YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ce148be8877
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 7
Bugün : 10844
Dün : 56643
Bu ay : 67487
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52212545
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Son ABD-CFR Toplantısında Gül’ün kulağına Fısıldananlar?..

TÜRKİYE PARÇALANIRKEN, PARSA PEŞİNDE KOŞANLAR!

 

Türkiye ismen ve resmen olmasa da, fikren ve fiilen parçalanma sürecinin son aşamasına hazırlanıyor. Halkların ürkütülmemesi ve Siyonist-emperyalist projelerin daha rahat yürütülebilmesi için, ülkelerin haritalarında resmi ve radikal değişiklikler yapmak yerine; “demokratik gereklilik ve federatif özerklik” hikâyeleriyle toplumu fikren hazırlamak ve fiili bir durum oluşturmak daha uygun sayılıyor. İşte IRAK örneği; Kukla Bağdat yönetimi, ne Kuzey Irak’taki Barzani Kürdistan’ına, ne de Güneydeki Şii Basra oluşumuna karışabiliyor. Ama harita üzerinde Irak hala bir bütün olarak görülüyor. Bırakın Kukla Bağdat yönetimini, AKP Türkiye’si bile artık resmen ve fiilen Barzani Kürdistan’ını muhatap alıyor, siyasi, ekonomik ve kültürel anlaşmalar yapıyor.

Ardından sıra, bizim Güneydoğumuzun benzer statüde bir özerkliğe kavuşturulmasına gelip dayanmış bulunuyor. Bu gerçekleşirse ülkemizin fiilen parçalanacağı, artık ABD ve AB ülkelerinin ve bölgedeki işbirlikçilerinin, Ankara yerine Diyarbakır’la, Abdullah Gül ve Recep T. Erdoğan yerine Osman Baydemir veya Selahattin Demirtaş’la siyasi, ekonomik hatta askeri ve stratejik temaslar yapacağı günler yaklaşıyor.

Böylece, hem Mustafa Kemal’den hem de Necmettin Erbakan’dan intikam alınacağı, Siyonist ve emperyalist odaklara karşı TÜRKİYE’NİN TEHLİKE OLMAKTAN çıkarılacağı dönemin hayalleri kuruluyor!

Şimdi bu nedenle, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın savsaklanan maddeleri imzalatılmaya çalışılıyor ve bu maksatla AKP sürekli alkışlanıp cesaretlendiriliyor. Yani boynuna takılan Yahudi cesaret madalyasının diyeti isteniyor.

Hatta CHP’yi de yanına alarak, belki MHP’yi de mecbur bırakarak yapılacak bir BAŞÖRTÜSÜ serbestliği de; bütün bu sinsi girişimlerdeki hıyaneti gizleyen bir “süs perdesi” ve dindar kesimlere bir “sus rüşveti” olarak sunuluyor.

Böylesine haksız ve dayanaksız bir yasak ülkemiz için bir yüz karasıydı ve elbette kalkmalıydı. Ancak bunun Türkiye’mizin parçalanma sürecine katkı payı ve istismar aracı olarak kullanılması, tam bir sahtekârlıktı ve mide bulandırıcıydı.

AB sürecini hızlandırmanın yolu, Kürt meselesi açısından AKP’ye nefes aldıracak pozisyonu; “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”dır.

Türkiye bu şartı 1988’de imzalamış, 1992’de Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmış ve 1 Nisan 1993’te yürürlüğe girmiş bulunmaktadır. Ancak o şartın bazı maddelerine Türkiye imza atmamış ve Refah-Yol hükümeti bir nevi askıya almış ve bu durum Erbakan’a hücum’un gizli gerekçelerinden sayılmıştır. İşte son dönemde PKK’nın hız verdiği silahlı şiddetin de, BDP’nin gündeme taşıdığı “demokratik özerklik” talebinin de arkasında bu savsaklanan maddeleri AKP’ye imzalatma gerçeği yatmaktadır.

İşte o maddeler:

  • Yerel makamları doğrudan ilgilendiren planlama ve karar süreçlerinde kendilerine danışılması (Madde 4, Paragraf 6)
  • Yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerinin kendilerince hazırlanması (Madde 6, Paragraf 1)
  • Yerel olarak seçilmiş kişilerin “görevleriyle bağdaşmayacak işlev ve faaliyetlerinin” bölge gereklerine ve temel hukuk ilkelerine göre özel olarak saptanması (Madde 7, Paragraf 3)
  • Yerel yönetimlere kaynak sağlanmasında hizmet maliyetlerindeki artışların mümkün olduğunca hesaba katılması (Madde 9, Paragraf 4)
  • Yeniden dağıtılacak mali kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda, yerel yönetimlere önceden danışılması (Madde 9, Paragraf 6)
  • Yapılacak mali yardımların, yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulama konusundaki temel özgürlüklerini kısıtlayan maddelerin ortadan kaldırılması (Madde 9, Paragraf 7)
  • Yerel yönetimlerin haklarını savunabilmeleri için uluslararası yerel yönetim birimleriyle işbirliği yapmasına, uluslararası birliklere katılmasına imkân sağlanması (Madde 10, Paragraf 2 ve 3)
  • Yerel yönetimlerin kendilerine tanınmış olan yetkileri serbestçe savunabilmek için yargı yolunun açılması (Madde 11)

Şimdi ey, Milli birlik ve dirliğine, hürriyet ve hâkimiyetine düşkün iman ve izan ehli aziz halkımız!

Ey, bağımsızlık ve bekamızın korunması konusunda hassasiyet ve tarihi mesuliyet ehli askeri kurmaylarımız!..

Ey, hala ılımlaşmamış, yamuklaşmamış, emperyalizme zihinsel kapatma ve kiralık kalfa olmaya yanaşmamış; insani haysiyet ve vicdani feraset sahibi aydınlarımız, bürokratlarımız ve siyaset erbabımız!

İşin vahamet ve ciddiyetini kavrayıp, ama telaşa kapılmadan tedbirler almanın, ortak kanaat ve kararlarla, Milli ve manevi bir duyarlılıkla yeni bir diriliş ve direniş dalgasını başlatmanın tam zamanıdır!

Aksine davrananlar, neme lazımcılar, hala parsa peşinde ve para derdinde olup rahatına ve menfaatine tapınanlar, tarihin ve gelecek nesillerin lanetine uğrayacaktır!

“Akil Adamlar” mı, kiralık figüranlar mı?

Referandum sürecinde bir bölümünün daha önce isimlerini bile duymadığımız sanatçılar birdenbire medyada boy gösteriyor, Türk halkını “Yetmez ama evet” sloganıyla “Evet” oyu kullanmaya ikna etmeye çalışıyordu. “Yetmez ama Evet” hareketine baktığımız zaman hareketin arkasında Soros’un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü’nden ve AB fonlarından beslenen aydınlar sırıtıyordu.

Özellikle Bilgi, Sabancı ve Boğaziçi Üniversitelerinde yuvalanmış olan Açık Toplum Enstitüsü’nde görev yapmış isimlere baktığımızda aralarında AKP’ye arka çıkmayan, cemaate sıcak bakmayan tek bir kişi görmek mümkün olmuyordu. Bunların çoğunun Sabataist (Yahudi asıllı) ve Mason olması da dikkat çekiyordu.

İşte Açık Toplum Enstitü’sü için çalışmış, ya da çalışmakta olan bazı isimler:

Can Paker (TESEV YK Bşk, Canan Barlas’ın ağabeyi, Mehmet Barlas’ın kayın biraderi)

Salim Uslu (HAK-İŞ Konfederasyonu Başkanı)

Eser Karakaş (Bahçeşehir Ü. Öğr. Üyesi, Star Gazetesi yazarı)

Şahin Alpay (Zaman Gazetesi yazarı)

Murat Belge (Bilgi Ü. Öğr. Üyesi, Taraf Gazetesi yazarı)

Baskın Oran (Ankara Ü. Öğr. Üyesi)

Halil Berktay (Sabancı Ü. Öğr. Üyesi, Taraf Gazetesi yazarı)

Neşe Düzel (Taraf Gazetesi yazarı)

Eyüp Can (Elif Şafak’ın kocası, Radikal Gazetesi yeni yayın yönetmeni)

Oğuz Özerden (Bilgi Ü. Mütevelli Hey. Baş.,)

Üstün Ergüder (Boğaziçi Ü. eski rektörü)

Ahmet İnsel (Galatasaray Ü. Öğr. Üyesi, Radikal yazarı)

Osman Kavala (Kavala Şirketler Grubu Başkanı, TESEV YK.Üyesi)

İshak Alaton (Alarko Şirketler Topluluğunun başı)

Referandumda anayasa değişikliklerinin kabul edilmesinin hemen ertesinde Nobel Barış Ödülü sahibi Finlandiya eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari Açık Toplum Enstitüsü’nün organizasyonuyla Türkiye’ye geliyor, Diyarbakır’da sivil toplum kuruluşları, Osman Baydemir, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk ile görüştükten sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile de görüşüyordu

Ahtisaari’nin, Abdullah Öcalan’ın Kürt sorununun çözümü için kurulmasını istediği “Akil adamlar” grubuna önerdikleri heyet, PKK talepleriyle aynen örtüşüyordu.

Bu akil adamın bilinen en büyük başarısı(!) arabuluculuk üstlendiği tüm ülkelerin bölünmüş olmasıydı. Ahtisaari’nin tek bir reçetesi vardı: Bölmek ve parçalamaktı. Bu gerçeğe ulusalcı bir yazar değil, yandaş Sabah Gazetesi’nin köşe yazarlarından Erdal Şafak bile parmak basmıştı.

Erdal Şafak (Sabah 16.09.2010) şunları yazmıştı:

“Türkiye’nin AB üyeliğine destek için kurulan Martti Ahtisaari başkanlığındaki Bağımsız Türkiye Komisyonu dün Diyarbakır’da bir dizi temaslar yapmıştı. Finlandiya eski Cumhurbaşkanı olan Nobel Barış Ödülü sahibi Ahtisaari’ye hep kuşkuyla baktım.

Birleşmiş Milletler’in birçok krizde resmi arabulucu olarak görevlendirdiği Ahtisaari’ye güvenemememin nedeni, çantasından hep aynı reçeteyi veya çözümü çıkarması: Bölme!

1980’lerin sonunda o sıralar Güney Afrika’nın denetiminde olan Namibya’da patlak veren krizde görevlendirildi. Güney Afrika’ya karşı silahlı mücadele veren SWAPO örgütüyle masaya oturdu. Sonuç: Namibya, Güney Afrika’dan koparılıp bağımsız bir devlet yapıldı.

Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde hayati bir rol oynadı. Özellikle Bosna-Hersek ve Kosova krizlerinde. O dönemden bir anekdot aktaralım. Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Milosevic bir görüşme sırasında Ahtisaari’yi sordu: “Batı’nın taleplerini reddedersek ne olur?” Ahtisaari karşılıklı oturdukları masada ne var ne yoksa yere attı ve tane tane yanıtladı: “Belgrad bu masa gibi dümdüz olur. ABD’nin bombaları başkentinizde taş taş üstünde bırakmaz.”

Ahtisaari daha sonra Endonezya hükümeti ile Açe bölgesindeki ayrılıkçı “Gerakan Aceh Merdeka” örgütü arasında barış görüşmelerini yürüttü ve sonuçlandırdı. Açe şimdi kendi kendini yönetiyor. Şeriat düzeniyle.

Kosova da bağımsızlığını onun arabuluculuğuna borçlu. 2005’te BM tarafından Kosova’nın nihai statüsünü belirleyecek görüşmelerin koordinasyonuyla görevlendirildi. 2007’de hazırladığı raporu şu öneriyle noktaladı: “Kosova’da barış ve istikrar ancak bölgenin bağımsızlığına kavuşmasıyla mümkün olabilir.”

Bosna-Hersek’in, Kosova’nın, hatta Açe’nin kaderlerinin belirlenmesinde Ahtisaari’nin oynadığı rol hoşunuza gitmiş olabilir. Ama onun malum formülü “Bumerang” gibi dönüp bizi vurursa ne düşünürsünüz?

Ah unutmadan; Ahtisaari, Kuzey İrlanda sorununda da arabuluculuk görevi üstlendi. Ve IRA dün bir açıklama yaptı: “Kuzey İrlanda’daki bankaları hedefimize aldık. Çünkü İngiliz sömürgeciliğine hizmet ediyorlar…” İyi mi?”

Birkaç ay sonra, 2011’de Türkiye daha sıcak ve sıkışık bir gündemle boğuşacaktır. ‘Zaman daralıyor’!..

Emperyalizmin Türkiye ve bölge planları, bir kukla devletçik ön görüyor. PKK ve siyasi kolu BDP, Barzani ile birlikte CIA ve diğer istihbarat birimleri eşliğinde adım adım ilerliyor.

Bunları ‘boş laf’ olarak niteleyenlerin, son birkaç günün ‘görüşmelerini özetleyen haberleri alıp okuması gerekiyor!

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, gizli ve özel gündemle gittiği Amerika’dan döner dönmez, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, aldığı yüksek talimat gereği, Kürdistan ziyaretini öne çekiyor ve Aşiret Reisi Barzani ile görüşmek üzere Erbil’e uçuyor!…

Ardından Hakan Fidan’ın da Kuzey Irak’a gideceği söyleniyor!

Bundan sonra Kuzey Irak yetkililerinin ve ABD komuta heyetinin Türkiye’ye geleceği belirtiliyor.

Bu arada yandaş medyada “PKK’nın silahlı militanlarını sınır ötesine taşıdığı” yalanı ballandıra ballandıra anlatılıyor, PKK teröristleri barış güvercinleri gibi takdim ediliyor!.. Hatta TSK barışı sabote eden taraf gibi gösteriliyor!?

  • Adalet ve İçişleri bakanlıkları ile MİT, Genelkurmay Başkanlığından isimler, Öcalan’la görüşüyor.
  • AKP, BDP’yle görüşüyor. BDP, APO’yla görüşüyor.
  • PKK, ‘Türkiye ortak düşman!’ şiarıyla İsrail ve Ermenistan’la görüşüyor.
  • MİT müsteşarı Hakan Fidan ABD’de CIA ile görüşüyor.
  • CIA Direktörü Panetta, Fidan’la görüşme öncesi gizlice İsrail’e giderek MOSSAD Başkanı Dagan’la görüşüyor.
  • Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik, Barzani’yle görüşüyor.
  • PKK uzantısı STK’lar Barzaniyle görüşüyor.

Ve dahi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül New York’da CFR ile görüşüyor!?

Ne tesadüf, aynı günlerde “Muhalefet lideri Kılıçdaroğlu, Avrupa’da ECFR (AB’nin CFR’si) üyeleriyle buluşuyor!

Peki, halkla kim görüşüyor? Sadece CIA uzmanları ve bağlı memurları Mason sermayenin akil adamları ve AB’nin bölücülük mimarları!…

Türkiye bu virajda devrilsin isteniyor.

Onlar Türkiye’nin iki cepheli bir çatışma ortamına gireceğinden söz ediyor, yani buna hazırlık yapıyor. Siyonist Henri Barkey, ‘Kürt-Türk ve dinci-laik ekseninde çatışmalar’ bekliyor…

‘Dünyayı ele geçireceğiz!’ diyen küresel sermayenin komuta merkezi CFR emriyle, Türkiye hızlı bir virajdan geçiyor.

Endişemiz odur ki, bu virajın sonunda bu araba devrilir. Enerji anlaşmaları, uyuşturucu işleri, krom ve bakır peşkeşleri, Türkiye, İran, Suriye, Irak’ın parçalı haritaları yollara serilir…

Öncelikle, Güneydoğu’da yaşayan PKK ve uzantısı ağaların elinde tarumar olmuş yöre halkı, bu baskı ve zulme ‘yeter’ diyecektir. Ortak dertlerle kavrulan ülkenin her yanında mazlumlar da giderek seslerini yükseltecektir.

Bunu öngören yabancı istihbarat memurları, milli duruşu, Kürt Türk çatışmasında eritmek isteyeceklerdir.

Ancak öyle umuyoruz ki; her unsuruyla Türk halkı, tüm partilerin içindeki vatansever güçler, bir araya gelecek, başımıza örülen çorabı delik deşik edecektir. Ve tüm bunlar 1 yıldan az bir zamanda gerçekleşecektir.

Bana gelen iletilerde sık sık kızgın bir tonda, ‘Çözüm ne onu söyle!’ diyen kardeşlerime sesleniyorum. ‘Çözüm hepimiziz!. O muhteşem pratik zekâmızı kullanmazsak… Ezilip gideriz!”

diyen Banu Avar’ın tarihi tespitlerine dönelim:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 24 Eylül’de New York’da CFR (Dış İlişkiler Konseyi) adlı örgütün yuvarlak masasında talimat mı alıyordu? Ve bu gizli, masonik, ‘dünyayı işgal’ amacı güden Siyonist oluşumun toplantılarına 3. kez katılıyordu.

1997 de katıldığı toplantıda CFR’nin konusu Refah Partisi odaklıydı. Bu toplantı sonrası Refah Partisi içinden AKP doğacaktı. (Siyonist planların en büyük engeli sayılan Erbakan’dan kurtulmak lazımdı. M.Ç.)

Nisan 2001 ‘de Abdullah Gül yine masonik / Siyonist örgütün masasındaydı. Bu toplantıdan sonra AKP iktidara çıkacaktı.

AKP sahneye çıkmadan önce yollardaki taşlar CHP ve MHP’ye temizletilecek, bunun için özel bir görevli Kemal Derviş Türkiye’ye yollanacaktı.

Ve 9 yıl sonra Abdullah Gül, Türkiye’nin ‘tarihi virajında’ yine CFR (Council on Foreign Relations) Dış İlişkiler Konseyi masasına çağrılmıştı. BM oturumları buna kılıftı. Görüşmeler GİZLİ olduğu için, toplantı konusu hakkında Türk milletine hiç bir açıklama yapılmamıştı.

CFR ne oluyordu?

Siyonizm-Emperyalizm soyut bir kavramdı. Öyle eli kolu kafası bulunmazdı. Görülenler, CFR, Bilderberg, Trileteral mensuplarıydı. Küresel şirketlerin ağababaları, CIA’nın başkanlarıydı. NATO’nun Rassmussen’i, BM’nin Ban Ki Moon’u, İMF’nin Strauss-Kahn’ı, Brooking Enstitüsünün Kemal Derviş’i, psikopolitikin Vamık Volkan’ıydı. Dünyayı parçalama uzmanı, Martti Ahtisaari, AB başkanı Rompuy ve bunların ülke içindeki uzantılarıydı…

Dünyaya yön veren gizli örgütlerin en tepesinde CFR vardı. Yani Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations.)

‘Bu gizli örgüt, ilk paylaşım (1. Dünya) savaşı sonrası örgütlendi. Dev şirketlerin sahipleri ve dünyanın en büyük kan emicileri çekirdek bir yapılanmada birleşti. Başkanı, Avrupa’nın en zengini Yahudisi Lord Rothshields’di. En büyük patlayıcı yapan fabrikalar, tüm savaş oyuncakları bu ailenindi.

Hedefleri tarih boyu diğer istilacılarınki gibiydi: Dünyaya ‘Yeni bir düzen’ kurmak, bunun için ulus devletleri ‘bölüp parçalamak’tı!..

1927′de Amerika’nın en zengin adamı Rockefeller de onlara katıldı.. Dünyayı bir ağ gibi saracaklardı. NATO ve BM genel sekreterleri de, İMF, Dünya bankası başkanları da, AB yönetimi de, bazı devlet ve hükümet başkanları da bu gizli örgüt tarafından ‘atanmaktaydı’.

CFR yani Dış İlişkiler konseyi, Bilderberg ve Trileteral adlı bu gizli örgütlerin mottosu: ‘Herşey tek dünya devleti için!’dir.. Bunun tercümesi, ‘Her şey çok uluslu şirketlerin çıkarı için’dir.

Örgüt’ün onursal başkanı olan David Rockefeller hedefi şöyle açıklamıştır:

“Dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte 1000’e çıkacaktır. Dünyada Milli devletler tarihe karışacaktır. Devletler, finans sektörü tarafından idare edildiğinde dünya barış ve huzura kavuşacaktır.”

Demek ki küresel çetenin hâkimiyeti için, ulus devletlerin tasfiyesi lazımdı. Küçük olanı yutmak daha kolaydı. Bu nedenle ulus devletler önce özerk devletçiklere bölünecek, sonra enerji, madenler ve su kaynaklarına el konulacaktı. Planın hayata geçmesi, CFR’ye sadık ve kiralık ‘siyasiler’e bağlıydı.

‘AKP’nin tüzük ve programında CFR imzası bulunuyordu!’

AKP bir CFR projesiydi. Amerikan gizli devletinin bir eseriydi.

‘New York’tan gönderilen memorandumda belirtilen Türkiye’nin şehir devletlerine ayrılması plânı, AKP Program ve Tüzüğüne hemen hemen aynı ifadelerle’ geçirilmişti. 2001 yılında bu hükümeti kuracak olanlara New York’tan gönderilen memorandumda ‘Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve millî hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmakla görevlidir’ denilmekteydi.

AKP kuruldu. Program ve tüzük CFR ‘tavsiyesine’ uygundu. Ve 9 yıl sonra gelinen noktada Türkiye federatif özerkliğe ve yerel yönetimlere ‘geçiş’ konusunda büyük adımlar atıyordu.

Bu adımlar atılırken, küresel çete, sadece AKP ile meşgul olmuyordu. CHP, MHP ve SP içindeki ‘özel’ kişilikleri de yönlendiriyordu. (CHP’nin başına Kemal Kılıçtaroğlu’nun oturtulmasının, Numan Kurtulmuş’un kışkırtılıp Milli Görüş’ün tasfiyeye çalışılmasının ve Sn. Devlet Bahçeli’yi sıkıştırma ve yalnızlaştırma çabalarının bu bağlamda okunması gerekiyordu. M.Ç.) Ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel operasyonları ELİTLER eliyle yönetiyor, BASIN YAYIN ve ÜNİVERSİTELERE de darbeler yaptırıyordu.

Bunlara muhalefet edenleri, Kanada’da beslenen hahamların ve Fetullahçıların ‘iddialarıyla’ hapse tıktırıyordu. TSK’yı önce NATO’yla zehirliyor, ardından diğer CFR uzantılarıyla hizaya sokuyordu.

CFR’ce kurdurulan Global İlişkiler adlı platformda, TSK’nın üst düzey mensuplarından, işadamlarına, siyasilere ve akademisyenlere kadar uzanan ‘seçilmiş elitler’ yer alıyordu. Bu şeytani plana alet olmayanlar, sahnenin de dışında kalıyordu. Sahne ışıkları altında olanların hepsi, ‘tek dünya’cı Rothshield/Rockefeller şeytanlarının şakirtleri ve işbirlikçileri oluyordu.

Ankara Amerika’dan izinsiz Yeni Anayasa yapamıyordu!

Şimdi ‘YEPYENİ’ bir anayasa konuşuluyordu. CFR federasyon anayasası istiyordu! Vazgeçilmezi ‘başkanlık sistemi’ oluyordu. Recep Bey bu konuyla referandum ertesini açıyordu. Sonra birden konuyu kapatıyordu. CFR memurları, ‘henüz erken’ ikazı yapıyordu.

‘Daha yavaş ve dikkatli’ adımlar atılması tavsiye buyrulmuştu.

Cumhurbaşkanı Gül, son CFR toplantısından dönerken şu mesajı veriyor: ‘Her şey Ankara’dan yönetilemez’ itirafında bulunuyordu!..

CFR memorandumuna uygun olarak önümüzdeki 1 yıl içinde ‘Özerk Federasyon Projesi/EYALET SİSTEMİ’ yani Rockefeller /Rothshields ‘Tek Dünyacı’ örgütünün nihai hedefi, artık fısıltılardan konuşmalara, derken yeni anayasaya taşınacak ve Türkiye gümbür gümbür parçalanacaktı.

Ülkemiz parçalanma sürecine taşınırken, küreselcilerin en önemli iki aygıtının, Türkiye’yi mekân seçtiği de açıklanıyordu. Küresel sermayenin başkenti, New York, ilk kez yurtdışında bir ‘EYALET İRTİBAT BÜROSU’ açacaktı. İstanbul, ev sahibi olacaktı. Doğu’dan sonra Türkiye’nin batısı da olandan kat kat fazla nitelikli ajan kaynayacaktı.

Yine İstanbul, 2011’de UNPF (BİRLEŞMİŞ MİLLETLER NÜFUS FONU)na ev sahipliği yapacaktı.

CFR, gizli ve açık örgütleriyle üzerinde çalıştığı, ‘İstanbul merkezli Yakın Doğu Oluşumu’ ve Diyarbakır merkezli Ortadoğu federasyonu’ vizyonunda adım adım ilerliyordu..

CIA istasyon şefi Paul Henze’nin ‘Türk halkına sabah akşam ‘federasyon’ anlatılmalı, kulakları bu duruma alıştırılmalıdır!’ sözüne uygun olarak televizyon ve gazeteler marifetiyle, ‘federasyon’ ‘yerelleşme’ halk arasında ‘normalleştiriliyor’du..

Bir yandan da medya ‘Sayın’ APO’nun siyasi bir aktör oluşunu beyinlere kazıyordu. Bundan sonra her gün her haber bülteninde karşınıza APO ve federasyon söylemi çıkacaktı…[1]

Armatör Kahraman Sadıkoğlu tarafından 49 yıllığına satın alınıp, sonra Kazak işadamı Tevfik Arif’e kiralanmış gösterilen Savarona yatı; asıl kira parasını ve bütün masrafını karşılayan Rus asıllı Yahudi patron Aleksander Maşkeviç tarafından Fuhuş Gemisi olarak kullanılıyor ve baskında kendisi de yakalanıyor. Bu Aleksander Maşkeviç siyonisti:

  1. Hem Avrasya Museviler Birliği Başkanlığını yürütüyor.
  2. Hem, AKP’nin peşkeş çektiği PETKİM’in % 51 hissesini satın alan Holdinge kredi sağlayan Bankanın başındaki büyük ortağı oluyor.
  3. Hem de şu anda Kazakistan’da yaşıyor ve Kazak Derin Devletinin ve Mason Mahfillerin en etkili ismi olduğu biliniyor.

Bu fuhuş taciri Yahudinin, Rusya’da, Kazakistan’da ve Ukrayna’da istediği kızlarla gönül eğlendirme imkanı varken bu kadar masrafı göze alıp Savaronayı kerhaneye çevirmesi aslında Milli Kurtuluş Mücadelemize önderlik yapan, Mel’un Mason Localarını kapatan, İzmir suikastına karışan İttihat Terakki artığı Yahudi çıfıtlarını asan Atatürk’ün aziz hatırasından intikam almak ve tüm dünya kamuoyuna “Türklerin bağımsızlık kahramanının mirasının ırzına geçtim” mesajını çağrıştırmak olduğu üzerinde nedense hiç durulmuyor!?

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’de bu Siyonist Yahudilere ve Masonik mahfillere desteği ve Dinler Arası Diyalog konusundaki gayretleri nedeniyle Dünya Türkleri Asamblesi tarafından Nobel Barış ödülüne aday gösteriliyor!..

AB CFR’sinde ehlileştirilen Kemal Kılıçtaroğlu’nun da katıldığı ve alkollü içkilerin su gibi dağıtıldığı resepsiyon öncesi TBMM’nde açılış konuşması yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül;

“Demokrasi, milletimizin değişmez ve değiştirilemez niteliği haline gelmiştir” diyerek, daha önce:

“Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilk üç maddesine pozitif anlamda dokunulabileceğini” açıklayan Haşim Kılıç’a dolaylı destek olması… Ayrıca:

“Sivil toplum örgütlerinin siyasi karar sürecine daha etkin biçimde katılımlarının sağlanmasını…” sözleriyle

Batı güdümlü cemaat, tarikat ve odaların ve Mason Localarının ülke yönetimine ağırlık koymasını arzulaması.

“Ortak paydamız; daha fazla demokrasi, daha fazla katılımcılıktır..” diyerek,

Milli ve manevi mayamız, temel insan hakları ve evrensel hukuk kuralları yerine artık sadece güdümlü demokrasinin tek ortak payda yapılmasını buyurması…

“Kürt sorununu, terör sorunundan ayrı değerlendirmemiz ve çözmemiz lazımdır..” diyerek,

Kürtlere özerklik yolunun açılması gerektiğini vurgulaması

“AB’ye katılım konusunda asla karamsarlık ve yılgınlığa düşmeden tüm uyum yasaları çıkarılmalı ve sabırla dayanılmalıdır” diyerek

Bağımsızlık ve egemenlik haklarımızın AB’ye devredilmesi ve ülkemizin Haçlı Avrupa’nın eyaleti haline getirilmesi uğrunda her türlü taviz ve fedakârlığa katlanılmasının çağdaşlaşma için önemini hatırlatması.

“İran’ın nükleer çabalarını, uluslararası camianın endişelerini giderici tedbirlerle yürütülmesinden yanayız. Irak örneğinde olduğu gibi yeni bir çatışma sürecinin ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntılarına katlanamayız” diyerek

İran’a yönelik bir ABD-İsrail müdahalesinde safını açıkça ortaya koyması,

“Türkiye’mizin artık acilen; sivil, demokratik, katılımcı, değişen dünya dengelerini ve gereklerini hesaba katıcı yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır” sözleriyle

Türkiye’yi Siyonist sermaye hâkimiyetine uyumlu ve ılımlı bir anayasa hazırlayıp, küresel zulüm düzenine demokratik köleler olmamızı savunması,

ABD umresinde katıldığı kutsal CFR toplantısında aldığı tavsiyeleri yerine getirme konusundaki samimiyetini gösteriyor!..

Tam da aynı sırada, Kandildeki PKK Genel Kurmay Başkanı(!) Karayılan (çünkü Devlet Başkanı Abdullah Öcalan, Hükümet Başkanı Selahattin Demirtaş’tır) da yerli yabancı onlarca gazete ve televizyonun katılımıyla tarihi(!) bir basın toplantısı yapıyor ve şımarık bir küstahlıkla:

“Kürt sorununa çözüm isteniyorsa, muhatap İmralı’dadır, federatif ve demokratik özerklik dahil, tüm taleplerimiz yerine getirilmeden kalıcı barış imkansızdır” diyerek meydan okuyor ve bir nevi Sn. Abdullah Gül’ün konuşmalarına destek sağlıyor!?

“Acaba bu eşkıya parçası da mı CFR’ye katılıp talimat almıştı?” diye insan düşünmeden edemiyor…

 



[1] www.ilk-kursun.com / 26 Eylül 2010 / Bir Yıldan Daha Az Bir Zamanda

4 1 vote
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
2 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

ahmet akgülle bir karşılaşmamızda bana bir kalem vermişti o kalemi hala saklıyorum…:)[b][/b]

ahmet akgülle bir karşılaşmamızda bana bir kalem vermişti o kalemi hala saklıyorum…:-)

Picture of Mikail YILMAZ

Mikail YILMAZ

YORUMLAR

Son Yorumlar
2
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...