama sen, ittifak için hazır mısın? İttifak biziz kardeşim, çalışmayı elden bırakma. Çünkü bir ittifak bekliyoruz."

İnançla ve inatla, kutlu bir infilak ve mutlu bir inkılap bekliyoruz!..

Hz. Peygamber iştiyakla müjdeliyor, zıvanayı yitirmiş beşer ihtiyaçla bekliyor, İlahi adalet ve kader çarkı o güne doğru ihtişamla dönüyor!

Bir yandan ezilip üzülüyoruz, ama asla eğilip büzülmüyoruz… Sefine-i Nuh'un sahili selamete yaşanacağı günü hasretle ve hararetle özlüyoruz. "Uğrumuzda cihat edenleri, elbette hidayete eriştirip (saadet ve selamet yollarımızı göstereceğiz). Şüphesiz Allah ihsan ehliyle beraberdir."68[4]

"(Allah'ın vaadine ve fetih müjdesine inanmayanları) artık sen onları bırak ve bekle… Zaten onlar da ( kuşku ve tedirginlik içinde) beklemektedir."[5]

"Ve Allah şanlı bir zaferle yardım etmesi için…

"Allah hakkında kötü zanda bulunan (zalim ve kafirleri daha güçlü sanıp onlara sığınan) münafık erkeklere ve münafık kadınlara… (Yüce Allah'ın zatında, icat ve icraatında ve Kur'an'ın kurallarında ona eş ve ortak koşan) müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azap etmesi (rezil ve zelil hale getirmesi) için (müminlere fetih verecektir) Bunların Müslümanlar için bekledikleri kötülük ve kölelik çemberi kendi başlarına geçecektir." 

"Göklerin ve yerlerin orduları Allah'ın (emrinde)dir. Allah Aziz ve Hakimdir."[6]

 


[1] Enbiya 107

[2] Milli Gazete / 15 08 2008 / Mahmut Topbaş

[3] Aylık Strateji Dergisi-Jeopolitik-Temmuz.2008

[4] Ankebut: 69

[5] Secde:30

[6] Fetih:3,6,7

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Oğuzhan ÇILDIR

Oğuzhan ÇILDIR

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...