“Söz bizim ağzımızdan bir kere çıkar… Davos’a gitmeyeceğim” diye mertlik ve sertlik gösterisi yapan Recep Erdoğan’a ve yalaka yazar-yorumculara, bu AKP’lilerin geçmişte hararetle savunup sahiplendikleri hangi söz ve prensiplerden nasıl çark edip vazgeçtiklerini, Yahudi teklif ve tehditleri karşısında nasıl dönekleştiklerini hatırlatmak üzerimize bir vecibeydi… Acaba bu sözler Recep Bey’in ağzından değil de karnından mı çıkıvermişti?
Önce şunların sorulması gerekirdi:
Türkiye gibi, Mason Localarının ve dış Siyonist odakların güdümünde bulunan ülkelerdeki partiler, seçimler, meclisler, hükümetler, sivil örgütler, sözde laik ve demokratik girişim ve gelişmeler… Evet, bütün bunların hepsi halkı avutup uyutmaya, sömürü ve zulüm çarkını saklamaya ve sürekli kılmaya yönelik ve göstermelik müesseseler miydi?
ABD’den ve AB’den ve özellikle Siyonist Yahudi Lobilerinin izin ve icazetiyle iktidara gelen ve onların talimatlarıyla hareket eden şahsiyet ve hükümetler; stratejik konumdaki yüksek devlet görevlileri, acaba ne ölçüde Milli ve haysiyetli bir tavır sergileyebilirdi?
Milli Görüşçü iken esip gürleyen ve gerçekleri dillendiren başkanlar, bakanlar, bürokratlar ve yazarlar, niçin ve nasıl böylesine esir ve edilgen hale getirilmekteydi?
Tarihe, Körfez Krizi olarak geçen ABD’nin başarısız Irak’a ilk saldırısı sırasında Türkiye’nin tutumunu eleştiren Recep Tayyip’in gazetelere şu sözleri yansıyordu:
“Yıl: 1991 Körfez savaşı ABD’nin Emperyalizmi ve Siyonizm’i dünyaya hakim kılmak için yaptığı bir savaştır. ABD, Rusya sorununu çözdükten sonra bütün dünyayı kendi emrinde tek bir devlet yapma kararı aldı. Böylece Siyonizm’in egemenlik planı yürürlüğe konuldu.
ABD’nin bu planı uygulayabilmek için kendi emrine harfiyen uymayan Irak’ı ezmesi ve böylece Ortadoğu’da İsrail karşısında hiç bir güç kalmamasını sağlaması gerekiyordu… Gayesinden saptırılan bir savaş için Türkiye’nin Birleşmiş Milletler kararına uyduğunu ifade ederek ABD’ye yardımcı olması milleti aldatmaktır.
Bütün bu gerçekler ortada iken Özal’ın milletin büyük çoğunluğunu karşısına alıp Anayasa ve kanunları sürekli çiğneyerek Türkiye’yi savaşa sokmak istemesi vahim bir olaydır.
Türkiye’deki üslerin NATO maksatları dışında kullanılmayacağı, yasaların hükmüdür. Bu üslerin sadece komünist ülkelerden gelecek saldırılara karşı savunma amacıyla kullanılması gerekir. Fakat bugünkü uygulamada bu üsler NATO’ya değil, ABD’nin emrine verilmiştir…” Diye horozlanan Recep bey Şimdi aynı Amerika’nın amigoluğunu yapıyordu! Yani özünden de sözünden de dönüyordu.
Recep Bey Ümraniye’de kapalı salon toplantısında şöyle konuşuyordu:
“…Ben Müslüman’ım” diyenin tekrar yanına gelip bir de “Aynı zamanda laik’im” demesi mümkün değil.
Niye?
Çünkü Müslüman’ın yaratıcısı Allah, kesin hakimiyet sahibidir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” koskoca bir yalan. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır…!?”
Acaba Recep Bey, o gün mü yalancı ve riyakârdı, yoksa bu gün mü numara yapmaktaydı?
Yıl: 1994 Tayyip Erdoğan içindekileri kusuyordu:
“Ataya saygı duruşunda, sap gibi ayakta durmaya gerek yok!” (12 Mayıs 1994 Hürriyet Gazetesi)
Yerel seçimler öncesi Recep T. Erdoğan Eyüp’te bir toplantıda şu konuşmayı yapıyordu:
“…Ahmetler, Hasanlar; Hüseyinler; Apostol, Papodopulos, Corç gibi isimlerle mi değiştirilsin?
Ve yahut ta bu isimler şimdilik bir alıştırma döneminde acaba Kahrolsun şeriat’ demek suretiyle laisizmin kulu haline mi getirilsin, ne edilsin, ne yapılsın da yeni bir isim, yeni bir adla bu ülkenin insanları anılsın. Düşünün ki, Türkiye’nin başkentinde bir yazarın ölümü sebebiyle devlet töreni düzenleniyor, ey Ahmet sen öldürüldüğün zaman, sen öldüğün zaman sana bırakın devlet töreni düzenlemeyi, belediyede seni gömecek eleman bile bulmak zor. Fakat bu ülkede köşe yazarı olarak öldürülen bir insan devlet töreniyle gömülürken bu merasimde ne yazık ki yüz binlerce insan canlı yayında, televizyon yayınında ‘kahrolsun şeriat’ diye bağırıyorlar, hangi ülkede? Yüzde 99’u Müslüman bir ülkede.
O zaman bu şeriatı sorgulamak lazım. Nedir acaba bu kahrolsun denilen şeriat?
Sene 1924 dünyada gelişmiş ülkeler arasında 6’ncı sırada yer alan Türkiye…
Sene 1993 dünyada gelişmiş ülkeler arasında 46’ncı sırada olan bir Türkiye.
Acaba 6’ncı sıradan, 46’ncı sıraya bizi düşüren zihniyet kahrolsun dedikleri bu şeriat mıdır?
Acaba sene 1923, bir dolar 90 kuruş, sene 1993 bir dolar 9 bin 800 TL, acaba bir dolar 90 kuruştan. 9 bin 700 TL’ye kahrolsun dedikleri şeriat sebebiyle mi düşmüştür?
Şu anda Türkiye’de dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir şehvet sömürüsü yapılmaktadır Kadınlarımızın namusu ayaklar altına alınmaktadır. Artık Ayşe’leri. Fatma’ları satmak yetmiyor katillere, bu katillere, şimdi Ukrayna’dan Romanya’dan, Rusya’dan fahişeler getirmek suretiyle fetih şehri İstanbul’umuzu adeta fahişe pazarına çevirdiler. Türkiye 24’ten bugüne kahrolsun dedikleri şeriat sebebiyle mi fahişe pazarına döndü?..”
Tayyip, Ümraniye’de yaptığı bir konuşmada insanları ayaklanmaya çağırıyordu:
“1,5 Milyarlık İslam âlemi Müslüman-Türk milletinin ayağa kalkmasını bekliyor. Kalkacağız. Işıkları göründü. Allah’ın izniyle kıyam başlayacak. Türkiye Cezayir olur mu diye soruyorlar. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz, Allah’ın izniyle…
Artık bu film tanınmaya başladı. Şimdi artık millet sadece aktörleri değil, senaryoyu değiştirmeye talip. Ve bu senaryonun değiştirilme çabalarıdır bu çalışmalar. Biz onun için geliyoruz. Bu düzenin koruyucusu olamayız, mümkün değil. Bu hukuku hazırlayanlar, bu düzenin kaldırılmasının maşası olacaklardır.”
Bir emekli öğretmen anlatmıştı:
Sosyal demokratım, emeklilik muamelelerimi hızlandırmak için Ankara’ya geldim. O gün Uğur Mumcu’nun cenaze töreni vardı, “kahrolsun şeriat!” diye bağırılıyordu, ben de bağırdım. Bağıra bağıra yürürken, bir topal adam yaklaştı yanıma ve dedi ki: “beyefendi, bu kadar adam, on binlerce akıllı adam yürüyorsunuz, içinizde başbakan yardımcısı var, içinizde bakanlar var, E. genelkurmay başkanı var, paşalar var, milletvekilleri var, genel müdürler var, daire başkanları entelektüel aydınlar var, bu kadar insan yürüyorsunuz ve “kahrolsun şeriat!” diye bağırıyorsunuz, öyle zannediyorum ki, birazdan da cenaze namazı kılacaksınız, oysa cenaze namazı da o küfrettiğiniz şeriatın emridir, yav bu nasıl iş, bu kadar akıllı adama, bu kadar akılsızca iş yapmak yakışıyor mu?
Bu topal adam bana böyle deyince adeta bir deprem geçirdim diyor.
Ve hemen kortejden çıktım, bir duvarın kenarına oturdum. Başımı iki elimin arasına aldım, 55 yıllık ömrüm arasında daha başımı elimin arasına alıp düşünmemiştim…
Rizeli emekli öğretmen Ahmet ilk defa düşünüyordu.
Kendi kendime sordum, “Ula Ahmet 55 yıl yaşadın, 30 yıl öğretmenlik ettin, hep dinsiz imansız yetiştirdin, şimdi kahrolsun şeriat diye bağırıyorsun, biraz sonra da cenaze namazı kılacaksın, bu nasıl iştir?” dedim ve o anda RP’li olmaya karar verdim diyor.
Demek ki düşünen insan RP’yi buluyor. RP Allah’ın izniyle bu ülkede düşünen insanların partisi olacaktır, RP kula kul olmayanların sadece Allah’a kul olanların partisi olacaktır. RP çıkara kul olmayanların menfaate kul olmayanların, doğruya, düzene Hakka kul olanların partisi olacaktır. Ve değerli kardeşlerim geliyoruz. Bosna Hersek, Karabağ, Hindistan, Keşmir, Filistin, oradaki kardeşlerimize de müjdeler olsun, 1 yıl kaldı… Bak ülkemizi bölük pörçük hale getirdiler, doğulu batılı diye ayırdılar, kuzeyli güneyli diye ayırdılar, Türk Kürt, Laz Çerkez, Abhaza diye ayırdılar. Ve bizi birbirimize düşürmek istiyorlar.
21. asır dünyada inşallah İslam’ın asrı olacaktır. Bu asra girerken Türkiye’nin lokomotif ülke olması lazım, Türkiye’nin l numaralı ülke olması lazım, çünkü 1.5 milyarlık İslam âlemi Türkiye’nin ayağa kalkmasını bekliyor.
55 milyonun kardeşliği için geliyoruz, 1,5 milyarlık İslam âleminin İslam birliği anlayışıyla geliyoruz, AT’a girmemek için geliyoruz.
Bak Avrupa Topluluğunun yöneticileri talimat verdiler, ne dediler bayrağınızı değiştirin, vay dangalak vay! Bu bayrağın rengini bu milletin dedesi şehitleri kanından verdi.
Bak bu ses çok alçak tonla çıkıyor. Bugün burada Eyüp’lüler olarak bir karar vermeniz lazım. Değerli kardeşlerim, bu düzen kölelik üretir, bu düzen uşaklık üretir, bu düzen rüşvet üretir, bu düzen fahişe üretir, bu düzen Türkiye’yi batıya kul köle yapar, bu düzen değerli kardeşlerim hanedan üretir, bu düzen yeğenler üretir, bu düzen… yine edeple söylüyorum deyyus üretir. Bu düzeni değiştirmek için burada bir karar vermemiz lazım, bu düzeni değiştirmeye hazır mıyız?!
(Hazırızzz)
(Hazır mısınızzz?)
İşte bu heyecan değiştirir bu düzeni.”
diyen Başbakan; kibir, haset ve enaniyet yüzünden sapıtmadan önce, cennetin bir köşesinde: “en önemli hakikatlere ve en gizemli sırlara eriştiği halde, birisi Rabbına isyan edip lanete uğrayacaktır” levhasını görünce, “vay be ne nasipsiz ve edepsiz mahluklar varmış!” diyerek, bilmeden Şeytanın kendisini kötülediği gibi, Sn. Recep Erdoğan’da: “İslam dünyasını ve mazlum insanlığı zulüm ve zilletten kurtaracak Milli Görüş hareketine, hıyanet ve hakaret edip ayrılacak ve Hak davayı sekteye uğratacak adamların kendileri olacağını, acaba biliyor muydu?
Mehmet Metiner “Tayyip Türk değildir, bilgi ve birikimi çok azdır!” itirafında bulunuyordu
Milli Gazete ve Yeni Devir’de yazı hayatına başlayan, ardından Zaman Gazetesinde de yazarlık yapan Recep Tayyip’in eski danışmanı, İran İslam devrimine övgüler yağdırılan “Şafakta On Gün” adlı kitabını hazırlayan, birden bire şeriatçılıktan Kürt ırkçılığına kayıp HADEP Genel Başkan Yardımcısı koltuğuna oturan, şimdilerde ise demokrasi ve açılım safsatalarıyla Masonik medyanın gözdesi olan Mehmet Metiner, Tayyip için “Türk değil” diyor ve Tayyip Erdoğan’la ortak geçmişlerini şöyle anlatıyordu:
“Erdoğan’ı 80 öncesinde de tanıyorum. RP İstanbul İl Başkanlığı dönemi ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde beraberdik kendisi ile. Çok yakından tanıdığım bildiğim bir insan.
Evet Rize’lidir. Laz kökenlidir. Türk değildir. Eşi de Siirt’li Arap’tır. Erdoğan’ın her ne kadar fiziği düzgün olsa, örgütçülüğü iyi sayılsa da, entelektüel siyasal birikimi çok azdır, bundan yoksundur. Bu açığını sürekli danışmanları ile kapatmaya çalışır sözleriyle överken sanki sövüyordu.” Bu tavrıyla dolaylı biçimde; “Siz Recep Beyi, en yakın danışmanı kadar mı tanıyacaksınız? Zaten aklen ve ahlaken müsait ve münasip olmadan Siyonist patronlarımız bizi kullanır mı sanırsınız?” demiş oluyordu.
Recep Tayyip henüz Erbakan’ın yanındaydı ve Milli Görüş Gömleğini çıkarıp, dış güçlere yanaşmamıştı:
Yıl: 1991 “Körfez savaşı ABD’nin Emperyalizmi ve Siyonizm’i dünyaya hakim kılmak için yaptığı bir savaştır. ABD, Rusya sorununu çözdükten sonra bütün dünyayı kendi emrinde tek bir devlet yapma kararı aldı. Böylece Siyonizm’in egemenlik planı yürürlüğe konuldu” diyordu.
Ama bundan beş yıl sonra.
Siyonist Yahudi Abromowitz, Erdoğan’ı makamında ziyaret ediyor ve “Siz Türkiye’nin geleceği için çok önemlisiniz” diye yemliyordu.
Erdoğan, görüşme ile ilgili olarak gazetecilere yaptığı açıklamada; Abramowitz’in olumlu ve sıcak bir mesaj getirdiğini” söylüyordu.
Abromowitz Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi kimliğinin yanı sıra MOSSAD ajanı olmasıyla tanınıyor ve Siyonizmin önemli isimlerinin başında geliyordu.
ABD Dışişleri istihbarat ve Araştırma Müsteşar yardımcılığı görevlerinde de bulunan Abramowitz, Amerikan istihbarat örgütleri arasındaki koordinasyonu sağlamakla görevli bulunuyordu.
“Kürt sorunu kendi haline bırakılamaz” diyerek, Türkiye’nin parçalanabileceği şeklinde kehanette(!) bulunmuştu.
“Türkiye’de otuzu aşkın etnik gurup var. Biz bu etnik guruplardan bir mozaik oluşturacağız’ diyen Recep Tayyip küresel efendiler için Baş hizmetkarlığa hazırlanıyordu.
Bunun için de, Önce Erbakan’ın saf dışı bırakılması, Milli Görüş’ün parçalanması ve AKP’nin parlatılması gerekiyordu.
Yıl: 1998
Siyon kodamanları ve küresel gücün patronları Türkiye kahyalığına Fetullah ve Tayyibi seçiyordu.
1998 yılı Şubat ayı ortalarında Fetullah Gülen ile Papa II. Jean Paul Vatikan’da buluşup ellerini öpüyor, hizmetlerine giriyordu. Fetullah Gülen, 8 Şubat 1998 günü Vatikan’a hareketinden önce yaptığı açıklamada;
“Birkaç ay önce Abramowitz cenaplarının yardımıyla bu buluşmanın gerçekleştiğini” itiraf ediyordu.
Güleni Papa ile buluşturan Abromovvitz, Erdoğan’a da tam destek veren Yahudi oluyordu.
ABD’nin eski Savunma Bakan yardımcısı Richard Perle, FBI ve MOSSAD’ın paravan Yahudi örgütü, Ayrımcılıkla Mücadele Birliği (Anti-Defamation league /ADL) ve Moon tarikatı, Papa ile Gülen buluşmasını organize edenler arasındaydı.
Vatikan buluşmasının temelleri, Gülen’in sağlık(!) kontrolü gerekçesiyle bulunduğu New York’ta atılmıştı. O günlerde görüştüğü Amerikalılardan biri de, 1996 yılında CIA Başkanlığına aday gösterilen, Carnegie Vakfı Başkanı Morton Abramowitz olmaktaydı.
Morton Abramowitz ile görüşmesinin ortak dostları Kasım Gülek vasıtasıyla tanışmasından sonra gerçekleştiğini açıklayan Fetullah Gülen;
“Toplum hadiselerinin sebepleri ve sonuçlan hakkında konuştuk. Daha sonra teşekkür mektubu yazdı” diyordu. Gülen, Abramowitz’e Ortadoğu ve Türkiye konusunda yazdığı kitap için yardım etme sözü verirken, Amerika’daki Siyonist lobisinin en güçlü kolu ADL Gülen’in bir kitabını İngilizce olarak Amerika’da yayınlama garantisi veriyordu.
Zamanın İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya yakınlığı ile tanınan ve İstanbul’a gelerek Tayyip Erdoğan ile yaklaşık iki saat görüşen ADL Başkanı Abraham H. Foxman Zaman gazetesindeki açıklamasında kitap konusunu şöyle anlatıyordu:
“Kendisinden, İslam’da hoşgörüyü anlatan ve bütün dinlerin aynı hakikati yansıttığını ortaya koyan bir kitap yazmasını rica ettik”
Gülen’in, ABD yönetiminde ve BM’de etkiye sahip Papa’nın sağ kolu kardinal John O’Connor ile Eylül 97’de New York’ta gerçekleşen görüşmesinde, Roma ziyaretinin tarihi kararlaştırılıyordu.
ADL’nin Türkiye’de MOSSAD’a yakın Yahudi çevrelerle sıkı bağlantıları bulunuyordu. ADL, ABD dışında, Avrupa’da özellikle Fransa ve İngiltere’de de birçok faaliyetler yürüttüğü ve karanlık ilişkiler ağı ördüğü biliniyordu.
Fehmi Koru: “İsimler semboldür herkes Yahudilere hizmet eder!” diyordu
Şimdilerde kendisinin de Masonlara yatkınlığını ima eden ve Bilderberg toplantısına giren Fehmi Koru, aylık Dış Politika dergisinde geçmiş yıllarda kendisiyle yapılan bir röportajda bakınız iktidara gelecek olanların nasıl ve kimler tarafından belirlendiğini, belirlenen bu isimlerin neler yapması gerektiğini şöyle açıklıyordu:
“Amerika’da güç odağı farklıdır. Mesela bizim ülkemizde güç odağı Çankaya ve Başbakanlıktır. Halbuki, Amerika’da güç kaynağı Beyaz Saray’dan ve hatta başkandan çok daha başka yapılanmalardır. Ve onlar sistemi ayakta tutan kurum ve kuruluşlardır.
Nedir bunlar?
Lobiler bunların görünen uçlarıdır. Onların da arkasında odaklar vardır. Bunlardan biri Amerika’da bulunan dünyanın en büyük ve en etkili bankalarından bir kaçıdır. Yani bankalar bir güç odağıdır ve bunların hemen hepsinin sahibi de Yahudi asıllı süper zenginler olmaktadır. Bu bankalar dünya alışverişini ve ticaret hacmini ellerinde tutmaktadır. Yüksek faizli kredileri, istedikleri maddi şartlarda ülkelere bunlar sağlamaktadır.
Think thank’lerin en önemlisi ‘Council on Foreign Relations’ denilen bir yapıdır. ‘Council on Foreign Relations’, isminin tüm masumiyetine rağmen, en büyük güç odağıdır. Bu derneğin başkanı ise dünyaca ünlü Yahudi zengin David Rockfeller’dir.
Yine meşhur CIA’nin istasyon şeflerinden Paul Henze ve ünlü stratejist Prof. Dr. Albert Wohlstetter bu derneğin onur üyeleridirler. Bu derneğin hem Cumhuriyetçi ve hem de Demokrat Parti’den üyeleri vardır. Eğer seçimi Cumhuriyetçi Parti kazanmışsa, yardımcıları da hep bu derneğin Cumhuriyetçi üyelerinden seçilir. Yok, eğer Demokratlar seçimi kazanmışsa, yine bu derneğin demokrat üyeleri Beyaz Sarayda üst düzey görevlere getirilirler. Dışişleri Bakanlığı, Hazine Bakanlığı hep bu derneğin üyelerinden seçilirler. Yani ister Cumhuriyetçi olsun, ister Demokrat, ne olursa olsun bu derneğin üyeleridir işi götürenler. Parti rozetleri sadece sembolik birer ayırımdır. Zihniyet ‘Council on Foreign Relations’ (CFR) zihniyetidir.
Mesela bizdeki Cumhurbaşkanlarının veya Cumhurbaşkanı adaylarının mutlaka Amerika’ya giderek bu enstitülerin ve derneklerin birinde görünmek mecburiyeti vardır.
Bizdeki hemen her Cumhurbaşkanı veya Başbakan, bir vesileyle Council on Foreign Relations’da ya bir konuşma yapmakla veya en azından orada bir toplantıya katılmakla, kendilerini onlara göstermek mecburiyetindedirler.
Meşhur Cumhurbaşkanlarımızdan birisi Kenan Evren bu Council on Foreign Relations’da bir konuşma yapmak ihtiyacını hissetmiştir. Cumhurbaşkanının bütün programlarına biz gazeteciler katılırken, hatta Yahudi lobisiyle Evren’in görüşmesini izlerken, hiçbir gazeteci arkadaşımız dış politika derneğindeki konuşmasını izleyememiştir. İzleyemezdik, zira hepimize giriş yasaktı! Kısacası, CFR’nin gücü, yalnız ABD’nin değil, kimi zaman onun sistemine entegre olan başka ülkelerin politikalarını da denetlemektedir.” Evet, işte bir zamanlar bu acı ve alçaltıcı gerçekleri dile getiren ve eleştiren Fehmi koru, bugün aynı odakların hizmetkârlığından ve gönüllü avukatlığından onur duymaktadır! Eh kim bilir kaça veya neyin karşılığında vicdanını kiralamıştır?
Tayyip’in defalarca Yahudi Lobilerinde gidip saygı sunacağını, kendisinin de Bilderberg’e çağrılacağını Fehmi Koru o zaman bilseydi bu gerçekleri ağzına bile almazdı.
Şimdi bununla ilgili başka bir konuya da kısaca değinmek istiyorum.
Tayip ve Gül, AB Parlamentosunun müzakere tarihiyle ilgili görüşmelerinden çıktıklarında basın mensuplarının, ‘toplantı nasıl geçti?’ sorusuna, ‘İyimi, kötü mü geçtiğini yüzümüzden anlayın. Yüzümüz gülüyor. Demek ki, iyi geçti..’ dedikten sonra, bir başbakan olarak basın mensuplarına önemli bir tiyo verme ihtiyacı hissediyordu.
Biz, bu tiyoyu son ABD gezisi sırasında görüştüğü Yahudi Lobisinden çıktıktan sonraki görüntüleri üzerinde değerlendirmeye çalıştık.
Tayip o gün toplantıdan çıktığında, büyük patronları tarafından azarlanan çocuklar gibi yüzü kızarmış, onuru kırılmış, omuzları çökmüş ve yıkılmış, kolları kararsız bir şekilde salınmış, elleri kendisine fazla ve ağır geliyormuş ta, onları taşıyacak birini ya da koyacak bir yer ararmış durumdaydı. Basına demeç vermek zorunda olduğu için, ses tonundaki titremeleri tüm zorlamalarına rağmen saklayamamıştı.
Bu görüntülerden ‘Sen kendini ne sanıyorsun ki, bizim çıkarlarımıza ters hareket ediyorsun.. Gücünü bize borçlusun, bu gücü elinden alırız ve alternatifin olarak bekleyen adamlarımızı yerine çıkarırız. Sonun hüsran olur…v.s’ gibi bir anlam çıkar mıydı? Koskoca başbakana birileri fırça atar mıydı?” diye soranlar haksız mıydı?
Tayyip Yahudi örgütleri ile sıkı fıkıydı, çünkü onların figüranıydı!
Daha önce Gülen ile papa arasındaki görüşmeyi organize eden ve kısa adıyla ADL olarak bilinen Anti Defamation League adlı kuruluş, etkinliği dünyaca bilinen Yahudi örgütü olarak tanınmıştır.
Dünya üzerinde, Yahudilerin aleyhine olan tüm faaliyetlere karşı çıkmak için kurulan, finans ve medya dünyasında büyük ağırlığı olan bir örgüttür. Beyaz Saraya gelecek başkan adaylarının kaderi bu örgütün avucundadır. Bu güne kadar ADL’den onay ve destek alamayan adaylar Beyaz Saray’daki Başkanlık koltuğuna oturamamıştır.
Hatırlayın, Tayyip’te, AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül aracılığıyla bu örgütün başı Abraham Foxman ile iki saati aşan bir görüşme yapmıştı..
Tarih: 16 Temmuz 2000 Tayyip’in referansı 28 Şubat’ın şımarık Paşası Çevik Bir olmaktaydı
Şimdi, Yeni Şafak gazetesinin Yazı işleri Müdürü Nasuhi Güngör “Yenilikçi Hareket” adlı kitabında; Erdoğan’ın kısa adı JINSA olan Yahudi Ulusal Güvenlik enstitüsü ile olan görüşmelerini o zaman şöyle aktarmıştı:
“Erdoğan 16 Temmuz 2000 tarihinde ABD’ye uçtu. American Jewish Comitte’nin davetlisi olarak orada bulunuyordu.. Ayrıca burada JINSA (Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü) yetkilileri ile de görüşmeler yapılıyordu. Bu gezide kendisiyle beraber KİPTAŞ eski Genel Müdürü Erdoğan Bayraktar ve Münci İnci de yer alıyordu…” Ama hayret, sonunda Nasuhi Güngör’de AKP yalakası olmaktan kurtulamıyordu.
Ajan Abromowitz Tayyip’e MEMORANDUM veriyordu
2000’li yıllarda, Küreselleşme adı altında “milli devletleri parçalayıp, şehir devletleri haline getirerek, dünyayı yönetmeye” soyunan ‘Dünyanın Efendileri’nin, planlarını uygulayıp takip etmekle görevlendirilen şirketlerden biri olan Bakkallı Lobi Şirketi’nin perde arkasında fanatik bir Yahudi olan Morton Abramowitz bulunmaktaydı. Lobi şirketinin sahibi olarak görünen Ayla Bakkallı ise uzun yıllar önce Türkiye’den göç etmiş bir Sabataist (Gizli Yahudi) hanımdır. Bakkallı, 2002 yılında Güney Afrika’da düzenlenen ve Başkan Bush’un da katıldığı ‘Dünya Forumu’nu da yöneten kadındır.
2 Temmuz 2001’de kendisine gönderilen Memorandum’u, kabul eden Recep Tayyip, 4 Temmuz 2001 tarihinde özel davetle ABD’ye çağırılmıştı. Bağımsızlık Günü’nde kendisine deklare edilen bu memorandum’u hazırlayanların kimler olduğunu belirtmekte fayda vardı.
CIA şefi ajanlardan Tayyip’e destek yağıyordu
“Yenilikçi hareket, Türkiye’deki İslamcıların öncüleridir” diyen, CIA Ortadoğu ve Türkiye masası şefi Graham Fuller, Tayyip’in en büyük destekçileri arasındaydı.
Graham Fuller, Atatürk’ün ve Kemalizm’in devrini tamamladığını söylerken, Tayyip’in görevini de açıklamış oluyordu;
“Türkiye Kürtlere özerklik vermelidir. Böylece Türkiye’deki Kürtlerle, Kuzey Irak’takiler bütünleşebilir…” diyordu. Yani açılımın önünü açıyordu.
Graham Fuller’in önemli başka bir görevi daha vardı:
Gönüllü casus aday adaylarının irtibat kurabilecekleri üç önemli CIA ajanlarından birisi Graham Fuller Yahudisiydi. Mauefau Greenwood amatör muhbirlerle casus aday adayları ile ilgilenmekteydi.
PKK ve benzeri Kürtçü örgütlerin yanı sıra Süryani, Ermeni, Pontus ve benzeri etnik ayrılıkçıları koordine eden ve yönlendiren ise ABD Dışişleri Bakanlığı Politik Planlama Merkezinin Türkiye sorumlusu olan Henri Barkey’di. Fetullahçılar ve diğer sahte şeriatçı ve Haçlı tarikatçı militanlarla da Graham Fuller ilgilenirdi. Fetullahçılar, FBI’ın mülkü olan çiftlikte ağırlanan hoca efendilerini ziyaret etmek istediklerinde bu CIA görevlisini aramaları ve izin almaları gerekirdi…
Kuzey Irak’ta otlanmalarına izin verdiğimiz huysuz kurtların, şimdi Türkiye’ye gelip kafa tutmasına sesiz kalanların, neyin ve kimin hizmetinde oldukları bilinmeden hiçbir sorun halledilemezdi.
Ermeni örgütlerinin ve PKK’nın yıllardır yapamadığını yasal yollardan kurulan AKP yerine getirecekti. Bu Siyonist merkezlerin hedeflerinin dışında görünen ve “devri tamamlandı” denilen Erbakan Hoca’nın, TSK’nın ve Atatürk Cumhuriyetinin temel kurumlarının ise altına dinamit yerleştirilmekteydi.
Tarih: 8 ağustos 2001, İngiliz Konsolosundan AKP’ye destek geliyordu:
İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosu Roger Short, parti kurma hazırlıklarını sürdüren eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etmişti
Erdoğan’ın Üsküdar Emniyet Mahallesindeki bürosunda gerçekleşen Short ile Erdoğan görüşmesi dikkat çekiciydi.
Başkonsolos Short, görüşmeden sonra bürodan ayrılışı sırasında basın mensuplarının soruları üzerine; Tayyip Erdoğan’ın planları ve yeni partiyle ilgili konuştuklarını söylemişti.
Short, “Tayyip Erdoğan’ın planları nedir?” şeklindeki soruyu;
“Bildiğiniz gibi biz çoğulcu demokrasiden yanayız Bu parti de bu düşünceyi destekliyor. Böyle bir partinin kurulması bizi mutlu eder.”
Basında çıkan haberlerden de anlaşılacağı gibi, Tayyip gerekli yerlere istenilen sözü vermekte, gâvurların gözüne girmekte, önüne çıkabilecek engeller tek tek bertaraf edilmekte ve iktidara giden yolda hızla ilerlemekteydi.
Memorandum 2 Temmuzda hazırlanıyor, 4 Temmuzda Tayyip ABD’ye çağırılıyor ve memorandum’u kabul ediyordu. Türkiye’ye döndüğünde de İngilizlerle görüşüp Parti tüzüğünün taslağını gösteriyordu. Türkiye üzerine olan planlarını ve partisinin neler yapacağını bir bir anlatarak İngilizlerin de onayını alıyordu.
Yani, Türkiye’de kurulan ve Cumhuriyet Devleti’nin başına gelmeyi amaçlayan bir partinin neler yapacağını, Türk Milletinden önce Amerikalılar, Yahudi odaklar, CIA Ajanları ve İngiliz konsolosları biliyordu. Onların istekleri doğrultusunda şekillenen ve onaylanan partinin kuruluşu böylece tamamlanıyordu.
Sonra da, İnşallahla-maşallahla iktidara gelip, Milli bütünlüğümüzle, manevi değerlerimizle ve Cumhuriyetimizle hesaplaşma başlatılıyordu.
Türkiye’yi silahla işgal etmeye kalksalardı bu onlar için büyük bir çılgınlık olurdu. Çünkü Milletimiz bu tabansızları defalarca, cehennemin dibine uğurluyordu. Fakat şimdi sessiz- sedasız, kansız, silahsız olarak sinsi ve Siyonist amaçlarına doğru yol alınıyordu.
Türkiye “demokratik İslam devleti olacak” diyenler Yüce Dinimizi de yozlaştıracaklarının mesajını veriyordu.
Tarih: 3 Kasım 2002
AKP Genel seçimler sonucunda yüzde 34 oy alarak iktidara taşınıyordu.
Ve Abdullah Gül Başbakan olmuştu.
Başbakan Gül, 22 Kasım 2002 tarihinde Alman Die Welt gazetesine verdiği demeçte;
“Türkiye’nin hedefi çok açıktır: AB üyesi olmak… Buna karşılık biz de AB’ye tam üye olarak kabul edilecek Türk devletinin saydam, Demokratik bir İslam Devleti olacağını taahhüt ediyoruz…” diyordu. Bu sözler, Dinimizi istismar edip Haçlı uşaklığı yapılacağını gösteriyordu ve Batılı gâvurlar bu mesajı doğru okuyordu.
Başbakanlık koltuğuna oturduğu günün ertesinde AB’ye gireceğiz kisvesiyle, Anayasada yazan hükümlere meydan okuyan Gül’e hiç kimse uyarıda bulunmadığı için AKP’liler koro halde AB türküsünü söylüyordu.
Bu doğrultuda, hiçbir eylemde bulunmamış olsalar bile, bu ifadelerin sahibinin bir partinin genel başkanı olması nedeniyle; ‘Demokratik bir İslam Devleti olacağını taahhüt ediyoruz…” sözü başlı başına suç teşkil etmiyor muydu? Erbakan Hoca’nın: “Türk-Kürt İslam kardeşidir, tek bir millettir. Ayrımcılık ve kışkırtıcılık hıyanettir” sözlerini suç sayanlar bu sözler karşısında kim bilir neden susuyordu?
Tarih: Ekim 2004 Barzani Türkiye’ye gelip, hakaretler yağdırıyordu:
Yahudi Barzani: ‘Musul (Ninova) Kürtlerindir. İçişlerimize karışmayın. Gerekirse savaşırız..’ sözleriyle Türkiye’ye meydan okuyup gidiyordu.
Ülkenin bölünmesini idare eden Türkiyeli adamlar ise, Kürdistan’dan aldıkları bu uyarıyla da ziyadesiyle memnun oluyordu.
Bu soysuzların cebinde Türkiye Cumhuriyeti Pasaportu varken, hangi ülkenin temsilcisidir ki, içişlerinden bahsediyordu. Bu Yahudi soysuzları bizi tehdit eder hale getirenlere de, bunlara seyirci kalanlara da hesap sorulacak günler yaklaşmaktaydı.
Yıl: 2004’ün son ayları
İsveç Dışişleri Bakanı Laila Freivalds, Ekim ayı başında, Türkiye’ye yaptığı resmi ziyaretini Diyarbakır’dan başlatıyordu. Diyarbakır Belediye Başkanı’nı ziyaret eden Freivalds; İsveç’in Kürt gençlerine burs vereceğini söylüyordu.
‘ÖNCE VATAN’ ilkesinin, Atatürk döneminden kalan bir zorlama olduğunu söyleyen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, devletimizi parçalamaya yönelik davranış sergileyen bu yosmaya övgüler diziyordu:
‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü ilkellik, “Türk milliyetçiliğini” de bölücülük olarak tanımlayanlar, ‘İsveç Kürt gençlerine burs verecek..’ sözünün ne anlama geldiğini bilmiyor muydu? Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir şehrinde, yabancı bir ülkenin dışişleri bakanı, ‘Kürt gençlerine burs vereceğiz’ diyor, etnik ayrımcılık yapıyor ama bu ayrımcılık ve kışkırtıcılık olarak algılanmıyordu.
Recep Tayyip’in, Abdullah Bey’in ve diğerlerinin Atatürk’le, Cumhuriyetle, Türk milletiyle ve manevi dinamiklerimizle hesaplaşma ve yozlaştırma içinde oldukları niçin gizleniyordu?
Hatırlayalım öldürülen bir önceki İsveç Dışişleri Bakanı Anna Lindh’de, Diyarbakır’ı ziyaret ediyor ve bu ziyaretten sonra, Kürtçe ders ve masal kitapları basılıyordu. q, x, w harflerini içeren alfabe de o dönemin eseri oluyordu. Bu kadın öldürülmeden önce, tarafsız hekimlerden oluştuğunu iddia ettiği bir heyetle, İmralı’daki katili ziyarete gelmezden birkaç gün öncede ülkesinde bıçaklanarak öldürülüyordu.
Ülkemizin tapusu Lozan yırtılmaya çalışılıyordu!
İngiliz başbakanı Lord Curzon Lozan Antlaşması’nın bekledikleri gibi bitmemesi üzerine, yaşadığı hayal kırıklığını ve Batılı devletlerin hiç bitmeyecek hırslarını ifade etmek için; “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım. İleride yanlış adım atarsanız, biz kazanırız. Yanlış adım attırmak için de elimizden geleni yapacağız..” diye tehdit ediyordu ve Mustafa Kemal, Yahudi Haham Haim Nahum’un Türkiye’ye dayatılan: İslam’ı unutturmayı ve halkımızı uyuşturmayı amaçlayan gizli programlarını devre dışı bırakıp, milli ve manevi adımlar attığı için sinsice zehirlenip öldürülüyordu. Haçlı ülkeler ve Siyonist merkezler, İsmet İnönü, Celal Bayar, Menderes, Demirel ve Özal, şimdi Recep Bey ve AKP hükümeti aracılığıyla yıllardır ödünsüz uyguladıkları bu planlarının sonuçlarına mutlaka ulaşmak istiyordu.
Lozan mağlupları, ölü bir antlaşma dediğimiz Sevr’i hayata geçiriyordu.
Soykırımı yasası Mecliste kabul ediliyor, Milletimiz katil konumuna sokuluyordu!
“Soykırımı” ve “İnsanlık Suçu”yla ilgili 76. ve 77. maddeler de meclis AKP tarafından kabul edilerek geçiriliyordu.
Bu maddeleri AB istiyor AKP’de TCK’na koyduruyordu.
Soykırımı ve insanlık suçu kapsamındaki maddeler, Türkiye’nin de yıllarca önce imzaladığı milletler arası birçok antlaşmalarda zaten bulunuyordu.
“Soykırımı” ve “İnsanlık Suçu” diye Meclisten geçirilen maddeler kasıtlıydı ve Türkiye’yi güçsüzleştirerek bölünmenin eşiğine daha hızlı sürüklemeyi amaçlıyordu.
Böylece soykırım ve insanlık suçları ‘Türkiye’ye özel’ maddeler haline getiriliyordu.

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…