Zülkarneyn ve Ye’cüc Me’cüc Kavramı
“Bir de sana Zülkarneyn´i soruyorlar. De ki: “Size ondan bir bilgi aktaracağım. Biz ona yerkürede bir yer belirledik. Ve ona ulaşmak istediği her şey için bir vasıta verdik. Derken o, o vasıtaların birine tabi oldu. Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi sanki kara bir balçığa batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki, “Ey Zülkarneyn, onlara katı muamele yapmakta veya iyi davranmakta serbestsin (Onları cezalandırırsın veya iyi davranırsın).” O da dedi ki, “Kim haksızlık ederse, muhakkak ona (adaletle) azap edeceğim. Sonra onlar Rablerine döndürülür. O da onlara görülmedik bir azab verir. Ama her kim de iman edip iyi şeyler yaparsa buna da en güzel mükâfat vardır. Biz ona dünyada kolaylık gösterir, zor işlere koşmayız. Sonra Zülkarneyn yine bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere varınca, orada güneşin, güneşe karşı hiç bir siperleri olmayan bir kavmin üzerine doğduğunu gördü, işte Zülkarneyn´in kudret ve saltanatı böyleydi. Ve biz onun yanında bulunan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık. Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu”. Dediler ki, “Ey Zülkarneyn, Ye´cüc ve Me´cüc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Sana bir “harc” verirsek, bizimle onlar arasında bir sed yapar mısın?” Dedi ki, “Rabbimin bana verdiği şey sizin bana vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana güç verin, ben de sizinle onlar arasında bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin” Nihayet, dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit, “Ateş yakıp körükleyin” dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince “Bana erimiş bakır getirin dökeyim” dedi. (Ve ekledi): “Artık, Ye´cüc ve Me´cüc, bunu asla aşamazlar. Bu Rabbimin bir lütfudur, ne zaman Rabbimin emri (kıyamet çağı) gelir, o sed yıkılır ve onları salıverir. Rabbimin vaadi de haktır ve bu olacaktır. (Kehf Suresi, 83-96)
Tefsirlerde Zülkarneyn ile ilgili birçok rivayetler nakledilir. Onun Büyük İskender olduğunu söyleyenler yanılgı içindedir. Ancak çok kuvvetli bazı kaynaklarda Zülkarneyn’in “Müslüman” ve özel bilgilerle donatılan bir insan olduğu belirtilir. Oysa Yunanlı Büyük İskender çok tanrılı, hatta Tanrı Kral inancında olan biriydi. Büyük İskender´in Zülkarneyn zannedilmesinin tek sebebi, onun iki boynuzlu miğfer giymesidir. Çünkü Zülkarneyn bir isim değil, bir sıfattır; yani iki boynuzlu demektir. Vikingler de iki boynuzlu miğfer takarlardı. Dolayısıyla Zülkarneyn tarihi bir şahsiyet olmaktan çok, Hızır As. gibi hükmi bir şahsiyettir. Bir tür “uzay gezgini” denebilir. Nitekim, Zülkarneyn kıssasının, Kur´an-ı Kerim’de, Hızır Aleyhisselam’dan hemen sonra anlatılması tesadüf değildir. Hızır için bilinen rivayetler, O’nun; zaman ve mekan kayıtlarından kurtarılıp serbest gezebilen ve olayların geleceğini ve geçmişini bilen ´temessül´ kabiliyetli bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.. O zamanın akış istikametinin tersine hareket eden bir kutlu kişidir. Melek değildir, insan da değildir. Ama insan suretine bürünebilen ve insanların dar zamanlarında karşılarına çıkıp yol gösteren ilahi bir erdir. Nitekim, Hz. Musa, kendi nefsinde: “Acaba Allah’ın kudret ve hikmetini benden daha iyi anlayan kullar var mı?” diye düşününce Cenab-ı Hak, ona Hızır Aleyhisselam’ı örnek göstermiştir. Bunun üzerine Musa, “Ben onu tanımak istiyorum” demiş, sonunda Cenab-ı Hak, ikisi arasında bir randevu gerçekleştirmiş ve birlikte çok ilginç bir yolculuk geçirmişlerdir. İşte Kur’an-ı Kerim, Zülkarneyn kıssasını, bu soyut yolculuktan hemen sonra anlatmaya başlayıp böylece Zülkarneyn’in de “saklı ve özel donanımlı bir kul” olduğu fikrini pekiştirir.
Zülkarneyn’in yolculuklarına gelince. Şimdi şu yuvarlak küremiz üzerinde güneşin battığı yeri düşünün. Var mı öyle bir yer? Güneş nerde batıyor veya nerde doğuyor? Bunlar son derece izafi şeylerdir. Eğer doğu Japonya ise, Japonya’nın doğusu Amerika’dır. Oysa Amerika aynı zamanda Japonya’nın batısındadır. Doğu ve batı kavramı izafi şeyler olduğu için, insanlar İngiltere´deki Greenwich’i sıfır noktası saymışlar doğusuna doğu, batısına batı demişlerdir. Demek ki mutlak olarak doğu ve batı mevcut değildir. Nitekim Kur´an-ı Kerim, “iki doğudan ve iki batıdan” da söz eder ki, burada doğu ve batıyı uzaysal kavramlar olarak anlamak gerekir. (Burada hemen şu notu da düşelim. Uzaylılarla ilgili tasvirlerin çoğunda da, kralların başında boynuzlu miğferler bulunması ilginçtir.) Öyleyse, Zülkarneyn’in macerası bizim bildiğimiz, tarihsel bir macera değildir, eğer öyle bir şey olsaydı, bu maceranın Tevrat ve İncil´de de bulunması gerekirdi. Çünkü insanlığın yaşadığı müşterek hatıraların tümü, hem semavi kitaplarda, hem de destanlarda geçmektedir. Amerika yerlilerinin destanlarında ve efsanelerinde İki Boynuzlu Tanrılar’dan söz edilir ve bunlar genellikle göklerle ilgili tasvir edilmişlerdir. Oysa tarihte, hem batıyı hem doğuyu bütünüyle hâkimiyeti altına almış bir kraldan hiç söz edilmez. Büyük İskender’in hâkimiyet sahası sadece, Yunanistan’la Çin Seddi arasındaki yerdir. Yani eğer karalar esas alınarak düşünülse bile, İskender ne tam doğuya, ne de tam batıya ulaşmış değildir.
Öyleyse bu doğu ve batı kavramını başka türlü anlamak bir mecburiyettir. Belki de bu doğu ve batı, insanlığın içinde hapsedildiği boyutun alt ve üst kademeleridir. Bu da Güneş Sistemi’nin Samanyolu Galaksisi içindeki alt ve üst eşikleridir. Ayet metninde “Fe-etbea sebeba” denir. Etbaa; tabi oldu, uydu, hükmüne göre hareket etti, anlamına gelir. “Sebep” ise bir şeyin olması için gerekli vasıta demektir. Dolayısıyla bu ayet “boyutları değiştirme, boyutlar arası geçişle yükselme” olarak da algılanabilir. Çünkü Zülkarneyn, bildiğimiz bir insandan çok, Hızır gibi hükmi bir şahsiyettir. Bizim üstümüzdeki boyutta Hızır´ı sayılabilir. Onun üstündeki boyutta ise Allah tarafından göğe çekilmiş Hz. İsa’yı gösterir. Hızır bize en yakın boyuttadır. Hz. İsa’nın ise üçüncü boyutta olduğu hadislerle haber verilir. Hızır, sık sık bizim boyutumuza geçmektedir, ama Hz. İsa bir tek sefer boyutumuza girecek ve yeryüzünde Hz. Mehdinin en sadık halefi ve temsilcisi olarak İsrail merkezli Deccalizmi devirip, Adil Düzen medeniyetini gerçekleştirecektir. Bu inanç hem Hıristiyanlarda, hem de Müslümanlarda geçerlidir.
Nitekim Hadis’te de: “İsa’nın yeniden dünyaya dönüp İslamiyet üzerine hükümran olacağı” haber verilir. Bütün bu izahlardan sonra pekâlâ diyebiliriz ki, Zülkarneyn’in seyahat alanı insan merkezli evrendir; yani Güneş sistemi içinde görevlidir. Ancak bu sistem içinde bile birbirine geçmiş sayısız boyutlar olduğunu bilim adamları kabul etmektedir.
Mesela burnumuzun dibinde belki bize dikey bir boyut vardır ama biz onu hissetmeyiz, iki boyut arasında milyarlarca ışık yılı mesafe olduğu halde, boyut dikey olarak aşıldığında saniyelik zamanlarla izah edilebilecek yakınlıkta zannedilir. Zülkarneyn de Hızır gibi “süper bilgin”lerdendir. Bu konuyu şöyle bir temsil ile anlatalım. Big Bang gerçekleştiğinde zaman iki yönlü akma sürecine girmiştir. Sıfırın artı ve eksi yönüne doğru… Birisi “Ol” yönüdür, biri de “Öl” yönüdür. Aslında Allah katında her şey olup bitmiştir. O yüzden de Allah, Kur’an’da, gelecek zaman için “kıyamet koptu” demektedir. Evet; Allah’a göre kıyamet kopmuş ve gerçekleşmiştir. Ama zaman boyutuna hapsedilmiş bizler için, henüz o zamana ulaşmış değiliz. Bir noktadan başlayan bir dairenin iki yönü vardır. Bir noktadan çıkan iki çizgi birbirinin üzerine katlanarak aynı noktaya ulaştıklarında daire tamamlanır ve iş bitmiş olur, işte Hızır ve Zülkarneyn, bizim istikametimizin tersinden gelen ölümsüz varlıklardır. “Karn” kelimesini kavrayacak olursak belki meseleye biraz daha ışık tutarız. Karn, boynuz demektir. Ama aynı zamanda çağ ve dönem anlamı da vardır. Zülkarneyn iki boynuzlu anlamına geldiği gibi “iki zamanlı” anlamına da gelir, iki zamanlı insan için elbette iki doğu ve iki batı vardır. Çünkü her zamanın bir başlangıç ve bitiş noktası vardır. Dolayısıyla iki zamanlı olanın iki doğusu ve iki batısı bulunacaktır. Zülkarneyn, iki boyutlu zamanın başlangıç noktasıyla bitiş noktasını, yani insanlığın macerasını görüp yaşadı. Ye’cüc ve Me’cüc ise, bu boyutlar arası gelgitte varlığını tesbit ettiği iki topluluk olmaktadır. Bunların dünyayla bağlantılı olmaları ise yeryüzünde icra edecekleri operasyonlarla alakalıdır. Çünkü Ye’cüc ve Me’cüc ile ilgili rivayetler, bu iki kavmin, insanlığın ürettiği bütün uygarlığı ve kültürü yerle bir edecekleri yolundadır.
Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkış dönemleri tıpkı Zülkarneyn kıssasında izah edildiği gibi kıyamet öncesine rastlamaktadır. İyi ve kötü iki grubun dünya üzerinde cereyan edecek mücadeleler neticesinde insanlığa ait bütün eserler yerle bir olacaktır. Bilim kurgu filmlerinde de konu edildiği gibi zaman ilerisinden gelen uzaylılar hep iki gruptur. Bir grup insanlığın geleceğini kurtarmaya çalışırken, diğer grup, bu fesadcı ve azgın insanları yok etmeye çabalamaktadır. Ayette geçen “Ve iza cae va’du Rabbi cealehu dekkae ve kane va’du Rabbike hakka” ibaresi, Zülkarneyn eliyle bir boyuta hapsedilmiş olan bu topluluğun, zamanı geldiğinde bu boyuttan kurtularak yeryüzüne saldıracaklarını ve gerçekleşmesi mukadder bir olayın yaşanacağını vurgulamaktadır. Kur’an’a göre uzay yedi tabaka olarak dizayn edilmiştir. Bu hem yedi kat göğü ifade eder, hem de her katta yedi uzayın varlığını haber verir. Nitekim ayette göklerin, “tabakan an tabak” (yani kat kat içinde) olarak yaratıldığı haber verilmektedir. Üstelik Kur’an’a göre yedi kat uzayın ilk katı yıldızlarla süslenmiştir. Demek ki, yıldızların serpildiği alan sadece birinci kat göklerdir. Bu ise sonsuzluk fikrini verecek kadar geniştir. Ancak bu uzaklık tek istikametli zaman içindir. Çift zamanlı varlıklar için bir boyuttan diğer boyuta sıçramak an meselesidir. Nitekim UFO diye nitelendirilen cisimler de aniden gözden kayboluvermektedir. Üstelik radarlar bile tespit edememektedir. Çünkü bizim radarlarımız da tek yönlü zamana göre yapılmış teknolojilerdir. Dolayısıyla, ancak bilinen zaman istikametinde akan cisim ve onların sinyallerini alabilirler. Oysa UFO’ların kullandığı teknik, bir boyuttan başka boyuta geçebilecek imkânı vermektedir. Dolayısıyla gözümüzün önünde oldukları halde bir anda sırra kadem basarlar… Tarık Suresinde de, Cenab-ı Hak, bir anda görülüp ve aynı süratte kaybolan yıldızlardan söz etmektedir. Hâlbuki bilinen hiç bir yıldız bir anda görünüp kaybolmaz. Keza ayetlerde geçen ´yol´ tabiri de yol olmaktan çok bir “rota”yı ifade ediyor. Nitekim “iki dağın ucu denk olunca, bana eritilmiş maden getirin dökeyim” buyurdu. Bu tam tamına bu varlıkların eksi ve artı iki zaman kutbu arasında örülen bir boyut çizgisiyle hapsedilmeleridir. Ve Ahir Zaman yaklaşınca bu zaman boyutu çözülecek ve bizim uzayımız içinde bulunan bu yaratıklar dünyamıza inebilecektir. Nitekim UFO’ların görünmesi de son 50 yıllık bir hadisedir.
Paralel Evrenler
Maddi evrenden bildiğimiz “pozitif beyaz evren” katlarından sayısız paralel evren oluşmaktadır. Bunun tersine bir de antimadde ya da negatif soyut evrenler olduğuna göre bunların da negatif paralel evrenleri olmalıdır. Paralel (negatif ve pozitif), madde-antimadde evrenleri kara delikler birbirine bağlamaktadır. (Tünel denen dördüncü mekân boyutu). Eğer kara delikler olmasaydı sonsuza kadar bu evrenlerden haberimiz olmayacaktı. “Âlemlerin Rabbi (Bütün evrenlerin terbiyecisi)” bu hakikati anlatır. Böylece Allah, var olan bütün evrenlerin kendi kudreti altında olduğunu hatırlatır. Keza, ayette geçen “Allah iki doğunun da iki batının da Rabbidir” ifadesi bu negatif ve pozitif paralel evrenlerin varlığına işaret sayılmalıdır. Beyaz evrendeki doğu, siyah evrendeki batı olmaktadır. Bu paralel evrenleri biz üst üste konmuş iki levha şeklinde algılarız. Bu iki evreni bağlayan tünel ise “üçüncü boyut” sanırız. Gerçekte ise bizim evrenimiz üç mekân koordinatlarından kuruludur ve tünel bu mekânların dördüncüsüdür. Örneğin sürüngenlerin gözleri iki yanda olduğundan derinlik duygusunu algılamazlar. Her şeyi sinema perdesi gibi üst üste yapışık görürler. Gelişkin canlılar derinliği görürler. Fakat onlar da zamanı algılayamazlar. Yalnızca insan zihni, dört boyutu (en, boy, derinlik, zaman) birden kavramaktadır. Bizim mekân olarak kavradığımız en, boy ve derinliktir. Sürüngenler derinliği algılayamadıkları gibi biz de dördüncü mekân olan Tünel’i algılayamıyoruz. Oysa rüyaların mekânı burasıdır.
Bu “tünel mekân”, bizim bir üst boyuta geçmemizi sağladığı gibi, üst boyutta yaşayan varlıkların da bizim evremize geçmesini sağlamaktadır. Ve zaman sürecini ortadan kaldırır. (Bilindiği gibi rüyalarda bizim bildiğimiz zaman mefhumu yoktur, aynı anda sayısız mekânda ve sayısız olayı yaşama imkânı vardır.) Dolayısıyla, tek yönlü zaman şeridiyle ancak milyar ışık yılı bir sürede kat edebileceğimiz bir yolu, tüneller vasıtasıyla bir anda geçmemiz mümkündür. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Peygamber’in (sav) Miraç’ta kullandığı yol ´tüneller” geçidi olmaktadır. Nitekim her tünelin girişinde, ondan geçiş ruhsatı olup olmadığı sorulmaktadır ve Cebrail’e “Men maak (Yanındaki kimdir?)” diye uyarılmaktadır. Çünkü normalde maddi bir beden tünellerden geçerken eriyip yok olacaktır. Ancak onun sırrını bilenler o tünellerden rahatlıkla geçip hedefine ulaşır. İnsanın maddi bedeniyle ahirete intikal edeceğinin sırrı da burada saklıdır. Demek ki, bizim çok uzakta sandığımız varlıklar belki de burnumuzun dibinden geçen paralel bir evrende yaşamaktadır ve “yıldız geçidi” (yani paralel evrenleri birbirine bağlayan geçit) vasıtasıyla bir anda bizim evrenimizde görünme imkânı vardır. Ve aynı süratle yeniden kendi evrenlerine geçebilecek yaratılıştadır. Bir Mekân’da kimin yaşadığına ancak, zaman belirtilince hüküm verilir. Paralel evrenler gereği, bizim evrenimizin yaşı 20 milyar yıl ise, sıfır noktasının ötesinde de eksi 20 milyar yıl yaşında bir evren bulunabilinir. Ve iki evren arasındaki zaman dilimi 40 milyar senedir. Hâlbuki ikisi de aynı uzayda aynı yerdedirler. Fakat araya “zaman duvarı” girmiştir.
Yani iki evren arasındaki mesafe kırk milyar yıl olduğu halde, tünel bağlantısıyla bir saniyenin de altına inebilir. Bir defter sayfasını düşünelim. Bir yüzünün tam ortasına bir nokta koyalım ve bu noktadan bir çizgi çekelim. Sonra bu çizgiyi öbür yüzündeki merkez nokta ile birleştirelim. Geçecek zaman 40 milyar yıldır. Ama aynı noktaya bir toplu iğne ile hemen geçiveririz. İşte evrenler arası hem bu kadar uzak, hem de bu kadar yakındır. Geleceği temsil eden evremiz ile geçmişi temsil eden öteki evren iki aynı şey olup başka zamanlarda yaşamaktadırlar. Hızır gibi bu evrenler arasında seyahat edebilen Zülkarneyn’in bir seddin arkasına hapsettiği Yecüc ve Mecüc´u gelecekte, gömüldükleri geçmişten çıkarak direkt zamanımıza geçecek ve kıyamete doğru dünya sahnesinde boy gösterecek yaratıklardır. O halde Zülkarneyn’in ördüğü set bir ´Zaman-Mekân Seddi´dir. Geçmişteki evren gibi onlar da karşımıza çıkacaktır. Ancak onların görünmesi, iki evrenin karşılaşmasından daha önce olacaktır. Çünkü iki evrenin karşılaşması, bu evrenin yok olması demektir ki o da kıyamettir.
Şimdi, Kur´an-ı Kerim´in, etrafında en çok tartışılmış iki ayetini ele alacağız. Mülk Suresi’nin 16. ve 17. ayetlerde şöyle haber verilir:
“Gökte olanın, size ansızın saldırıp sizi yere göçürüvermesinden güvende misiniz? O an bir de bakarsınız, yer temelinden sarsılıvermiş.”
“Gökte olanın üzerinize dumansız ateşlerle saldırmasına karşı kendinizi nasıl güvencede hissedersiniz? İşte o an tehdit nasıl olurmuş, korku neymiş anlarsınız.”
Bu iki ayette geçen “men fi’s-semai” (Gökte olanın) kavramı hem Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla ilgili araştırılmış, hem de “gökteki”nden maksadın ne olduğu tartışma konusu yapılmıştır. Üzerinde ittifak edilen bir husus varsa bu “men” ile tarif edilen varlık veya varlıkların Melek kapsamında sayılmamasıdır. Öyleyse bu “men” edatıyla işaret edilen bu (veya bunlar) kim olmaktadır? Bazı müfessirler, “men”in Allah’a baktığını söylese de bu yaklaşım ise “Allah’ın mekânsızlığı” ilkesine uymamaktadır. Cenab-ı Hak, kendi Zatıyla ilgili “Onun kürsüsü (tahtı) gökleri ve yeri içine alır.” (Bakara 255) buyurmaktadır. Üstelik “Onun benzeri hiç bir şey yoktur.” (Şura, 11) ayeti ışığında O’nu gökte tasavvur etmek ve “gökte olan” ifadesinden Allah’ı anlamak yanlıştır, hatadır. Öyleyse bu “gökteki” veya “göktekiler” kim? Melek değil, Allah da değil. Cin ise bir yer yaratığıdır. Şeytan, yaradılış formasyonu itibarıyla bunlardan başkadır. Demek ki, bu iki ayette geçen ve “men fi’s-semai” diye nitelendiren varlıklar başka yaratıklardır.
Tarık Suresi
“Ve’s-Semai ve’t-Tarıki” Sure bu yeminle başlar “Semaya ve Tarık’a andolsun.” demektir. Cenab-ı Hak, bir şeyin hakikatine, önemine dikkat çekmek istiyorsa onun ismine yemin etmektedir. “Fela uksimu bi-mevakii’n-nucumi” (yıldızların mevkiine, yerine and olsun). Burada Cenab-ı Hak, yıldızların yerine and içerek bu meseleye dikkat çekiyor ki, ölmüş yıldızların uzay içinde oluşturdukları derin anaforları hatıra getirmektedir. Yıldızların, evrenin genişlemesindeki önemi bugün çok iyi bilinmektedir. Çünkü her yıldızın belli bir ömrü vardır. Yakıtı bittikten sonra soğuyup ve ışığını kaybetmektedir. Böylece kütlesi küçülüp yoğunlaşarak hacmine göre süper bir ağırlık kazanıp uzayı bükmektedir. Tıpkı dört ucundan tutulmuş bir çarşafın ortasına konan çok ağır bir bilyenin çarşafı dibe doğru huni benzeri bükmesi gibi. Böylece o eğime yakalanan bütün cisimler, yıldızlar ve gezegenler bu huniye yuvarlanarak o ölü yıldızla yeniden birleşirler. Bu katılım ölü yıldızın genişlemesine ve hacim olarak yeniden büyümesine yol açar ve sonra ani bir sıçrayışla patlar ve sayısız yeni yıldızların doğmasına neden olur.
Cenab-ı Hakk’ın bu hadiseye yemin etmesi elbette bunun kâinattaki ehemmiyetine dikkat çekmek içindir.. Tarık Suresi’nin başında da buna benzer bir yeminle “uzay” ve “tarık” dikkat çekmektedir. Tark, ´tark´ kökünden ism-i faildir. Tark çarpmak, şiddetle vurmak anlamınadır. “Gece gelip kapıyı çalan” anlamı da vardır. Keza, ´yol´ anlamına gelen ´tarik´ de bu kelimeden doğmaktadır. Bu isim, gelip geçen yolcuların ayaklarını yere vurmalarından kinaye olarak yol için isim olmuştur. Ama daha sonra “gece gelen”, “geceleyin görünen” anlamında özel anlam kazanmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır, Tarık kelimesine “Geceleyin gelip kapı çalan ve gönül hoplatan ziyaretçi” şeklinde yorumlamıştır. Ve sonra şu ilginç cümleyi aktarır: “Geceleyin ortaya çıkıp, göze gönüle çarpan her şeye hatta hayali görüntülere dahi tarık denmiştir.”
İkinci ve üçüncü ayette “Vema edrake ma’t-Tarık” (Tarık’ın ne olduğunu nerden bileceksin?) “En-Necmü’s-Sakıb” (O karanlığı yarıp gelen Yıldız´dır) buyurulmaktadır. Burada üzerinde özellikle durulması gereken kelime Sakıb kavramıdır. Elmalılı Hamdi Yazır, Necmu’s-Sakıb’ın izahını yaparken şöyle der: “Necmu’s-Sakıb, delik anlamına “sakb” kökünden “delen yıldız” demek olup, ışığının kuvvetinden dolayı karanlığı deliyor gibi görünen her parlak yıldıza denir. Nitekim aynı mana ile şihablara (meteorlara) ve kayan yıldızlara da “sakıb” denilmiştir. Bir de kuş yukarı yükseldi anlamına “sakaba’t-Tayru” olduğu gibi sakb, alçalan yükselen yıldız olarak da anlaşılmıştır. Bazı müfessirler o yüzden “necmu’s-Sakıb”ı yüksek yıldız diye de yorumlarlar. Şu halde ´En-Necmi’s-Sakıb´ en başındaki ´lam´ (kelimeyi belirli yapan ön ek) tür ifade eden ´lam´ olmak üzere, gece görünen herhangi bir yıldız veya parlak cisim bu tarife girer.” Şimdi bu ifadeleri dikkatle inceleyelim. “Delen yıldız” tabiriyle dikkat çekilen şey, eğer gerçekten yıldız olsaydı, bunun bütün yıldızlar için geçerli olması gerekirdi. Çünkü netice olarak bütün yıldızlar bir şekilde karanlığı delip bize ulaşıyorlar. Fakat bu kelimenin meteor ve kayan yıldızları da anlamca içine aldığını düşünecek olursak, bu ayetin, atmosferin içindeki bir delmeden söz ettiğini anlarız. Nitekim UFO’lar, daha çok gece görünürler.
Sonra hem ´Necm´ kelimesi, hem de ´sakıb´ kelimesi özel ekler almış belirli kelimelerdir. Demek ki burada başlı başına bir türden haber verilmekte, belki de ahirzaman devrimine ve Mehdiyet medeniyetine öncülük yapacak; haksızlık ve ahlaksızlığın hâkim olduğu karanlık bir ortamda aniden ortaya çıkıp, iyilerin gönlünü hoplatacak, kötülerin ödünü patlatacak bir lider şahsiyete işaret edilmektedir.
Buraya kadar yazdıklarımızı özetleyecek olursak;
Basitliğine ve küçüklüğüne rağmen bu kadar şenlendirilmiş ve her zerresinde harika canlılar sergilenmiş dünyamıza bedel, kasırlar ve burçlarla bezenmiş muhteşem uzayın boş olduğunu varsaymak mümkün değildir. Her gezegenin her yıldızın kendi tabiatına uygun sekeneleri var edilmiştir. Göklerde de bilinçli bir hayatın varlığı kesindir. Kur’an’ı Kerim’in bildirdiği türlerin belli başlıları melekler, şeytanlar, cinler, ruhaniler, dabbeler ve insanlardır. Yaradılış formasyonu itibarıyla melekler ve şeytanlar birbirine benzerler. Ruhaniler ve cinler birbirine benzerler. Dabbeler ve insanlar da birbirine benzerler ve yakın formasyonlardır. Bunlardan melekler; insiyatifsiz mutlak hayır varlıklar, şeytanlar; insiyatifsiz mutlak şer varlıklardır. Cinler, dabbeler ve insanlar ise, insiyatif sahibi, hem şerre hem hayra kabiliyeti olan yaratıklardır. Bunlardan cin, insan nesli öncesinde yeryüzünün halifesi idi. Onun hilafeti, insan nesli’nin bu küreye atanmasıyla sona erdi. İnsan nesli de istikametini bozunca kıyamet kopacaktır. Ancak öyle anlaşılıyor ki bu noktaya gelmeden önce, kâinattaki hadiselerin yaratılmasında ve tanziminde kullanılan başka yaratıklar elbette Yüce Allah’ın izni ve takdiri çerçevesinde buna müdahale etmeye kalkışacaklardır. Ancak, tercih yapma hakkı bulunan insanın sürekli kötülük ve fesatlığı seçerek, kendi dünyası gibi uzayda da bozgunculuğa başlaması nedeniyle, üzerine gökten belalar ve ordular gönderileceği Kur’an’da ayan beyan anlatılmaktadır. Bunlardan yola çıkarak yeni yeni görülmeye başlayan ve giderek de gelişleri sıklaşan, kullandıkları araçlarına kısaca UFO dediğimiz yaratıklar (uzaylılar) daha bir önem ve anlam kazanmaktadır. Daha sağlıklı ve konunun uzmanları tarafından yapılacak araştırmalar sonucu çok daha geniş malzeme ve bilgi bulunacağı muhakkak olan Kur’an’ı Kerim´den, onlara dair işaret ve alametleri sunmaya çalıştık. En doğrusunu Allah bilir; doğrular Rabbimizden, yanılmalar kendimizdendir.

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…
Günümüzde sağcı-solcu bilineni, Dincisi-Dinsizi, İşbirlikçisi farketmeksizin hepsi bu siyonist düzen devam etsin diye çabalamaktadır. Siyonizm…
Yeryüzünün her zerresine sızan bu kuşatma, aslında bize "bâtılın ibadet aşkıyla çalışırken, hak ehlinin nasıl…
Bakara Suresi 251. ayet ; Böylece, Allah'ın izniyle onları (çok az sayıdaki sadıklar, kalabalık ve donanımlı…
Evet makaleyi okuyunca Milli Çözüm'ün şu farkını özelliğini hatırlattı. Artık ülkemizde ve dünyada bu gizli…
Burada bir hizmetin hakkını verme adına, Rahmetli Erbakan Hocamızın, geçmiş yıllarda Türkiye’ye gelmesi konuşulan o…
Aslında makalenin sonunda özetlenen maddeler, tüm makalenin özetidir; Büyük Orta Doğu Projesi’nin bir ütopya olmadığının,…
Makalede vurgulanan bağımsızlığımızı tehdit eden çok önemli hadiseler yaşanırken; iktidarın ve yandaşların Yeni Osmanlıcılık safsatası…