YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ffb1442d395
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 8 3 4
Bugün : 1381
Dün : 52099
Bu ay : 551222
Geçen ay : 1737715
Toplam : 54433995
IP'niz : 216.73.217.63

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

ABD Başkanı’nın Türkiye’ye yapacağı ziyaretin nedenleri şöyle tahmin ediliyordu ve hepsi gerçekleşiyordu:

1) Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasının önüne geçmek istiyor.

2) ABD’nin çekilmesi sonrasında Türkiye’ye Irak’ta yeni bir rol vermek için geliyor.

3) Türkiye’nin Ermenistan için sansasyonel bir açılım yapmasını teklif için geliyor. Aksi halde Obama ABD kamuoyuna sözlü ve yazılı olarak taahhüt ettiği Ermeni soykırımını kabul etmek zorunda kalacağını söyleyecek. Ankara eğer Ermenistan’a radikal bir açılım yaparsa Obama bunu ABD kamuoyuna anlatabilecek. ABD Başkanı Ankara’ya bunu söyleyecek.

4)ABD’nin Trabzon’a yeni bir üs kurma talebi için geliyor.

5) İran konusunda ortak hareket etme anlaşması için geliyor.

6) İslam ülkelerine Türkiye üzerinden mesaj vermek için geliyor.

7)Afganistan’a ilave asker ve Türkiye’nin daha fazla sorumluluk alması için geliyor.

8) Güneydoğu’ya özerklik ve “Kürt azınlıklara siyasi güvenlik” için geliyor diye tahmin edilmişti, hemen hepsi de gerçekleşmişti.

Amerikan yönetim yetkilileri ise Obama’nın Türkiye ziyaretinin anlamını şöyle anlatıyordu:

“Bir Avrupa gezisini, son durak olarak Türkiye ile tamamlayarak, Obama Türkiye’nin gelişen bir pazar, askeri müttefik ve Hazar havzasından gelecekte akacak petrol ve doğal gazın güvenliğini sağlayacak bir başoyuncu olarak önemini vurgulamak istiyor.”

Abdullah Gül’ün Obama gelişi öncesi İran ziyareti daha isabetli bir tarihe denk düşemezdi. Gerçi, ziyaret Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın zirvesi nedeniyle ama bu ziyareti uluslararası politika bakımından önemli kılan Cumhurbaşkanı Gül’ün zirve vesilesiyle Tahran’da İranlı liderlerle yapacağı ikili görüşmelerdi.

Bütün bunların Hillary Clinton’ın Türkiye’ye yaptığı ziyaretin ve “Başkan Obama’nın bir ay içinde Türkiye’ye geleceğini” ilân etmesinin neredeyse 48 saat sonrasına denk düşmesi ilginçti.

Obama, önce G-20 Zirvesi için Londra’ya, ardından NATO Zirvesi için Strasbourg’a, sonra AB Dönem Başkanlığı nedeniyle Prag’a gitmiş ve en sonunda Türkiye’ye gelmişti. Marc Grossman, “Türkiye ziyareti, Obama gezisinin önceki üç durağını birbirine bağlama etkisi taşıyacaktır. Bu, bizim Türkiye ile derin ittifakımızın altını çizmektir, yani Türkiye’yi Avrupa’nın önemli bir parçası ve Müslüman dünyanın önemli bir sesi olarak görmekteyiz” demişti.

Obama’nın gelişi hangi mesajları içeriyordu?

İran’a giden Abdullah Gül, Obama’nın başkan seçilmesiyle ‘gerçek bir yeni dünya düzeni’ kurmanın artık mümkün olduğunu söylemişti. Gül, Obama’nın Türkiye’ye gelmesinin önemine ve ülkemizin Ortadoğu’daki rollerine dikkat çekmişti.

Gül, “Şu bir gerçek ki bu ziyaret tabii ki çok önemlidir. Hem ABD açısından hem bizim açımızdan. Dünyanın birçok meseleleriyle ABD nasıl ilgileniyorsa, bunlarla Türkiye de aynı şekilde ilgilenmektedir, özellikle bölgemizdeki konularla… O bakımdan bütün bunları konuşma açısından, gözden geçirme açısından önemli bir ziyaret olacak. Ayrıca ikili ilişkilerimiz, sizin de bildiğiniz gibi ABD ile ilişkiler Türk dış politikasının en önemli sütunlarından birisidir” diyerek, taklitçi ve teslimiyetçi sözler etmişti.

“Kürt sorunuyla ilgili çok iyi şeyler” acaba neler oluyordu?

NTV’den Ruşen Çakır’ın haberine göre Cumhurbaşkanı, Tahran’a giderken uçakta Kürt sorunu ve dış politikayla ilgili önemli mesajlar vermişti. Kürt sorunuyla ilgili önümüzdeki günlerde çok iyi şeyler olacağını söyleyen Gül, ‘Bu meseleyi sadece sınır dışına yüklemek yanlış olur’ demişti.

Türkiye ve İran da dahil olmak üzere tüm Ortadoğu ülkeleri görevlerini yerine getirmeli. Gerçek anlamda yeni bir dünya düzeni kurma imkânı var. Yeni bir çağ açılabilir’  sözleriyle BOP projesine tercümanlık eder gibiydi.

“Ortadoğu’da kalıcı anlamda bir güvenliğin sağlanabilmesi için İsrail’in güvenliği konusunun halledilmesinin şart olduğunu” söyleyen Abdullah Gül,  İran’a yönelik bir saldırının suçunun İran’a yükleneceğinin sinyallerini vermişti.

Obama’nın diplomasi dediği İran’ı tecrit politikası çıkıyordu

Obama göreve geldiğinden bu zamana İran ile ilişkiler konusunda “diplomasi” sözcüğünü dilinden düşürmemişti. İran’a zeytin dalı uzatıyormuş gibi görünen ABD yönetimi, bu ülkeyi köşeye sıkıştırmak ve yalnızlaştırmak için her türlü yola başvurduğu belliydi.

Medvedev’e mektup

Rusya’yı İran’dan uzaklaştırmak ve Rusya-İran işbirliğini bozmak Obama’nın temel hedeflerinden birisiydi. Obama Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne yerleştirilmesi planlanan füze kalkanı projesini Rusya’yı İran’dan uzaklaştırmak için koz olarak kullanmak niyetindeydi. New York Times’ın 2 Mart’ta yayımlanan haberine göre ABD Başkanı Obama, Rusya Devlet Başkanı Medvedev’e bir mektup yazarak Polonya Doğu Avrupa füze kalkanı projesinden vazgeçebileceğini söylemişti. Ancak Obama’nın bir şartı vardı. “İran’ın uzun menzilli silah geliştirmesini engellemeye Rusya’nın yardımcı olmasını” istemişti.

Tabi Obama’nın bu planı şimdilik tutmamış gibiydi. Medvedev resmi ziyaret için bulunduğu İspanya’dan Obama’nın teklifine yanıt vermişti. “İran ile ilişkilerimizi ABD ile takas konusu yapmayız” diyen Rusya Devlet Başkanı, ülkesinin savaş nedeni olarak saydığı füze kalkanı projesi hakkında ise yapıcı önerileri ele almaya hazır olduklarını belirtmişti.

Ortadoğu’nun “Yeni Lideri”nden İran karşıtı açıklama

Obama bir yandan İran’ı Rusya’dan koparmaya bakarken bir yandan da Arap dünyası içinde İran karşıtlığını tırmandırmanın peşindeydi. Ulusal Amerikan İstihbarat Konseyi “ABD’nin Orta Doğu’daki Amaçlarını Destek” adıyla yürüttüğü çalışmanın raporunda önce Suudi Arabistan’ı Ortadoğu’nun yeni lideri olarak ilan etmişti. Raporun açıklanmasının üzerinden çok geçmeden Suudi Arabistan, İran’ı Arap dünyası için tehdit olarak nitelemişti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal, Mısır’ın başkenti Kahire’de Arap Dışişleri Bakanları toplantısında yaptığı konuşmada “Arap dünyasını İran’a karşı birlik olmaya çağırdığı” bilinmekteydi.

İran’ın bölgedeki etkinliğini azaltmanın ve İran’ı yalnızlaştırmanın en önemli ayaklarından biri de kuşkusuz Filistin direnişinden uzak tutmak gerekirdi. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Ortadoğu gezisi dönüşü, İran’ın dini lideri Hamaney’in “Filistin’in kurtuluşu, BM, zorba güçler ve siyonist rejim kapısında dilenmekle mümkün olmayacak. Direniş, Filistin’i kurtarmak için tek yoldur” sözleri üzerine İran’ı Filistin’in iç işlerine karışmakla suçlaması bu açıdan bakıldığında hiç de şaşırtıcı değildi.

ABD’den Çin’e “İran’a silah satma” çağrısı

Obama yönetimi, İran’ın Çin’den silah almasından da huzursuz görünmekteydi. ABD Savunma Bakan Yardımcısı David Sedney Kongre’de bir paneldeki konuşmasında Obama yönetiminin, İran’a silah satışına son vermesi konusunda Çin’i uyardığını söyleyerek “Çin’in, terörizmi destekleyen ve nükleer silah geliştirmeyi amaçlayan bir ülkeye silah satışını yakından izliyoruz” demişti.

Obama yönetiminin İran’a zeytin dalı uzatmak bir yana, bu ülkeyi hedef tahtasına oturtmaya çalıştığı bir gerçekti. Tüm bu gelişmelerin yanına ABD Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’in, “İran’ın nükleer silah üretmek için yeterli malzemeye sahip olduğuna inandığını” açıklaması da eklenince ABD’nin Ortadoğu’daki planlarının önündeki önemli ayak bağlarından biri olarak gördüğü İran’ı tecrit ederek, bölgedeki etkisini bertaraf etme isteği kendini göstermekteydi.

Obama niye Türkiye’yi seçiyordu?

Türk-Amerikan ortak yapımı yeni bir Ortadoğu hedefleniyordu

Zaman Yazarı Mümtazer Türköne: “Bu bir film değil, yeni bir uluslararası mimarî proje. ABD açısından sadece Ortadoğu’yu değil, bu bölgeden bütün dünyayı düzenleme teşebbüsü.

ABD’nin hem Ortadoğu, hem de bütün İslâm dünyası için tutacağı halka Türkiye. ABD diğer zincirlere bu ana halkadan ulaşmaya çalışacak. Çünkü her şeyden önce Türkiye bölgedeki güçlü konumunu zaman zaman ABD’ye rağmen kazandı. 1 Mart Tezkeresi’nden başlayarak, Suriye ile ilişkileri, Lübnan Savaşı’nı ve son olarak Gazze katliamını hatırlayalım. İkinci olarak ABD’nin Türkiye’ye gösterdiği özen, mesaj vermek istediği İslâm dünyasına yönelik olacak. Bu yüzden ABD, Obama ile başlattığı barış ve güven politikasını, Türkiye ile bir ortak yapıma dönüştürmek zorundaydı. Türkiye’nin bu onurlu ve saygın konumunu, Başbakan’ın Davos’taki tavrıyla birlikte düşünmemiz lâzım. Bu tavır yüzünden, Başbakan’ı eleştirenlerin reelpolitik üzerine, bilgilerini de gözden geçirerek yeniden düşünmeleri lâzım. Ortadoğu’nun yeni mimarî planlarına nihaî şeklinin verileceği ve bu planlara uygun inşaat faaliyetlerinin yürütüleceği merkez Türkiye. Türkiye bu merkezi rolünü, son birkaç yılın eseri olan bölgedeki ahlakî önderliğine borçlu. Sürdürebilmesi için de bu ahlâkî üstünlüğünü koruması; güven veren adil bir otorite hüviyetinde kalması şart. Bölgedeki bütün aktörlerin ve tabii ABD’nin çıkarı, Türkiye’nin bu üstünlüğünü sürdürmesine bağlı. Şu husus çok önemli: ABD’yi bugün geldiği yere getiren Türkiye oldu.

Hillary Clinton, kendisine “ılımlı İslâm”ı soranlara ısrarla tekrarladığı cevapta “Demokrasi, laiklik ve dinî özgürlükleri” birlikte vurguladı. Bu ABD dışişleri bakanına ait bir fikir değil, Türkiye’den beklenen ölçü. Demokrasi ile yönetilen, özgür, kamu erkinin hukuka (elbette laikliğe de) riayet ettiği ve kendisini diğer İslâm ülkeleri ile yakınlaştıran kültürel değerlere saygılı bir ülke. Türkiye’nin iç zaaflarını ortadan kaldıracak formül bu kadar basit.

Tarih tesadüflerle ilerlemez. Sonuç ortada olduğuna göre diplomasimiz başarılı. Hâlâ küçük bir azgelişmiş ülke gibi dünyaya bakanların, bugünkü durumu hızla hazmetmesi lâzım. Önümüzde bir altın çağ uzanıyor” sözleriyle Amerikan mandacılığına ve Siyonizm payandalığına “demokrasi ve bölgesel güç” kılıfları geçirmeye çalışıyordu. Bu arada Fetullah Gülen’in yıllardır, ağlayarak müjdelediği “Altın Çağ”ın, Batı uşaklığı olduğu anlaşılıyordu.

Gül, Obama’nın mesajını Hamaney’e de iletiyordu

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye ile ABD arasında diplomatik trafiğin yoğunlaştığı ve önemli uluslararası zirvelerin öncesinde kritik bir İran ziyareti gerçekleştiriyordu.

Cumhurbaşkanı, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve İran dinî lideri Ayetullah Ali Hamaney ile bir araya geliyordu. ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Çankaya Köşkü’nde kendisini kabul eden Abdullah Gül’e, “İran ziyaretinizi önemsiyoruz ve yakından takip ediyoruz.” sözleriyle yeni yönetimin Cumhurbaşkanı’nın Tahran ziyaretine bakışını özetlemişti. Clinton, CNN Türk’e yaptığı açıklamada da İran’ı, Türkiye’den yardım isteyebilecekleri konuların başında göstermişti.

Kulislerde, Abdullah Gül’ün İranlı muhatapları ile temaslarında ABD Dışişleri Bakanı Clinton ile görüşmesinin gündeme getireceği söylenmişti.

Başından beri İran’ın nükleer çalışmalarından kaynaklanan sorunun diplomatik yollarla çözümünden yana olan ve Amerika’nın gözüyle konuşan Ankara’nın mesajları ve “ABD’deki yeni dönem”e ilişkin beklentilerin en net biçimde Tahran yönetimine aktarılması için bu ülkeye gidilmişti.

İran’dan kimler ve niye rahatsızlık duyuyordu?

Arap dünyasında artık İran, İsrail’den daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. Bu resmen açıklanmasa da basında çıkan haberler ve diplomatik çıkışlar bunu göstermekteydi.

Suudi Arabistan ise tüm bu gelişmelerin merkezindeydi. Hafta sonunda Fas, sürpriz bir karar alarak İran’la diplomatik ilişkilerini kesince, İran, Fas’tan çok Riyad’ı eleştirmişti.

İran, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin verdiği tutuklama kararına karşı da Sudan lideri Beşir’e destek vermişti. Buna karşılık Londra merkezli Arap gazetesi Şarkul Avsat’ın Genel Yayın Yönetmeni Tarık el Humayid, İran Meclis Başkanı Ali Laricani’nin ‘Tutuklama kararı İslam’a hakarettir.’ sözüne sert tepki göstererek, Beşir’in öldürdüğü Darfur’daki insanların da Müslüman olduğunu söyleyerek, Siyonistlere destek vermişti.

Başta S.Arabistan olmak üzere Mısır, Ürdün ve diğer bazı ülkeler, İran’ın Arap dünyasındaki sorunları kullanarak Sünni âleminde Şii mezhebini yaymaya çalıştığını öne sürmekteydi. Fas’ın İran’la diplomatik ilişkisini kesmesinin perde arkasında Bahreyn’i 14. eyaleti olarak adlandırmasının yanı sıra Şii faaliyetlerinde bulunması da etkindi.

Aslında Arap dünyasını İran’a karşı saldırgan kılan en önemli sebep Filistin meselesiydi. İran’ın Hamas’a sürekli destek veren açıklamaları Arap rejimlerini rahatsız etmekteydi. Ayrıca, Gazze saldırılarından sonra Hamas lideri Halid Meşal’in Tahran’a giderek İranlı yetkililere, “Sizin sayenizde kazandık” demesi, Arap başkentlerinde affedilemeyecek bir hata olarak kabul edildi. Hem Hamas’ın herhangi bir başarı kazanamadığı halde bunu başarı olarak göstermesi ve hem de İran’ı ön plana çıkarması Arap basınını çileden çıkarmaya yetmişti.

El Arabiye Televizyonu’nun Genel Müdürü Abdurrahman el Raşid’e göre Filistinli grupların ikiye bölünmesinin baş aktörü şüphesiz İran’dı. Raşid, Tahran’ın Hamas’ı destekler gibi göründüğünü ancak asıl amacının Hamas’ı kendi çıkarları için kullanmak olduğunu söylemişti.

İran’ın elde etmeye çalıştığı nükleer program ise Arap dünyasında büyük bir endişe nedeniydi. Her ne kadar resmi ağızlar, ‘İsrail atom bombasına sahipse İran da yapabilir’ dese de son yıllarda Körfez ülkelerinin hızla silahlanması, yükseldiği öne sürülen İran tehdidine karşı bir önlem olarak değerlendirilmekteydi.

İran’ın hem de ABD sayesinde Irak’ta elde ettiği üstünlük, Afganistan’da ele geçirmeye çalıştığı inisiyatif, Lübnan’daki Hizbullah örgütü yoluyla kazandığı stratejik derinlik, Arap dünyasında ciddi kaygılara sebebiyet vermişti. Bu arada ABD ve AB’nin İran’a karşı denge unsuru olarak gördüğü Türkiye ise maalesef milli ve haysiyetli bir politika izleyemeyen AKP elinde perişan edilmekteydi.

Yeni ABD üsleri mi?

Obama’nın, Cumhurbaşkanı Gül ile birlikte, gazetecilerin sorularını cevaplandırırken söyledikleri var, TBMM’de söyledikleri var, gençlerle sohbet ederken söyledikleri vardı. Ama bir de, kapalı kapılar arkasında söyledikleri ve istedikleri vardı. Bunların neler olduğunu sadece kulislere sızdırılanlardan anlamaya çalışıyoruz. Öyleyse soralım: ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesine Türkiye’nin lojistik desteği istendi mi? İstendi ise, bu lojistik desteğin şekli ve süresi belirlendi mi?

Obama, mesela “Irak’taki askerlerimizden 30 binini Güneydoğu’da, 30 binini de Trabzon’da bir süre dinlendirdikten sonra Afganistan’a gönderelim” dedi mi? Bir süre dinlendirildikten sonra Afganistan’a gönderilen ABD askerlerinin yerine yenileri gelecek mi, gelmeyecek mi? Yani, lojistik destek adı altında Güneydoğu ve Trabzon’da yeni ve geçici ABD üsleri meydana getirilecek mi? Geçici derken, kalıcı üsler oluşturma ihtimali de yüksek mi?

Çünkü ABD, Çekiç Güç’ü altı ay için Kuzey Irak’a yerleştirmişti. Ama tam on beş yıl orada kaldı. PKK’ya yardım etmekle kalmadı, Kuzey Irak’ta “Kürt yönetimi”nin kurulmasını da sağladı. Yoksa yeni bir “Çekiç Güç olayı” ile karşı karşıya mı kalınacaktı? Gerçekten de başkanlar değişiyordu, ama ABD politikası aynıydı. Obama’nın Kürtleri “azınlık” diye tanımlaması, İstanbul’dan Bağdat’a uçması, bu gezisini sır gibi saklaması ve Irak’ta Kürt liderlerle de buluşması, hiç mi soru işaretlerine sebep olmamıştı? Acaba Türk yetkililerden ne gibi sözler almış ta, bunları Irak yöneticilerine ve Kürt liderlere aktarmıştı?

Ve özellikle, PKK’nın ortak yeni yapılanmasını, fiilen DTP içinde başlattığı resmen ispatlandığına ve pek çok üst düzey yöneticileri bile tutuklandığına göre, bizim yıllardır “DTP’nin PKK’nın siyasi uzantısı olduğu” yolundaki uyarılarımız ne zaman dikkate alınacaktı?

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Abonelik
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ramazan YÜCEL

Ramazan YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...