Birinci iddianamenin ağırlık noktası ve dayanakları telefon görüşmelerinin kayıtlarıydı. Bu yüzden de Ergenekon davası, bant çözümlerinden ibaret kaldı ve inandırıcı bulunmadı. İkinci iddianamenin hazırlığı sırasında ise, tesadüfe bakın ki bir takım operasyonlarla ortaya krokiler, gömülü silahlar, bombalar çıkmıştı. Sanki Ergenekon’a inanmayanlar, bu insanların gerçekten çok karanlık işler planladıklarını ve bunun için cephanelik oluşturduklarını görsün diye bir kurgu hazırlanmıştı. Medyada “Dev dalga” diye yansıtılan, bir kısım rektörleri, öğretim görevlilerini ve sivil örgüt temsilcilerini kapsayan ve AKP’ye muhalif seslerin susturulmaya çalışıldığı izlenimi yaratan 12. tutuklama operasyonları da panikatak psikolojisinin tetiklediği bir pervasızlık anlamı taşımaktaydı.
Suça bulaşan, haddini aşan ve kanunsuzluğa kalkışan, sıfat ve statüsü ne olursa olsun, herkesin hesaba çekilir olması, devletimizin ağırlığının, saygınlığının ve tarafsızlığının ispatlanması, elbette sevinilecek ve sahiplenilecek bir olaydı. Ama yargının ve emniyet organlarının “siyasi intikam almaya, muhalif sesleri bastırmaya, asıl ve acil ülke sorunlarını unutturup gündem saptırmaya” alet edilmeye çalışılması ise, çok ciddi ve endişe verici gelişmelere gebe bulunmaktaydı.
Üstelik, bu operasyonlar; “Acaba Atatürkçülük maskesi altında pek çok yolsuzluklara karışan, organ mafyacılığından, AB fonlarıyla toplumu çağdaşlaştırmaya; başörtüsü ve Kur’an kursu bahanesiyle İslam’a ve Müslüman halkımıza sataşmaya kadar birçok haksız ve hayasız işlerle uğraşan ve Kemalizm görüntüsüyle masonik hıyanetleri saklamaya çalışan bir takım karanlık adamları ve odakları aklamayı mı amaçlamıştı? sorularını bile hatırlatmaktaydı. Yoksa, aslı ve astarı malum İhsan Doğramacı’nın varisi ve Morrison Süleyman Demirel’in hamisi Prof. Mehmet Haberal ile, Başbakan Recep T. Erdoğan’ın birbirlerine iltifat ve ikramlarını bilmeyen kalmış mıydı?
Rahmetli Bülent Ecevit’in hastalığı sırasında adı ortalıkta çok dolanmıştı. Ecevit az daha Haberal’ın yönettiği Vakıf Hastanesi’nde ölüyordu. Eşi Rahşan Ecevit ‘kocasını hastaneden kurtardığını!’ açıklamıştı. Acaba dünyanın hiç bir ülkesinde hastanede son nefesini verecekken, çıkarılan ve iyileşen başka hasta var mıydı!
Ya Süleyman Demirel kimin adamıydı?
“Bu ülkenin hangi sokağında topal karınca var, ben bilirim” efelenmesini dilinden düşürmeyen ve kartel medyasına malzeme olarak veren Demirel’e beş yaşında babasız kalmış çocukların hesabını sorsak; karşımıza, “Binaenaleyh geçmişi kurcalamamak lazım” diyen bir adam çıkar? Anlaşılan, Demirel daha çok Ergenekoncu uğurlayacak, daha çok geçmiş olsun telefonları açacaktı…
“İnceldiği yerden kopsun” diyerek iki yüz altmış küsur milletvekilli partisini parçalamış ve ülkeyi 12 Mart’lara, 12 Eylül’lere sürüklemiş bir Demirel, Ergenekon’un hangi bağını koparmaya çalışmaktaydı?
Eşref Bitlis Paşa’nın uçağı düştüğünde hemen ona koşmuştu gazeteler: Acaba haberi var mı idi? Kameralara “Bu bir kazadır” beyanatını verirken O, ilk yardım ekipleri/araştırmacılar dahi ulaşmamıştı olay yerine. Kazaları bir yol açacağı olarak mı kullanıyordu birileri? Çankaya yollarının açılması mesela. Tarihlere dönüp bir daha baksak, fena olmazdı!
12. Ergenekon dalgasında gözaltına alınan Mehmet Haberal’ı uçağa bizzat bindirmiş Sayın Demirel. Kartel medyası romantizm katmış olaya. Haberal’ı bizzat ve şahsen Demirel uğurladı. Hebaral da dedi ki: “Ben de Zincirbozan’a uğurlamıştım.”[1]
Şiddet, hiddet, zahmet ve hakaretle alındığına dair video görüntüleri TV kanallarında yayınlanırken insanın kanını donduran işkence sesleri ve ağlama inlemeleri altında Tuncay Güney’in verdiği ifadeler -kendisi bile defalarca işkence altında söylediği için reddettiği halde-bu zorla söyletilmiş dayatma kurguları üzerinden hazırlanan Ergenekon iddialarının ne denli hukuki ve ahlaki olduğu da herhalde daha çok tartışılacaktı.
PKK tanık, TSK sanık sandalyesindeydi!
İkinci iddianameyle, Türk Ordusu’na general seviyesinde komutanlık etmiş subaylar sanık sandalyesine oturtuluyordu.
Genelkurmay Başkanları terörist başı gibi gösterilmekteydi!
“Ergenekon demek TSK demektir!”
Tuncay Güney’in ifadesine yazdırılan bu çarpıcı cümle, Ergenekon tertibinin hedefini ortaya koyuyordu. Suçlananlar ve basında hedef tahtasına konulanlar, 5 genelkurmay başkanıydı.
İddianamede Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ da, Ankara Ticaret Odası’nda düzenlenen “Devrim Yasaları’nın 80. yılı” paneline katıldığı, bu panelde “yeni bir oluşumun kurulduğu” öne sürülerek hedef gösteriliyordu
PKK’lı gizli tanık sayısı 11’e yükseltilmişti
Emekli orgeneralleri suçlayan, aleyhlerinde tanıklık edenler ise ABD destekli terör örgütü PKK militanları oluyordu.
İlk iddianamede iki olan PKK’lı gizli tanık sayısının yeni iddianameyle on bire yükseldiği anlaşılıyordu.
Medyaya sızdırılan bilgilere bakıyoruz:
“Ergenekon soruşturması başlar başlamaz çok sayıda PKK’lı terörist savcılığa başvurarak ifade vermek istediklerini belirttiler… Birçoğu Ergenekon savcılarına mektup yazdı… Mektupların sonrasında PKK’lı olmaktan hükümlü ve tutuklu bulunan isimler tek tek Ergenekon savcılarına ifade verdiler… İddianamenin yazımı devam ederken PKK’lı tanık sayısı daha da arttı… Son iki hafta içinde tutuklu 3 kişi daha cezaevinden savcılığa götürüldü, ifadeleri alındı”…
Medyaya yansıyan bu ifadelere göre, Komutanların tutuklanmasıyla PKK’lılar yalan ifade vermek için F tipi Savcının kapısında, kuyruğa girmiş görünüyordu.
Apo’nun “kara kutusu; gizli tanık ve bilirkişiydi!
Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı ile yapılan yazışmalarda gizli tanık “Galip”in Hamza Bindal olduğu ortaya çıkıyordu.
Hamza Bindal asıl kimliği şöyleydi: “Abdullah Öcalan’ın köylüsü. Ağabeyi Hasan Bindal da Apo’nun çocukluk arkadaşı ve örgütteki iç çekişmeden dolayı öldürüldü. Hasan Bindal’ın ölümünün ardından Apo Hamza Bindal’ı (gizli tanık) yanından hiç ayırmadı.”
Apo’nun ‘kara kutusu’ olarak bilinen Hamza Bindal halen Gaziantep Cezaevi’nde tutuklu bulunuyordu. PKK’lı “gizli” tanık Hamza Bindal “Ergenekon örgütü” ile ilgili bir şey bilmediğini de dosyasındaki ifadesinden ortaya çıkıyordu.
“Ben Ergenekon Terör Örgütü üyelerini ve bu şahısların yapmış oldukları faaliyetleri bire bir bilen biri değilim” diyordu.
Ve tabi Genelkurmay savcıları yalanlamakta gecikmemişti
Diğer PKK’lı “Deniz” kod adlı gizli tanık da “Ergenekon terör örgütü ile ilgili somut bilgi sahibi değilim” diyor. Ancak aynı “Deniz”, 1993’te Diyarbakır da şehit edilen Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın PKK tarafından öldürülmediğini öne sürüyordu.
Ergenekon savcılarının gizli tanığının ifadelerini 5 Aralık 2008 tarihinde yalanladı. Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın “bölücü terör örgütü ile çıkan çatışmalarda, birliklerini kahramanca sevk ve idare ederken bölücü terör örgütü mensupları tarafından açılan ateş sonucu vurulduğunu” belirtiyordu.
Timsahın çenesi ve gövdesiyle değil de, kuyruğu ile uğraşmak gaflet miydi, hıyanet miydi?
Türkiye’de Ergenekon tipinde, derin çeteleşmeler ve tehlikeli cepheleşmeler elbette vardı. Asker ve sivil bürokratlardan, marazlı medya patronlarından, yazar-çizer rambolarından, sömürü-sermaye baronlarından, kiralık din adamlarından ve satılık siyaset figüranlarından bu kirli ve gizli yapılanmalara katılıp kullanılanlar da herhalde bulunmaktaydı. Ancak:
a) Bütün bunların dış bağlantısı ve uluslar arası boyutları niye hiç gündeme taşınmaz ve tartışılmazdı?
b) Kurgu roman tarzında hazırlanan; temel hukuk kuralları ve özel hayatın kutsallığı ayaklar altına alınan ve masum kişilerin hayat boyu yaftalanıp bu iftiralarla yaşayacağı, uyduruk iddialar yazan ve yayınlatan bir yargıya nasıl güven duyulacaktı?
c) Emperyalist odaklara, Siyonist uşaklarına ve iktidarın hıyanet ve haksızlıklarına karşı çıkan herkesi susturup pusturma operasyonuna dönüştüğü kanaati yoğunlaşan bir dava ile ülkenin sorunlarına nasıl deva bulunacaktı?
d) Ve hepsinden daha üzücü ve ürkütücü olarak; her kurumda benzeri bozuk tiyniyetlerin çıkması doğal sayılan bazı şahsiyetleri bahane ederek; ülke varlığımızın ve bağımsızlığımızın sigortası konumundaki kahraman ordumuzu, topyekûn karalamaya, töhmet altına sokmaya, toplumdaki saygınlık ve ağırlığını sıfırlamaya, TSK’yı aciz, çaresiz ve desteksiz bırakmaya yönelik bu sinsi girişim ve gayretler, yoksa kasıtlı mıydı ve bu tahribatlar nasıl onarılacaktı? GKB Org. İlker Başbuğ’un 14 Nisan 2009’da Harp Akademilerindeki basın toplantısına, Ergenekon batağına bulaştırılmaya çalışılan, eski Genelkurmay Başkanları İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Yaşar Büyükanıt’la birlikte çıkması oldukça önemli ve anlamlı bir mesajdı.
Örneğin: Jandarma Albay Temizöz için, F tipi tutuklama emri mi verilmişti?
Yoksa asıl suçu Kayseri’deki ABD ve AB uşağı bazı Fetullahçıların gizli ve kirli ilişkilerini deşifre etmek miydi?
Albay Temizöz, 11 Mart’ta Fetullahçı astsubaylara suçlarını itiraf ettiren komutandı. 12 Mart’ta ise Fetullahçı Av. Musa Öncel, Temizöz’ün “Asit kuyularına atarım” dediği iftirasını attı. 13 Mart’ta Diyarbakır’da polisler aleyhinde ifade hazırladı. 23 Mart’ta gözaltına alındı. 25 Mart’ta yetkili olmayan Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi tutukladı. Albay Temizöz Öcalan’ı sorgulayan ekibin de arasındaydı.
e) Bütün bunlar; suçluları yakalayıp etkisiz bırakmaktan ziyade onları dolaylı biçimde aklamayı ve birkaç figüranı kurban edip asıl sorumluları ve sorunların kaynağını saklamayı mı amaçlamıştı?
f) Bu “demokratik cesaret ve ciddiyet” kılıflı cambazlıklar altında, ülkemize yönelik: “Kürt Federasyonuna ruhsat ve Sevr’in uygulanmasına fırsat” tuzakları dikkatlerden mi kaçırılmaktaydı?
Devlet Bakanı Cemil Çiçek’in; Doğu ve Güneydoğuyu kastederek: “O bölgede başka parti kalmadı. DTP Iğdır’ı bile alıp Ermenistan sınırına dayandı”! anlamındaki haklı uyarıları, AKP içinde ve AB’ci kesimde neden tepkiyle karşılanmış ve üzerinde durulmamıştı?
Cemil Çiçek’in sözleri: “Doğu’da Kürdistan haritası oluşuyor” şeklinde okunmalıydı.
g) Sabataist hainlerden, Pakraduni Ermenilere; sosyalist Atatürkçülerden, Darwinist Türkçülere; Münafık dincilerden, marazlı laikçilere: ilerici ve değişimci geçinen sahtekârlar; yani Ergenekon’a sahip çıkanlarla, güya savaş açanlar, acaba Türkiye’deki tüm derin çabaların ve bünyemizi saran irinli çıbanların ortak karargâhı olan ve bu yüzden Mustafa Kemal tarafından kapatılan, ama maalesef İsmet İnönü eliyle yeniden açılan ve Bayar-Menderes marifetiyle resmiyet kazandırılan “şu mel’un Mason Localarının dış bağlantıları, akıl hocaları ve bunların Ergenekon irtibatları hakkında bir soruşturma açılsın” teklifimize niye herkes kulak tıkamakta ve gündeme bile taşımamaktaydı?
h) AB Ergenekon davasına niye destek vermekte ve AKP hükümetini cesaretlendirmekteydi?
Avrupa Birliği, Ergenekon terör örgütü soruşturmasına defalarca destek veriyordu.
Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından hazırlanan bir belgede Ergenekon davasının Türkiye’ye önemli bir fırsat sunduğu belirtiliyordu. Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu (KPK) toplantısı için hazırlanan bilgi notunun ilk maddesinin Ergenekon’a ayrılmış olması dikkat çekiyordu. Bu 29 sayfalık belgede Ergenekon’dan Davos krizine kadar birçok gelişmeye ilişkin bilgi aktarılıyordu. AP Dış İlişkiler Daire Başkanlığı’nın kaleme aldığı belgede Ergenekon davasının siyasî cinayetlerin aydınlatılması ve devlet adına yapılan terör eylemlerinin ortaya çıkarılması için taşıdığı öneme dikkat çekiliyordu. Ayrıca suçlama bölümünde, terör örgütünün, hükümeti devirmek ve işleyişini şiddet yoluyla sekteye uğratmak istediğinin altı çiziliyordu.
Petrol ve doğalgaz boru hatlarının İsrail’e aktarılmasını amaçlayan Nabucco Projesi’ne de geniş yer ayıran bilgi notu, Türkiye’nin Hamas ile İsrail arasındaki ateşkesin sağlanmasında faal rol oynadığını kaydediyordu.
CHP’nin bu davayı askeriye ve adliyede güçlü biçimde temsil edilen “laik Kemalist-milliyetçi” cephe ile İslamcı AK Parti arasında süren mücadele olarak gördüğüne işaret eden AB belgesinde, AP Türkiye Raportörü Ria Oomen Ruijten’in Ergenekon soruşturmasına destek verdiği hatırlatılıyordu.
Bu arada:
2009 yılı Türk ekonomisi için zor bir yıl olacağı ve IMF yardımı ile ciddi bir iktisadi kriz ihtimalinin aşılacağı öğütleniyordu.
Türkiye’nin Ortadoğu’da oynadığı rol ile AB’nin bölgede varlığını artırması ve amaçlarına ulaşması için büyük bir imkân sunduğu vurgulanıyordu.
Aynı raporda Türk-İsrail ilişkilerinin Arapları hizaya sokacağı belirtiliyordu:
İsrail, Abdullah Planı’nı reddetti; ancak Türkiye’nin bölgede artan rolünü hesaba katmak mecburiyetindedir. Ayrıca ABD, Türkiye’nin bölgede daha faal bir rol oynamasını istiyor. Aslında Türkiye, Hamas ile doğrudan görüşen tek aktördü ve ateşkesin ilanında faal bir rol oynadı” deniliyordu.
İran’ı sıkıştırmak için AKP Türkiye’si kullanılıyordu:
Raporda: “İran, Türkiye’nin arabuluculuğunu reddetmesine rağmen Ankara ile ilişkilere büyük ehemmiyet atfetmektedir. İran’daki temaslarının ardından Cumhurbaşkanı Gül Nisan ayı başlarındaki NATO Zirvesi’ne katılarak İran’daki havayı ABD ve Batılı müttefiklerine aktaracaktır. Arabulucu olmasa da Türkiye NATO’da hem Ahmedinejad hem de Hamaney ile görüşebilen az sayıda ülkeden biridir” sözleriyle bu şeytani hesapları açığa vuruluyordu.
Şimdi soralım:
1- Müslüman Türkleri Anadolu’dan sürüp atmak için üzerimize tam 19 Haçlı seferi düzenleyen
2- Dünyadaki bütün Batılı barbar güçleri toplayıp Çanakkale’ye hücum eden
3- Bizi kendi işgallerinden ve vahşetlerinden kurtulmak üzere İstiklal Savaşımızı yapmamıza mecbur hale getiren
4- Erbakan Hoca’nın siyasi kararlılığı, Rahmetli Türkeş’in ve CHP’de Deniz Baykal gibilerin arka çıkması ve paşalarımızın milli ve cesaretli duyarlılıklarıyla, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in karşı tavırlarına rağmen başlatılan ve başarılan Şanlı Kıbrıs harekâtımızda, parasını peşin verdiğimiz silahları bile göndermeyen ve NATO’daki müttefiklik taahhütlerini yerine getirmeyen
5- PKK ile mücadelemizde, Türkiye’nin değil, anarşistlerin tarafını çeken ve her yönden destekleyen
6- Şimdide, Kuzey Irak’ta Barzani Kürdistanını kurduktan sonra, Türkiye’nin Güneydoğu’sunun PKK’nın temsilcisi DTP eliyle federasyona ayrılmasına ve Sevr’in uygulanmasına hazırlık gören;
Bu AVRUPA BİRLİĞİ’nin:
a) Ergenekon davasına destek çıkmasının altında bir şeytanlık aramak gerekmiyor mu?
b) Bu AB’nin Türkiye’nin iyiliğini isteyeceğini sanmak, ya ahmaklıktan veya alçaklıktan kaynaklanmıyor mu?
c) AB’nin, ABD’nin ve İsrail’in, bu Ergenekon senaryolarıyla, Sevr’in önündeki en büyük engel olan TSK’yı yaralayıp karalama ve devre dışı bırakma hesapları sırıtmıyor mu?
d) Bu gerçekleri savunan Milli Çözüm ekibine: “Ulusalcı, Atatürkçü takıntılı, statükocu devlet yanlısı” diye saldıran ve salyasını akıtanlara bir daha ve en yüksek sedayla sesleniyoruz:
Şayet ülkemizin birlik ve bekasına, dirlik ve bağımsızlığına, Milli ve manevi çıkarlarımıza sahip çıkmak ulusalcılıksa, alem şahit olsun ki, evet biz ulusalcıyız ve sizler gibi uşaklıktan uzağız!
Biz, Türkmenlerin, Çerkezlerin, Kürtlerin, Zazaların, Lazların, Arapların, Pomakların, Boşnakların ve daha başka köken ve toplulukların, İslam potasında ve çağdaş cumhuriyet rotasında kaynaşıp kucaklaştığı, tarihin ve medeniyetin izzetli ve azametli bir kimlik olarak TÜRK diye tanıdığı; bu kutsal kimyanın bozulması halinde her birinin basit kabileler halinde dağılıp başkalarının boyunduruğuna taşınacağına inandığımız, ASİL MİLLETİMİZİN asli bir unsuruyuz ve Milli Görüşçüyüz.
Irkçılığın ve ayrımcılığın her türlüsünü lanetliyor ve nefret ediyoruz.
Dindarız, ama laiklik ilkesini benimsiyoruz. Demokratız, ama ordu-Millet haysiyetimizi ve devletimizi önemsiyoruz. Çağdaşız, ama tarihimiz ve töremizi unutup yozlaşmıyoruz ve aşağılık kompleksiyle Barbar batıyı taklide özenmiyoruz.
Ilımlı İslamcıların da, radikal şeriatçıların da; Devrim yobazlarının da; Darwinist safsataların da; Türkçülük yapan Masonların da, Kürtçülük yapan münafıkların da; evet hepsinin aynı Siyonist odakların, sinsi uşakları ve Türkiye’yi parçalama piyonları olduklarını biliyoruz.
ŞİİR
Türkiyem, tek bir vücut gibidir
Şimdi, kolum bacağım parçalanıyor!
Göz göre, gövdem başımdan koparılırken
Yüzüm, demokrasiyle fırçalanıyor!
Bize; “Sinirlenme, sakin ol!” diyen soysuz
Hala, duymaz mısın, tehlike çanları çalıyor!
İşte bütün bu soruların cevabı ve sorunun çözüm kodları Ergenekon kitabımızda ortaya konulacak ve okurlarımızla paylaşılacaktı.
Ele geçirilen belgelere göre Ergenekon 1999’un Ekim ayında kurulmuşmuş… Aralıktan itibaren faaliyete başlamışmış… Aslında bu ordu içindeki iktidar savaşının sonucunda ortaya çıkmış bir örgütmüş… Dava konusu olan Ergenekon güya 28 Şubat kadrolarına karşı oluşturulmuşmuş… Bunların o dönemdeki rakipleri Batı Çalışma Grubuymuş… 1998 yılı 30 Ağustosta Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı Emekli olmuş. Onun emekli olmasıyla iki grup arasındaki iktidar çatışmasında güç denemesi Ergenekoncular lehine değişmeye başlamışmış. Hüseyin Kıvrıkoğlu ise bir yıl, Karadayı’nın kendisine emanet ettiği kadrolarla çalışmış. 1999 Ağustos’undaki Şura’da ise kendi damgasını vurmuşmuş…
Oysa Kıbrıs’ta bir tören sırasında tribüne ateş açılmış ve Kıvrıkoğlu’un önündeki sıralardan birinde oturan bir albay ölmüştü.
Bu tatbikatı Özel Kuvvetler yapıyordu ve Özel Kuvvetler, Genel Kurmay Başkanlığına bağlı bulunuyordu. Burası karanlık bir nokta olarak gizemini koruyordu. Kıvrıkoğlu’nun Genel Kurmay Başkanı oluncaya dek 1998 yılı boyunca hiç uçağa binmediği ve özle programlara katılmadığı anlatılıyordu. Daha sonra 28 Şubat kadroları içinden Ergenekoncularla işbirliği yapanlar olduğu söyleniyordu. Aynı şekilde Susurluk’un içindeki bazı kadroların da Ergenekon’la işbirliği yaptığı iddia ediliyordu. Öyle ise 28 Şubat’ın lider kadrosundan Çevik Bir niye bugün ortalıkta görünmüyordu?
Bu Ergenekon çetesi, Deniz Baykal’ı CHP’nin başından indirecekmiş… Devlet Bahçeli’yi devre dışı bırakıp, Ümit Özdağ’ı MHP’nin başına getirecekmiş… Güya Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun itirafıyla: “Kendi tarlalarını bile sürüp ekmişler” yani, Alperen Ocaklarını ve BPP teşkilatlarını ele geçirmişlermiş… Hatta AKP’de bile çok sayıda (60 kadar) milletvekili Ergenekoncuların güdümünde, her an emir beklemekteymiş… “Sarıkız” ihtilal dosyası ayrılmasaymış, Ergenekon davasının tamamı askeri mahkemelere devredilip, fiyaskoyla neticelenecekmiş… Ve Taraf denen gazeteye göre, DHKP-C militanı Osman Gürbüz, ikinci iddianamede, Gazi olaylarının tahrikçi tetikçisi olarak gösterilmekteymiş…
Eee bütün bunları üç beş subayın ve yazarın yapması mümkün olmadığına göre, bizim başından beri söylediğimiz gibi: Ergenekon’un suçlu ve sicili bozuk takımı sadece beşinci sınıf piyonlar yerindedir. Asıl patron CIA-MOSSAD-NATO ve GLADYO ağabeylerinizdir.
Aziz milletimiz şu iki şer odağının tuzağından mutlaka kurtulmalıdır.
1. “Dinler arası diyalog, ılımlı İslam, yeni Osmancılık” gibi dışı jelatinli ama içi zehirli kavramları kullanarak İslam’ı yozlaştırmaya ve emperyalizmle uzlaştırmaya, Müslüman halkımızı uyuşturup siyonizme “demokrat köleler” oluşturmaya çalışan, makam ve menfaat karşılığı kutsallarını satmaktan sakınmayan kesimlerin yürüttüğü din istismarından.
Bir zamanlar: “katı şeriatçı, radikal İslamcı, İran ve Taliban tipi cihatçı” geçinen, hatta Milli Görüşçüleri, tavizcilik ve gevşeklikle suçlayıp hücum eden Mehmet Metiner tipli sahte Mücahitlerin şimdi koyu bir “AB heveslisi, demokrasi havarisi ve AKP hamisi” kesilmeleri de aynen din istismarı sınıfında sayılmalıdır.
Ve yine Yaşar Nuri Öztürk gibiler de, “güya karşı çıkıyor ve Kuran’ın aslına çağırıyor” görüntüsüyle, çok çirkin bir din istismarı yapmakta, insanları “Allah ve Kuran ile aldatarak” Siyonist sömürü saltanatının devamına katkıda bulunmaktadır.
2- Laikliği ve Atatürk ilkelerini dinsizliğe alet eden, Darwinist düzmeceyi bilim diye sahiplenip tüm manevi değerlerimizi tahribe heveslenen devrim sahtekârlarından.
Yüce yaratıcıyı inkârlara yönelen, tüm varlıkların kör tesadüfler sonucu kendiliğinden meydana geldiğini ve insanların da, maymun soyundan türediğini söyleyen; hiçbir manevi mesuliyeti ve ahiret düşüncesini kabul etmeyen, daha da beteri yaşamın vahşi ve acımasız bir mücadele ve elenme süreci (doğal seleksiyon) olduğunu, güçlülerin zayıfları ezme hakkı bulunduğunu belirten ve insanları da yabani hayvanlara benzeten ve bu nedenle batılı üstün ve güçlü kavimlerin, doğulu düşük ve zayıf milletleri ve Türkleri sömürmelerini ve öldürmelerini reva gören Darwin Yahudisinin safsatalarını örnek alanların, gaflet ve delaletten artık uyanmaları lazımdır.
Sonuç olarak:
Aziz Atatürk, tam seksen sene önce, hem çöküş nedenlerini, hem de çıkış çarelerini, meşhur gençliğe hitabesinde şöyle göstermektedir:
Ey Türk gençliği!
İstiklal (her bakımdan tam bağımsızlık) ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin (sermaye ve silah yönünden çok üstün bir kuvvetin) temsilcisi olabilirler. Cebren ile hile ile, (saldırı veya zorla veya hain iktidarların yaptığı ve milletten sakladığı hileli kanun ve anlaşmalar yoluyla) aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş (ekonomik ve stratejik kurumları ele geçirilmiş), bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış, (etkisiz yetkisiz ve çaresiz konuma getirilmiş) ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu ortam ve durumdan daha elim (üzücü) ve daha vahim (ürkütücü) olmak üzere, memleketin içerisinde iktidar sahibi olanlar (hükümet ve muhalefet partileri, sivil ve asker yüksek bürokrasi, yargı ve diğer yönetim yetkilileri) gaflet (vurdumduymazlık) ve dalalet (azgınlık ve dış güçlere yaslanmak) ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Daha da beteri, bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini; müstevlilerin (işgalci güçlerin, küresel sömürü çevrelerinin ve Siyonist emperyalist merkezlerin) siyasi emelleriyle (sinsi ve şeytani hakimiyet projeleriyle) tevhit edebilir (düşmanlarla iş birliğine girişebilir)ler.
Millet, fakr-u zaruret (işsizlik, fakirlik ve çaresizlik) içinde harap ve bitap düşmüş (yıkılmış ve yılgınlaşmış) olabilir.
Ey Türk istikbalinin (geleceğinin) evladı! İşte, bu ahval ve şerait (en kötü şartlar ve durumlar) içinde bile vazifen; Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmak (milli bağımsızlık ve bekamızı ve halkımızın ülke yönetimine hakim olmasını sağlamak)tır.
Muhtaç olduğun kudret (sana gerekli ve yeterli olacak kuvvet ve cesaret, dış güçlerin himayesinde değil) damarlarındaki asil kanda mevcuttur. (Bizi asil ve şerefli kılan milli ve manevi değerlerimize; tarihi ve talihli dinamiklerimize, yani öz benliğimize ve bağımsızlık bilincimize sahip çıkmak suretiyle bütün bu tehdit ve tehlikeler aşılacaktır).
[1] Necati Tuncer / Milli Gazete

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…