Beşeriyetin bünyesinin (insanlık aleminin) kanser hücrelerine benzeyen, etrafını çürütüp mahvederek gelişip güçlenen SİYONİZM’i (sapık yahudilerin, diğer bütün insanları köleleştirme ve dünyaya hakimiyet (küreselleşme) hedeflerini bilmeden, dünyadaki bu haksızlık ve ahlaksızlık medeniyetini ve bu zulüm düzeninin şeytani prensiplerini, Siyonizm’in sağ ve sol kolu gibi hareket eden kapitalist ve kominist rejimleri anlamak ve bunlara karşı gerekli ve yeterli tedbirleri almak imkansızdır. İşte rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan, bu gerçeklere dikkat çektiği, insanlığa huzur ve kurtuluş yolunu gösterdiği için; siyonist Yahudi lobilerinin ve emperyalist güçlerin hücumuna uğramış, bütün oluşum ve kuruluşları ele geçirilip çürütülmeye çalışılmış, dört partisi kapatılmış, her türlü engellemeye rağmen başardığı koalisyon ortaklıkları ve Refah-Yol iktidarı, malum dış merkezler ve işbirlikçi mahfiller marifetiyle yıktırılmıştır. Dış güçler, son çare olarak, makam ve menfaat hırsıyla kandırıp, Erbakan’a ve İslam davasına hıyanet karşılığı iktidara taşıdıkları AKP’yi bir yandan da “Milli Görüş’ün devamı ve Erbakan’ın adamları” diye reklam edip, ülkemizdeki ve İslam alemindeki sömürü sistemlerine, Afrika ve Asya’daki 27 İslam ülkesini parçalanmayı hedefleyen BOP (Büyük Ortadoğu Projelerine) eşbaşkan tayin ettikleri Recep T. Erdoğan vasıtasıyla, “Ilımlı İslam, Yeni Osmanlıcılık” gibi yaldızlı yaftalariyle, şeytani emellerini gerçekleştirme çabasındadır.
Bu yöndeki tertip ve tezgahlarını deşifre eden, Milli Çözüm Dergisi ve ekibi aleyhinde iftira kampanyaları başlatılmış, peşpeşe mahkemeler açılmış, “Ergenekon’un İslamcı kanadı” diye tutuklamalar yapılmış ve akla hayale gelmeyen baskı ve yöntemlerle susturulmaya çalışılmıştır. Evet bir siyonist Yahudi projesi olan BOP’un kahyalığına atanacak ve ABD Lobilerince üstün cesaret madalyası takılacak kadar işbirlikçi kuklalığa razı olmuş sahte kahramanların, danışıklı dövüş gereği, İsrail’e horozlanmaları ancak saf insanları aldatmaya yönelik bir tiyatro tavrıdır.
Tarih Boyunca Köle Ticareti ve Yahudilerin Kirli Kazancı!
Yahudiler, en eski çağlardan modern zamanlara kadar, köle ticareti işiyle yakından ilgileniyordu… İspanya’da 9. yüzyılda Baena kentindeki büyük köle pazarı Yahudi köle tüccarlarının elinde bulunuyordu. Köleler Yahudiler tarafından da, özellikle zengin Yahudilerin ev hizmetinde ve tarlalarında kullanılıyordu. Majorca bölgesinde Yahudilerin çok sayıda kölesi vardı, öyle ki 13. yüzyılda I. James, Yahudilerin köle edinmeleriyle ilgili olarak bazı kısıtlamalar koymuştu… Kiliseler sık sık Yahudilerin yasak olmasına rağmen Hıristiyanları da köle olarak kullandıklarını ilan ediyor, fakat bu yakınmalarının pek etkisi olmuyordu. Amerika’daki köle ticaretinde de Yahudiler başı çekiyordu. 1730’lara dek Yahudilerin güdümündeki Dutch West India Company, Amerika kıtasındaki tüm Hollanda kolonilerine yapılan köle ticaretini elinde bulunduruyordu. Bu monopol içinde Yahudiler özellikle Brezilya’daki Hollanda kolonisine (1630-1654) yılları arası yapılan köle ticaretini yönlendiriyordu. Yahudilerin hazır parası vardı ve köle ticareti büyük kazanç sağlıyordu. 1648’de Yahudilere, ticaretini yaptıkları her köle için 5 soldo vergi kondu. Güney Amerika’daki köle ticaretinin merkezi olan Curacao kentinde, Amsterdam’dan gelmiş iki büyük Yahudi köle taciri olan, David ve Jacob Senior kardeşler köle patronuydu. Bir başka Curacaolu Yahudi olan Manuel Alvares Correa uzun yıllar köle ticaretiyle uğraşıyordu. Correa, Hollanda ve Portekiz’in kurdukları West India Co. şirketlerinin Africa’dan Meksika’ya getirdikleri köleler için aracı oluyordu… Barbados’ta 1706’ya dek, Yahudilerin sahip olabilecekleri köle sayısına belirli bir sınır konmuştu. Jamaika’da ise böyle bir sınırlama yoktu. Köle ticaretinde uzmanlaşmış Jamaikalı Yahudi tacirler arasında David Henriques, Hyman Levy ve özellikle Alexander Lindo, 1782-1792 yılları arasında en fazla köle satan patrondu. 1789’da Jamaika’da köle ölümleriyle ilgili olarak yapılan bir soruşturmada, Lindo’ya ait bir gemide 150 kölenin kötü şartlar nedeniyle öldüğü ortaya çıkıyordu… Ayrıca ünlü Yahudi ailesi Gradis’ler de, Batı Afrika’dan Fransız sömürgelerine yapılan köle ticaretinin içinde önemli yer tutuyordu. Kuzey Amerika’da Yahudiler, çok kötü bir üne sahip olan üç aşamalı köle ticaretini gerçekleştiriyordu. Bu üç aşamalı ticaret şöyleydi: Köle tacirleri Afrika’dan zor kullanarak getirdikleri köleleri Amerika’da pazarlıyor, bundan kazandıkları parayla New England’da (bugünkü ABD) büyük miktarda içki alıyor ve bu içkiler de tekrar Afrikalılar’a satılıyordu. Philadelphia’daki Yahudi cemaatinden David Franks yine Yahudi olan Aaron Lopez ve Jacop Rodriguez Amerika’daki köle ticaretinin başını çekiyordu. Aynı anda sekiz gemiyle birden Afrika’dan köle getirdikleri oluyordu. Bir başka Yahudi Isaac Da Costa da büyük rakamlarla köle ticaretiyle uğraşıyordu. Amerikan iç savaşının bitimine kadar, güney eyaletlerindeki Yahudi tacirler köle alım-satımına devam ediyordu. İki önemli köle taciri olan Güney Carolina’lı Jacob Levin ve Alabam’lı Israel I. Jones’un aynı zamanda bölgelerindeki Yahudi cemaatlerinin liderleri olmaları, Yahudi toplumunun da köle ticaretinden rahatsız olmadığını gösteriyordu. Bunların yanısıra Amerika’da köle ticareti yapan önemli Yahudiler arasında şu isimler sayılabilir: 1820’lerde New Orleans ve Mobile’de güçlü olan Levy Jacobs, Richmond, Virginia ve Petersburg’da etkili olan Ansley, Benjamin, George ve Solomon Davis’ler, Charleston’daki pazarı kontrol eden B. Mordecai…[1]
Yahudilerin köle ticaretindeki rollerini tarihçi-sosyolog Eric R. Wolf da şöyle vurguluyordu: “Yahudiler, Portekiz’den Yeni Dünya’ya olan köle ve şeker ticaretinde lider konumdaydılar. Bu yeteneklerini daha sonra da Hollanda için kullanacaklardı.”[2]
İlginç olan, köle ticaretinde bu denli önde gelen Yahudilerin, kendi bozuk inançlarına göre bu işle uğraşırken bir yandan da “ibadet” yaptıklarını sanmalarıydı. Çünkü köle ticareti ve köle sahibi olmak, Batıl Yahudi dininde övülen ve hatta emredilen bir davranıştı. Muharref Tevrat, Yahudilere, diğer milletlerden köleler edinmelerini öğütlüyordu:
“Etrafınızda olan milletlerden, onlardan köle ve cariye satın alacaksınız. Ve aranızda oturan gariplerin de çocuklarından, onlardan ve diyarınızda doğmuş olup yanınızda bulunan aşiretlerden (köle) satın alacaksınız; fakat kardeşlerinize, İsrailoğulları’na, birbirinize sertlikle efendilik etmeye kalkışmayacaksınız.[3]
Şeytan Yahudi Lord Milner; Bir ‘Rothschild Ajanı’
Rothschild hanedanının, Dünya Savaşı’nın ardından oluşan yeni düzeni kontrol etmek için oluşturduğu politik kurumlar, hanedanın önemli bir “ajanı”, bir “sağ kolu” tarafından kurulmuştur: Lord Alfred Milner.
Milner, kariyerini Rothschild hanedanına hizmet ederek yapıyordu. Hanedana verdiği ilk büyük hizmet, Rothschildlar’ın Güney Afrika’daki temsilcilerine, yani Cecil Rhodes’a yardım etmek olmuştu. Rhodes, Rothschildlar’ı temsil etmek için gerekli özelliklere sahipti: Irk bilinci yüksek bir Yahudi olan Rhodes, aynı zamanda üst dereceli bir masondu.[4] Güney Afrika’daki İngiliz sömürgesinin Genel Valiliğine atanan Milner’ın Rhodes’a yaptığı “yardım” ise ülkedeki elmas yataklarının Rothschildlar’ın kontrolü altına geçmesini garantilemek için girişilen soykırımı organize etmek oluyordu. Eustace Mullins, Rothschild “ajanları”nın Güney Afrika’daki icraatlarından şöyle söz ediyordu:
“Güney Afrika’da sömürgeci İngiliz yönetimine karşı koyan ‘Boer’lere (Boerler, Güney Afrika’ya İngilizlerden önce yerleşen Hollandalılardır) yönelik savaş, Rothschild tarafından organize edildi. 1889’da Güney Afrika’daki zengin altın ve elmas yatakları keşfedilince, Rothschild, 400 bin İngiliz askeriyle, 30 binlik köylü birliğine (‘Boer’ler) saldırılmasına karar verdi. Savaşı başlatan, Rothschild’ın ajanı konumundaki Lord Alfred Milner idi. Milner’a bir başka Rothschild ajanı Cecil Rhodes da yardım etti.”[5]
İngilizler “esir almama” prensibine dayalı bir savaş yürütüyor, ele geçirilenler, hemen öldürülüyordu. Boerler acımasızca öldürüldü, tarlaları yakıldı. Dünya tarihinde “toplama kampı” terimi ilk kez bu savaşta kullanıldı: Boerler’i destekledikleri belirlenenler, çok kötü şartlardaki kamplara toplandılar. Kamplara konan binlerce kadın ve çocuk işkenceye varan koşullardan dolayı öldü…
Lord Milner, bu vahşeti Rothschild hanedanın yüksek çıkarları için organize ediyordu. “Ajan”ın kariyeri ise 1864’de Londra’da kurulan Colonial Society (Koloniler Derneği) ile başlamıştı. 1868’de dernek, Royal Colonial Institute (Kraliyet Koloniler Enstitüsü) adını aldı. Milner’ın aktif olduğu enstitü, Barclays Bank ve Asya’daki uyuşturucu pazarını kontrol eden Hong Kong Shanghai Bank tarafından finanse ediliyordu. 1884’de Milner, Royal Colonial Society’i, sömürgelerle ilgili bir başka kuruluşla, Imperial Federation League (Emperyal Federasyon Birliği) ile birleştirdi ve böylece Royal Empire Society (Kraliyet İmparatorluk Derneği) kurulmuş oldu. Lord Milner and the Empire kitabının yazarı, Vladimir Halperin, Milner’ın bir sonraki icraatını şöyle anlatıyordu:
“Milner ve bazı arkadaşları Round Table Group’u kurdular. Bu örgüt, kurulduğu günden sonra ekonomik konularda büyük etki sahibi olmuştur. Milner Round Table’ı kurmak için, Lord Astor’dan 30.000, Lord Rothschild’dan 10.000, Bedford Dükü’nden 10.000 ve Lord Iveagh’dan 10.000 sterlin almıştı.”[6]
Ekonomik bir lobi örgütü sayılabilecek olan Round Table’ı kuran Milner’ın, bu iş için kullandığı 60 bin sterlinin 40 binini Yahudi finansörlerden, yani Lord Rothschild ve Lord Astor’dan alması dikkat çekiyordu. Vladimir Halper, ayrıca Milner’ın bir başka yanını daha bildiriyor ve şöyle diyordu: “Aralık 1917’de yayınlanan Balfour Deklarasyonu’nda Milner’in büyük rolü vardır. Şu bir gerçektir ki, Milner, deklarasyonu Balfour’la beraber yazmıştır. Milner, zaten 1915’ten itibaren Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına büyük destek vermiştir.”[7]
Milner’a “Rothschild’ın ajanı”‘ denmesi boşuna değildi. Rothschild imparatorluğunun çıkarlarını koruyan Milner, aynı zamanda Siyonizmin İngiltere’deki en büyük destekçilerinden biriydi. Siyonizme destek çıkan ve İsrail’in kurulmasına zemin hazırlayan, Balfour Deklarasyonu’ndaki rolü bunun bir göstergesiydi. Eustace Mullins, Milner-Rothschild arasındaki “Siyonist” ilişkiyi şöyle açıklıyordu:
“Milner-Rothschild ilişkisi, Terence O’Brien’ın yazdığı ‘Milner’ adlı biyografide şöyle bildirilir: ‘Milner, Alphonse de Rothschild’le bir iş görüşmesi için Paris’e gittiğinde, hafta sonunu da Rothschild’ın Tring’deki villasında geçirdi. Tring’de Rothschild’la birlikte geçirdiği uykusuz bir gecede O’Brien daha ayrıntılı bilgi vermiyor saatlerce konuştular. Sonra Lord Rothschild, Milner’ın da katıldığı ve Siyonizm konusu üzerine düzenlenen bir yemekli toplantı düzenledi. Toplantıda Milner’a, Kral Faysal’la konuşması için Arabistanlı Lawrence tercümanlık ediyordu.”[8]
Kısacası Milner, Rothschild’la çok yakın ilişkiler içinde olan ve Siyonizme büyük destek veren bir kişiydi. Ama bu destek, yalnızca Rothschild İmparatorluğunun çıkarları için Güney Afrika’da yapılan soykırımla, ya da Siyonizme resmi İngiliz desteği olan Balfour Deklarasyonu ile sınırlı değildi. Milner, asıl büyük icraatını, Chatham House olarak da bilinen ve Abdullah Gül’e verdiği madalyalarla gündeme gelen Royal Institute of International Affairs’ı kurmakla gösterecekti.
İsrail Kimleri ve Niçin Silahlandırmıştı?
Bu bölümde kendisine en çok başvuracağımız kaynak, İsrail Hayfa Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan Benjamin Beit-Hallahmi’nin The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why (İsrail Bağlantısı: İsrail Kimi Neden Silahlandırıyor) adlı kitabı oluyordu. Hallahmi, bir Yahudi, hatta bir İsrail vatandaşı olmasına karşın, kitap boyunca tarafsız bir bakış açısıyla Yahudi Devleti’nin Üçüncü Dünya’daki kirli çamaşırlarını ortaya döküyordu. Sonuçta ortaya çıkan tablo, Hallahmi’nin de dediği gibi inanılması zor, ancak son derece gerçek bir tabloydu.
Hallahmi, kitabının “Vorster Kudüs’te” başlıklı girişinde böyle bir kitap yazmaya neden gerek duyduğunu şöyle anlatıyordu:
“Beni bu kitabı yazmaya iten olaylar dizisi, 1976 Nisan’ının bir gecesinde başladı. Hayfa’daki dairemde İsrail televizyonunun akşam haberlerini izliyordum… Haber bültenindeki diğer haberleri hatırlamıyorum, ama özellikle bir olay hemen dikkatimi çekti. Bu haberde, Güney Afrika Cumhuriyeti Başbakanı Balthazar Johannes Vorster’in, İsrail’e yaptığı resmi ziyaretin ilk günü gösteriliyordu. İsrail televizyonu haber bülteninin seyircilere yansıttığı sahneler ise Vorster’ın İsrail’deki Soykırım müzesi Yad Vashem’i ziyaret ettiği görüntülerdi. İsrail’e yapılan her resmi gezi Yad Vashem’e yapılan bir ziyaret ile başlamıştı. Burası, havaalanından Kudüs’teki herhangi bir otele giderken yol üstünde durulan ilk noktaydı. Bu ayinin amacı, İsrail’in Soykırımla olan ilgisini vurgulamak, ülkeyi Soykırımdan kurtulanlar için bir cennetmiş gibi yansıtmak ve diasporadaki Yahudi varlığının bir tehlike olduğunu iddia edenlere karşı bir yanıt vermiş olmaktı. Bunun ikinci amacı ise ziyaretçide suçluluk duygusu oluşturmaktı. Bir çok İsrailli için, Vorster’ın ziyareti sadece bir yabancı lider tarafından yapılan normal ve resmi ziyaret sanılmaktaydı. Vorster, İsrail basını tarafından, İsrail’in yakın bir dostu ve Kutsal Topraklar’a kutsal bir gezi yapan dindar bir adam gibi sunulmaktaydı. Sadece, İsrail’in New York Times’ı sayılan Haaretz gazetesinin editörü, Vorster’ın bir Nazi işbirlikçisi olduğunu ve İsrail kanununa göre tutuklanması ve İsrail topraklarına ayak bastığı anda yargılanması gerektiğini yazmıştı. Oysa, Vorster Tel-Aviv havaalanına, yere serilen kırmızı halılarla karşılanmış ve İsrail’in başbakanı Yitzhak Rabin onu sıcak bir şekilde kucaklamıştı. İsrail basınında bir çok sıcak karşılama haberi çıktı. Zaman geçtikçe, İsrail-Güney Afrika ittifakı üzerinde hazırladığım dosyaların sayısı basından kestiğim haberler ve raporlarla artmıştı. 1970’lerin sonlarında, bu kez dünyanın başka bir bölümü basının ilgi odağıydı. Temmuz 1979’da bir Cuma gecesi, haberlerde, Nikaragua’nın başkenti Managua’ya doğru ilerleyen Sandinista asileri, iktidardaki son günlerini yaşayan Anastasio Somoza’ya gönderilen yepyeni İsrail silahlarını çıkarırken gösteriliyorlardı. Böylece yeni bir dosya oluşturmaya başladım, bu sefer Orta Amerika üzerine yoğunlaştım. Çok kısa zaman içinde bu dosya da gazete haberleri ve kitapçıklarla dolup taşmıştı. (Filipinler Başkenti) Manila’dan (Nikaragua başkenti) Managua’ya kadar dünyanın her tarafına ulaşan İsrail müdahalelerini ortaya koyan dosyalar biriktikçe, (siyonizmin) global stratejisini keşfetmeye başladığımı ve bu stratejiyi anlamak için daha çok çaba sarfetmem gerektiğini anladım. Üçüncü Dünya’daki İsrail faaliyetlerinin çapı, İsrail’in dostları için de düşmanları için de şaşırtıcı ve endişe verici boyutlardaydı. Bu tablonun geneline bakıldığında ve bunun altında yatan model araştırıldığında, bu stratejinin şeytani amaçlar taşıdığı ortaya çıkmaktaydı. Son elli yılda Üçüncü Dünya’daki hangi olaylı noktaya bakarsanız bakın, gazete sayfalarında soğuk soğuk gülümseyen İsrail subaylarıyla ve parlayan İsrail silahlarıyla karşılaşırsınız. Artık bu görüntüler sıradan olmuştur; Uzi hafif makineli tüfeği ve Galil saldırı tüfeğinin adıyla anılan Uzi, Galil veya Golan adındaki İsrail subayları… Onlara Güney Afrika’da, İran’da, Nikaragua’da, El Salvador’da, Guatemala’da, Haiti’de, Namibya’da, Tayvan’da, Endonezya’da, Filipinler’de, Şili’de, Bolivya’da ve PKK gibi birçok terör oluşumlarında rastlanmaktadır. İlerideki bölümlerde, İsrail’in Üçüncü Dünya’daki müdahalelerini ortaya koyacak ve sonra da bu müdahalelerin ne açıdan Siyonizmin tarihi ve İsrail Devletiyle bağlantılı olduğunu ortaya koyacağım. Birçok gerçek artık tartışılmayacak kadar açıktır. Asıl tartışılması gereken, bu gerçeklerin anlamı ve onları açıklamak için ne gibi yollara başvurulacağıdır. Benim amacım şu sorulara cevap bulmaktır; birbirinden tamamen farklı görünen bu faaliyetleri açıklayan tutarlı bir strateji, tutarlı bir politika, tutarlı bir bakış açısı var mıdır? Ve eğer varsa, bunun esas amacı nedir? İsrail’in dünya hakimiyeti planlarının bir parçası mıdır? İsrail’in dış politika ideolojisini değerlendirmek için İsrail’in dünya çapındaki faaliyetlerini bir kaç düzeyde incelemek lazımdır. Birincisi, devlet diyaloğuyla veya Birleşmiş Milletler’de yapılan diplomatik temaslar ve açıklamalardan oluşan resmi diplomatik yollardır. İkincisi İsrail’in, silah satışlarından müşteri ülkede bulunan askeri danışmanlara, ev sahibi ülkede verilen askeri eğitime kadar uzanan askeri işbirliği alanıdır. Bu alan, genelde İsrail hükümeti tarafından gizli tutulmaktadır. Üçüncüsü, Mossad tarafından yürütülen, nüfuz ve istihbarat kazanmaya yönelik yapılan gizli operasyonlardır. Ve dördüncüsü, yukarıdaki girişimlerle bağlantılı olan özel açılımlardır.
Üçüncü Dünya’daki son İsrail müdahalelerini anlamak için 1950’lerdeki, 1960’lardaki, hatta daha evvelki olaylara bakmak lazımdır. Böylece izlenen yolları belirlemeye çalışırken, Nikaragua’daki Somoza, İran’daki Şah, Uganda’daki İdi Amin, Portekiz ve Afrika kolonileriyle olan ilişkiler gibi belirli olayların tarihine bakarak siyonistlerin kürt kartını ve PKK bağlantılarını mercek altına alarak İsrail’deki ‘modus operandi’ hakkında daha çok şey öğrenme imkanı bulunacaktır. Geçmişin bize öğrettikleri çok açıktır. Birincisi, İsrail’in Üçüncü Dünya’daki belirli rejimleri ciddi ve köklü bir şekilde desteklerken izlediği bir yol vardır. İkincisi, bu müdahalelerin detaylarına olaylar esnasında inilememekte, bu yüzden eldeki kaynaklar bu müdahalelerin önemini tam olarak açıklayamamaktadır. Dolayısıyla, İsrail’in mevcut faaliyetleri medyada ya da halka açık platformlarda söylenenlerden çok daha geniş ve çok daha derin boyutlardadır.”
Hallahmi, kitabının girişinde yazdığı bu satırların ardından son olarak; İsrail’in “Manila’dan Managua’ya” Üçüncü Dünya’nın dört bir yanına uzanan faaliyetlerini “İsrail’in dünya savaşı” olarak yorumlamaktadır. Evet, İsrail’in bir “dünya savaşı” vardır. Ancak bu savaşta İsrail’in hedeflediği düşman çoğu kez devletler değil, ezilip horlanan, baskı altına alınan ve bu nedenle de kurulu dünya sistemine, Düzen’e karşı çıkan, Düzen’e karşı “radikalleşen” Üçüncü Dünya halklarıdır ve özellikle Müslümanlardır.
Şimdi “İsrail’in bu kirli ve gizli dünya savaşı”nın farklı cephelerini incelemeye başlayabiliriz.
Siyonist İsrail’in Afrika’daki Şeytani Hesapları
İsrail, Üçüncü Dünya’daki dekolonizasyon (sömürgeden kurtulma) sürecinden son derece rahatsız olmuş ve elinden geldiğince bu süreci engellemeye çalışmıştı. Bunun ardındaki mantık: ezilen halkların geliştireceği başkaldırının, Filistin halkını sindiren ve Vaadedilmiş Topraklar’daki diğer halkları da pusturmayı ve baskı altına almayı hedefleyen Yahudi Devleti’ne de yöneleceği hesabıydı. Bunun yanı sıra İsrail, Siyonist Dünya Düzeni açısından da ezen zalim iktidarların ve ezilen halkların var olması gerektiği kanaatini taşımaktadır.
Ancak İsrail’in 1950’lerdeki dekolonizasyonu (sömürgelikten kurtuluş yolunu) engelleme stratejisi fazla işe yaramamıştır. 1950’lerin sonundan itibaren Üçüncü Dünya’daki, özellikle de Afrika’daki bağımsız ülkelerin sayısında patlama yaşanmıştır. 1950’de Afrika’nın tümünde sadece 4 resmi bağımsız ülke vardı. 1962’de bağımsız ülkelerin sayısı otuza çıkmış, 1977’de Güney Afrika’nın Namibya üzerinde kurduğu egemenlik dışında kıtanın tümü hemen hemen resmiyette bağımsızlaşmıştı.
Ancak bu bağımsızlık, özellikle de halk açısından, sadece lafta kalmıştı. Çünkü eski sömürgeci yönetimler gitmişti ama ülkelerin yönetimi bu sefer işbirlikçilere bırakılmıştı. Çoğu Afrika ülkesi son derece otoriter, baskıcı ve zalim, kısacası faşist diktatörlerin yönetimi altındaydı. Bu diktatörlerin hemen hepsi de eski sömürgeci güçlere, yani Batılı büyük devletlere ve onları güden Siyonist mahfillere bağlıydı. Bazı ülkelerde ise Sovyet müttefiki diktatörler vardı ki, bunlar da gerçekte Batı yanlısı faşistlerden pek farklı sayılmazdı. Bunlara “sol faşist’ demek lazımdı. Zaten Rahmetli Erbakan’ın benzetmesiyle: Kapitalizm ve Komünizm, aslında timsahın alt ve üst çeneleri konumundaydı.
Dolayısıyla bağımsızlık Üçüncü Dünya halklarına beklenen özgürlükleri sağlamamıştı. Özgürlük gelmeyince de Üçüncü Dünya’nın sorunları azalmayıp artmıştı. Üçüncü Dünya ülkelerinin çoğunda, iktidarı zor kullanarak elinde tutan faşistlere karşı çeşitli halk hareketleri başlamıştı. Bu halk hareketleri, ülkelerindeki diktatörlere karşı çıkarak, dünyadaki Siyonist sömürü Düzenine de karşı çıkmış oluyorlardı. Çünkü o diktatörleri o ülkelerin başına getiren güç, Gizli dünya Düzeninin patronlarıydı. Bu Düzen’e karşı çıkan herhangi bir hareket ise İsrail için tehlike sayılmaktaydı.
Bu nedenle de İsrail, bu bağımsızlaşmaya karşı büyük bir savaş açtı. Savaşın mantığı, Üçüncü Dünya ülkelerindeki faşistlerin desteklenmesi yolundaydı. Bu diktatörler hem para ve silahla desteklenecek, hem de “halk hareketlerinin nasıl durdurulabileceği” konusunda taktik yardım alacaklardı. Aslında bir “çete devleti” olan İsrail, zaten bu konularda son derece uzmandı.
Mobutu Sese Seko: İsrailin Zaireli Uşağı
Çok değil, yirmi yıl öncesine kadar, New York’un Doğu Yakasındaki ünlü bir kuaför, hatırlı bir müşterisinin daveti üzerine ayda bir kere Afrika’ya uçardı. İsterse yolda kendisine refakat etmek üzere birkaç arkadaşını da beraberinde götürebilen bu kuaför, zengin ve güçlülerin kuaförüne yakışacak bir yolculuk sürer, Concorde’la yaptığı seyahatinde Eski Dünya’da sadece bir kaç saat kaldıktan sonra New York’a geri yollanırdı. Bütün bunların parasını ödeyen, yani tıraş olmak için New York’tan Concorde uçakla özel kuaför getirten kişi ise dünyanın en rezil diktatörlerinden Zaire Devlet Başkanı Mobutu Sese Seko denen İsrail uşağıydı.
Zaire, bir yandan inanılmaz bir doğal kaynak servetine sahipken (bakır, kobalt, elmaslar, çinko, tin, uranyum, su gücü), bir yandan da inanılmaz ve anormal bir yoksullukla karşı karşıya olan bir ülke konumundaydı. Mobutu’nun inanılmaz lükslerine karşın, Zaire insanı, Afrika’nın en fakir insanları arasındaydı ve hayatının büyük kısmını yarı aç bir durumda geçirmek zorundaydı.
Ülke 1960’da bağımsızlığını kazanmıştı. Ancak bu bağımsızlık, az önce değindiğimiz türdendi; halk yine köle hayatı yaşamaktaydı. General Mobutu, 1965’deki darbeyle başkan yapılmış ve kurduğu rejim, tek kelimeyle canavarlaşmıştı. Amnesty International, hazırladığı raporlarda sürekli olarak Mobutu’yu Afrika’nın en baskıcı yöneticilerinden biri olarak tanımlamıştı. Mobutu ayrıca ülkeyi inanılmaz bir şekilde sömürmüş İsviçre’deki banka hesaplarına milyarlar yatırmış, Zaire’nin insanları yılda 80 dolardan az bir gelirle sürünüp ölmeye mahkûm bırakılmıştı. Ülkenin zenginliklerinin diktatör ve arkadaşları arasında sistematik bir şekilde yığılması ve paylaşılması sonucunda, Mobutu’nun şahsi servetinin 4 milyar dolara ulaştığı hesaplanmıştı. Ve bu paralar sonunda Yahudi bankerlerin kasalarında kalacaktı.
Amerikalı gazeteci J. Kwinity’nin yazdığı “Where Mobutu’s Millions Go” (Mobutu’nun Milyarları Nereye Gidiyor) başlıklı bir makalede, Zaire sefaleti şöyle anlatılıyordu: “Kötü beslenme Zaire nüfusunun 1/3’ünden fazlasının ölümüne sebep olmakta ve pek çok çocukta da kalıcı beyin zedelenmesine yol açmaktadır. Zaire’nin yarısı çocuk olan 25 milyonluk nüfusu, çamur kulübelerinde açlıktan ölmenin pençesine bırakılmıştır.”[9]
Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Zaire’yi bu şekilde sömüren Mobutu, doğal olarak, iktidarda kalışını kurduğu baskı rejimine borçluydu: Mobutu’ya karşı çıkmaya kalkanlar Mossad ajanlarınca acımasızca yok ediliyor, özel polisin işkence yöntemleri korku salıyordu…
Peki, bu rezil Üçüncü Dünya faşistleri sırtlarını hangi Siyonist sırtlana dayanmaktaydı?
En başta İsrail’e… İsrailli askeri uzmanlar, 1969 yılında Mobutu’nun ordusundaki özel timleri eğitmeye başlamışlardı. İlerleyen yıllarda ilişkiler daha da artmış; Mossad Zaire’de son derece aktif hale ulaşmıştı. Savunma Bakanı Ezer Weizmann (Sonra İsrail Cumhurbaşkanı) 1979’da Zaire’yi gizlice ziyaret etmiş ve Mobutu’ya destek çıkmıştı. 1981’de Mossad’ın ünlü ajanlarından David Kimche Mobutu’nun konuğu olmuş, aynı yıl Savunma Bakanı Ariel Şaron gizlice Zaire’ye gidip Mobutu’yla, diktatörün özel koruma birliğini eğitmek için anlaşma imzalamıştı. 1982 yılında, Mobutu, İsrail’le ilişkilerini geliştirmesine karşılık yüz milyon dolar bahşiş almıştı. 1983’de Ariel Şaron 4 günlük bir Zaire ziyareti yaptı ve Mobutu’nun özel koruma birliğinin sayısının 3.000’den 7.000’e çıkması ve İsrailli uzmanlar tarafından eğitilmesi kararlaştırıldı. 1984’de İsrail Devlet Başkanı Haim Herzog, dünya Yahudilerini Zaire’de yatırım yapmaya çağırdı. İlerleyen yıllarda İsrail lobisi, Washington’da Mobutu lehine lobilicilik yaptı. 1985’te Mobutu İsrail’e resmi ve anlı şanlı bir ziyaret yaptı. Zaire diktatörü, başkan Haim Herzog tarafından 21 el silah atışı ve İsrail hava gücü jetlerinin uçuşuyla gösterişli bir şekilde karşılandı.’’[10]
Bu dönemde Mobutu’nun İsrail’den iki büyük ricası vardı: Zaire’deki baskıcı gizli polis servisinin İsrail tarafından eğitilmesini ve Yahudi lobisinin ABD’de Mobutu’yu desteklemesini istiyordu. Bu isteklerin ikisi de İsrail tarafından kabul edildi. Kısa bir süre sonra iki İsrailli General, Ehud Barak (Sonra İçişleri bakanı) ve Abraham Tamir’in Zaire’ye yaptığı ziyarette Mobutu’nun gizli polis teşkilatının, sayıları yüzleri bulan özel “bodyguard”larının ve istihbarat servisi elemanlarını İsrailli uzmanlar tarafından eğitilmesi kararlaştırıldı.
İsrail Mobutu’ya yardım etmek için gerçekten Amerika’daki nüfuzunu kullandı. Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir’in Aralık 1982 Zaire ziyaretinde, iki Yahudi ABD Kongre üyesinin, Howard Wolpe ve Stephen Solarz’ın Mobutu lehine lobi yapacağına söz alındı. Gerçekten de Solarz ve Wolpe Mobutu lehine lobi yaptılar ve etkili de oldular. İsrail, bu iki Yahudi Kongre üyesi aracılığıyla, Zaire’ye yapılan Amerikan yardımının artmasını ve Reagan yönetiminin genel olarak Mobutu rejimine olumlu yaklaşmasını sağladı.
İsrail, Mobutu’nun Amerika’daki imajını değiştirmek için de oldukça çaba harcadı. 1981’de İsrail’in iktidar partisi olan Likud’un da seçim kampanyasını yürüten İsrail Zeev First firması, bir Amerikan Yahudi delegasyonu tarafından 1982’de Zaire’ye yapılan ziyareti organize ediyordu.[11]
Bu arada Mossad ajanı Meir Meyouhas, “Mobutu’nun sağ kolu” haline geliyor ve Afrika diktatörüne hemen her konuda danışmanlık yapıyordu. Meyouhas, Zaire diktatörünün dış gezilerinin tümünde ona eşlik ediyor, özellikle Mobutu’nun Amerika gezisinde önemli görüşmeler ayarlıyor: IMF’nin Mobutu rejimine cömert krediler vermesini sağlıyordu. Hallahmi, Meir Meyouhas’ın “Mobutu’nun en yakın dostu ve en iyi iş ortağı” olduğunu söylüyordu.[12]
Mobutu 1995 yılında halen iktidardayken, Ülkeyi, başkentten değil, Gbadolite şehri kıyısında, nehir üzerine yaptırdığı saray-gemisinden yönetiyordu. Suikast korkusu nedeniyle buradan pek ayrılmıyor, kişisel servetinin 5 milyar dolara ulaştığı, İsviçre’de şatoları, Cote d’Azur’da pahalı yatırımları olduğu biliniyordu. Ülkede Mobutu’nun dalkavukluğundan başka bir şey yapmayan bakanlara yaklaşık 12 bin dolar aylık veriliyor, öğretmen maaşı ise 8 doları geçmiyordu.
İsrail’in Uganda’da İdi Amin’i Kullanması
1971’de gerçekleşen bir askeri darbeyle eski Başkan Obote’yi devirerek iktidarı ele geçiren İdi Amin, tüm diktatörler gibi İsrail’le çok yakın ilişkiler kurmak zorunda bırakılıyordu. Zaten İdi Amin, darbe yapmadan önce de İsraillilerle yakın ilişki kurmuştu. İsraillilerin Amin’in darbesini desteklemelerinin başta gelen nedeni, onu önceden “gözlerine kestirmiş” oldukları söyleniyordu. İdi Amin’in söz konusu bağlantısı, Obote döneminde başlayan İsrail-Uganda ilişkileri sırasında doğmuştu. Uri Dan, “Entebbe Havaalanında 90 Dakika’’ adıyla Türkçe’ye çevrilen kitabında bu konuda şöyle diyordu:
“Uganda bağımsızlığını kazandıktan kısa bir müddet sonra, o zaman İsrail Savunma Bakanlığında Müsteşar olan Şimon Peres bir ziyaret için Uganda’ya gelmişti. Ev sahipleri, Peres’ten kendi ordu ve hava kuvvetlerini kurarlarken yardım etmesini istemişti. Peres uygun buldu ve 1963 Nisanı’nda, o zaman Dışişleri Bakanı olan Golda Meir İsrail’le Uganda arasındaki yardım ve işbirliği anlaşmasını gerçekleştirdi. Anlaşmadan sonra, Albay Şaham, İsrail Savunma Bakanlığı heyetinin başında Uganda’ya geldi. Şöyle üstün körü yaptığı bir teftiş, İsrail tarafından yapılacak çok şey olduğunu gösterdi. Uganda ordusu, 700-800 askerden müteşekkil bir tek piyade taburundan ibaretti. Taburun hem komutanı, hem de diğer bütün subayları İngiliz’di. Piyade taburu, her şeyden önce merasimler ve resmi geçitler için meydana getirilmişti. Genellikle bayramlarda sokaklardan geçiyor, pek başka bir işe yaramıyordu. Zonik ve yanındaki İsrailli subaylar, işte bu komik-opera taburunu, etkin bir savaş gücüne dönüştüreceklerdi.’’[13]
Uganda’nın 1960’lı yıllarda İsrail’le girdiği bu yakınlaşma süreci sırasında, Uganda ordusunda general olan İdi Amin İsrail’le “kişisel” bir yakınlık kurmaya başlıyordu. Uri Dan şöyle anlatıyordu:
“Zonik ve arkadaşları işe ufaktan başlayarak, sadece bir bölüğü savaşabilecek düzeye dönüştürmeye koyulmuşlardı. Ugandalı askerler eğitilmek için İsrail’e yollandı. Piyade bölüğünün eğitilmesinde İsrailli subayların gösterdikleri başarı, Cumhurbaşkanı Obote’nin, İsrail heyetine, Uganda’nın özel polis kuvvetlerini yetiştirmesi için istekte bulunmasına yol açtı. İsrail’den gönderilen Fuga-Magista ve Dakota’ları kullanan İsrailli havacı öğretmenler Uganda Hava Kuvvetlerinin temelini atmış ve hatta teknik bir okul bile açmışlardı. Uganda’nın bağımsızlığının ikinci yıldönümünde, İsrailli subayların gururlu bakışları önünde altı tane Fuga-Magista uçağı hava gösterilerinde bulunuyordu. İdi Amin, Kampala’daki İsrail misyonuyla özel ilişkiler kuruyor, sık sık İsrail’i ziyaret ediyor ve her seferinde bu ülkeye duyduğu hayranlık bir kat daha artıyordu. İsraillilerin çalışkanlığını öve öve bitiremiyordu. Deniz ve karadan taşınmak üzere parçalara demonte edilmiş şekilde Uganda’ya getirilen ilk jet uçaklarının orada tekrar monte edilişini görünce, İsraillilerin bu metal parçalarını nasıl bir jet uçağına dönüştürdükleri karşısında hayretlerini gizleyemiyordu. Monte edilen Fuga-Magista’nın ilk uçuşuna gönüllü olarak katılıyor ve bu işten son derece zevkleniyordu. Daha sonra İsrailliler Amin’e nadir kimselere verdikleri “Paraşütçülerin işareti” ödülünü veriyordu. 2 Temmuzda Moritanya’ya giderken bile, saklamadığı bir gururla bu işareti taşıyordu… Aradaki ilişkiler o denli iyiydi ki, Amin bir gün, Kampala’da askeri ateşe olarak görev yapan Yahudi Şaham’dan, Kongo’dan çaldıkları muazzam miktarlardaki altının satışı için yardımcı olmasını istiyordu. Bankerler, işin esasını kurcalamak gereği hissetmeden altınların satış işlemlerini ayarlıyordu.”[14]
Kısacası İsrail, Uganda devleti ile yakın ilişkiler kurarken, bir yandan da kendi savaş yeteneklerine ve güçlerine hayran olan İdi Amin gibi faşistleri de “özel” bağlantılarla kendi yanına çekiyordu (Güce, hatta şiddete olan hayranlık, diktatörlerin değişmez özelliği oluyordu.)
İdi Amin’in henüz ordu görevlisi olduğu sıralarda İsrailliler tarafından keşfedilmiş olduğuna, Amerikalı yazarlar Andrew ve Leslie Cockburn de değiniyordu. Buna göre İdi Amin ilk önce İsrail’in Uganda Büyükelçisi Uri Lubrani’nin dikkatini çekiyordu. Lubrani, Uganda’ya gelen İsrail askeri heyetine “Bu Amin bizim adamımız sayılır, şimdi öyle olmasa da yakında öyle olacak” diyordu. Askeri heyetin başındaki Mossad ajanı ve albay Baruch Bar Lev de İdi Amin’i beğeniyor ve Lubrani’nin teşhisine katılıyordu.”[15] Yani, İsrailliler, Uganda’da uygun bir piyon keşfediyordu.
Ve İsrail, kısa süre sonra İdi Amin’i Obote rejimine karşı kullanmakta gecikmiyordu. Çünkü Obote, diğer bazı Afrika ülkeleri gibi 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail’e soğuk davranıyordu. İsrail’in bu savaşta işgal ettiği bölgelerden çekilmemesi, Obote’ye ve benzeri liderlere eski sömürgecilik çağını hatırlatıyor ve bu liderler Filistin davasına destek olmaya başlıyordu. Bu devletler 1967 savaşının hemen ardından Birleşmiş Milletler’de İsrail aleyhine oy kullanarak tavırlarını gösteriyordu.
Bu durumda İsrail’in yapabileceği tek bir şey vardı: Üçüncü Dünya ülkelerinde, Filistin davasına değil, kendi işgalci rejimine sempati duyan güçleri iktidara getirmek gerekiyordu. İşgale sempati duymak; baskıya, şiddete, haksızlığa sempati duymayı, “güçlü olan haklıdır” prensibini kabul etmeyi gerektiriyordu. Bu mantık, bilindiği üzere, faşist mantığıydı ve güçlü olanın haklı olduğunu kabul edebilecek insanlar, doğal olarak İsrail’in haklı olduğu sonucuna varıyordu. İsrail’in Üçüncü Dünya’daki faşist rejimlere verdiği desteğin en önemli nedenlerinden biri buydu.
İsrail’in “Uganda’daki adamı” olan İdi Amin’i ünlü yapan özelliği ise uyguladığı vahşet oluyordu. Ülkedeki tüm rejim muhaliflerini ortadan kaldıran Amin, 8 yıllık iktidarı boyunca binlerce insan öldürtüyordu. Bunların bir kısmını Uganda nehirlerindeki timsahlara parçalattığı ve siyasi muhaliflerini öldürttükten sonra yemek olarak onların karaciğerlerini çıkarttığı gibi iddiaları da, yine aynı Siyonist odaklar uyduruyordu.
İdi Amin sözde Müslümandı ve Arabca “Iydi (Bayram) Emin” ismini taşıyordu. Maalesef şahsi zaafları ve iktidar hırsıyla Siyonist İsrailin tuzağına kapılıyor, pekçok zulme alet oluyordu. Ancak yeterince kullanılıp sonra gözden çıkarılıyordu. Bu sefer hem kendisini hem mensup olduğu İslam Dinini kötülemek için, aleyhinde akla hayale gelmeyen karalama kampanyaları başlatılıyordu. Ona “İnsan yiyen canavar” denmesinin bir nedeni de, Afrikalıları ezmenin ve sömürmenin ayıp ve günah olmadığını, çünkü bunların insan sayılmadığını vurgulamak, Batılıların zulümlerine meşruiyet kazandırmaktı.
İşte 1970’lerin sonuna doğru “yamyam”la İsrail arasındaki balayı sona eriyordu. Artık İsrail’e ihtiyacı kalmadığını düşünen Amin Siyonizm karşıtı cephenin renkli ismi Kaddafi ile yakın ilişkiler kurmaya başlıyordu. Ancak Amin İsrail’e ihtiyacı kalmadığını düşünmekle yanılıyor, Yahudi Devleti’nden aldığı destek sona erince, iktidarı da fazla sürmüyordu. 29 Mart 1979’da Uganda’dan kaçmak zorunda bırakılıyordu. Hükümet birlikleri Uganda Halk Kurtuluş Ordusu gerillaları tarafından yenilgiye uğratılıyor ve Amin de tek çareyi kaçmakta buluyordu. Amin’i korumak için Kaddafi’nin yolladığı birlikler ise bu hezimeti yalnızca bir kaç gün geciktirebiliyordu. Yamyam yaftalı işbirlikçi Iydi Emin yanlış müttefik seçmenin cezasını çekiyor, hak ettiği akıbete uğruyordu.
Afrika’daki Angola ve Mozambik; İsrail’in Sömürge Savaşları
Angola ve Mozambik’in durumları birbirine paraleldir. İkisi de 1970’li yıllara kadar Portekiz sömürgesi olarak kalan ve Afrika’nın en son bağımsızlığını kazanan iki ülkesi oldular. Ancak sömürge yönetiminden kurtulmak kolay olmamış, faşist Portekiz rejimi, Angola ve Mozambik’teki Ulusal Kurtuluş hareketlerine karşı uzun bir mücadele vermişti. Angola ve Mozambik halklarına karşı giriştiği bu mücadelede faşist Portekiz’in en büyük yardımcısı ise İsrail’di. Tüm Üçüncü Dünya halklarının yerel faşist rejimler ya da sömürge yönetimleri aracılığıyla kontrol altında tutulması gerektiğine inanan İsrail sömürgeci Portekiz ordusunun silah ihtiyacını gidermişti. Portekiz askerlerinin ellerinde çok sayıda Uzi vardı.[16]
Ancak Angola’nın sömürgecilikten kurtarılması için kurulan MPLA (Angola Halk Kurtuluş Hareketi) hareketi, 1975’te İsrail’in silahlandırdığı Portekiz ordusunu yenerek bağımsızlığını kazandı. Fakat Angola huzura kavuşmamıştı. Çünkü ülke içinde MPLA’ya karşı iki ayrı örgüt vardı: Ülke için-deki kabilelerden birini temsil eden ve “kabile üstünlüğü” iddiasında bulunan faşist eğilimli FNLA (Angola Bağımsızlık Milli Cephesi) ve Güney Afrika devletinin ülkedeki bağımsızlık hareketini bastırmak için kurdurduğu UNITA (Angola’nın Tam Bağımsızlığı için Ulusal Birlik) adlı aşırı sağcı “kontra” örgütler fesatlığa başlamıştı.
İsrail, hem FNLA’yı hem de UNITA’yı yoğun biçimde silahlandırdı ve ülkeyi kasıp kavuran iç savaşı kışkırttı. 1960’larda FNLA’nın (Angola Bağımsızlık Milli Cephesi) lideri Holden Roberto İsraile çağırıldı. Roberto’yu doğrudan CIA’nın desteklediği 1963-1969 yılları arasında da İsrail’in FNLA’yı finanse ettiği açıkça ortaya çıktı. Bu grubun gerillaları İsrail’de eğitim almaktaydı. İsrail’in Zaire’deki varlığı da; 1970’lerin ortasında Angola’daki FNLA’ya ve 1980’lerde UNITA güçlerine silah yollamasını kolaylaştırdı. Aynı şekilde Mozambik’teki aşırı sağcı “kontra” örgütü MNR de İsrail tarafından silahlandırılmış ve İsrailli askeri uzmanlarca anarşist yapılmıştı.[17]
Ancak İsrail’in bu faaliyetleri, aynı diğer örneklerde olduğu gibi büyük ölçüde gizli kaldı. İsrail’in bu tür faşist örgütlere desteğinin gizli kalmasının birinci nedeni, bu örgütlere İsrail yapımı değil, İsrail’in savaş ve çatışmalarda ele geçirdiği Sovyet yapımı silahların gönderilmesiydi. Afrika’nın bir ucunda elden ele gezen Kalaşnikofların aslında İsrail’den geldiğini kimse farkedemezdi doğal olarak…
Kukla Orta Afrika Cumhuriyeti ve İsrail’in Yamyam Dostu Bokassa ile İrtibatı
Bu ülkeyle İsrail’in en iyi ilişkiler kurduğu dönem, 1976-1979 yılları arasıydı. Bu dönemde ülkenin adı “Orta Afrika İmparatorluğu”ydu ve bu ülke vahşeti, zalimliği ve “psikopat”lığıyla ünlü Jean Bédel Bokassa tarafından yönetiliyordu. Son derece fakir olan ülkede Bokassa da aynı Mobutu gibi inanılmaz bir lüks içinde yaşıyordu. “İmparator”luğunu ilan ettiği gün, arabasını çekmesi için yurt dışından çok pahalı özel beyaz atlar satın alınmış, milyonlarca dolara mal olan bir taç yaptırılmış ve som altından bir taht kurulmuştu. Buna karşın ülkenin iki milyonluk nüfusunun yarısına yakını açlık sınırında yaşıyordu.
Bokassa’nın en iyi dostu ise yine İsrail’di. Bokassa’nın “imparatorluk ordusu” İsrailli uzmanlar tarafından eğitiliyor ve İsrail ordusu tarafından da silahlandırılıyordu. Bokassa’nın en yakın danışmanı ise Shmuel Gonen adlı bir emekli İsrail generaliydi.[18]
Bokassa’nın iktidardan uzaklaştırılmasından sonra da ülkenin İsrail’le olan ilişkileri sürüyordu. Ezer Weizman Aralık 1979’da “İmparatorluk”tan “Cumhuriyet”e dönüşen ülkeye gizli bir ziyaret yapıyordu. 1981 Kasım’ında Savunma Bakanı Ariel Şaron tarafından yapılan gezi, gizli bir askeri anlaşmayla ve Ocak 1982’de ülkede bir Mossad istasyonu açılmasıyla sonuçlanıyordu.
Deccal İsrail ve Güney Afrika; Irkçıların İttifakı
Bundan beş on yıl öncesine kadar, dünyada kendisine kötü gözle bakılan ülkelerin başında Güney Afrika Cumhuriyeti geliyordu. Çünkü ülke nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan zenciler, resmi olarak “ikinci sınıf insan” sayılıyordu. İktidar ise beyaz azınlığın elinde bulunuyordu. Ülkede son derece vahşi bir ırk ayrımı politikası (“apartheid”) uygulanıyor, siyahlar aşağılanıyor ve her türlü siyasi haktan mahrum ediliyordu. Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, insanlara Güney Afrika ile ilgili olarak ne düşündükleri sorulduğunda, hepsi bu ülkenin ırkçı, baskıcı, zalim, ilkel bir rejimi olduğunu söylüyordu.
Bir ülke hariç Resmi olarak bir “Yahudi Devleti” olan ve Yahudi ırkına mensup olmayan herhangi bir kimseyi yurttaş olarak kabul etmeyen İsrail, de Güney Afrika gibi ırkçı bir devletti; ve bu iki ülkenin arasında, hem bu ideolojik benzeşmeden, hem de stratejik çıkarlardan kaynaklanan dev bir işbirliği sözkonusuydu.
İsrailli insaflı yazar Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection’ın oldukça geniş bir bölümünü sırf İsrail-Güney Afrika ittifakına ayırıyor ve konuya girerken şöyle diyordu:
“Güney Afrika ve İsrail arasındaki ittifak çok özeldir. Bu ittifakta, İsrail’in dünyadaki en geniş kapsamlı ve en ciddi müdahalesine tanıklık ederiz. Ayrıca İsrail’in, ayrılıkçı (ırk ayrımına dayanan) bir rejimin varlığını sürdürmesinde her geçen gün önemi daha da artan bir rol oynadığını gözleriz. Bu ittifak sanılandan daha da güçlü ve derindir. Haaretz’in önde gelen politik yorumcularından biri, Güney Afrika’yı ‘İsrail’in Amerika’dan sonra gelen en önemli müttefiki’ olarak belirtmiştir. 5 Kasım 1984’de ise P. W. Botha’nın İsrail’e yaptığı ziyareti sunan İsrail devlet televizyonu sunucusu Victor Nahmias, ‘Güney Afrika-İsrail ilişkilerinde gizlenenler bilinenlerden çok daha fazladır’ demiştir. 1960 yılında yapılan bir röportajda, Herut partisi (Likud’un en büyük ortağı) lideri Yaakov Meridor, Herut’un ırk ayırımı (apartheid) politikasını açıkça desteklediğini söylemişti. 1974’de Güney Afrika’yı ziyaret eden Moşe Dayan ise burada yaratılmış olan ‘büyük medeniyet’e hayran kaldığını belirtmişti.”[19]
Evet, İsrail Güney Afrika’daki “büyük medeniyet” yaftası takılan ırk ayrımcılığına, baskıya, sistematik işkence ve imhaya devlet deccallığına ve totaliter yapıya hayrandı. Çünkü Güney Afrika, İsrail’in bir tür kopyasıydı ve İsrailliler bu ülkeye baktıklarında kendilerini görüyorlardı.
Benjamin Beit-Hallahmi, İsrail-Güney Afrika ittifakı ile ilgili önemli gelişmeleri kronolojik sıra ile şöyle veriyordu:
1949, iki ülke de resmi olarak birbirlerini tanıyor.
1950, İsrail Dışişleri bakanı Moşe Şaret, Güney Afrika’ya gidiyor.
1953, Güney Afrika’dan Daniel F. Malan İsrail’e geliyor.
1955, nükleer alanda ilk işbirliği gerçekleşiyor ve ayrıca Güney Afrikalılar İsrail’den Uzi makineli tüfekleri alıyor.
1957, Güney Afrika ilk kez İsrail’e atom nükleer silah yapımında kullanması için uranyum gönderiyor.
1962, bu kez 10 ton uranyum İsrail’e hediye ediliyor!
1967, Güney Afrikalı bir askeri heyet gizli bir İsrail ziyareti yapıyor.
1972, Nükleer ve konvansiyonel silahlar konusunda gizli bir işbirliği anlaşması imzalanıyor, Tel-Aviv’de bir Güney Afrika konsolosluğu açılıyor.
1975, diplomatik ilişkiler büyükelçilik düzeyine çıkarılıyor.
1976, Güney Afrika Devlet Başkanı John Vorster İsrail’e resmi ziyarette bulunuyor. Gizli anlaşmalar imzalanıyor. İsrail Güney Afrika’nın uluslararası topluluktaki imajının düzeltilmesi işini üzerine alıyor.
1977, Güney Afrika Dışişleri Bakanı R, F. Botha, İsrail’e gidiyor.
1979, iki ülke arasında gizli bir ortak nükleer deneme gerçekleştiriliyor.
1984, R, F. Botha yeniden İsrail’e koşuyor.
1985-1987, İsrail bakanları Rabin, Arens ve Şaron, Güney Afrika’ya gizli ziyaretler yapıyor.
İki ülke arasındaki işbirliği çok geniş bir yelpazede gelişiyordu. Nükleer alanda İsrail teknolojisi ile Güney Afrika’nın uranyum kaynakları birleştiriliyordu. İki ülkenin silahlı kuvvetleri de bir çok yönde ortak çalışmalar yapıyordu. Bu konuda asıl kaynak İsrail oluyordu. İsrail, Güney Afrika ordusunu eğitiyor ve silahlandırıyordu. Hallahmi, “Güney Afrika hava gücü tamamen bir İsrail ürünüdür” diyordu. İki ülke arasında Birleşmiş Milletler kararlarına karşı da bir ittifak oluşuyordu. BM’nin Güney Afrika’ya silah satışını yasaklayan 181 ve 418 numaralı kararlar, yanlızca İsrail tarafından değil aynı şekilde Güney Afrika da İsrail’e yönelik BM kararlarını tanımıyordu. Ayrıca Güney Afrika’daki elmas ve altın yataklarını elinde tutan Yahudi şirketler de bu işbirliği içinde önemli rol oynuyorlardı.[20]
Ancak tüm bu ilişkiler incelendiğinde ortaya çıkan tablo, Hallahmi’nin de kabul ettiği gibi, “iki ülke arasında bir ittifakın var olduğundan çok, Güney Afrika’nın bir İsrail uydusu” olduğuydu. Çünkü İsrail, Güney Afrika’yı bir üs olarak kullanıyordu. İsrail Güney Afrika’nın stratejisinin belirlenmesinde de önemli bir rol oynuyordu. Ayrıca iki ülke arasında psikolojik üstünlük de İsrail’e aitti; çünkü biraz sonra değineceğimiz gibi İsrail Güney Afrika için bir ilham kaynağıydı ve Güney Afrikalılar İsraillileri örnek almaya çalışıyordu.
İsrail’in Güney Afrika’nın stratejisini belirlemesinin en açık örneği, Güney Afrika rejiminin 1970’lerin ortasında bağımsızlıklarını kazanan eski Portekiz sömürgelerini, Namibya üzerinden Angola’yı ve Mozambik’i işgal etmesiydi. Bu işgaller, tamamen İsrail’in “anti-sömürgeci güçlerin doğurduğu radikalizasyon tehlikesine karşı müdahale” doktrini çerçevesinde gelişmiş ve zaten İsrailli askeri uzmanlar tarafından yönlendirilmişti.
Hallahmi bu konuda şunları aktarıyordu:
“Güney Afrika’nın 5 Haziran 1986’da Güney Angola’daki Namibya limanlarına yaptığı deniz baskını İsrail etkisi ve eğitiminin bir sonucuydu… İsrail askeri danışmanları Angola işgalinin planlanmasını da yapıyordu. Bu uzmanlar 1975’den beri Namibya’da üslenmiş bulunuyordu. Güney Afrika’nın şimdi uyguladığı strateji İsrail’in FKÖ ve komşu Arap ülkelerine karşı izlediği politikaları aynen takip ediyordu. Aslında İsrail deneyimlerinden yola çıkan Güney Afrikalılar sadece ‘sıcak takip’ operasyonlarına girişmiyor, aynı zamanda diğer ülkelerin gerilla birliklerine karşı önceden planlanan darbeler de yapıyordu. Güney Afrika’nın Mozambik ve Angola’ya yaptığı baskınlar İsrail basınında ‘İsrail stilinde cesur komando baskınları’ olarak alkışlanıyordu.”[21]
Bugün İsrail, Güney Afrika’nın ve Tüm Faşistlerin ‘İlham Kaynağı’
Hallahmi’nin de vurguladığı gibi: “İsrail’in Güney Afrika’ya verdiği en önemli şey, düşünce yapısıydı.” İsrailliler, bir halkı (Filistinlileri) nasıl ezip pusturmak, onların direniş örgütlerine karşı nasıl savaşmak, sivil halka karşı ne tür terör yöntemleri kullanmak gerektiği konusunda uzmandı. İktidarlarını halkı ezerek ayakta tutan tüm rejimler de, bu yüzden İsrail’le yakınlaşmaya ve İsrail’in bu konudaki tecrübesinden yararlanmaya çalışmıştı. Güney Afrika, bu devletlerin basındaydı. İsrail’in “terörizmle mücadele” adını verdiği bu “halkları ezme politikası”, Güney Afrika’da her alanda örnek alındı. Hallahmi şunları aktarıyordu:
“Terörizmle mücadele eden İsrail ordusunun örgütsel gücü, birçok Güney Afrikalının şevkini arttırıyor, ve İsrail’in komşu ülkelerdeki FKÖ’ne karşı terörist baskınları, Güney Afrika ordusunun Lesotho, Angola ve Mozambik’teki üslerine önceden planlanmış saldırılar yapmasında önemli bir ilham kaynağı oluyordu. 19 Mayıs 1986’da Zimbabve, Zambia ve Botsvana başkentlerine yapılan baskınlar da İsrail’den alınan ilham ve taktiklerin tipik örneklerini oluşturmaktaydı. Helikopter birlikleri ve bombacılar bu kentlerde Afrika Milli Kongresi üssü olduğu söylenen hedeflere saldırmıştı; tıpkı İsrail’in 1960’lardan beri Lübnan ve Ürdün’deki Filistin üslerini hedef aldığı gibi…”[22]
İşte bu noktada son derece ilginç bir gerçekle karşılaşmaktayız: İsrail’e hayranlık besleyen Güney Afrikalı liderlerin büyük bir bölümü, Nazi kökenlidir. II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer alan ve Nazi ideolojisini benimseyen bu liderlerin en başında, Hallahmi’nin kitabının girişinde anlattığı John Vorster gelir. Bir Güney Afrikalı yazar Breyten Breytenbach, bu ilginç durumu şöyle bildirmektedir:
“Afrikanerlerin (Güney Afrikalı beyazlar) İsrail’le olan ilişkileri son derece gariptir. Çünkü bu ülkede her zaman için güçlü bir anti-semitizm gözlenmiştir ve dahası, bugünkü Güney Afrika liderleri de Nazi ideologlarının takipçisidir. Ve bu liderler İsrail’e karşı da en büyük hayranlığı besleyen kimselerdir. Kendilerini İsrail’le özdeşleştirirler: Kendilerini, aynı İsrailliler gibi Tanrı’nın Kutsal Kitap’ta seçtiği insanlar olarak görmektedir ve yine aynı İsrailliler gibi bir düşman deniziyle çevrili; savaşçı, modern bir ülke olarak kabul etmektedir.”[23]
Bu mantık oldukça şaşırtıcı bir durumu ortaya koyuyordu: Hallahmi, bu olayı açıklarken, faşistlerin bilinçaltındaki ilginç bir mantığa dikkat çekiyordu. Faşistler, dünyanın dört bir yanına dağılmış olan fakir ve pasif diaspora Yahudilerine antipati beslerken, bir yandan da İsraillilere hayranlık duyuyordu. Çünkü diasporadaki fakir ve pasif Yahudiler, güçlü değillerdir, ırkçı değillerdir (çünkü İsrail’e göç etmemektedirler), bir azınlık olarak çoğu kez zayıf durumdadırlar. Oysa İsrailliler, sert, güçlü, acımasız ve ırkçıdırlar. (Naziler’in Almanya’da oturmak isteyen pasif Yahudilere [asimilasyonistler] duydukları antipati ve buna karşılık Siyonistlere duydukları hayranlık da bunun bir örneğiydi).
Bu paradoksal durum, faşistlerin bilinçaltındaki güç kompleksine dayanır: Faşist, güce tapmaktadır. İçinde, güçlü ve acımasız olanlara yönelik karşı konulmaz bir hayranlık duygusu vardır. Buna karşın, zayıf ve ezilmiş insanlara karşı da öfke duymaktadır; onları sefil, aşağılık yaratıklar olarak algılamaktadır.
Faşist, kafalılar ve işbirlikçi kiralıklar İsrail’e baktığında; suçsuz bir halkı acımasızca ezip horlayan ve bu konuda dünyadan gelen tepkilere hiç aldırmayan bir prototip görüp, Siyonist vahşilere gizli bir hayranlık duymaktadır. Ünlü bir Güney Afrikalı işadamı bu konuda şu ifadeleri kullanmaktadır: “İsrailliler gibi davranmamız gerekir… İsrailliler gibi canımızı sıkanları ezmekten, dünyayı bize göre tanzim etmekten ve karşı çıkanlara defolup gitmelerini söylemekten çekinmemiz yersizdir! Hepsinin canı cehenneme!”[24]
Şeytan İsrail ve Apartheid Krizinin Perde Arkası
1980’li yıllarda Güney Afrika’daki apartheid rejimi, siyahların kurduğu ANC’ye (Afrika Ulusal Kongresi) karşı daha da sertleşti. Güney Afrika’daki İsrail destekli devlet terörü de tırmanışa geçti. Bunun üzerine tüm dünyada apartheid rejimine karşı bir tepki gelişti. Güney Afrika’ya BM tarafından göstermelik yaptırımlar gündeme geldi. Tüm dünya, Güney Afrika’nın ırkçı, saldırgan ve zalim bir rejim olduğunu kabul etmişti.
İsrail bu duruma karşı ilginç bir politika izlemeye karar verdi: O da Güney Afrika’yı tüm dünya gibi sözlü olarak kınadığı söyleyecek, ancak gerçekte apartheid rejimi ile olan tüm ilişkilerini gizli olarak sürdürecek ve dahası, bu rejimin ayakta kalması için elinden geldiğince destekleyecekti.
Güney Afrika’nın kaderini zaman gösterecekti. Ancak beyazların aynı İsrail’in Ortadoğu’da yaptığı gibi sahte bir barış ve bir tür “stratejik geri adım”la kendi hegemonyalarını sağlamlaştırmaya çalıştıkları bir gerçekti. Güney Afrikalılar’ın bu konuda İsrail kadar başarılı olup olamayacaklarını ilerleyen yıllarda görülecekti.
Yahudi Tezgahı: Rodezya’nın Zimbabve’ye Dönüşümü ve İsrail’in Irkçı Rejimi Yaşatma Kavgası
Rodezya’nın öyküsü, büyük ölçüde Güney Afrika’nınkine yakındı. Ülke, ilk olarak Güney Afrika’daki elmas madenlerini ele geçiren ve sonra da bölgede dev bir finans imparatorluğu kuran İngiliz Yahudi finansör Cecil Rhodes tarafından kurulmuş ve ismini de Rhodes soyadından almıştı. İngiltere tarafından sömürgeleştirilen ülke, 1965 yılına kadar bir İngiliz sömürgesi olarak kaldı. O tarihte ülkeyi terkeden İngilizler, geride ülkedeki beyaz azınlığın yönettiği bir başka baskı rejimi bıraktı. Bu rejim dolayısıyla ülkeye Beyaz Rodezya adı takılmıştı. Ancak Ian Smith’in önderliğindeki beyazların bu egemenliği çok sürmedi; 1980 yılında ülkedeki iktidarı siyah çoğunluk ele geçirdi. Siyahların ilk işi, Cecil Rhodes’un temsil ettiği beyaz sömürgeci mirası ortadan silip, ülkenin adını Zimbabve olarak değiştirmeleriydi.
Beyaz Rodezya’nın siyah çoğunluğa karşı sürdürdüğü mücadelenin en büyük destekçileri ise tanıdık güçlerdi. Yahudi sermayesinin elindeki büyük Amerikan petrol şirketleri Mobil, Texaco ve Standard Oil hepsi birer Rockefeller şirketiydi. Beyaz Rodezya’yı ayakta tutabilmek için ellerinden gelen yardımı esirgemişlerdi.[25]
Irkcı Beyaz Rodezya’ya verilen diğer büyük destek de İsrail’dendi. Siyonist Yahudi Devleti, ülkedeki beyaz azınlığı iktidarda tutabilmek için tüm gayretini sürdürmekteydi. Gerçi İsrail dünya kamuoyuna farklı bir görüntü çiziyor ve ırkçı rejime uygulanan yaptırımları desteklediği imajını veriyordu, ancak bu bir aldatmacaydı ve İsrail’in “ikili politika” geleneğinin yine bir örneğini oluşturuyordu.
Hallahmi, “İsrail’in kendini Rodezya’daki beyaz iktidarın devamına adadığını” not ettikten sonra, iki ülke arasındaki ilişkileri aktarıyordu. İsrail farklı alanlarda ırkçı rejime destek veriyor, 1977’de Rodezya’ya yüklü miktarda Uzi hafif makineli tüfekleri yollanıyordu. Buna ek olarak, Rodezya “Ruzi” adındaki kendi Uzi versiyonlarını üretme hakkını kazanıyordu. Ruzi, Rodezya ordusunda ve polisinde standart silah haline geliyordu. 1978 yılında, Tel-Aviv’den Rodezya rejimine 11 tane Amerikan yapımı Bell 205 helikopteri yollanıyor, bu ülkeye konmuş silah ambargosunun da açıkça çiğnenmesi anlamına geliyordu. Rodezya rejimi, bu helikopterleri karşı-gerilla operasyonları için, yani siyah halkın direnişine karşı kullanıyordu.[26]
İsrail, siyah halkın direnişine karşı Rodezya rejimine başka yönlerden de yardım ediyordu. Rodezya, o sıralar sömürge yönetiminden yeni kurtulmuş olan “radikal” komşusu Mozambik’le sık sık sınır çatışmalarına giriyordu. Rodezya’daki siyah direniş hareketi de Mozambik’te üslenmiş bulunuyordu. İsrailli askeri uzmanlar, ırkçı rejimin “sınır güvenliği” sorununu da gideriyor: General Abraham Orly’nin yönetimindeki bir İsrail firması, Mozambik ve Rodezya arasında 500 millik bir “güvenlik kuşağı” oluşturuyordu. 1976’da bir Rodezya askeri heyeti İsrail’e gelerek üst düzey yetkililerle görüşüyordu.[27]
Ancak İsrail’den gelen tüm bu yardımlar yeterli olamıyor, 18 Nisan 1980 günü, ülke siyah halkın yönetimine geçiyor ve “Zimbabve”ye dönüşüyordu. O gün, İsrail için kötü bir gün sayılıyordu; çünkü zalim ve ırkcı dostları devriliyordu.
Afrika’nın Kenya ve Fildişi Sahilleri’nin Hırsız Liderleri ya da İsrail’in Yakın Dostları
Kenya, her zaman için Batı yanlısı bir ülke konumundaydı. Belki de bunun bir yansıması olarak, Kenya liderlerinin ortak özelliği, büyük miktarda haksız kazanç sağlamalarıydı. Örneğin 1964’de ülkenin bağımsızlığına önderlik eden Jomo Kenyatta, bir süre sonra boğazına kadar yolsuzluğa batmış ve ülkenin zenginliğini adeta kendi yakın çevresine aktarmıştı. Ayrıca kendi kabilesi olan Kikuyu’ya ülkedeki diğer kabilelere göre son derece adaletsiz bir kayırma politikası uygulamış, diğer kabilelere baskı ve barbarlık yapmıştır. 1978’de bu kez de Kikuyulu olmayan bir Başkan, Daniel Arap Moi iktidara taşınmıştı, ancak onun rejimi de en az bir önceki kadar baskıcıydı. Moi rejiminin bir diğer özelliği de, aynı önceki gibi dev boyutlarda yolsuzluklara sahne olmasıydı. Başkan Moi çaldığı paralarla Afrika’daki en zengin insan olarak ün kazanmıştı.
İsrail, ABD’yle birlikte bu baskıcı ve “hırsız” rejimlerin başta gelen kollayıcısıydı. Tom Mboya ve Kenyatta gibi ülke liderlerine düzenli ziyaretler yapan CIA, Kenya politikasına doğrudan müdahale etmiş ve Nairobi MOSSAD başta olmak üzere bazı Batı istihbarat servisleri için bir üs yapılmıştı. Kenya’daki Mossad bağlantıları Temmuz 1976 Entebbe baskınında açıkça ortaya çıkmıştı. Bu operasyon Kenya desteği ve müdahalesi olmadan başarılamazdı. 1980’lerde İsrail ve Kenya arasında son derece dostça ilişkiler vardı. İsrail resmi görevlileri tarafından, Kenya’ya, birçok gizli temas yapıldı. Mart 1981’de iki İsrail temsilcisi Nairobi’ye gizli bir ziyarette bulundu; Dışişleri Bakanlığı Enternasyonal İşbirliği Bölümü Başkanı Rahamim Timor ve Mossad Afrika Bölge Şefi David Kimche bunlardandı. Aralık 1982’de Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir de Kenya’ya yollanmıştı. O gece Yitzhak Şamir Nairobi havaalanında, şahsi güvenliği için İsrail’den yardım isteyen Başkan Mai ile tanışmıştı. İlerleyen yıllarda resmi ilişkilerin azalması Kenya’nın İsrail silahlarını satın almasını durdurmamıştı.[28]
Kenya ile benzerlik gösteren bir diğer ülke de Fildişi Sahilleri’ydi. Batı Afrika’da yer alan ülke, 1960’da Fransız sömürge yönetiminden bağımsızlığını kazandıktan 1990’lı yıllara dek Félix Houphouët-Boigny tarafından yönetildi. Boigny, Batı yanlısı bir Üçüncü Dünya lideriydi yani baskıcı, otoriter ve “hırsız” bir kişiydi. Başkent Abidjan’daki bir Fransız garnizonu tarafından desteklenen Boigny, ailesi ve yakın akrabaları ile birlikte ülkenin servetinin büyük bir bölümünü İsviçre bankalarındaki hesaplarına aktarmaktan çekinmemişti. Boigny’nin kendisi bir keresinde Yahudi sermayeli İsviçre bankalarında “milyarlarca dolar” biriktirdiğini övünerek söylemiştir. Bu yağma nedeniyle Afrika’nın ekonomik yönden en parlak ülkelerinden biri olan Fildişi Sahilleri, sonradan hızlı bir inişe geçmiş ve sefalete itilmişti.
Ve, doğal olarak, İsrail’in bu “hırsız” diktatörle ilişkileri çok iyiydi. Houphouët-Boigny, İsrail ve Güney Afrika’yla açık açık ilişki kuran birkaç Afrika liderinden biriydi. Fildişi Sahilleri, diğer bazı Afrika ülkeleri gibi Yom Kippur savaşının ardından 8 Kasım 1973’de İsrail’le ilişkileri kestikten sonra da, diktatörün İsrail liderleriyle gizli ilişkileri aynı hızda devam etmişti… İsrail bu diktatörü kullanarak Fildişi Sahilleri’ni, Mossad’ın Batı Afrika’daki en önemli üslerinden biri haline getirmişti. Abidjan’daki Mossad istasyonu son dere-ce aktifti ve hem diğer ülkelerle ilgili istihbarat yapmakta, hem de diktatöre rejimini koruması için yardım etmekteydi. Boigny ise iktidarı süresinde Yitzhak Rabin, Ariel Şaron, Yitzhak Şamir gibi İsrail liderleri ile sık sık gizli görüşmeler içindeydi.[29]
Boigny İsrail’den aldığı taktiklerle 1990’ların ortasında hala iktidarını korusa da “Hırsız” diktatör, 1990 yılında halkın isyana dönüşen tepkileri sonucunda çok partili sisteme geçileceğini ilan etmiş ve aynı yılın 30 Nisanında seçime gidilmişti. Ancak Boigny’nin % 81.7 oy aldığı bu seçim çok açık bir biçimde hileli bir seçimdi. Muhalifler olayı bir “seçim maskaralığı” olarak nitelendirmişlerdi.
Siyah Kıtadaki Gana ve Liberya: İstikrarlı Müttefiklerin Yahudi Patronları!
İsrail’in yakın ilişkiler kurduğu Afrika ülkeleri arasında Batı Afrika’nın iki önemli ülkesi, Gana ve Liberya da yer almaktaydı. Her ikisi de Batı yanlısı rejimlere sahip olan bu iki ülkede de İsrail ve Mossad aktif ol oynamıştı. Gana, İsrail’in Afrika’da ilk yanaştığı ülkelerin başındaydı. Batı Afrika ülkesi, İsrail için tüm siyah Afrika’ya müdahale edebilmek için bir atlama taşıydı. 1957’de Gana’ya giden ve Afrika’daki ilk İsrail büyükelçisi olan Ehud Avriel’in gerçekte bir Mossad ajanıydı. İsrail ve Gana arasında aynı zamanda askeri ve istihbarat işbirliği de sağlamıştı. Gana’nın hava kuvvetlerine en son teknolojiyle donatılmış askeri uçaklar yollanmış ve bunların eğitimi Mossad tarafından yapılmıştı. Gana gizli servisindeki görevlilerin, Gana’nın İsrail’le diplomatik ilişkisi kurulmadığı zamanlarda bile Mossad’la bağlantı içinde oldukları saptanmıştı.[30]
1847’de özgürlüklerini kazanan Amerikalı siyah kölelerin kurduğu “özgürlük ülkesi” Liberya, tarihi boyunca Batı’nın, özellikle de Amerika’nın kuklasıydı. Amerika’nın ülkedeki askeri üsleri, askeri uçakları için istediği zaman kullanabileceği havaalanları, Liberya’nın Batı yanlısı tutumunun bir yansımasıydı. İsrail ise 1950’lerden beri Liberya ile bağlantılıydı. 1944’den 1971’deki ölümüne kadar görevde kalan Başkan William Tubman 1960’larda İsrail’e ziyaretler yapmıştı. Liberya’nın “Siyah Siyon” olduğunu belirten Tubman, iki ülkenin birbirine çok benzediğini açıklamıştı. İsrail, Liberya ile diplomatik ilişki içinde olmadığı yıllarda (1973-1984), Liberya önde gelenleri ve askeri liderleriyle Charles Rosenbaum adlı bir Mossad ajanı aracılığıyla bağlantı kurmaktaydı. Ariel Şaron tarafından Kasım 1981’de yapılan gizli bir ziyaret, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir başlangıçtı. Başkan Samuel Doe’nin rejimi “iç güvenlik” yani gizli polisin ve iç istihbarat servislerinin eğitimi konusunda İsrail yardımı almıştı. Amerika’da zedelenen imajını düzeltmeye ve Amerika’daki Yahudi örgütlerinin desteğini kazanmaya çalışan Liberya, bu hedeflerine ulaşmak için diplomatik ilişkilerini yenilemeye ihtiyaç duymaktaydı. Eski İsrail Başkanı Haim Herzog Liberya’ya bir ziyaretinde İsrail’in, Liberya ekonomisini geliştirmede tüm dünyadaki Yahudileri devreye sokacağını açıklamıştı.[31] Çünkü Amerika’daki Yahudi lobisini kullanarak IMF’yi yönlendirebilen İsrail, istediği rejime kredi sağlamaktaydı.
İsrail’in IMF Kartı
İsrail Liberya’da devreye soktuğu bu “IMF kartı”nı Afrika’da sık sık oynuyordu. Daha önce değindiğimiz gibi Mossad ajanı Meir Meyouhas da IMF’yi devreye sokarak Zaire diktatörü Mobutu’ya iyi şartlı krediler verilmesini sağlıyordu.
Ancak IMF kartı her zaman İsrail’in dostlarını desteklemek için kullanılmıyordu. Aksine, çoğu Afrika ülkesi IMF aracılığıyla fakirleştiriliyor ve İsrail ve Batılı güçlerin egemenliğine girmeye mecbur bırakılıyordu. IMF’nin “iyi edeceği” bahanesiyle ekonomisini kötüleştirip kötürümleştirdiği bu ülkelerden biri de, işbirlikçi Recep T. Erdoğan sadaka götürerek sözde sahip çıktığı Somali oluyordu. Ottawa Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Michael Chossudovsky Fransız Le Monde Diplomatique dergisinin Temmuz 1993 sayısında “IMF’nin Somali’yi nasıl iflasa sürüklediği”ni uzun makalesinde bu konuyu ayrıntılarıyla anlatıp belgelendiriyordu.
IMF, çoğu ülkeyi benzer “iyi etme” yöntemleri kullanarak fakirleştiriyordu. İçinde bulundukları ekonomik krizden kurtulmak için IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardan yüksek faizli krediler alan Afrika ülkeleri, bir türlü ilerlemeyen projeler yüzünden borç batağına giriyordu. Bu durumdan kurtulmaları için gerekli ‘kurtarıcı tavsiyeler’ ise yine IMF ve Dünya Bankası’ndan geliyordu. Bir numaralı tavsiye, günümüzde de pek çok ülkede sihirli reçete sanılan AKP tarafından da can simidi gibi sarılan özelleştirme oluyordu. Ancak özelleştirme (özellikle acil olarak uygulanmaya konulanları) programları fakir Afrika ülkelerinin iflasına ve esir alınmasına yol açıyordu.
İlginçtir, IMF tam da İsrail’in izlediği politikayı izliyor ve kıtadaki faşist diktatörleri destekliyordu. Afrika’daki perişan halkın talepleri ise IMF’den hiç itibar görmüyordu. Afrika Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Hassan Sunmonu, Herald Tribune gazetesinde, Dünya Bankası’nın Afrika sorunlarıyla görevli Başkan Yardımcısı Edward Jaycox’a atfen yazdığı açık mektupta, IMF’nin bu misyonundan şöyle söz ediyordu:
“… Edward Jaycox’a gösterdiği entellektüel dürüstlük için teşekkür ediyorum. Kendisi geç de olsa Dünya Bankası ve IMF’nin Afrika’ya ilişkin programlarının başarısızlığa uğradığını açıklamıştır. Örgütümüzün üyeleri, IMF ve Dünya Bankası’nın koyduğu vahşi şartlar çerçevesinde Afrika’da fakirlik ve dış borcun artacağını adeta haykırmışlardır. Banka ve IMF gerçekten de halka değil, askere veya diktatörlüklere destek çıkmıştır. Çiftçilerin Dünya Bankası ve IMF programlarına karşı protestosu vahşi biçimde bastırılmıştır. Bu iki organizasyonun belki de Afrika’ya en büyük zararları, dayattıkları tarım politikasında olmaktadır. Fakir Afrika ülkeleri gıda maddesi üretimini terkedip yerine kakao, kahve, pamuk, kauçuk gibi batıların istediği üretimine zorlanmışlar, gıda maddesini Avrupa ve Amerika’dan ithal etmeye mecbur bırakılmışlardır. Son 10 yılda Afrika’dan borç faizi olarak 300 milyar dolar sağılmıştır. Afrika dışarıya her ay yaklaşık 3 milyar dolar aktarmaktadır. Buna ek olarak üç yılda kamu kuruluşlarını özelleştirmek zorunda bırakılmışlardır. Unutulmasın ki İngiltere, Başbakan Thatcher yönetiminde 12 yılda kamu kuruluşlarının ancak % 17’sini özelleştirirken Afrikalı işbirlikçiler, aynen AKP gibi 7 yılda KİT’lerin %70’ini satmıştır. Dünya Bankası ve IMF’ye egemen ideologların, çok uluslu dostlarını ve Afrika’daki yerel ortaklarını zengin etme pahasına Afrika’nın refahı ve geleceğini ipotek altına soktuklarından şüphelenmekteyiz. Dünya Bankası’na ve IMF’ye şu çağrıda bulunuyoruz: – İnsana ve ve kalkınmaya ters düşen programlardan vazgeçin. – Zengin veya fakir bütün ülkelerin kendilerine özgü kalkınma yöntemlerini kendilerinin geliştirmesine olanak verin. – Afrika ülkelerinin hükümetlerine, kendi ekonomi politikaları üzerindeki egemenliklerini iade edin.”[32]
IMF’nin izlediği politikanın İsrail’in hesaplarına uygun olduğunu bir kez daha hatırlatmalıdır. Örgütün İsrail’le uyumlu çalıştığının göstergelerinden biri, bu finans kurumunun Afrika ülkelerine dayattığı ekonomik kararların, kıtada faaliyet gösteren İsrail şirketlerine, ya da Yahudi sermayeli Batılı şirketlere yaramasıdır. Bu noktada özellikle özelleştirmelerin tamamına yakını Yahudi şirketlere yapılmıştır. IMF’den özelleştirme tavsiyesini alan devletler, kuruluşlarını satışa çıkararak bunları işletmek üzere yabancı firmalara çağrıda bulunmaktadır. Belki ülke, sattığı kuruluşlarla belirli bir gelir kazanmaktadır, ancak bu gelir, dış borç ödemesi, bütçe açığını kapatma veya ithalat ödemesi olarak kısa zamanda eriyip yok olmaktadır. Satışlar beklenen kurtuluşu sağlamadığı gibi devlet zenginlik kaynakları üzerindeki haklarınıda elden çıkarmaktadır. Bu noktada devreye yabancı şirketler çıkmaktadır. Bu şirketler ya aralarında Yahudi işadamlarının olduğu ortaklıklardır ya da doğrudan İsraile bağlıdır. Afrika üzerindeki 18 ülkede faaliyet gösteren De Beers, CSO (Merkezi Satış Organizasyonu) ve Red Sea Incoda gibi büyük Yahudi şirketleri kıtanın büyük yeraltı zenginliklerinin neredeyse tümüne sahip durumdadır. Bu sayede faaliyet gösterdikleri ülkelerin ekonomilerini de ele almışlardır. Zaten İsrail’in Afrika’daki stratejilerinden biri, hedef ülkelerde, kendi kontrolünde endüstriyel ve ticari organizasyonlar oluşturmak ve bunların hükümetler üzerinde baskı kurmalarını sağlamaktır.
Afrika ülkelerine IMF’nin yardımıyla uzanan İsrail şirketlerinin en önemli yönü ise , bu şirketler aracılığıyla Mossad ajanlarının ülkeye sızmasıdır. Örneğin etkili İsrail şirketi Red Sea Incoda, böyledir: İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Red Sea Incoda’nın Mossad’ın paravan şirketi olduğunu ve şirketin yöneticiliğini yapan Asher Ben Natan adlı İsraillinin de bir Mossad ajanı olduğunu ortaya koymuşlardır.”[33]
IMF tarafından fakirleştirilen Afrika ülkelerinin tarımsal açığı da ilginç bir biçimde İsrail tarafından karşılamaktadır. İsrailliler, Afrika ülkelerine tarımsal verimi artırma teklifi yapmakta ve bu teklif kabul edilince de ülkeye “tarım danışmanları” yollamaktadır. Ancak bu “tarım danışmanları”nın büyük bir bölümü Mossad ajanıdır. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, İsrail’in “tarımsal yardım” görüntüsü altında pek çok ülkeye Mossad ajanlarını yerleştirdiğini açıklamıştır.[34] İşte AKP Türkiye’si de, sebze ve meyve tohumuna kadar İsrail’e muhtaç konuma taşınmıştır.
İsrail’in ve İşbirlikçi Taifesinin Afrika Stratejisine Genel Bir Bakış
Bütün bu bilgiler, İsrail’in kara kıtada onyıllardır olağanüstü bir çaba içinde olduğunu ve pek çok Afrika ülkesinin politikasına doğrudan karıştığını, ihtilaller yapıp anarşi çıkardığını isbatlamaktadır.
İsrailliler Araplarla savaşarak bağımsız bir Yahudi devleti kurmalarını, Afrika ülkelerinin sömürgeci güçlere karşı verdiği savaşa benzeterek paralellik kurarak bu halkları aldatmaktadır. İsrail ile yapılan işbirliği kendileriyle ilişki kuran Afrika ülkesini özgürlük kahramanı haline getireceği yalanı anlatılır. Yani İsrail Afrika ülkelerine “ben de sizin gibi sömürgecilikle savaştım” havası oluşturmaktadır. Oysa bu büyük bir aldatmacıdır: Çünkü İsrail’in kendisi sömürgeci ve saldırgan bir terör şebekesi konumundadır. Eski Mossad şeflerinden Isser Harel Afrika ile ilgili olarak şunları açıklamıştır:
“Siyahlarla nasıl konuşulması ve ilişki kurulması gerektiğini biz çok iyi biliyoruz. Avrupalılar Afrika’yı terkedince kıtanın kapısı bize açıldı. Ve artık bizim dışımızda o kapıdan hiçbir beyaz içeri alınmadı. Biz bunu başardık, çünkü siyahlar bizim emperyalist olabileceğimizi hiç hesaba katmadı. Burada kök salabilen tek güç biz kaldık.”[35]
Peki İsrail’in böylesine dev bir aktivite içine girmesi, böylesine geniş bir strateji izlemesi ne ile açıklanabilir? Çoğu “normal” ülke, örneğin Türkiye için, Afrika’nın uzak bir köşesinde kimin iktidara geldiği pek fazla önemli değildir. Hiçbir “normal” ülke, kendisinden onbinlerce kilometre uzaklıktaki Üçüncü Dünya ülkelerinde rejimleri yıkmaya ya da ayakta tutmaya girişmemektedir. Demek ki, İsrail “normal” bir ülke değildir. Dünyanın uzak köşelerinde olup bitenler, Yahudi Devletini çok yakından ilgilendirmektedir.
Bunun bize gösterdiği sonuç ise daha önemlidir: İsrail, tüm dünyayı kapsayan bir hedef peşindedir ve tüm dünya üzerinde siyonist hesaplar gütmektedir. Hallahmi buna “İsrail’in global stratejisi” demektedir. Dünyadaki hemen her politik mücadelede İsrail bir taraf gibidir. (İsrail’in Amerika’daki uzantısı olan Yahudi lobisi de aynı kuralı yürütmektedir. Yahudi lobisinin hedefi haline gelen ve bu nedenle Başkan Clinton’ın isteğine rağmen Savunma Bakanı olamayan Amiral Inman, bu konuda “eğer onlarla (Yahudilerle) birlikte değilseniz, onların düşmanısınızdır” demiştir.)
Bu ise ancak, İsraillerin bir “dünya egemenliği” peşinde oldukları ile açıklanabilir. İsrail, dünya için belirli bir sistemi, belirli bir modeli, yani Düzen’i uygun görmektedir ve tüm dünyanın da bu Düzen’e boyun eğmesini hedeflemektedir. Bu boyun eğdirme stratejisi içinde İsrail’in en büyük düşmanı da, Düzen’e tepki duyan halklar ve özellikle Müslüman kesimlerdir. İşte bu nedenle İsrail dünyanın dört bir yanındaki faşist rejimlere destek vermekte, onlara işkence yöntemleri öğretmekte, onları silahlandırmakta ve gizli polislerini eğitmektedir.
İsrail’in dünyaya kabul ettirmeye çalıştığı Zulüm Düzeni ise önceki bölümlerde de incelediğimiz gibi Kuran’da haber verilen “İsrailoğullarının ikinci yükseliş ve bozgunculuğu”na karşılık gelmektedir. İsrail’in Üçüncü Dünya’nın öteki bölgelerindeki faaliyetleri de bunun gereğidir.
Rahmetli Erbakan Hocayı, kendi zulüm düzenleri ve siyonist hedefleri için en büyük tehdit ve tehlike gören İsrail’in ve ABD Yahudi Lobilerinin, Recep T. Erdoğana madalya vermeleri ve iktidara getirmeleri, herkesin safını ve sıfatını göstermeye yeterlidir.
[1] Encyclopaedia Judaica, vol. 14, ss. 1660-1664.
[2] Eric R. Wolf, Europe and the People Without History, s. 115.
[3] Kitabı Mukaddes, Levililer, Bab 25/44-46.
[4] James Dewar, The Unlocked Secret: Freemasonry Examined, London: Corgi Books, 1990, s. 150.
[5] Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 21.
[6] Ibid., ss. 21-22.
[7] Ibid., s. 22.
[8] Ibid., s. 23.
[9] Ibid., s. 166.
[10] Sabah, 27 Mayıs 1994.
[11] Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 168.
[12] Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, ss. 146-147.
[13] Richard Curtiss, Stealth PAC’s: Lobbying Congress for Control of U.S. Middle East Policy, 3.b., Washington DC: American Educational Trust, Ekim 1991, s. 143.
[14] Ibid., s. 84.
[15] Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, ss. 9-10.
[16] John Bullock & Adel Darwish, Su Savaşları, Çev. Mehmet Harmancı, İstanbul: Altın Kitaplar, 1994, s. 89.
[17] Ibid., s. 94.
[18] Nilgün Cerrahoğlu, Sabah, 23 Ocak 1994.
[19] Coşkun Adalı, Emperyalizmin Ortadoğu’ya Müdahelesi, 1.b., İstanbul: Sorun Yayınları, Ekim 1991, s. 38.
[20] İsrail, Türkiye’yi şu aralar en çok İran’a karşı kışkırtmak hedefinde. Ancak yakın bir zamana kadar en az İran kadar “popüler” olan bir başka “öcü” ülke de Suriye idi. “İsrailli uzmanlar” sık sık Türkiye’yi “Suriye tehlikesi” konusunda uyaran mesajlar yollarlar, Sedat Sertoğlu gibi gazeteciler de İsrailli dostlarından aldıkları bu mesajları anında Türk kamuoyuna yetiştirirlerdi. Masonik medyanın başka isimleri de Suriye tehlikesi ve Suriye-Türkiye savaşı senaryoları konularını çok seviyorlardı. Çetin Altan, “Suriye ile savaşalım” diye yazı bile yazmıştı. Sami Kohen, Ertuğrul Özkök, Yalçın Doğan gibi isimler ve hatta Abramowitz bile Suriye tehlikesini sık sık vurguluyorlardı.
Ama her nedense İsrail ile barışa gitmeye yanaştığından ve Amerika ile kur yapmaya başladığından bu yana “Suriye tehlikesi” edebiyatının dozu hızlı bir düşüş kaydetti. Artık en büyük “öcü”, hiç tartışmasız İran..
[21] Kamhi suikastının bir senaryo olduğu ve medyanın da desteğiyle propaganda malzemesi olarak kullanıldığı oldukça açıktı. Öyle ki, Marmara Üniversitesi’nden Basın-Yayın doktoru olan Nurdoğan Rigel bile Medya Ninnileri adlı kitabında şöyle yazıyordu:
“Habercilikte görselliği ön plana çıkararak, bir anlamda gerçeği örtme, şimdilerde dikkat çekiyor. Örneğin son olarak iş adamı Jak Kamhi’ye suikast girişiminde bulundukları iddia edilen ve yakalanan iki kişi, ‘olay yerinde tatbikat’ denilen bir uygulamadan geçirilerek, basına görsel malzeme sağlanıyor. Ertesi gün gazetelerimizin birinci sayfalarında bu kişileri başlarında sözde olay anında giydikleri başlıklar ve ellerinde silahlarla, eylemi yeniden canlandırırken görüyoruz. Dikkat, hemen kişilerin üzeri Arapça yazılarla kaplı başlıklarına, ellerindeki silahlarına gidiyor. Görsel malzeme kusursuz. Peki ya gerçek nedir?… Çoğu zaman görselliğin büyüsüne kapılıyoruz ve gerçeğin sorgulamasını sonsuza kadar unutuyoruz.” (Nurdoğan Rigel, Medya Ninnileri, 1.b. İstanbul: Sistem Yayıncılık, Nisan 1993, s. 35)
[22] Hürriyet, 17 Nisan 1994.
[23] Milliyet, 1 Mart 1992.
[24] Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, ss. 285-286.
[25] Jewish Chronicle, 17 Aralık 1993.
[26] Kamuran Gürün, Hürriyet, 21 Ocak 1994.
[27] Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1994 .
[28] Yalçın Doğan, IMF Kıskacında Türkiye 1946-1980, 3.b., İstanbul: Tekin Yayınevi, Şubat 1987.
[29] Yalçın Doğan, Milliyet, 11 Mayıs 1994.
[30] Yalçın Doğan, Milliyet, 10 Mayıs 1994.
[31] Mümtaz Soysal, Hürriyet, 6 Nisan 1994.
[32] Mümtaz Soysal, Hürriyet, 6 Nisan 1994.
[33] Zeynep Göğüş, Hürriyet, 2-3 Mayıs 1994.
[34] Hürriyet, 7 Mayıs 1993.
[35] EP, 5 Aralık 1993.

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…
Günümüzde sağcı-solcu bilineni, Dincisi-Dinsizi, İşbirlikçisi farketmeksizin hepsi bu siyonist düzen devam etsin diye çabalamaktadır. Siyonizm…
Yeryüzünün her zerresine sızan bu kuşatma, aslında bize "bâtılın ibadet aşkıyla çalışırken, hak ehlinin nasıl…
Bakara Suresi 251. ayet ; Böylece, Allah'ın izniyle onları (çok az sayıdaki sadıklar, kalabalık ve donanımlı…
Evet makaleyi okuyunca Milli Çözüm'ün şu farkını özelliğini hatırlattı. Artık ülkemizde ve dünyada bu gizli…
Burada bir hizmetin hakkını verme adına, Rahmetli Erbakan Hocamızın, geçmiş yıllarda Türkiye’ye gelmesi konuşulan o…
Aslında makalenin sonunda özetlenen maddeler, tüm makalenin özetidir; Büyük Orta Doğu Projesi’nin bir ütopya olmadığının,…
Makalede vurgulanan bağımsızlığımızı tehdit eden çok önemli hadiseler yaşanırken; iktidarın ve yandaşların Yeni Osmanlıcılık safsatası…