ABD’YE GÜVENEN, YA GAFİL VE CAHİLDİR, VEYA BİLİNÇLİ BİR HAİNDİR!
ABD Yeni Tuzaklar Tezgâhlıyordu
ABD görünürde işgal için milyarlarca dolar, binlerce ölü ve on binlerce sakat verdiği Irak’tan çekilmek, burayı süratle terk etmek istiyordu. “Peki, ne için?” sorusunu soran İyad el Düleymi bölgedeki sancıların daha da genişleyerek artacağının işaretlerini veriyordu. Bağdat’la Washington arasında 2008 yılında imzalanan “Amerikan Güçlerinin Statüsü” anlaşması (SOFA) doğrultusunda, ABD askerlerinin bu ayın sonundan itibaren hiçbir savaşçı görev üstlenmeyerek Irak güçlerini eğitmesi gerekiyordu. Ayrıca Irak’taki Amerikan askerlerinin sayısı 60 bine düşecekti. Irak’taki muhalif ulusal güçlerin itirazlarını körükleyen bu anlaşma, ABD’nin 2011 yılı sonunda Irak topraklarından tamamen çekilmesini öngörüyordu. Halen yürürlükte olan bu anlaşmaya göre, Irak’taki Amerikan varlığı bundan bir yıl sonra tamamen sona erecekti. ABD’nin 20 yıldan uzun süredir planladığı bu savaş, 7 yıllık işgale, 300 milyar doların harcanmasına, 4 bin 500’den fazla Amerikalının ölümüne ve 250 bin Amerikalının da sakat kalmasına yol açıyor, belki de daha fazla Amerikalı, hayatlarını cehenneme çeviren psikolojik sorunlar yaşıyordu.
Irak’ta o sırada endişe verici ve şüphe çekici bir dizi olay yaşanıyordu. Bu olayların çoğunluğunun Washington’daki karar alma organlarınca planlanmış olacağı da akla geliyordu. Önce, eski rejimin Başbakan Yardımcısı ve yedi yıldır ABD güçleri elinde tutuklu bulunan Tarık Aziz ortaya çıkarak, ABD Başkanı Barack Obama’dan Irak’tan çekilmemesini ve ülkeyi ‘ikiyüzlü kurtlar’a teslim etmemesini istiyordu. Bundan birkaç gün sonra Irak ordusunun yeni Genelkurmay Başkanı Babekir Zebari, Iraklı ve Amerikalı siyasetçilerle komutanların önünde, güçlerinin güvenlik kontrolünü teslim almaya 2020’den önce hazır olmadığından bahsediyordu. Aziz ve Zebari’nin açıklamalarının dışında başka şaşırtıcı olaylar da gözleniyordu. El-Kaide’ye bağlı Irak İslam Devleti adlı örgüt tekrar etkin hale gelerek, eskisinden daha cesur ve planlı eylemlerle sahneye dönüyordu. Basra’da üç gizemli patlama meydana geliyor ve kimse onlarca Iraklının ölümüne yol açan bu patlamaların nasıl yapıldığını çözemiyordu. Ardından Ramadi, Felluce ve Bağdat şehirleri çeşitli patlamalara sahne oluyordu. Ardından Irak ordusundaki gönüllüleri hedef alan, 60 kişinin ölümüne ve onlarcasının da yaralanmasına yol açan Babu Muazzam patlaması meydana geliyordu. Bu patlama da soru işaretleriyle doluydu. Zira burası El Hadra’dan (Yeşil Bölge) sonra Bağdat’ın en korunaklı yerlerinden birisi oluyordu.
Tam bu noktada ABD Savunma Bakanı Robert Gates, “yönetiminin, güvenlik anlaşmasının maddelerini Irak hükümetinin istediği şekilde değiştirmeye hazır olduğunu” açıklıyordu. Ardından The Guardian gazetesinin, Amerika’nın Irak’tan, Obama’nın selefi George W. Bush’un mirasından kurtulmak için sembolik bir şekilde çekileceğine işaret eden haberi geliyordu. Gazete, 94 askeri üssün yanı sıra Irak’ta yaklaşık altı Amerikan tugayının kalacağını yazıyordu. Bütün bunların amacı, Amerikan çekilmesinin Irak’ta cehennem kapılarını açacağı yönündeki endişeleri hafifletmekti. Burada şu soru ortaya çıkıyordu: Amerika’nın Irak’ta yedi yıldır devam eden varlığı, bölgesel müdahaleler, özellikle de İran müdahalesi için bir engel miydi, yoksa bu müdahaleye destek mi olmuştu? Amerikan güçleri hiç kuşkusuz, önceki rejimin düşmesinden ve başta Irak ordusunun feshedilmesi olmak üzere bir dizi aptalca karar almasından sonra Irak’ın kapılarını dış müdahalelere ve özellikle de İran müdahalesine açıyordu. Bu tehlikeye işaret eden Amerika’nın tek amacı Irak’ta kalma süresini uzatmaktı. Irak’ta patlamalar artıyor, ABD’nin çekilmesinden sonra ortaya çıkacak İran tehlikesine yönelik uyarılar yapılıyor, El-Kaide yeniden başını uzatıyor ve seçimlerin üzerinden beş ay geçmesine rağmen hâlâ hükümet kurulamıyordu. Tüm bu yaşananlar, Amerika’nın daha uzun süre, belki de 10 yıl daha kalma niyetine işaret ediyordu.
Bazıları Amerika’nın tutumunu ‘şaşkınlık’ olarak görüyordu. Zira ABD görünürde işgal için milyarlarca dolar, binlerce ölü ve on binlerce sakat verdiği ülkeden çekilmek, burayı süratle terk etmek istiyordu. Peki, kimin için? İran için. Tahran’la Washington arasındaki karşılıklı açıklamalar her ikisinin düşman olduğunu ifade etmiyor muydu? Peki, ABD gerçekten Irak’tan çekiliyor muydu, yoksa yerleşiyor muydu? Acaba Recep T. Erdoğan “Başarıları için dua etiği” katil conilerin, bu tahribatına seviniyor muydu?
Yeni Şafakçılar, gerçekleri güneş gibi görüyor, ama hâlâ kendilerinde şafak atmıyordu!
Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Prof. Paul Krugman, ABD’li yetkililerin ekonomideki toparlanmayı olduğundan daha iyi gösterdiğini söyleyerek dünyayı uyarıyordu. Çünkü ABD, ülkesindeki finans krizini bütün dünyaya ihraç etmeyi başarıyor, dünyayı büyük bir ekonomik ve sosyal krize sokuyordu. Ekonomik ve siyasal gücünü kullanarak dünyanın her yerinde insan hak ve özgürlüklerini çiğnemeye devam ediyor, kimse de dur diyemiyor, hepsini demokrasi ve özgürlük adına yaptığını söylüyordu. AKP iktidarının özel yardımıyla ve demokrasi ve özgürlük adına Irak’ta 7,5 yıl süren işgalin ardından geride en az 1,5 milyon mülteci, 1 milyon dul ve 3 milyon yetim bırakan ABD 60 bin askerini bırakıp gerisini çekiyordu. Geride bıraktığı Irak manzarası insanı ürkütüyordu: Her ay 200 ila 300 sivil, bombalı saldırılarda ya da suikastlarda ölüyordu. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne kayıtlı mülteci sayısı 207 bin, ancak yurt dışında yaşayan Iraklıların toplamının 3 milyonu bulabileceği belirtiliyordu. İnfaz edilmeyi bekleyen idam mahkûmlarının sayısı, 2009 yılının sonunda yaklaşık bin iki yüzü (1200) buluyordu. Her ay aralarında çocukların da bulunduğu onlarca kişi militanlarca fidye için kaçırılıyordu. Bankalara, altın pazarına ve devlet kurumlarının maaşlarını taşıyan görevlilere düzenlenen kanlı saldırıların sayısı artıyordu.
Resmi verilere göre, ülkedeki işsizlik oranı %18, ancak uzmanlar gerçek rakamın %30’a yakın olduğunu düşünüyordu. İşsizlik, özellikle yasal bir geçim kaynağı bulamadıklarında silahlanarak suça yönelen gençleri etkiliyordu. Irak’taki evlerin büyük bölümüne günde sadece birkaç saat elektrik veriliyordu. Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin alıntı yaptığı hükümet istatistiklerine göre, 30 milyon nüfuslu ülkede her 4 kişiden biri güvenli içme suyuna ulaşamıyordu. 7 milyon kişi yani nüfusun %23’ü fakirlik sınırının altında. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2009 Yolsuzluk Algılama Endeksi’nde, Irak 180 ülkenin arasında 176. sırada yer alıyordu. 10-18 yaşlarındaki Iraklı gençlerin 300 bini hiç okula gitmiyordu. Gençlerin %62’si bir kız çocuğunun ailenin şerefine leke sürmesi durumunda bir akrabası tarafından öldürülebileceğini düşünüyordu. Sağlık Bakanlığı’na göre, yatak sayısı 35 bin olan Irak’ta bu sayının 95 bine çıkarılması gerekiyordu. Ülkedeki dulların sayısı en az 1 milyonu, yetimlerin sayısı ise 3 milyonu geçiyordu.
Şimdi herkesin cevabını araması gereken soru şu: Can, mal ve ırz başta olmak üzere hiçbir güvenliğin kalmadığı, istikrarsızlaştırılan Irak’taki bu vahşetin yaşanmasında AKP’nin payı ne oluyordu ve niye unutuluyordu? Bu tabloya Afganistan’ı, Pakistan’ı ve İsrail’in Filistin’de yaptıklarını da eklemek gerekiyordu. ABD, girdiği ülkelerde yaptığı ekonomik ve sosyal tahribatı bugüne kadar IMF bile yapamıyor, önce Afganistan’ı istikrarsızlaştırıyor, sonra Irak’ı, şimdi de ara ara Pakistan’ı taciz ediyordu. Pakistan’da her gün onlarca insanı terör bahanesiyle öldürüyordu. İsrail’in yaptığının yüz katını yapıyor, hiç kimsenin sesi çıkmıyordu. Ülkenin başında da bugüne kadar gelen ABD Başkanlarının arasında en tehlikelisi bulunuyordu. Dünyanın yarısı onu Müslüman zannediyor, yarısı da Hristiyan zannediyordu. Aslında ne olduğu bilinmiyordu. Düşmanlığı kadar dostluğu da tehlikeliydi ve istikrarsızlıktan besleniyordu. ABD Okyanus ötesinden geliyor, bizim yardımımızla komşumuza tecavüz ediyor, öldürüyor, dul ve yetim bırakıyor, yakıp yıkıyor, petrol ve madenlerini ele geçiriyor, şimdi de hiçbir şey olmamış gibi gidiyordu.”[1] Ve bunları yazanlar hâlâ AKP’yi savunuyordu. Ya bunlarda utanma arlanma yoktu veya bunlar herkesi ahmak sanıyordu. Çünkü aynı AKP Irak’taki gaflet ve hıyanetini bu sefer Suriye’de sergiliyor, koca ülke Irak ve Libya’dan bin beter konuma sokuluyordu.
ABD’ye Güvenenler Ahmaklık Ediyordu!
“Çekil kurtul” anlayışıyla hareket eden ABD için, bu bir ölçüde doğru olabilirdi. Yani Irak’ta muharip -yani savaşan- bir güç kalmadığına göre, savaş bitmiş sayılabilirdi. Ama bu ABD’nin Irak’ta askeri varlığı son buluyor demek değildi. Geride 60 bin asker kalıyor ki, bunların geri çekilmesi ancak 2012’in sonunda gerçekleşecekti. Bunların 50 bini, Irak’ın yeni oluşmakta olan Irak ordusunu ve polisini yetiştirecekti… Evet, bir bakıma Amerikalılar için savaş bitmiş sayılırdı. Dolayısıyla ABD’de -özellikle kamuoyunda- büyük bir rahatlama vardı. Ama şimdi şu iki soruyu sormak zamanıydı: Birincisi, “Bush’un Savaşı” diye de bilinen ABD müdahalesinin kime yaradığı, ikincisi de, “Obama’nın Barışı”nın başarı şansının ne olacağıydı. Bu savaşın İsrail hariç, sonuçta kimseye yarar sağlamadığı, tam aksine ABD dahil, herkes için çok kötü sonuçlar yarattığı açıktı. ABD’nin bu savaşta trilyonlarca dolarlık kaybının yanı sıra siyasal itibarı ve nüfuzu tamamen sarsılmıştı. Saddam rejiminin devrilmiş olması da güdülen amaçlara hizmet etmemiş, ABD Irak’ı enkaz yığınına dönüştürmenin sorumluluğu ile karşı karşıya kalmıştı. ABD’nin son muharip askerlerini çekerken Irak’taki 7,5 yıllık işgalin bu ülkeyi ne hallere düşürdüğü ortadaydı: Siyasi bakımdan Irak istikrarsızlık içindeydi, çeşitli etnik ve mezhep grupları, birbiriyle boğuşmaktaydı. Ulusal birlik ve toprak bütünlüğü tehlike altındaydı. Güvenlik açısından Irak’ta terör giderek bir iç savaşa kaymaktaydı. Devlet otoritesi diye bir şey kalmamıştı. Yeni örgütlenmekte olan Irak güvenlik güçleri “güçsüz” durumdaydı. Ekonomik bakımdan Irak halkı perişandı. Yoksulluk had safhadaydı. Irak doğal kaynaklarını kendisi kullanamamaktaydı. Yaşam seviyesi, eskisine göre çok düşük durumdaydı. Kısacası; “Bush’un Savaşı” işte Irak için böyle trajik bir sonuç yaratmıştı. Ve AKP bütün bunların suç ortağıydı!
ABD ikide bir İran’ı vurmaya hazırlanıyordu ama hepsi boş çıkıyordu!
Bu arada ABD, tarihinin en büyük silah satışını Suudi Arabistan’a yapmaktaydı. 60 milyar dolarlık satışının tek amacı; “İran tehdidine karşı Suudi savunmasını güçlendirmek…” olarak sunulmaktaydı. Paket içinde toplam 84 adet; F15 savaş uçağı, Black Hawk ve Apache helikopterleri vardır. Hillary Clinton; “İran’a karşı müttefiklerimizi güvenlik şemsiyemizin altına alacağız” buyurmaktadır. Peki, başka neler oluyordu? Rusya, Kafkaslar’a S-300 füzeleri yerleştiriyor, Balkan ülkelerini askeri üslere dönüştürmeye çalışan İsrail; “Biz İran’ı Karadeniz üzerinden vurmayı planlıyoruz, Rusya bize karşı bu füzeleri yerleştiriyor” diye kıyameti koparıyordu!
Çin, Rusya’dan 15 adet S-300 füze bataryası alıyor, İran’la aralarındaki ticaret hacmi yüz milyar doların üstünde olduğu için de bu füze bataryalarının dördünü İran’a veriyordu. Çin-İran arasında füze teknolojisine ilişkin ortaklık listesi oldukça uzun. İran bu füzelerin birçoğunu daha da geliştiriyordu. Yani ortalık göründüğü gibi sakin değildi ve bir sabah o fırtına kopabilirdi. Burada saldırganlar belli, saldırıya uğrama korkusuyla tedbir alanlar belliydi. S. Arabistan’dan Balkanlar’a, Gürcistan ve Azerbaycan’dan Abhazya’ya kadar, Türkiye’nin etrafında ne kadar kara parçası varsa, Karadeniz ve Hazar’la birlikte İran’ı vurma hazırlıklarına ev sahipliği yapıyordu… Ne de olsa ABD Irak’tan çıkıyordu… Tam zamanı…”[2] diyenler, hâlâ niçin ABD’nin suç ortağı ve BOP kâhyası Recep Erdoğan’ı savunmaktan, hatta Erbakan’a sataşmaktan geri kalmıyordu?
Şer İttifakı Türkiye’yi Kuşatıyordu!
Bir zamanlar Türkiye’yi öve öve bitiremeyen Obama, o dönemde yeni dostu Netanyahu ile birlikte Erdoğan’ı sıkıştırma planları yapmaktaydı. Oysa Obama başından beri kendisinin değil Amerikan sisteminin ve Yahudi Lobilerinin politikalarını Türkiye’ye karşı uygulamaktaydı. O süreçte sözde teröre karşı Türkiye’ye destek veren Obama, Ankara ziyareti sırasında Türkiye’nin terörist örgüt kabul ettiği PKK’nın siyasi kolu olan DTP Başkanı Ahmet Türk ile buluşmuşlardı. Kasım 2007’de imzalanan ve PKK’ya karşı ortak istihbarat anlaşmasıysa ne Bush ne de Obama döneminde işe yaramamıştı. Müslümanlarla diyaloğun önemini vurgulayarak New York’taki cami inşaatına destek veren Obama, dört gün sonra ‘Hayır ben böyle bir destek vermedim’ diyerek nasıl ‘çeyrek bir zenci ve Müslüman’ olduğunu kanıtlamıştı.
Bunun gibi Mavi Marmara’ya yönelik saldırıyı araştıracak komisyonun kurulmasından bir gün sonra ABD’nin BM’deki temsilcisi Bayan Rice, İsrail’den daha fazla İsrailli olduğunu kanıtlayacak kadar bir açıklama yapmış ve bu komisyon kararlarının yaptırım gücü olmadığını vurgulamıştı. Başka bir örnek daha; hazırladığı anayasa ile Irak’ı federal bir ülke yaptırıp parçalayan ve bu modeli bölge ülkelerine ve Türkiye’ye de dikte ettirmeye çalışan Amerikalılar, 5 aydır ortak hükümeti kuramayan farklı Iraklı grupları birbirine daha fazla düşman kılmak ve gerektiğinde bu ülkede etnik ve mezhepsel gerginlik ve katliamları daha kapsamlı bir hale dönüştürmek için yoğun çaba harcamaktaydı. Hatta o süreçte; Irak’ta Başbakanın bazı yetkileri elinden alınarak Amerikalılar tarafından önerilen Ulusal Güvenlik Konseyi’ne verilebilir öngörüsünde bulunmuş ve bunun olmasına hiç de şaşırmayın diye belirtmiştik.
Ankara, İsrail ablukası altına alınıyordu!
Ağustos 2010 tarihinde; 48 saat içinde dört uyarı yollanmıştı. İlk işaret, Bosnalı Sırpların lideri Milorad Dodik’in, Siyonist yetkililerle ve özellikle dönemin Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’la bir araya gelip Türkiye’ye saldırmasıydı. İkinci işaret, Siyonist Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Yunanistan’ı ziyaret etmesi ve bu ziyareti Türkiye’yi kışkırtmak için kullanmasıydı. Bu davranış zamanlama bakımından provokasyonun zirvesiydi. Üçüncü işaret, ABD’nin Türkiye’yi, İsrail ve İran’a yönelik politikalarını sürdürmesinin ikili koalisyonu ve silah satışı dahil bazı talepleri etkileyeceği konusunda uyarmasıydı. Ankara ve Beyaz Saray da raporu yalanlamış, ancak mesaj yerine çoktan ulaşmıştı. Dördüncü işaretse, bir İsrail istihbarat ajanının Tel Aviv’deki Türk Büyükelçiliğine düzenlediği şaibeli saldırıyla meydana gelen açık kışkırtmaydı.
İsrail böylece, Türkiye’ye karşı aleni bir savaşa giriyordu. Bu savaş İsrail’den başlıyor, ABD’ye uzanıp Yunanistan’a varıyordu. İsrail bunları, Özgürlük Filosu katliamından sonra Türkiye’ye karşı doğrudan operasyonlara başvurmadan veya cephe açmadan yapıyordu. Ankara’ya yönelik provokatif adımlar durmuyordu. Artık Türkiye, ABD ve İsrail’in açık saldırılarına maruz kalıyordu. Bir süre sonra, savaş suçlarına ve saldırılarına karşı cesur tutumlarından dolayı Türkiye’nin hizaya getirilmesi için abluka altına alınması yönünde çağrılar bekleniyordu!
İsrail, MİT Müsteşarını neden hedef gösteriyordu?
Yeni MİT Müsteşarı onandığında Hakan Fidan, daha önce TİKA’nın (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) başında bulunuyordu. Onun başkanlığı döneminde TİKA, eskiden Teşkilat-ı Mahsusa’nın örgütlenmiş olduğu ülkelerde özellikle aktif olmuştu. TİKA’daki görevi Fidan için bir tür MİT’teki yeni misyonu için hazırlık çalışması sayılıyordu. O dönemde TİKA, Lübnan, Açe Adaları, Sudan, Kosova, Moğolistan, Suriye, Arnavutluk, Kırım, Nijer gibi ülkelere ciddi düzeyde maddi yardımda bulunmuştu. Bu yardımlar yapılırken hem halkın arasında Türkiye’ye sempati yaratıldı hem de yerel halk arasında bazı bağlantılar kurulmuştu. O günlerde bu faaliyetin, Türkiye’nin yeni vizyonuyla bağlantılı olabileceğini kimse anlamıyordu. Bu işin başında olan Hakan Fidan, daha önce de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yanında çalışıyordu. Davutoğlu’nun benzer bir vizyonu Türkiye’ye uygun gördüğü, eskiden yazmış olduğu kitaplarda net olarak görülüyordu. Neydi bu? ABD’nin gizli şemsiyesi ve Siyonizm’in sinsi himayesi altında ve ılımlı İslam safsatasıyla, görünürde ABD ve İsrail’e horozlanan ama gerçekte onlara taşeronluk yapan bir “sıfır sorun” piyonluğuydu!
İsrail bu yeni vizyonu ve yeni faaliyeti bir tehdit olarak algılıyormuş gibi davranıyordu. Kendi etkinliğine set çekecek bir faaliyetmiş gibi gösteriyordu. Türkiye ile İsrail arasında son yaşanan gerginliklerin hepsini ve buram buram bir istihbarat faaliyeti kokan son Tel Aviv’deki elçilik baskınını bile bu bağlam içinde görenler aldanıyordu. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a İsrail tarafından yöneltilen, “Elinde bize ait sırlar var, bunları İran’a vereceğinden korkuyoruz” suçlamasını, yeni yönelimden İsrail’in duyduğu korku ve paniğin bir yansımasından ibaret görenler toplumu oyalıyordu. Çünkü AKP bir zamanlar açık, sonrasında kapalı olarak BOP’un Eşbaşkanlığını yürütüyordu. Yani Büyük İsrail Projesi’ne piyonluk ve taşeronluk yapıyordu. İsrail’in Hakan Fidan karşıtlığının ise, sadece onu kahramanlaştırıp işini kolaylaştırmaya yönelik bir kurgu olduğu sırıtıyordu.
Dışişlerini kim yönetiyordu?
Dışişleri Bakanlığı’nın Hrant Dink davasıyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne utanç verici bir savunma gönderdiği sağda solda konuşulmaktaydı… Ama “savunma” niyetine AİHM’ye gönderilen o dehşet verici metin, bir gazeteye manşet olmasa kimsenin ruhu duymayacaktı. İçeride “demokrasi, insan hakları” söylemi devam ederken, dışarıda “Hrant öldürülmeyi hak etti” mantığı sergileniyordu. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun demecindeki bir satır şaşırtıyordu. Bakan, üç gün önce Bakanlığının konuyla ilgili “asılsız iddialar yakışıksızdır” açıklaması ertesinde şunları söylüyordu: “Pazar günü olayı duyunca çok canım sıkıldı. Önemli olan savunmayı kimin yazdığı değil. Ağustos 2009’da yurtdışında yoğun trafiğimiz olduğu için ben görmemiştim, benim imzam yok.” Peki, Dışişleri’ni kim yönetiyordu?
Bu karar Avrupa’nın maskesini düşürüyordu
Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (SAV) hakaret içeren karikatürlere sessiz kalan Avrupalılar, Yahudiler söz konusu olunca ceza kesmekte tereddüt etmiyordu. Avrupa basını Hz. Muhammed (SAV)’le dalga geçen karikatürleri yayımlamakta sakınca görmezken, Avrupa Arap Birliği adlı derneğin internet sitesinde yayımladığı Holokost’u (Yahudi Soykırımı) tiye alan bir karikatür için para cezası veriliyordu. Hollanda’da bir temyiz mahkemesi Avrupa Arap Birliği (AAB) adlı derneği, internet sitesinde yayımladığı Holokost’u tiye alan bir karikatür nedeniyle 2 bin 500 avro para cezasına çarptırıyordu. Karikatürde önlerindeki insan iskeletlerini sayan iki Yahudi, Yahudi olmayanların cesetlerini de ekleyip, Holokost’ta ölen Yahudilerin sayısını artırıp artırmama konusunda karar vermeye çalışıyordu. Haçlı AB’ye girmek için can atanlar hâlâ uyanmıyordu.
İsrail, Mavi Marmara baskınını yapan Aşkenazi’nin yerine Gazze katliamının mimarını Genelkurmay Başkanlığına getiriyordu!
İsrail, devlet görünümlü bir terör şebekesiydi. İsrail’i fiilen çeteler yönetmekteydi. Sözde cumhurbaşkanından başbakanına, bakanlarından yüksek bürokrat ve komutanlarına hepsi seçme terörist ve çete üyesiydi.
Ehud Barak, Gazze katliamını komuta eden General Yoav Galant’ı, Mavi Marmara baskınından dolayı görevini terk etmek zorunda kalan Aşkenazi’nin yerine yeni Genelkurmay Başkanı olarak seçmişti. Siyonist Savaş Bakanı, Gazze Savaşı’na komuta eden ve savaşın devam etmesi için ısrar eden Güney Bölgesi Komutanı General Yoav Galant’ı Genelkurmay Başkanlığına getirmişti. Siyonist Başbakanlardan kasap lakaplı Ariel Şaron’un askeri danışmanlığını da yapan Yoav Galant, Şaron’un yurtdışı gezilerine katıldığı ve özellikle Rusya’daki görüşmelerinde yanında bulunduğu için “Şaron’un sırdaşı” olarak bilinmekteydi. Yoav Galant’ın Aralık 2008’de Gazze’ye açılan savaşı planladığını ve bizzat yönettiğini belirten Siyonist işgal devleti medya kaynakları, Gazze içindeki bazı operasyonlara katıldığını, savaşın devam etmesi ve Gazze içlerine daha çok girilmesi için ısrar ettiğini fakat Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi’nin savaşa son verilmesi emrini verdiğini ifade etmişti.[3]
İsrail: Devlet Görünümlü Mafya Oluşumuydu
Bugün “halkı olan bir ordu” denilince İsrail akla gelmektedir. İsrail her ne kadar demokratik bir devlet olarak görülse de aslında tam bir Kabala-Şeytan şeriatı şebekesidir. İsrail ve Yahudiler ABD’yi lobilerle, kendi ülkelerini de ordu ile yönetmektedir. Siyasetçinin general ve generalin siyasetçi olduğu bir ülkedir. Çünkü temelinde ve çekirdeğinde çeteler hâkimdir. İsrail’de devlet ile mafya ve çeteler iç içedir. Devlet genellikle çetelere hükmeder ve onları yönlendirir. Lakin çeteler devlete yön vermeye başlamışsa orada rejimin şekli değişmiştir. İtalya için de devleti olan mafya tabiri kullanılabilir. Örgütlü gizli yapılara mafya veya çete denmektedir.
‘Gladyatör’ lakabıyla anılan Cossiga, sırlarıyla birlikte giderken arkada bıraktığı mesajlar aslında İtalya’nın devleti olan bir mafya olduğu kanaatini de pekiştirmiştir. 82 yaşında vefat eden Francesco Cossiga, NATO’ya bağlı gizli örgüt Gladio’nun şefi ve “gladyatör” olarak nitelendirilmektedir. Soğuk Savaş’ın ve sonrasının sırlarını bilen bir liderdir. Cossiga sırlarıyla birlikte giderken, sırlarına yeni bir sır daha ilave etmişti. En önemli ifşaatlarından birisi de 11 Eylül’ü MOSSAD ve CIA’nın tertip ettiğini söylemesiydi. Maalesef mesele komplo teorisi diye geçiştirilmişti.
Netanyahu’nun sırrı ve sırıtanları
Entebbe baskınını Netanyahu biraderlerden Yonatan Netanyahu‘nun yönettiğini ve operasyon sırasında da postunu deldirdiği bilinen bir şeydir. Netanyahu’lar için ‘katil kardeşler’ denmektedir. Bunun nedeni Bibi’nin (Binyamin Netanyahu) sırrında veya hayat serüveninde gizlidir. Aralık 1968 tarihinde Fetih mensupları Atina Havaalanı’nda pistlerde durmakta olan İsrail havayolları El Al’ın bir uçağına yönelik olarak bir füze fırlatır. Bunun üzerine Savunma Bakanı Moşe Dayan misilleme seçeneklerini düşünür ve misilleme olarak da Lübnan’ın cezalandırılmasını kararlaştırır. Hesap basittir, Lübnan cezalandırılarak Filistinlilerle Lübnanlılar arasında bir saflaşma ve kutuplaşma meydana getirilecek ve taraflar hesaplaşmaya zorlanacaktır. Amaç, Lübnanlıları Filistinliler üzerine kışkırtmak ve Filistinlileri Lübnan’da istenmeyen topluluk pozisyonuna sokmaktır. Cezalandırma eylemi ve işlemi MOSSAD’a havale edilir. Misilleme olarak Lübnan Hava Yolları’nın (MEA) Beyrut Havaalanı’nda pistte bekleyen uçakları bombalanacaktır. Moşe Dayan bu saldırının Lübnanlıları bir daha Fetih’e barınma imkânı vermekten caydırmasını ve iyi bir ders vermesini arzulamaktadır. 1967 yılında Mısır’ın uçaklarına düzenlenen hava operasyonuna benzer bir başka operasyon tasarlanır. Lakin bu defa hedef sivil uçaklardır. MOSSAD da bu işi yapacak gözü pek subayların peşine düşer ve karşılarına Yonatan’ın küçüğü Binyamin Netanyahu çıkar. Katil kardeşlerden Netanyahu hevesli ve isteklidir. Zira ihtiraslıdır ve yükselme azmiyle yanıp tutuşmaktadır. MOSSAD, operasyon şefi olarak Netanyahu üzerinde karar kılmıştır. Emrine vermiş olduğu 15 komando ile birlikte, Beyrut Havaalanı’nda beklemekte olan 13 Lübnan uçağının patlatılması ve imha edilmesi talimatını alır. Onları Beyrut Limanı açıklarında demirlemiş olan bir İsrail savaş gemisinden kalkacak olan helikopter eylem yerine taşıyacaktır. Böylece Fetih’in Atina Havaalanı’ndaki bir El Al uçağına karşı girişmiş olduğu saldırıdan dolayı Netanyahu ve ekibi gözlerini kırpmadan Lübnan Hava Yollarına ait 13 sivil uçağı kullanılamaz hale getirmeyi başarır.
Bu nedenle, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın ‘İsrail’i kundakçılar yönetiyor’ sözleri tam tamına tarihi olaylarla mutabakat arz etmektedir. Baş kundakçı Netahyahu’dur. Savunma Bakanı Ehud Barak da son kundakçılığını Mavi Marmara üzerinde denemiş ve gerçekleştirmiştir. Daha önce de Ebu Cihad (Halil Vezir) ve Ebu İyad’ın Tunus’ta infaz edilmesine de iştirak etmiştir. Lakin kundakçılar Mavi Marmara’da birbirine düşmüş ve İsrail Başbakan Yardımcısı Moşe Ya’alon, Mavi Marmara baskını konusunda sorumluluğu herkesin üstüne attığı gerekçesiyle Savunma Bakanı Ehud Barak’a karşı görülmemiş bir saldırıya geçmiştir. Ya’alon, Barak için ‘yılan gibi’ ifadesini seçmiştir. Yedioth Ahronoth gazetesinin internet sitesine göre, Ya’alon’un, özel bir mekânda yaptığı konuşmada “Son haftaki gelişmeler, Kirya Üssündeki (İsrail Ordusu ve Savunma Bakanlığı karargâhı) yılanlar konusunda söylediklerini doğruluyor” sözleri ilginçtir.”[4]
İşte ABD, bu vahşi cinayet şebekesi İsrail’in sözde bayrağına yansıyan “Nil’den Fırat’a Arz-ı Mev’ud hayalini” gerçekleştirmek ve 22 İslam ülkesini bölüp Ortadoğu’da haritaları değiştirmek için Irak’ı işgal etmiştir. BOP Eşbaşkanı sıfatıyla Recep T. Erdoğan ve AKP ise bu Siyonist hedeflerin kâhyalığını yürütmektedir.
- Yaşar Süngü – Yeni Şafak
- İbrahim Karagül
- Filistin Enformasyon Merkezi
- Mustafa Özcan / Milli Gazete

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Bazılarımızın durumu şuna benzemektedir: “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” Hakke’l-Yakin iman; şartsız sadakati…
ANLAYANA SİVRİ SİNEK SAZ, ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ..
HÜNER; HAKK’A KUL OLMAKMIŞ!.. Bu hayat ki, imtihandır Dünya fani, bir cihandır İki kapılı…
Batılı ülkeler dahi ABD’nin hukuksuz savaşlarına mesafe koyarken, Türkiye’nin NATO karargâhlarıyla "koçbaşı" yapılmak istenmesi ve…
Mustafa Kemal'in “Ey Türk Gençliği! İstiklal (her bakımdan tam bağımsızlık) ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali…
Makale; olaylar ve kavramlar arasında örüntü kurarak tam bir bilimsel yöntemle ve yenikikçi bir bakış…
1) Baltık’tan Akdeniz’e uzanan ve esas olarak Rusya’yı hedef alan ama daha geniş çerçevede Asya’ya…
Şüphesiz her insana sa’yü gayretinden ve kendi emeğinden başkası verilecek değildir. (Herkes ancak hak ettiğine…
Şu an Siyonizm o kadar pervasız hale geldi ki; yine kendi kurduğu kurllara dayalı sistemi…
Varlık Tezgahı ve Kendi Kaderini Dokuyan İnsan… "İpini kuvvetle eğirdikten (ve ördükten) sonra (tekrar dönüp) sökerek çözen (kadın) gibi olmayın!" (Nahl,…