Şu benzerlik dikkat çekiyordu:
O günkü İttihatçılar da, bu günkü Ergenekoncular da, İslam karşıtı bir Türk ırkçısı ve Şamanizm hayranı takılıyordu… Şu Farkla ki, Ergenekoncular Şamanizm’e Kemalizm kılıfı da geçiriyordu.
İrtica 100 yaşına basıyordu
13 Nisan 1909’da İstanbul’da ayaklananlar, Meşrutiyet yönetiminin hoşnutsuzluğa ittiği için ittihatçı ajanlarca kışkırtılan medrese öğrencileri, alaylı subaylar, “şeriat isteriz” diye bağıran er ve erbaşlardı. Hareket Ordusu’nca bastırılan isyan, Türk tarihinde gerici ayaklanmaların sembolü yapıldı. İrtica kelimesi, ilk defa bu olaydan sonra kullanılmaya başlandı.
İsyana hazırlık nasıl yapılıyordu?
31 Mart Vakası (13 Nisan 1909) meşruti rejime dönüldükten sekiz ay sonra ortaya çıkan ve giderek karşıdevrimci özellikler kazanmış olan bir ayaklanma gibi gösteriliyordu. Kendileri de Meşrutiyet yanlısı olmakla birlikte, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hâlâ gizli bir örgüt biçiminde çalışarak devlet işlerine karışmasına karşı olan, bu örgütün bazı terörist uzantılarının işledikleri cinayetleri sert bir biçimde kınayan ve Meclis-i Mebusan’daki İttihat ve Terakki çoğunluğunun Anayasayı tümüyle seçilmişler lehine değiştirmesinden kuşkulanan muhalefetin kışkırttığı, ancak sonradan denetleyemediği bir hareket” olarak sunuluyordu. Oysa bütün bu olayları tezgâhlayan Sabataist ve Mason İttihat ve Terakki Cemiyeti oluyordu.
Hüseyin Hilmi Paşa Hükümeti’nin kurulmasıyla (14 Şubat 1909) birlikte muhalif gazetelerin üslubu sertleşiyor, aynı zamanda hoşnutsuz çevrelerin çeşitli derneklerin çatısı altında örgütlenmeleri hızlanıyordu. Bu örgütlerden İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin kurucusu Derviş Vahdeti, yayımladığı Volkan gazetesindeki yazılarıyla yönetimi en sert bir dille eleştirenlerin başında geliyordu.
İsyan başladıktan sonra da muhalefet yanlısı gazeteler isyanı haklı gösteriyor ve birçok şiddet olayına karşın isyanın gayet düzenli ve disiplinli bir biçimde geliştiğini yazıyordu.
Bardak taşıyordu
İstanbul’daki ayaklanma öncesindeki gergin havada bardağı taşıran son damla, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne sert eleştiriler yönelten ve bir süredir tehdit mektupları alan Serbesti gazetesi yazarı Hasan Fehmi Bey’in Galata köprüsünde öldürülmesi (6 Nisan 1909) olmuştu. Katilin üniformalı biri olması, cinayetin İttihat ve Terakki Üyesi bir subay olduğunu düşündürüyordu. Muhalefetin gazetelerinden Osmanlı, cenazenin kaldırıldığı gün ilginç bir baş sayfayla yayımlanarak, basın özgürlüğüne vurulan darbeyi öne çıkarıyordu. Sonraki günlerde katilin bulunamaması gerginliği daha da arttırıyordu.
Sultan’ın ilgisi yoktu
Abdülhamit’in ayaklanmayla ilişkisi yoktur. Hatta Meşrutiyete karşı başlatılmış bir isyanın kendi işine yarayacağı için bulanık suda balık avlamaya çalıştığı bile söylenemez. Bu tür olaylardan son derece korkan II. Abdülhamit, Asar-ı Tevfik zırhlısı komutanı Binbaşı Ali Kabuli Bey’in de gözünün önünde öldürülmesi üzerine dizginleri elinden tamamen kaçırarak isyancılara karşı bir devlet başkanından beklenecek dirayeti gösterememiş ve daha ileri gitmelerini önleyip kışlalarına dönmelerini sağlayabilmek için kendilerini affettiğini söyleyerek, tam tersine, iyice şımarmalarına neden olmuştur.
İsyanın başlamasından sonra Meclis-i Mebusan’ın bir türlü toplanamaması da, isyancı askerlerin giderek sultana yaslanmaları sonucunu vermiş, bu gelişme de birçok çevrede mutlakıyete dönüş tehlikesinin doğduğu inancını yaratarak, II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesine yol açmıştır. II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesini kolaylaştıran başka bir etken de kendi çevresinden bazı işgüzar kişilerin isyancılara yakın durmaları ve sultanın yeniden iktidara el koyabilmesi için fiili durumdan faydalanmaya çalışmalarıdır.
Ayaklanmayı başlatanlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) 1. Ordu birliklerine güvenmediği için Makedonya’daki 3. Ordu’dan İstanbul’a nakledilmelerini sağladığı avcı taburlarına mensup er ve erbaşlardır. Bu yüzden, Sultan II. Abdülhamit yanlısı olan Mizancı Murat Bey, ayaklanmayı daha önce sultanı tahttan indirmeyi başaramayan İttihatçıların çıkarttıkları iddiasında haklıdır. Ancak, isyancı askerlerin hemen 13 Nisan günü işlediği bazı cinayetler ve dile getirdikleri istekler, bu iddianın doğruluğunu ispatlamaktadır.
İttihatçılar, bazı grupları taşeron olarak kullanıyordu
İsyancı askerlerin arasına iki gruptan bireylerin de katıldığı biliniyordu. Bunların ilkini, medrese öğrencileri oluşturuyordu. Hukuk sisteminin değişim sürecinde 19. yüzyıl ortalarından beri yaşanan gelişmeler dolayısıyla kadılık gibi önemli bir mesleği yitirmeye yüz tutmuş medrese çevreleri de, II. Abdülhamit mutlakıyeti süresince seslerini çıkaramıyordu. Meşrutiyetin ilanından sonra, medrese öğrencilerinin askerlikten muaf olmalarına kısıtlama getirileceği duyurulmuştu. Meşrutiyet’ten yana, ama iktidara da karşı olduklarından, birçok medrese öğrencisi isyana katılırken birçoğu da olayların dışında kalıyordu.
İsyancı askerlere katılan ikinci grubu ise alaylı subaylar teşkil ediyordu. Bunlar da, mesleklerinde yükselme olanaklarının kalmaması nedeniyle Meşrutiyet yönetiminin hoşnutsuzlar safına ittiği bir gruptu. İttihat ve Terakki mensupları arasında çok sayıda okullu subay olduğunu bildiklerinden, bunlar örgüte mesafeli duruyordu, ama kışkırtılıp kullanıldıklarını çoğu fark etmiyordu.
13 Nisan günü boyunca askeri kışkırtanlar, genellikle İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ne yakın bir takım medrese öğrencileri ve ordudan uzaklaştırılmış alaylı subaylar olmuştu. Bunların arasında hoca kıyafetine girenler olduğu saptandığı gibi, bazı ittihatçı subayların da er veya erbaş kıyafetiyle isyancıların arasına katıldıkları biliniyordu.
Şeriatçılık istismar ediliyordu
İsyancıların en çok “Şeriat isteriz” sloganını kullanmış olması, 31 Mart’ın dinsel bir hareket, hatta “şeriatçılık” olarak değerlendirilmesine, bu yüzden de din çevrelerinin, özellikle de ulemanın kışkırttığı bir hareket biçiminde görülmesine neden olmuştu.
Bu yaklaşım doğru değildir. İsyancıları harekete geçirmek için din öğesi kullanılmış ve ulemadan bazıları isyancıların sözcülüğünü yapmışsa da, üst düzey ulema çevreleri olayın dışında kalıyordu. Bu çevreler, her ne kadar İttihat ve Terakki Cemiyetinden ve bu cemiyetin temsil ettiği değerlerden hoşlanmıyorlar idiyseler de, mutlakıyet yönetiminden çok çekmiş olmaları ve temsili rejimin kendi yararlarına olacağına inandıkları için Meşrutiyet tarafında yer alıyordu. Ama isyancıların tutuklanıp yargılanmasının İttihat ve Terakkinin işine yarayacağını anladıklarından, Hareket Ordusunun İstanbul’a girmesini önlemeye de çalışmışlardı.
“Yanlış” cinayetler, İttihatçılara haklılık kazandırmak için işleniyordu
İsyancıların, İttihat ve Terakki yanlısı gazeteler Tanin ve Şurayı Ümmet’in yönetim merkezlerini basarak kırıp dökmeleri veya İttihatçıların keskinlikleriyle tanınan İstanbul Mebusları Ahmet Rıza ve Hüseyin Cahit Beyler aleyhine sloganlar atmaları, başkaları tarafından yönlendirildiklerini gösteriyordu. Nitekim Lazkiye Mebusu Emir Arslan Bey, isyanın ilk gününde Hüseyin Cahit Bey sanılarak öldürülüyordu. İsyancılarca aynı gün öldürülen Adliye Nazırı Nâzım Paşanın da, Ahmet Rıza Bey sanılarak öldürüldüğü, akıllarda ciddi bir iddia olarak kalıyordu. İsyancılar, birkaç gün içinde yirmi kadar mektepli subayı da öldürülüyordu ve bunların hepsi Mason ve Sabataist İttihatçılara yarıyordu.
“Hareket Ordusu”na gerekçe hazırlanıyordu
İsyana, dolayısıyla da mutlakıyete geri dönüş olasılığına karşı İttihatçıların ilk tepkileri, 14 Nisan’da görülüyordu. Selanik’te düzenlenen Meşrutiyet yanlısı miting, İstanbul’a Meşrutiyet’i kurtarmaya gitme kararıyla sonuçlandı ve gönüllüler hazırlanmaya başlanıyordu. Ertesi gün birçok taşra kentinden İstanbul’a protesto telgrafları yağıyordu. Selanik’teki 3. Ordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa, “Hareket Ordusu” adıyla, hem muvazzaf askerlerden hem de gönüllü sivillerden oluşan bir ordu kurulmasını öneriyordu. Anılarında bu adı kendisinin koyduğunu söyleyen Kolağası Mustafa Kemal Bey’in kurmay başkanı atandığı ordunun ilk birlikleri, Binbaşı Muhtar Bey komutasında 15 Nisan gecesi Selanik’ten trenle yola çıkıyordu.
Bu orduya katılmak üzere, daha sonra Erzincan, İzmir, İzmit gibi birçok yerden gönüllüler de harekete geçiriliyordu. Hareket Ordusunun komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa olmuştu. Ama ordunun başkente iyice yaklaşmasından sonra, komutanlık kademesinde nedense ani bir değişiklik oldu. Selanik’teki ittihat ve Terakki Cemiyeti yöneticileri, Almanya’daki askeri ataşelik görevini bırakarak alelacele oraya gelen Binbaşı Enver Bey’in de desteğiyle, Mahmut Şevket Paşayı Hareket Ordusunun başına geçmeye ikna ediyordu. Enver Bey de kurmay heyetine dahil olmuştu.
Yeşilköy Meclisi kuruluyordu
Hareket Ordusunun İstanbul’a iyice yaklaşması, bazı mebuslara cesaret veriyor ve birçok mebus 19 Nisan’dan itibaren Yeşilköy’de toplanmaya başlıyordu. 21 Nisan’da sayıları epey artan mebuslar, Ayan Meclisi’ni de Yeşilköy’e davet ederek Meclis-i Milli olarak toplanma kararı alıyordu. Ertesi gün gerçekleşen bu tarihi toplantıda Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi konusu görüşülmeye başlanıyordu.
Hareket Ordusu, Mahmut Şevket Paşa’nın verdiği emirle 24 Nisan günü İstanbul’u işgal ediyordu. İsyancı askerlerin bir bölümü Anadolu yakasına kaçarken, teslim olanlar da çıkıyordu. Birçok isyancı da kentin çeşitli yörelerinde direniyordu. En çetin çarpışmalar Fatih’te ve ancak topa tutularak ele geçirilebilen Babıâli’de yaşanıyordu. Bu arada, kentin birçok yerinde asayiş görevi jandarma kuvvetlerine bırakılıyordu.
İngilizler irticaya oynuyordu
31 Mart Vakası öncesi ve sırasında Meşrutiyet aleyhtarlarına gizli ve açık destek veren İngiltere, isyancıların 15 Nisan’da kurdurduğu kabineyi de güvenoyu almadan tanıyıvermişti. Dönemle ilgili raporlar İngiliz arşivlerinden ayıklanmış olduğundan, onların gerçek niyetini ve hangi tarafı desteklediğini belgelemek imkânsız hale gelmişti.
Meşrutiyet’e dönüşle birlikte İngiltere, yeni rejimin kendini en yakın hissettiği büyük devlet konumuna gelmişti. Ama bu balayı, İngiliz Büyükelçiliği’nin ve baş tercüman Gerald Fitzmaurice’in “kendi adamları” olarak gördükleri Kâmil Paşa’nın 13 Şubat 1909’da sadrazamlıktan düşürülmesiyle sona ermişti.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, yeni kabinenin Londra’yla iyi ilişkilerden yana olduğuna dair verdiği güvenceye karşın, Fitzmaurice’i yatıştırmak mümkün olmadı. Bu arada İngiliz Dışişleri Bakanlığı da Kâmil Paşa kabinesinin düşmesini, “askeri despotluk” yolunda atılan bir adım olarak nitelemiş, ama “daha ılımlı” bir yönetimin işbaşına gelmesine kadar sabır gösterilmesini önermişti. Büyükelçilik ise İstanbul’da Ahrar Fırkası’nı kullanarak entrika çevirmeye girişmişti. Ama Ahrarcıların önderi konumuna geçen Berat (Arnavutluk) Mebusu İsmail Kemal Bey, Büyükelçi Gerard Lowther’a, Meclis’te yalnızca elli oy sağlayabileceğini iletmişti. Meclis-i Mebusan’da ittihatçılara karşı bir şey yapamayacağını anlayan Lowther, “İşlerin kendiliğinden yoluna gireceğini ümit etmek istiyorum ama bir miktar kan dökülecek gibi gözüküyor” demişti.
26 Nisan günü, ele geçirilen isyancıları yargılamak için askeri bir mahkeme kurulmuştu. Ertesi gün ise, artık İstanbul’da toplanan Meclis-i Milli, II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesine karar veriyordu. Tahta aynı gün V. Mehmet Reşat geçiyordu. Daha sonra askeri mahkeme, Abdülhamit’i de yargılamak istemişse de, İttihatçı hükümet bunu kabul etmiyor ve halkın tepkisinden çekiniyordu. Askeri mahkeme, aralarında Derviş Vahdeti’nin de bulunduğu birçok kişiyi idama mahkûm ediyordu.
“İrtica kavramı” Masonların maşası oluyordu
31 Mart Olayı, dilimize “irtica”, “ticaiyyun” ve “mürteci” sözcüklerini kazandırıyordu. 1908’in Ekim ayında İstanbul’da meydana gelen iki olayla ilgili gazetelerde “hareket-i irticaiyye” deyimine rastlanmıştı. Ama “rücu”, yani “geri dönme” kökünden türetilmiş olan “irtica” ve “mürteci” sözcükleri ilk defa 31 Mart’tan sonra günlük dilimize yerleşip sözlüklere giriyordu. Artık irtica, Masonların dilinde İslam düşmanlığı için kullanılıyordu.
İstanbul’daki isyan üzerine, Adana’da katliam başlıyordu
31 Mart vakasının ertesi günü, 14 Nisan’da patlak veren olaylarda birçoğu Ermeni, 22 bin kişi öldürülüyordu. Mahkeme 47 Müslüman ve 30 Ermeniyi idama mahkûm ediyordu. 29 Ermeni’nin cezası müebbete çevriliyor, ama aralarında Bahçe Müftüsü’nün da bulunduğu Müslümanların ve bir Ermeni’nin cezaları infaz ediliyordu.
Peş peşe çıkan İstanbul ve Adana olaylarının birbiriyle ilgili ve organize oldukları anlaşılıyordu. İstanbul’da gayrimüslimlere ve yabancılara karşı herhangi bir olay görülmez ve şiddet sadece ittihatçılarla mektepli subaylara yönelik iken; Adana’da binlerce Ermeni ve Müslüman ölüyor, 30 binden fazla kadın ve çocuk evsiz barksız kalıyordu.
Bunca ölüme ve maddi zarara rağmen, Hınçakların, Taşnakların, Protestan misyonerlerin ve büyük güçlerin, geçmiş örneklere kıyasla, bu olaya tepkisiz kalmaları kafa karıştırıyordu. Ermeni mebusların tepkilerinden, Kahire ve Paris’te düzenlenen birkaç gösteriden başka bir protesto girişimine rastlanmıyordu. Bu tavır, II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden duyulan memnuniyetin diğer tüm olumsuzlukları gölgelediğini ve İttihatçı kadrolara güvenin devam ettiğini düşündürüyordu.
Meşruti rejime ve ittihat ve Terakki Cemiyeti’ne duyulan güven ancak Balkan Harbi sırasında ve sonrasında sarsılmaya başlıyor, onlar da kullanıldıktan sonra harcanıyordu.
Çavuş üniforması giyen yüzbaşılar: “Şeriat isteriz” diye bağırıyordu!
Bir ara askerlerden “İfademiz var…” diye birkaç kişi geldi. Onları Meclis salonuna almamak için Birinci Şube odasına gittik. Mebuslar oturdular. Başkan “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. Çavuşlar: “Şeriat istiyoruz” dediler. O sırada Kanun-ı Esası değişiklik tasarısı basılmıştı. Gerekçesini Elmalılı Hamdi Efendi yazmıştı. Oradaki mebuslardan Kosovalı Süleyman Efendi besmele ile başlayan bu tasarıyı göstererek Biz de Şeriat hükümlerini uygulamaktan başka bir şey yapmıyoruz. Bakın, yazdığımız kanun tasarısı -okuyarak- Bismillah ile başlıyor” dedi. Çavuşlardan biri: Bizim ordu içtüzüğü de besmele ile başlar ama Almancadan çevrilmiştir” dedi. Bir çavuşun bu bilgisine şaştım. Sonradan bu gencin, çavuş kıyafetine girmiş bir yüzbaşı -hem de Almanya’da öğrenim görmüş bir yüzbaşı- olduğunu öğrendik. Asılanlar arasında idi. (Yusuf Kemal Tengirşenk, Vatan Hizmetinde, Ankara. 1967)
İslam İlim Derneği: “Meşrutiyet’e canımız feda” beyannamesi yayınlıyordu
Cemiyet-i ilmiyye-i İslamiyye’nin beyannamesi (15 Nisan 1909):
“…Saygıdeğer mebuslardan bazılarının can güvenlikleri konusunda endişeye düşerek istifa etmek niyetinde bulundukları ve halkımızca istibdadın geri gelme olasılığından korkulmaya başlandığına ilişkin bazı izlenimler oluştuğu anlaşıldığından meşveret ve Meşrutiyetin İslam şeriatının kurallarına kesinlikle uygun olduğundan zerre kadar tereddüdü olmayan ve istibdat döneminde İslami kitaplarımızın külhanlarda yakıldığını henüz unutmayan Cemiyet-i İlmiyye-i İslamiyye’nin şeriat kurallarına hizmet edecek Meclis-i Mebusanımızla meşru Meşrutiyetimizin savunulması uğrunda bütün bireyleriyle son dereceye kadar çalışmaya azmetmiş olduğu ve Meşrutiyet’in savunulması için canını vermeyi dinsel bir gereklilik bildiği… arz ve beyan olunur.”
Mebuslar Mesudiye zırhlısına sığınıyordu
31 Mart ayaklanmasından kaçabilen 70’in üstünde Mebusan ve Ayan Meclisi üyesi 21 Nisan 1909’da Antalya mebusu meşhur gazeteci ve yayımcı Ebüzziya Tevfik’in başkanlığında Ayastefanos Yat Kulübünde bir araya gelip, Sait Paşa, Ahmet Rıza Bey ve Talat Bey’in de ertesi gün kendilerine katılmalarıyla Meclis-i Milli halinde toplanmaya karar verirler. Selanik’ten gelen 50 kadar polis korumakla görevlendirilmiş ve Hareket Ordusu Makriköy’ü (Bakırköy) tutmuşsa da mebuslar Yat Kulübü’nün açıklarında demirlemiş, Mesudiye zırhlısının kimin tarafında olduğundan emin olmak istemişlerdir. Bunun üzerine, donanmayı Ebüzziya Tevfik’in deyimiyle “iskandil etmeye karar verirler ve birkaç mebusla Ayan’ın prestijli üyelerinden Gazi Ahmet Muhtar Paşayı gemiye yollarlar. Heyetin dönüşüyle yüzler gülmeye başlar. Çünkü Mesudiye zırhlısı Meşrutiyetin ve dolayısıyla Meclisin yanındadır sultanın değil.[1]
31 Mart mantığı bugün de tezgâhlanıyordu!
Tarihi, boş sözlerle yâd etmeyi bırakıp, araştırma ve anlama çabası içinde olmazsak, yalan-yanlış bize sunulanları yutarsak; önümüze konanların doğruluğundan şüphe etmez, bağlantıları anlamaya çalışmazsak, şu an içinde bulunduğumuz bilgi kirliliğinden ve rahatça yönlendirilmekten kaçmamız mümkün olamayacaktır.
“Osmanlı Devleti yıkıldı, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu” derken, biri tamamen ve tüm izleriyle ortadan kalktı ve sonra diğeri tamamen beyaz bir sayfada başladı sanılmamalıdır. Tarihin akışıyla birlikte, önceki birçok sorunlar ve hıyanet unsurları aynen aktarılmıştır. Bugün tartışılan birçok suni olgunun geçmişi, 100-150 sene öncelere dayanmaktadır. Bu sebeple, geçmişi bir “hatıra kartpostal”ı gibi değil de, bir “kıssadan hisse” gibi okumak lazımdır.
31 Mart olayını ele alalım. Belli bir klişeye mahkûm ve yanlış aktarılmaktan malul bir tarihi gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu yanlış aktarma, aslında olayı da bir bakıma “adi bir vaka”ya indirgemiş oluyor. Olay örgüsü ve neden-sonuç ilişkisini anlamayı güçleştiren bir örtü iniyor üzerine böylelikle.
31 Mart olayının şu an içinde bulunduğumuz süreçle benzeşen yönleri de olmakla birlikte, sürekli olarak bir “gerici” ayaklanma olduğundan bahsedilmiştir. Elbette, burada sözü edilen “gerici” yaftasına karşı bir antitez üretmekten ziyade bu olayın asıl sebebi bizim ilgimizi çekmektedir.
Bilindiği üzere, İttihat ve Terakki’nin sinsi ve sindirmeci iktidarına muhalif bazı unsurlar, yine onlar tarafından kışkırtılarak 13 Nisan 1909 günü İstanbul’da ayaklanmışlardır. Bu unsurlara ve sahip oldukları ilişkiler ağına bakmak bizi gerçeğe daha çok yaklaştırır. İttihat ve Terakki görünüşte; Almanya’ya yakın bir politika takip ediyor, savunduğu ulusçuluk (Namık Kemal’in Türkçülük konusundaki söylemleri çok etkili olmuştur. Ancak, sonradan bu “ulusçu” söylemin de İmparatorluğu yaşatmayacağı, tersine etnik unsurları harekete geçireceğini anlamışlardır. Bunun yerine, Osmanlıcılık fikrini devreye sokmuşlardır.) fikri sebebiyle de İngiltere’yi karşısına almıştır. Tahmin edileceği üzere, uluculuk bir sömürge imparatorluğu olan İngiltere için bir kâbustan farksızdır. Bu sebeple, İttihat ve Terakki’nin muhalifleri İngiltere tarafından desteklenmiştir” kanaati bir yanılgıdır. Çünkü İttihat ve Terakki Cemiyeti, özellikle sabataist ve masonlardan, Yahudi, Rum ve Ermeni unsurlardan oluşturulmuş bir hıyanet ve cinayet şebekesidir ve Siyonistlerin güdümündeki tüm ülkelerce desteklenmektedir.
Bu muhaliflerin en başında âdemimerkeziyet fikriyatının ateşli savunucusu Prens Sabahattin vardı. Ahrar Fırkası, Serbesti gazetesi (31 Mart 1909 günü kendi ifadesiyle “Bizi bizden ziyade” düşünen İngilizlerin öğütlerine yer veriyordu. Bir keresinde de, İttihat ve Terakki’ye muhalefet etme pahasına Rumlar’ın Türkler tarafından katledildiğini yazmıştı. Tabii, sonradan bu iddia asılsız çıktı), Volkan gazetesi (Olayların baş sorumlusu olarak görülen Derviş Vahdeti’ye aittir) ve Mizan gazetesi başlıca muhalifler arasındaydı. Bir de yardımcı unsurlar vardı; bunlar da medrese öğrencileri (askerlik yapmak istemiyorlardı), kadro dışı bırakılan alaylı subaylar (mektepli subayların nüfuzunun artmasıyla eskisi gibi itibar görmüyorlar ve meslekte ilerlemelerinin önü kesiliyordu) ve Arnavut milliyetçileri bulunmaktaydı.
Sürekli ve sistemli bir şekilde, “gerici” ayaklanma olarak sunulan 31 Mart olayında, “Şeriat isteriz!” sloganları dini kullanarak asıl amacı gizleyip, örtbas etmenin bir vasıtasıdır. Asıl amaçlanan, “İttihat ve Terakki’yi askeri bir darbe ile alaşağı etmek” isteyenlerin bu heves ve hedeflerini istismar edip isyan çıkartarak, Sultan Abdülhamit’i indirecek Hareket Ordusuna gerekçe kazandırmaktır. Baş sorumlulardan biri olan Derviş Vahdeti de bunu, Divan-ı Harp’teki: “31 Mart’taki karışıklığın irtica değil, bir fırka kavgasından ibaret olduğunu zannederim” (Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki) sözü ile açığa vurmaktadır. Yani 31 Mart: İktidardakilerle muhalefettekilerin ve onların da perde gerisindeki destekçilerinin giriştiği bir güç kavgasının yansımasıdır.
Bugünle benzer yanına gelince, öncelikle “derin güç odaklarının bir çatışması” olduğu açıktır. Diğeri; bir “rol değişimi” olduğu da muhakkaktır. Eskiyen aktörler, yenileriyle değişmek zorundadır. O dönemde, İttihat ve Terakki’nin Almancılığı ve İngiltere tarafından desteklenen bir muhalefet söz konusuyken, bugün için Amerika’ya dayananlarla Avrasyacılık peşinde koştuğu sanılanların güç kavgası yaşanıyor demek yanlış olmayacaktır. Alternatif arayışlarının neticesinde olur olmaz (dış kaynaklı) müdahalelere maruz kaldığımız ortadadır. 28 Şubat bunun son kanıtıdır. Tarihe göz gezdirip bugüne baktığınızda, Ergenekon benzeri dalgaların “temiz eller” operasyonundan ziyade bir “tasfiye” ve “yenisini ikame” etme girişimi olduğu sırıtmaktadır.[2]
Bugün Mason İttihatçı Komitacıların yerinde Ergenekoncular, İngiliz destekli 31 Mart’çıların yerinde ABD destekli AKP ve yandaşları bulunmaktadır. “Şeriat isteriz” teranesiyle Sultan Abdülhamit’in kuyusunu kazan Derviş Vahdeti’lerle, bugün “ılımlı İslam’ı getireceğiz” diye Erbakan İslam Birliği ve Adalet Düzeni projelerinin önünü tıkamaya çalışan Fetullah Gülenciler aynı şeytani odakların figüranlarıdır. Ne var ki, o gün Abdülhamit’e gelip gidenler, bugün Erbakan’a mağlup ve mahcup olacaklardır.
Şu benzerlik dikkat çekiyordu:
O günkü İttihatçılar da, bu günkü Ergenekoncular da, İslam karşıtı bir Türk ırkçısı ve Şamanizm hayranıydı. Şu Farkla ki, Ergenekoncular Şamanizm’e Kemalizm kılıfı da geçiriyordu!
[1] NTV Tarih Nisan 2009
[2] Burak Kıllıoğlu / Milli Gazete

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…