EKONOMİK SIKINTILAR,
SOSYAL SARSINTILARI DOĞURMAKTADIR!
Toplumdaki ekonomik sıkıntı ve bunalımlarla beraber, ahlâki ve ailevi yozlaşmalar ve yaygınlaşan umutsuzluklar; sosyal bir felakete dönüşme yolundadır. En basit bahanelerle kavgalar, yaralamalar ve katliamlar yaşanmaktadır. Çok acil değişim ve dönüşümlere ve toplumun her kesimine umut aşılayan gelişmelere ihtiyaç vardır. Aksi halde bu bunalımların patlamalara ve sosyal tufanlara dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Görüyorsunuz; “Yan baktın, korna çaldın, sıramı aldın, niye bağırdın, hastama ilgili davranmadın!..” diyerek sopalı ve silahlı saldırılar artmıştır; bunlar çok ciddi ve derin ekonomik ve sosyal bunalımların dışavurumlarıdır.
Hızla artan ve insanı bunaltan hayat pahalılığı ve geçim darlığı nedeniyle, ailesine ve yakın çevresine karşı sorumluluklarını yerine getirememe duygusuna ve gelecek kuşkusuna kapılan insanlar, giderek huysuz ve huzursuz bir psikolojiye kapılmaktadır. Bütün bu olumsuzluklar, karışık korku ve kurguların zirve yapmasına ve panik ataklara yol açmaktadır.
Oysa bu tür kızgınlık ve hırçınlıklar, hiçbir sorunu çözmediği gibi, ekonomik ve sosyal bakımdan daha ağır sıkıntılara sebep olmaktadır. Öfke patlamaları ve saldırganlık tavırları, karşımızdakiler kadar, belki daha fazla kendimize büyük zararlar açmaktadır. Bir anlık sabır ve hoşgörü yaklaşımıyla atlatılacak durumları; hastanelerde ve hapishanelerde bitecek, üstelik büyük ekonomik kayıplara sebebiyet verecek olaylara taşımak, hem insanlığa hem İslam’a, hem akla-mantığa, hem de ahlâka aykırıdır.
Bu süreçlerde ülke yöneticilerinin en samimiyetsiz tavrı ve sahtekârlığı ise; “Küresel manipülasyonların ve dış kaynaklı olumsuz koşulların, ekonomik durgunluk ve daralmaya yol açtığı” iddialarıdır. Bunun kısmen doğal bir yanı ve doğruluk tarafı da vardır. Ancak, kendilerini iktidara taşıyan ve talimatlarını uygulatan da aynı küresel odaklardır! Demokratik tercihler ve siyasi seçimler sadece “küresel oyunları halka onaylatma” araçlarıdır. Kaldı ki, ekonomik ve sosyal tıkanışların asıl müsebbibi, tarımda ve sanayide üreterek kalkınma yerine faizli borç parayla günü kurtarmaya çalışan ucuz kahramanlardır!..
Panik atakların; genellikle mağduru, hiç beklenmedik zamanda, “damdan düşer gibi” yakaladığı sanılır. Ancak durum yakından incelendiğinde o kadar da beklenmedik olmadığı anlaşılır. Mağdurların birçoğu panik ataklar öncesi zorlayıcı durumlar yaşamışlardır. İşte ekonomik sıkıntı ve sarsıntılar da bu tür psikolojik bunalımlara zemin hazırlamaktadır. Bizim düşüncemize göre bir panik atak, çok belirgin bir tetikleyicinin hemen arkasından ortaya çıkmaktadır. Ama bu hep böyle olmamaktadır. Bedenimiz ile ruhumuzun izlediği yol ve zaman duygusu farklıdır. Bir panik atak sıklıkla gecikmeli yaşanır. Bazen o kadar çok süre geçer ki; mağdur, acı veren olayla ilgili bir bağlantıyı bile kuramadan hırçınlaşır.
Diğer sorun ise, bütün bu kötü ekonomik ve sosyal etkenlerin üzerine bizim de korkunç olarak değerlendirdiğimiz şeylerin gelmesidir. Daha önce kısaca değinildiği gibi, korku sadece gerçek tehlikeye karşı bir tepki değil, aksine kişisel olarak da ürkütücü olarak duyumsadığımız her şeydir. Ve bunun sayısı günümüzde hiç de az değildir. Birçok insan, geçim darlığı ve buna bağlı itibar kaybı korkusu içinde bunalıma girmektedir. Sürekli rekabet, işsizlik ve dışlanma endişesindedir. İnsanlar önceki tehditlerden kurtulmuş olsa da, onların yerine bol miktarda yenilerini buluvermişlerdir. Lüks yaşam tarzı ve rekabet savaşı da psikolojik çıkmazların önemli nedenleridir.
Böyle süreçlerde en büyük tehdit öngörülemezliktir. Emeklilik güvenilir midir? Bir sonraki işten çıkarma dalgası beni etkiler mi? Evin borcunu 10 yıl sonra da hâlâ ödeyebilecek miyiz? Bunların hepsi korku ve stres sebebidir.
Bir insan, üzerine gelen şeyleri kendi kontrol edemediğinde ve sınırlarını belirleyemediğinde korkular ve kuşkular onu kuşatıverir. Bir şeyin gerçekten tehlikeli olup olmadığını veya bizim onu düpedüz tehlikeli olarak sınıflandırmadığımızda vücudumuz için önemsiz zannedilir. Ruhumuz işini yapar ve uygun şekilde tepki gösterir. Belki güvenli oturma odalarında rahat mobilyalar üzerinde otururuz, ama aslında bir cephe askerinin stres seviyesinde ve beden gerginliğinde bulunduğumuz zamanlar geçiririz.
Demokrasi ve Kapitalizm: Çatışma mı, Uzlaşma mı?
Modern demokrasinin şekillenmesinde kapitalist gelişimin önemli bir yeri vardır. Daha önce değinildiği gibi, modern demokrasi, çağımızdaki iktidar ilişkilerinin bileşenlerinden biri olarak, Batı coğrafyasında ortaya çıkmış ve ilerleyen yüzyıllarda dünyanın geri kalanına da yayılmıştır. Bu bağlamda demokrasiyle kapitalizm arasında inkâr edilemez bir ilişki bulunmaktadır. Burada asıl sorun, söz konusu ilişkinin içeriği ve kapsamı ekseninde oluşmaktadır.
Kapitalizm ile demokrasi arasındaki ilişki, farklı ideolojilerin birbirine zıt yorumlarına konu olmaktadır. Örneğin liberal kuram; dünyada demokratikleşmenin kapitalizmin yayılımına koşut olarak gerçekleştiğini savunmaktadır. Bu bağlamda kapitalizm, demokratikleşmeyi tetikleyen ve besleyen bir gelişme olarak tanımlanır. Bu duruma kanıt olarak demokrasi ile en az sorunu olan ülkelerin, kapitalist gelişimini tamamlayanlar olduğu hatırlatılır. Örneğin ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi gelişmiş Batılı devletler, aynı zamanda dünya üzerinde kapitalizmin en fazla geliştiği ülkelerken, başta bazı Afrika ve Asya ülkeleri olmak üzere, pek çok ülke hem ekonomik gelişmenin hem de demokratikleşmenin uzağındadırlar. Ancak bu yaklaşımın aynı zamanda liberallerin özgürlüğe bakışı ile doğrudan ilişkili olduğunu da unutmamalıdır. Liberaller, ekonomik ve siyasal özgürlükler arasında yakın bir bağ bulunduğu iddiasındadırlar. Örneğin Milton Friedman’a göre; “Ekonomik özgürlük siyasal özgürlüğe ulaşılmasında zorunlu bir araçtır.” Bu anlayışa göre ekonomik özgürlük, hem genel olarak özgürlüğün bir parçasıdır, hem de siyasal özgürlüğe ulaşılmasında bir vasıtadır. Gerçekten de kendilerini nitelemek için “demokratik” sıfatını kullanabileceğimiz Batı ülkelerinin tamamı, kapitalist gelişmelerin de merkezi durumundadır. Bu bağlamda liberal teorisyenler, siyasal özgürlüğün yalnızca kapitalizmin içinde mümkün olduğunu vurgulamaktadır.
1- Liberal Demokrasi:
1929 Dünya Ekonomik Bunalımının aşılması için gelişmiş Batı ülkelerinde, devletin arz mekanizmalarını harekete geçirerek ekonomi üzerinde belirleyici rol üstlenmesini savunan Keynes’in tezlerine Avustralyalı düşünür Hayek, daha o yıllarda devletin ekonomik alana müdahalesinin kaçınılmaz olarak toplumsal ve siyasal hayatı da denetim altına alması anlamına geleceği görüşüyle karşı çıkmıştır. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Keynes’in teorisini geliştirdiği “refah devleti” anlayışı hâkim olmuş; bu durum, dünyada yeni bir ekonomik krizin yaşandığı 1970’lere dek sürmüştür. 70’lerde ise yaşanan yeni bir büyük ekonomik krizin etkisiyle, temelleri Hayek’in tezlerinde bulunan, devletin ekonomi üzerindeki rolünü terk etmesini savunan akımlar güç kazanmış ve devletin ekonomi alanından çekilmesi yaygın bir eğilim olarak ortaya çıkmıştır. Bunun altında devletin işlevinin yalnızca “güvenlik”le sınırlandırılması gerektiğini savunan “minimal” ya da başka bir ifadeyle “gece bekçisi devlet” anlayışı yatmaktadır. Bu yaklaşım açısından demokrasiyi yaşatacak asıl unsur özgürlüktür ve özgürlük, liberal demokratlar açısından “negatif” bir karakter taşır. Bu bağlamda bireylerin özgür olabilmeleri, devlet ya da bir başka otorite tarafından kendi düşünce ve eylemlerine karışılmaması halinde mümkün olacaktır. Başka bir ifadeyle; insan, doğuşundan itibaren zaten özgür bir varlıktır ve özgürlüğünün kısıtlanması, her ne şekilde gerçekleşirse gerçekleşsin bir müdahale aracılığıyla olacaktır. Dolayısıyla demokrasi, siyasal ve ekonomik boyutları ile bir bütün olarak özgürlüğün tesis edilmesiyle kurulacaktır, bunu sağlayan da kapitalizm olacaktır.
Buna karşılık, pek çok Marksist, Kapitalist dinamiklerin dünya üzerinde gerçek anlamda demokratik bir düzen tesis edilmesinin önündeki en önemli engel olduğu kanısındadır. Bu yaklaşıma göre demokrasi, her şeyden önce insanlar arasındaki tüm eşitsizliklerin giderilmesini gerektirir ki, ekonomik eşitlik de buna dahildir. Çünkü ekonomik eşitliğin sağlanamadığı bir ortamda, siyasal hakların elde edilmiş olmasının çok fazla anlamı yoktur; zira sonuçta bu durum, emeği ile geçinen kitlelerin var olan iktidardan uzak tutulması ve yönetim işlevinin belirli bir sınıf (burjuvazi) tarafından üstlenilmesini sağlayacaktır. Bu bağlamda kapitalist ekonomik düzen, gerçek anlamda eşitlikçi bir yapıya sahip olmadığından, yalnızca “biçimsel demokrasi”yi mümkün kılacaktır. Marksistlere göre aslında belirli bir sınıfın toplumsal ve siyasal hayat üzerindeki hegemonyasının, bazı göstermelik uygulamalarla saklanmaya çalışıldığı bir ortam bulunmaktadır. Aynı şekilde Marksist teori, liberallerin demokrasiyle ekonomik gelişmişlik arasında kurduğu bağlantıları da geçersiz saymaktadır. Bunun sebebi, liberalizmin uluslararası ilişkileri analiz ederken “hegemonya” ve “emperyalizm” olgularını çoğunlukla dikkate almamasıdır.
Çünkü bir ülkenin diğerine göre geri kalmış olması, sadece kendi iç yapısından ve sorunlarından, örneğin tam anlamıyla kapitalist piyasa mekanizmalarının önünü açmamasından veya devlet eliyle kumanda ekonomisi uygulamasından kaynaklanmaz. Bu durum, gelişmiş Batılı ülkelerinin izlediği emperyalist politikalar sonucu, dünya genelinde servet transferinin eşitsiz ve gayrı adil bir şekilde gerçekleşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Aynı şekilde zayıf bir devletin tam anlamıyla bağımsız karar alabilme iradesine sahip olduğunu söylemek yanlıştır, zira üzerinde, gelişmiş ülkelerin, en basit şekilde karar alma süreçlerini etkileme anlamında, kurduğu hegemonyanın gölgesi vardır.
Görüldüğü üzere liberalizm ile Marksizm’in kapitalizm ve demokrasi arasında kurdukları ilişkilerin ulaştığı sonuçlar oldukça farklıdır. Ancak bu farklılık, genel olarak demokrasiye bakış açılarının bir uzantısı olarak ele alınmalıdır. Gerçekten de liberaller için öne çıkan kavram “özgürlük”tür; bu bakımdan demokrasinin gerçek anlamını bulabilmesi, özgürlüğün en geniş şekilde sağlandığı bir ortamda mümkün olacaktır ve bu açıdan siyasal ve ekonomik özgürlüklere bir bütün olarak bakılır ve bunlar arasında ayrım yapılmamaktadır. Marksist kuramda ise, eşitliğin sağlanması birincil sorun olarak görüldüğünden, kapitalist iktidar ilişkileri çerçevesinde şekillenen “biçimsel demokrasi”ye olumlu tarzda yaklaşılmaktadır.
Tarihsel açıdan bakıldığında ise kapitalist iktidar ilişkileri çerçevesinde şekillenen demokrasi kuramında, en önemli dönüm noktalarından biri “sosyal demokrasi”nin ortaya çıkmasıdır.
2- Sosyal Demokrasi:
Sosyalistlerle liberalistlerin, demokrasinin hayata geçirilmesi açısından hareket noktaları farklıdır. Bu bağlamda, liberaller demokrasiyi temelde bir “özgürlük” sorunu olarak görürlerken, sosyalistlerin “eşitliğe” yönelik vurguları daha ağırdır. Batı ülkelerinde demokrasi, ilk döneminde genellikle liberal teorinin öngörüldüğü şekilde burjuvazinin mülkiyet haklarının güvence altına alınması hedefiyle koşut yapılanmıştır. Bir bakıma Batılı liberal demokrasilerin tarihsel açıdan önce liberal, sonra demokratik olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten de, Batı dünyasında, bugün algılanan manada demokratik yöntemler yerleşmeden önce sermaye, rekabet ve piyasaya dayalı bir anlayış hâkim olmuştur. Böylece modern demokrasinin yönetsel açıdan öne çıkmaya başladığı dönemlerde siyasal özgürlüklerden yararlanma bakımından mülk ve servet sahipliği en önemli ölçütlerden birisi sayılmıştır. Örneğin; özgürlük konusundaki görüşleri herkes tarafından bilinen John Stuart Mill bile, işçi sınıfını iktidardan uzak tutacak bir seçim sistemi önermekten sakınmamıştır. Bunun yanında tüm insanlar arasında eşitlik idealinden yola çıkan Fransız Devrimi’nin ilk yıllarında en hararetli tartışma konularından birini “aktif yurttaş / pasif yurttaş” ayrımının teşkil ettiği unutulmamalıdır. Buna göre belirli bir mülkiyete sahip olan bireyler, “aktif yurttaş” kabul edilerek, siyasal haklara sahip olacaklar, onlarla aynı ekonomik statüde bulunmayan diğerleri ise “pasif yurttaş” sıfatıyla seçme ve seçilme hakkından yoksun bırakılacaklardır!? Dolayısıyla modern demokrasinin ilk çağlarında mülkiyet, siyasal haklara sahip olma açısından en önemli koşullardan birisi konumundadır. Ancak özellikle işçi sınıfının güçlenmesi ile beraber Batı dünyasında siyasal katılım kanalları genişlemiş ve toplum içinde daha geniş kesimler seçme ve seçilme başta olmak üzere, siyasal haklardan yararlanma imkânına kavuşmuşlardır.
Demokrasinin Yaşaması veya “İstismar Aracı Olmaktan” Kurtarılması!
İnsanoğlu, hayatı ile ilgili pek çok kararı kendi tercihi doğrultusunda alır. Bireylerin hayatı ve dünyayı algılama tarzları, alışkanlıkları, içinde yetiştikleri ortam, eğitim düzeyleri ve gelecekten beklentileri gibi pek çok etmen, bu tercihlerini belirleyen unsurlar arasındadır. Kuşkusuz, birinin herhangi bir konudaki tercihinin bir başkasınca anlamsız, tutarsız ya da yanlış bulunması doğaldır. Ancak her bireyin zihni yapısının ve tercihlerinin şekillenişini sağlayan koşulların farklı olduğu hatırlandığında, başkalarının tercihlerine ilişkin peşin ve kesin yargılarda bulunmanın doğru olmadığı anlaşılır. Nitekim bir başkasının yanlış olduğunu düşündüğü bir tercih, o tercihi yapan tarafından oldukça doğru, anlamlı ve yararlıdır. Bu bakımdan insanların eylemlerini belirleyici gücün kendi iradeleri olarak ortaya çıkması ve başkalarına zarar vermemek koşuluyla bu tercihe saygı duyulması, gerçek anlamda bir özgürlüğün hayat bulması için zorunludur. İnsanın özgürleşmesi ise kişisel iradesini kullanarak kendi eylemini belirlemesi ve dış dünyayı bu yolla etkilemesi ile mümkün olur. Dolayısıyla özgürlük fikri, insanın kendi dışındaki dünyaya özgür iradesini kullanarak katılmasıyla hayata geçme imkânı bulacaktır.
“Siyaset, en geniş şekilde, kolektif tercihlerin ortaya konulması ve icrası olarak görülebilir. Demokratik siyasetin en önemli özelliği ise, bireylerin yöneticilerini özgür tercihlerini kullanarak seçmeleri ve diledikleri takdirde seçimler aracılığıyla bunları değiştirmeleridir ki bu durumu, demokrasinin en önemli faydası olarak görmek hiç de yanlış değildir. Bu açıdan demokrasi, bireyin özgür iradesini kullanarak yaptığı tercihin siyasal alandaki görünümleridir. Bir insan, özel hayatına ilişkin herhangi bir karar alırken nasıl pek çok etmenin etkisiyle hareket ediyorsa, demokratik tercihleri de farklı etmenlerin bileşkesi olarak kendini gösterir. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve psikolojik unsurlar başta olmak üzere çok sayıda değişik etmen, bireyin oy verme tercihlerini etkiler ve bireyi yönlendirir. Dolayısıyla bir insanın ya da bir toplumun siyasal tercihleri üzerinde yergici veya yön verici yargılarda bulunmak pek de demokratik bir tavır olmasa da, iktidarı amaçlayan partiler için propaganda bir mecburiyettir. Tam aksine, tercihlerdeki farklılıklara saygı göstermek, çoğulcu bir toplum yapısının ön koşulu ve demokrasi fikrinin içselleştirildiğinin göstergesidir.”
Ancak küresel sistemleri ve ilkeleri, bazı hâkim güçlerin belirlediği… Hatta hangi ülkelerde hangi kişilerin işbaşına geleceğine, dolaylı, hatta baskıcı yöntemlerle bu çevrelerin karar verdiği bir dünyada; Kapitalizm, Demokrasi, Sosyalizm gibi kavram ve kurumlar halkları avutup oyalamaktan başka sonuç vermemektedir. Ve hele Siyonist sömürü sermayesi gibi, paranın ve pazarın gizli sahipleri 13 Aile ise… BM, NATO, AB gibi oluşumları bunlar kurup kullanıyor ise; Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, sadece bunlara ve kiralık uşaklarına hizmet etmektedir!
Dikkat edilirse, burada demokrasinin “yöneticileri seçme” anlamına geldiği vurgulanmıştır. Oysa hatırlanacağı üzere demokrasi, temelde “halkın kendi kendisini yönetmesi” anlamını taşımaktadır. İşte bu durum, çağdaş demokrasinin kaçınılmaz şekilde “temsili” bir karakter kazanmasını gerekli kılmaktadır. Temsili demokrasi, bir açıdan bakıldığında demokrasi fikrinin gerçek anlamda hayat bulması için aslında hiç de “ideal” bir durumu yansıtmamaktadır. Bu bakımdan temsili demokrasiyi savunmakta kullanılan en önemli argümanın “pragmatizm” olduğu görülür. Doğrudan demokrasinin uygulanması, en küçük devletlerde bile seçmen olma niteliğine haiz tüm yurttaşların bir araya gelmesi oldukça zor olduğundan gerçekçi bulunmamaktadır. Buna karşılık temsil mekanizması devreye girdiğinde bu sorun kendiliğinden aşılmış olmaktadır. Ancak günümüzde kitle iletişim araçlarının gündelik hayat üzerindeki yerinin artması, bu savı bir ölçüde boşa çıkarmaktadır. Nitekim, modern iletişim teknolojileri, örneğin internet, tüm yurttaşların belirli bir sorun üzerindeki fikrinin aynı anda alınmasını mümkün kılmaktadır. Bu durum, demokratik anlayışın yakın gelecekte yeni bir boyut kazanacağının işareti olarak okunmalıdır. Ancak mevcut ilişkiler açısından bakıldığında, geçerli anlayış hâlâ temsili demokrasi olduğuna göre, bu çerçevede kalıp, demokratik değerlerin ne şekilde korunabileceği üzerinde yoğunlaşmalıdır.
“Bu noktada ilk olarak, şu sorunun yanıtı oldukça önemlidir: Demokrasi, yurttaşlara kendi tercihleri doğrultusunda yöneticilerini belirleme hakkı vermiş olsa dahi, iş başına gelen yöneticiler, kendilerini seçen halkın talep ve beklentilerinin dışına çıktığı takdirde bunlara karşı neler yapılabilir? Bu sorun yine demokratik yöntemlere bağlı kalınarak çözülmelidir. Eğer halk, kendi yetkilendirdiği temsilcilerinden hoşnut kalmazsa, bunları bir sonraki seçimlerde desteklemeyerek “cezalandırabilecektir.” Ancak bu, aslında yetersiz ve sınırlı bir önlemdir. Yöneticiler üzerinde yegâne denetim mekanizması olarak “seçim”le yetinilmemeli, bunların görevi başında bulundukları süre dahilinde de halk denetimine tâbi tutulmalarını sağlayan etkin yöntemler geliştirmelidir. Bu amaçla etkin ve özgür kamuoyu oluşumuna fırsat verilmeli, sivil toplum içinde yeşerecek örgütlenmeler güçlendirilmelidir. Bu bakımdan demokrasilerde örgütlenme ve düşünce ile kanaatlerini açıklama özgürlüklerinin hayati bir rolü olduğu belirtilmelidir. Bu durum, halkın yöneticileri işbaşında bulundukları süre boyunca kendisini ilgilendiren kararların alınması noktasında etkileyebilmesinin, ya da bir başka ifadeyle yöneticilerin halkın isteklerini yerine getirmelerinin en önemli yöntemidir.”[1]
Şeklindeki saptama ve yaklaşımlar oldukça önemli ve gereklidir. Ancak bu tür projelerin en büyük eksiği, ortaya somut bir öneri getirmemeleridir. İşte bu eksiği giderecek ve halka, yöneticileri değerlendirme ve değiştirme imkânı verecek olumlu ve orijinal bir siyasi projeyi Milli Çözüm hazırlayıvermiştir.
Adil Düzen’de Hükümet Kurulması ve halkın kontrolünün sağlanması:
Devlet Başkanı, seçimi kazanan partilerden Başbakanı (veya 1. Başkan yardımcısını) seçip atayacaktır. Partilerin seçim beyannamesi esas alınarak ve vaatler takvime bağlanarak bir hükümet programı yapılacak, güvenoyu alan hükümet göreve başlayacaktır. Program aksarsa veya hükümet söz verdiklerini halka vadettikleri zamanda ve oranda yapmazsa, bu durumu “denetim mekanizmaları” tespit ederek, Başkan güvenoyu çağrısında bulunacaktır. Meclis sorumluluğu üstlenir de bir müddet daha hükümetin devamını uygun görürse belirlenen tarihe kadar fırsat tanınacaktır. Ancak bu durum kamuoyuna deklare edilip halk aydınlatılacak ve iktidarın icraatlarını takibe alacaktır. Her seçim öncesi iktidar partilerinin başarısı tespit edilip kamuoyuna sunulacaktır. Böylece vaatlerini gerçekleştiremeyen partilerin halkı aldatması önlenmiş olacaktır. Meclis başarısız bir hükümet için güvenoyu vermezse, Devlet Başkanı yeni bir hükümet kurduracak, ya da yeni seçim kararı alacaktır. Bunun için dört meclisin (Yasama-Yürütme-Yargı ve Denetleme’nin) de üst düzeyleri ile istişare yapacaktır. Hiçbir meclis kendi görevleri dışına çıkamayacak ve diğerlerine müdahaleye kalkışamayacak, ancak koordineli çalışılacaktır. Her türlü ihtilafta son karar mercii Devlet Başkanı’dır. Başkan, ülkeyi ve düzeni temsil makamındadır. Dört Meclisin Başkanları da Devlet Başkanı’nın doğal yardımcıları konumundadır.
Bu sistemde partilerin ve hükümetlerin yalan vaatlerle halkı aldatması önlenmiş olacak, halk; iktidara gelmiş olsa bile, hazırlıksız ve başarısız bir hükümete beş yıl katlanmak zorunda kalmayacaktır.
İnanç-Ahlâk Uyuşması, Ekonomi-Demokrasi Olgunlaşması
Şuurlu ve sorumlu bir neslin yetişmesi için; çocukların büyüdüklerinde nasıl bir ahlâki karaktere sahip olup olmayacakları anne-babaların önemli kaygılarından biridir. Anne-babaların çoğu; gelecek endişesinden kurtulmak için, çocuklarının arzu edilir ve övgüye değer kişilik özelliklerine sahip şekilde yetişmelerini istemektedir. Çocuklarının kişiliğinin güçlü bir ahlâki pusula tarafından yönlendirilmesi onlar için oldukça önemlidir. Haklı olarak istiyorlar ki, çocukları zor bir seçimle karşı karşıya kaldıklarında -aksi yönde davranmaları için güçlü bir eğilime sahip olsalar bile- doğru gerekçelere dayanarak doğru kararı verebilsinler ve sonra da bu kararı hayata geçirebilsinler. Doğrusu toplumsal kurumların büyük bir kısmı bu hedefi aynen kabul etmektedir. Ancak değer ölçüleri, sistemleri ve yöntemleri farklılık göstermektedir. Mesela örgün eğitimin temel amaçlarından biri, çocukların ahlâki gelişimidir. Öte yandan insanların toplumsal hayatını belirleyen ahlâk ve vatandaşlık normlarının çocuklarımıza benimsetilmesinde, mahallenin ve toplulukların çok önemli bir rol oynadığı fikri de gün geçtikçe önem arz etmektedir.
Peki ama kişiliğin ahlâki boyutları nasıl belirlenecektir? Çocuklarımızı belli karakter özelliklerine sahip kişiler olarak yetiştirmeyi istediğimizde, bu ne anlama gelmektedir? Tarihsel açıdan bir değerlendirme yapmamız gerekirse, gelişim ve eğitim uzmanlarının iki tercih etrafında kümelendiğini söylememiz mümkündür. Bu tercihlerden ilki Aristotelesçi kaynaklara dayanan ve ahlâk oluşumunun bir karakter gelişimi meselesi olduğunu savunan tercihtir. Bunlara göre; ahlâk oluşumu, bir insanın hayatı iyi bir şekilde yaşamasına imkân tanıyan birtakım eğilimleri geliştirmekle ilgili bir meseledir; başka bir ifadeyle biz insan olarak bazı erdemlere sahip olabilirsek, bu birey olarak bizim gelişmiş olduğumuzu gösterir. İkinci tercih ise Kantçı teorilere dayanmakta ve ahlâk oluşumunun bir bilişsel gelişim meselesi kabul edildiğini, dolayısıyla hayatımızda zıtlık teşkil eden boyutları ahlâki bakış açısıyla iyi bir sonuç doğuracak tarzda çözme becerisi anlamına geldiğini savunmaktadır. Buna göre bizim davranışlarımız ancak ahlâk yasasının gerektirdiği ödevlere uygun olması veya açık ve anlaşılır ahlâki gerekçelere dayandırılması durumunda tam anlamıyla ahlâki davranış diye nitelenebilir.
Aslında karakter gelişimi ve bilişsel gelişim tercihleri, çeşitli eğitim stratejileri ile çok yakından ilişkilidir. İnsanın ahlâki niteliklerini, benlik ve kimlik literatürü içinde doğru bir çerçeveye yerleştirme çabası sergileyerek aslında üçüncü bir tercihi ortaya koymaya çalışanlar da görülmektedir. İşin aslı; psikoloji literatüründe uzun bir geçmişe sahip olan benlik ve kimlik kavramları bugüne kadar farklı paradigmalar tarafından değişik şekillerde izah edilmiştir. Bu sebeple de söz konusu kavramları dolaysız şekilde ahlâk alanına uygulama imkânı hiçbir zaman bulunabilmiş değildir. Ama yine de ahlâki davranışın fıtri ve motivasyonel temellerinin anlaşılması bakımından bu kavramlar her zaman umut vadedici olagelmiştir. Öte yandan benlik ve kimliğe yönelmekle beraber, ahlâk gelişimi ve eğitime dönük araştırmaların psikolojisinin öteki alanlarının teolojik, teorik ve metodolojik kaynaklarına açılmasını gerektirmektedir. Bu da bizim ahlâk eğitimine yönelik hedefimizi çok daha geniş ve bütüncül çerçeveler içinde geliştirme alanlarına kavuşmamıza imkân verecektir.
Evet; “Mutlak Doğru”ları esas alarak ve yine “Mutlak Yanlış”lardan sakınılarak hazırlanmış Adil bir Düzen’e ihtiyaç vardır ki bu; a) İlmi, b) İnsani, c) İslami, d) Orijinal bir yeni sistem olmaktadır.
Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği şu değer ölçülerinin:
1- Aklıselimin, 2- Müspet bilimin, 3- Tarihi tecrübe ve birikimin, 4- Vicdani kanaat ve tatminin, 5- Evrensel hukuk ve adalet prensiplerinin, 6- İlahi Dinin ve Kur’an-ı Kerim’in;
Ortaklaşa, iyi, yararlı ve güzel buldukları DOĞRU, yine bu 6 temel ölçü biriminin ittifakla; kötü, zararlı ve çirkin buldukları ise YANLIŞ’tır. İşte Adil Düzen doğrulara dayanan ve yanlışları bırakan, yepyeni ve orijinal bir hukuki ve ahlâki sistem modeli olmaktadır. Ve tarihte başka bir örneği bulunmamaktadır. Gerçek demokrasiye, örnek laikliğe ve yüksek bir ahlâk medeniyetine de ancak böyle ulaşılacaktır.
[1] Siyaset Teorisine Giriş – Hamit Emrah Beriş – Kadim yy – sh: 185-194

AKP TÜRKİYE’sinde kaos ve sıkıntı bitmiyordu…Zalimin planları tıkır tıkır işliyor malisef ekonomik buhran yüzünden cinnet ve intihar haberleri günden güne çoğalıyordu…Peki çözüm var mıydı? Hayır
Çözüm için samimi bir tedbir var mıydı ?Hayır!
Askeri ücreti 17 bin yapmakla övünenlerin maaşları kim bilir kaç 10 katıydı?
Nerde Aziz Erbakan Hocamız gibi bir lider!
İşciye ,emekciye verdikçe ülke zenginler Refaha erer buyururdu!
Akp Türkiye ‘sini yönetenler direk Baronlara çalıştığı için FAKİR FAKİR OLUYOR ,ZENGİN ZENGİN OLUYORDU!
“Evet; “Mutlak Doğru”ları esas alarak ve yine “Mutlak Yanlış”lardan sakınılarak hazırlanmış Adil bir Düzen’e ihtiyaç vardır ki bu; a) İlmi, b) İnsani, c) İslami, d) Orijinal bir yeni sistem olmaktadır.
Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği şu değer ölçülerinin:
1- Aklıselimin, 2- Müspet bilimin, 3- Tarihi tecrübe ve birikimin, 4- Vicdani kanaat ve tatminin, 5- Evrensel hukuk ve adalet prensiplerinin, 6- İlahi Dinin ve Kur’an-ı Kerim’in;
Ortaklaşa, iyi, yararlı ve güzel buldukları DOĞRU, yine bu 6 temel ölçü biriminin ittifakla; kötü, zararlı ve çirkin buldukları ise YANLIŞ’tır. İşte Adil Düzen doğrulara dayanan ve yanlışları bırakan, yepyeni ve orijinal bir hukuki ve ahlâki sistem modeli olmaktadır. Ve tarihte başka bir örneği bulunmamaktadır. Gerçek demokrasiye, örnek laikliğe ve yüksek bir ahlâk medeniyetine de ancak böyle ulaşılacaktır.”
İşte gerçek demokrasi, gerçek laiklik, huzur ve mutluluk daha neti Saadete kavuşmanın yolu ancak bu prensipleri ilke edinerek hazırlanmış olan düzenle mümkün olacaktır. Aziz Erbakan Hocamızın temellerini attığı ve üstadımızın detaylandırıp zirveye taşıdığı Adil Düzen ile bütün dünya huzuru bulacak ne sosyalizmi nede kapitalizmi tek çare Adil Düzendir.
“Faiz kırk çeşit belanın mikrobudur”
Faizin %40’ları aştığı ve ekonominin temeline oturtulduğu bugünlerde toplumumuz, kaynaklarının faize akıtılmasıyla doğrudan ortaya çıkan ekonomik sorunlarla birlikte faizin dolaylı olarak sebep olduğu 40 çeşit bela ile boğuşmaktadır ve sosyal patlama noktasına getirilmiştir.
-Toplumudaki Ahlaki-Manevi yapının bozulması,
-Aile yapısının bozulması, Gençlerin evlenememesi, evlilerin yüksek oranlarda boşanması,
-Akrabalık, komşu gibi sosyal bağların kopması oto kontrol mekanizmasının ortadan kalkması
-Eğitim kalitesinin düşmesi
-Fuhuşun yaygınlaşması
-Ucuz üretim için gıda kalitesinin düşmesi ve sağlık sorunlarının yaygınlaşması
-Psikolojik sağlığın bozulması
bu belalardan ilk akla gelenleridir.
Geçtiğimiz günlerde Ankara’da 3 gün içerisinde basit gerekçelerle 3 ayrı komşu cinayeti gerçekleşmesi bunun sosyal felaket düzeyinin bir göstergesiydi.
Bu cinayetlerde çoluk, çocuk, yaşlı demeden tüm aile bireylerini öldüren kişilerden birinin 72 diğerinin ise 59 yaşında olması; emekli kesimin son dönemde ekonomik olarak en çok ezilen kesim olduğu ve yazıdaki “Bir panik atak sıklıkla gecikmeli yaşanır. Bazen o kadar çok süre geçer ki; mağdur, acı veren olayla ilgili bir bağlantıyı bile kuramadan hırçınlaşır.” tespiti ile birlikte değerlendirildiğinde kişileri bu cinnete iten KÖK NEDENİN de (tetikleyici sebep olarak hiç ifade edilmese, hatta cinayeti işleyen kişiler bile farkında olmasalar bile) ekonomik sorunlar olabileceğini akla getirmektedir.
Hocamızdan öğrenmiştik; Bir toplumun huzur bulması için mevcut hükümet, halkın 4K’ sını doyurmak zorunda..
Kafa, kalp, karın, kişilik (itibar)
Trablusgarp, Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkleri savaşarak yenemeyeceğini anlayan Siyon Haçlı Birliği, Haim Nahum Doktrinini devreye sokarak, 20. Haçlı seferini başlattı.
Türk halkını; aç bırakacaksın, işsiz bırakacaksın, borca esir edeceksin, dininden uzaklaştıracaksın, kutuplaştıracaksın, böleceksin, küçük lokmalar halinde yutacaksın…
80 yılda ki hükümetlerin veremediği zararı, AKP hükümeti 22 yılda verdi maalesef.
Ahlaki, sosyal, manevi, maddi şekilde yıpratılan halk, artık geçim sıkıntısı yüzünden hiçbir şey düşünemez hale getirildi.
AKP hükümeti; çiftçimize yerli tohum ektirmeyip, İsrail’in GDO’lu tohumlarını ektiriyor, İstanbul sözleşmesinin yürürlüğe sokuyor (kaldırılmadı 6284 nolu yasanın içine boca edildi), zinanın suç olmaktan çıkarıyor, Suriye ve İran sınırında ki mayınların temizlenmesi ile ülkede sentetik uyuşturucu kullanımı zirve yapmış yıllardır peşinde koştuğu, kapısında beklediği AB’ye girmek için, kendilerini bulundukları makama getiren Siyonistlerin sinsi planlarını uygulamışlardı.
Bakara 205
(Çünkü bu tipler, Hakk davadan döneklik ederek) Sırtını çevirip gittiği ve işbaşına (iktidara) geçtiği zaman; (ülkesinde ve) yeryüzünde (barış kılıflı) bozgunculuğa girişmeye, ekini ve nesli (bozup) helak etmeye çaba gösterir. (Genleri bozulmuş İsrail tohumları ile bitki ve hayvan türlerini ve bebeklerin-gençlerin geleceğini tahribe yönelir.) Allah ise, (fitne ve fesadı) bozgunculuğu sevmemektedir. [Not: 8 Kasım 2006’da çıkarılan 5553 sayılı Hibrit Tohum Kanunu’yla, yerli tohumlarımıza yasak getirilmiş ve uzmanlara göre bu uygulamadan sonra hastalık ve ölüm oranlarında tam üç kat artış gözlenmiştir.]
https://www.mealikerim.com/2/bakara/205
AKP’nin ”İsrail ile ilişkiyi kesersek, ambargo uygulanır ve buna hazır değiliz.” safsatası.
1974 yılında Erbakan Hocanın dirayet, feraset ve cesaretiyle bütün dünyaya kafa tutarak kazandığımız Kıbrıs Harbi sonrası uygulanan ambargolar sonucu ” yağ, tüp kuyruğu bekledik” diyen iktidar yanlıları bir gerçeği atlamaktaydı.
Bütün dünyaya kafa tutup ABD’de ders olarak işletilecek kadar şanlı bir zafer kazandığımız Kıbrıs Barış Harekatında biz bedel ödedik. Hemen ardından Ağır Sanayi atılımı ile şuan ki %80 yerlilik oranına ulaştık.
Şuan bulunduğumuz durumda ülkenin %90’ı mutlu %10’luk azınlığa çalışırken saraylarda oturanların bedelini ödüyoruz.
Yetmez AKP yıllardır Savunma Sanayii atılımlarını sahiplenip propaganda yapıyor!
HAKK ile Batıl siyahla beyaz kadar açık ve nettir. Artık işbirlikçilerin peşinden giden hainlerle cahillerin ayrılma vakti gelmiştir!
Sözde Filistin’in yanındaymış gibi edebiyat yapan hükümet, iş icraata geldiğinde İsrail’le normalleşme anlaşmasını iptal edememiş, gönderdiği gemiler ve kullandırdığı üslerle zulme ortak olmaya devam etmişti.
Büyük bir Dalalet içerisinde bulunan yandaş takımı ”İsrail ile ilişkileri kesemeyiz, bütün dünyayı karşımıza alamayız!” diyerek bilerek zalimlere destek olmaktadırlar.
Toplumları Kapitalizme razı etmek için ortaya çıkardıkları Komünizm ile halkları ezen Siyonistler, sistemin tıkandığının farkındalar tek kutuplu dünya düzenini kurmak ve yeryüzünü kana bulamak istiyorlar. Ancak;
Gazze’de savaşırken altlarına bez bağlamak zorunda kalan korkaklar ve işbirlikçileri çok yakın zamanda hak ettiklerini sadakat ehlinin eliyle bulacaklardır!
Haim Nahum doktrinini hepimiz Erbakan Hocamızdan öğrenmiştik. Aç bırakmak – İşsiz bırakmak – Borca esir etmek bunları ülkenizde uygulayacak sistem oldu mu geriye tüm negatif durumları yaşamamak süpriz olmamakta… İnsanın karnı aç ise o insandan ne bekleyebilirsiniz… Toplumu özünden uzaklaştıran eğitimler, yasalar , gdo’lu gıdalar, gibi şeylerle bu halkı ve insanlığı Siyonizm’in projeleriyle mahvu perişan ettiler etmeye devam ediyorlar… Yahu yüzlerce İslam’ı anlatan tarikat cemaat vakıf dernek prof alim mürşid molla şeyh tv gazete radyo kitap var ama ne hikmetse insanlık alemi bu saydığım kurum kuruluşlar şahıslar ne kadar çoğalırsa o kadar İSLAM’dan uzaklaşılıyor. Bunun hikmetini arayan soran düşünen dert edinen var mı diye düşünüyorum cevap olarak malesef yok diyorum… Düşünen insan düşünen kurum kuruluşlar olsaydı bu saydığım topluluklar en azından bu ekonomik sıkıntıları sosyal sarsıntıları giderecek şimdiki düzeni yıkmak yerine Kur’an’a Sünnet’e uygun, müspet ilme, aklı selime, vicdani kanaate, evrensel insan haklarına, tarihi birikime ve ilahi dine dayalı doğru iyi güzel faydalı adil bir düzen kurmanın mücadelesini verir ve projesini hazırlar…
Rabbimize sonsuz şükürler ediyoruz ki MİLLİ GÖRÜŞ – MİLLİ ÇÖZÜM Zihniyeti olarak bu hazırlığı yapmış tek harekattır… İşte ADİL DÜZEN PROJELERİ… Ne güzel ifade edilmiş yukarda kısmen …
Sözlerimi Üstadım Ahmet Akgül Hocamdan öğrendiğim şu hakikatle kapamak istiyorum:
İnsanlığın manevi saadeti 4 K ‘nın doyurulmasına bağlıdır!.. (MANEVİ SAADETİ ELDE EDEN MADDİ SAADETİ :EKONOMİK FERAHLIĞI VE SOSYAL DENGEYİ ARKASINDAN KAZANIR ALLAH’IN İZNİYLE.)
Toplumda Huzur ve Hürriyetin Sigortası Olacak
ADİL VE DENGELİ BİR DÜZEN KURULMALIDIR!
Bizim inancımızda ve vicdani anlayışımızda İNSAN AMAÇ’tır, İslam ise insanların olgunlaşması ve huzura kavuşması için bir ARAÇ’tır. Bir insanın veya toplumun huzur bulması ve onurlu yaşaması, şu dört temel ihtiyacının doğru ve doyurucu şekilde karşılanmasına bağlıdır. “4-K” formülü dediğimiz bu doğal ihtiyaçların aksaması ise; çeşitli rahatsızlıklarının, hatta itiraz ve isyanlarının başlangıcıdır. Bunlar:
1- Kafa
2- Kalp
3- Karın
4- Kişilik (İtibar)
Bir çocuk dünyaya geldiğinde, önce karnının açlığını gidermek üzere ağlamakta ve kendisine gıda ve bedenine-karakterine maya olacak şifalı sütünden emmek üzere anne kucağına bırakılmaktadır. Yani doğal ve doğru olan, öncelikle KARNININ doyurulmasıdır. Ardından; şefkat, merhamet ve sevgiyle KALBİ; yavaş yavaş algılama seviyesine uygun, samimi ve gerçekçi bilgiler, ninniler ve hikâyelerle KAFASI doyuma ve doldurulmaya başlanacaktır. Çocuklara bebeklikten itibaren, sevginin yanında saygı duyulması, ciddiye alınması, itilip kakılmaması, suçlarından dolayı hemen hırpalanmaması… Yani ona bir insan gibi davranılması, kendisine bir kişilik ve onur kazandıracak, özgüveni ve girişim cesareti olan birisi olarak hayata hazırlanacaktır. Yani, İTİBAR ve İTİMAT sahibi olacaktır.
Bu “4-K” formülü; sadece fertler için değil, cemiyetler ve milletler için de gerekli ve geçerli kurallardır.
Kapitalizm ile demokrasi arasında özgürlük üzerinden bağ kuranlar faizin, ülkeleri ve insanları fakirleştirdiği ve sömürdüğü için insan özgürlüğünü kısıtlayan en önemli unsur olduğunu atlamakta veya gizlemektedirler. Bunun için Aziz Erbakan hocamız Adil Düzeni anlatırken; kapitalizmde serbest piyasa olmasına rağmen faizle insanların sömürüldüğünü, sosyalimzde ise mülkiyet hakkının olmamasının yine insanların sömürülmesi olduğunu, dolayısıyla her iki sistemdeki bu unsurların insanın ve tabii devletlerin özgürlüğünü elinden aldığını vurgulamıştır. Ayrıca şu da düşünülebilir; geçmişte kapitalizm insanları sınıflandırmakla kalmamış emeklerini çok katı uygulamalarla sömürmüştür. Bugün insanların emekleri yine sömürülmekte, insanlar hak ettiklerini alamamakta, dolayısıyla fakirliğin verdiği hayat gaileleri ile boğuştuklarından beyinleri özgürleşememekte, olaylar karşısında insani karşı çıkışlarını gösterememektedirler. Yönlendirilmeleri daha kolay olmakta, kısacası emperyalist zalimlerin güdümüne farkına varmadan girmektedirler. Bu daha büyük bir köleleşmedir ve insanlar bir şey yaptıklarını zannederek sistemlere uyumlu köleler haline gelmektedirler. Bu durumu Erbakan Hocamız “siz demkorasi değil demokratur uyguluyorsunuz” diyerek özetlemiştir. Yani halk seçim yaptığını zannediyor fakat kendisine seçtiriliyor.
Ayrıca şimdi demokrasi adı altında batıda uygulanan ve toplumlara model olarak sunulmaya çalışılan demokrasi anlayışına göre iktidarlara 4 ya da 5 yıl gibi süreler tanınmakta ve topluma, bu süre içinde yapılan olumsuzluklara katlanmanın demokratik bir gereklilik olduğu mesajı verilmektedir. Aslında denetim bir nevi sulandırılmaktadır.
İşte bu sebeplerle batının şu anda model olarak gösterdiği demokrasi anlayışı makalenin son kısmında belirtilen değer ölçülerinin ortaklaşa iyi, yararlı, güzel bulduklarının içerisinde olmadığı aşikardır. Ve doğru bulunmamaktadır. Ayrıca şu anda her ne kadar batıda sivil toplumun etkinliği artırılmak istense de dikkatli incelendiğinde bu duruma bir yere kadar izin verilmekte, işin ucu yönetim sistemlerinin kurucularına dokunacağı zaman birçok unsur devreye girerek sivil etki bertaraf edilmektedir. Yani tam bir özgürlük bulunmamaktadır. Halbuki denetimin kamil olmadığı yer de özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Makalenin sonunda belirtilen denetim mekanizması tam ve adil olan, aynı zamanda vatandaşların tamamının aktif olacağı, karar mekanizmaları üzerinde etkin olacağı bir sistemdir. Bunun yanında adil ekonomik düzen içerisinde belirtilen “herkesin ürettiği kadar üretim sonucu elde edilecek gelire ortak olması ve aynı zamanda kendi ürettiğini değerlendirme hakkına sahip olması” hem tam manasıyla serbest piyasa ekonomisini destekleyen, parayı ilk değil son ihtiyaç haline getiren, hatta ülkenin kendi kaynakları ile kalkınmasını sağlayan, faizi ortadan kaldıran, böylece sınıflaşmayı otokontrolle ortadan kaldıran hem de insanlara gerçek manada özgürlük sunan bir mekanizmadır.
EKONOMİ! FAKİRLİK , YÖNETİM
Ülkemizde kuruluştan itibaren bozuk düzen süregelmiştir.
Osmanlı’yı İngiliz-Yahudi-Mason ittifakı yıkmıştı.
Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, İcra İflas Kanunu (İsviçre),Ceza Kanunu ( İtalya), Ticaret Kanunu (Almanya), idare Kanunu (Fransa) dan alınmıştır.
Bu kanunlarla yönetilen Türk milleti dönüşmüştür, değişmiştir.
Eğitim sistemi öyle bir düzen üzerine, öyle bir temel üzerine oturtuldu ki, okuduğunu anlamıyan, karar veremeyen bireyler oluştu.
Tüm bu yaşananlara rağmen ülkemizde bir çok güzel şeylerde olmuştur.
Liberal demokrasi özgürlük, Sosyal demokrasi eşitliği tek başına getirmesi mümkün değildir.
Cumhuriyetimizin 100.yılında 21 yıldır iktidarda olan görüş, tüm geçmişte olanları katmerli bir şekilde, acı vererek, korkutarak çoğaltmıştır. Eğitim düzenini hiçliğe, ahlak mefhumunu yokluğa, ekonomiyi gavura satmıştır.
“Millet fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş”.
Elbette bundan bir kurtluş vardır.
Allah’ın izni, inayeti ile
Milli Çözüm’ün hazırladığı ADİL DÜZEN hükümet sisteminin uygulanması ile olacaktır.
Hüküm Allah’ın dır.
Nasıl ki bir beden midesi boş olunca hastalıklara açık ve enerji olarak bitkin oluyorsa insanlardan oluşmuş olan bir toplum da aç kaldığı vakit her türlü sarsıntı ve felaketle karşı karşıya olacaktır.
Düne kadar “Nass var”diyen Dünya lideri, müslümanların ulul emiri sayın Ekonomist R.T.E, “ben yüksek faize karşıyım” diyerek faizleri düşürmüştü.
Sayın Ekonomist R.T.E nin iktidarı döneminde, dönemin AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 5 Mayıs 2015 tarihli Yeni Türkiye Buluşması’nda, sağladıkları kredi ve faiz ile ilgili sarfettiği cümleler şu şekildeydi;
2002’de %56 Faizdi, %12 sübvansiyon yapılıyordu, %47 esnaftan faiz alınıyordu. Şimdi %50 sübvansiyon, %4-5 civarında faizlere kadar düştü.
2002’de FAİZ kullanan şey eee…. Kredi kullanan esnafımızın sayısı 63,000 civarında idi ve gittikçe düşüyordu. Şimdi 317,000 geçen sene kredi kullanan esnafımız. Toplamda da 1milyon 100 bin esnafımız kredi kullandı bizim dönemimizde.
Helali hoş olsun. Allah sayısını bereketini artırsın.
Kredi tutarının toplamı 2002’de 153 milyondu, şimdi 2014’te kullanan. 12.5 Milyar. Yani 81 kat arttı. İşte bereket budur! Diye haykırmış ve salonda coşkuyla alkışlanmıştı…
Peki sonra ne oldu…
Türkiye bankalar birliğinin resmi internet sayfasında yayınladığı rapora göre: Mart 2023 itibarıyla, sadece tüketici kredisi ve konut kredisi kullanan toplam kişi sayısı 27 milyon 249 bin kişi, kredi miktarı ise yaklaşık 1 trilyon 99 milyar TL olarak gerçekleşmişti.
Ve beklenen sona gelinmişti…
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Faiz sebep, enflasyon sonuç” iddiasıyla, Faiz indirimleriyle Türk Lirası (TL) değer kaybederken, döviz kurları art arda rekor kırdı. Enflasyon yüzde 85,5’e kadar çıktı ve AKP iktidarının en yüksek seviyesini gördü.
Hazine ve Maliye Bakanı olarak atanan Mehmet Şimşek’in, görevi Nureddin Nebati’den devralırken “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeceği kalmamıştır” demesi, ortodoks ekonomi politikalarına dönüleceği şeklinde yorumlandı ve Hafize Gaye Erkan’ın başkan olarak (ABD tarafından) atanmasıyla birlikte, TCMB’nin faizI artışı başladı. Önce ABD bankası JPMorgan ön gördüğü gibi faiz yüzde 25’e ve sonra Goldman Sachs tahminine göre yüzde 40’a çıkarıldı.
Yani toplum, kapitalist sömürü düzenin Faiz şey eee… kredi bataklığına itilmiş, tarıma kota konarak, hayvancılığı boğazlayarak, üretim ve sanayinin içini boşaltarak, borç bataklığında kendi başına yalnız bırakılan toplum, çırpınarak can çekişmekteydi.
Hızla artan ve insanı bunaltan hayat pahalılığı ve geçim darlığı nedeniyle, ahlâki ve ailevi yozlaşmalar ve yaygınlaşan umutsuzluklar; sosyal bir felakete dönüşme yolundaydı.
Bu olumsuzluklar bize neyi hatırlatıyor…
Haim Nahum Doktrini 7 maddedir; “Aç bırakacaksın, işsiz bırakacaksın, borca esir edeceksin, dininden uzaklaştıracaksın, böleceksin, böldüklerini birbiri ile çarpıştıracaksın, yumuşak lokma haline getirip yutacaksın…”
Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın tarihi sözlerini… Hatırladınız değil mi?
Özgürlük ve Demokrasi getirecek olanlar; niyeti bozuk zalimler ve hainler olduklarından, akıbetleri de bozuk olacak ve Sosyalizmin tarihte en güçlü olduğu 90 lı yıllarda Kremlin’de çöktüğü gibi, Kapitalizm de ne kadar pansuman yapılırsa yapılsın ellerinde patladığının herkes farkındaydı.
Cümle mazlum ve mağdur toplumların dünya ve ahiret saadeti için artık Adil Düzen’e Dünya çapında ihtiyaç vardı.
İnşallah en kısa sürede de kurulacaktı.
“Ekonomik sıkıntılar, sosyal sarsıntıları doğurmaktadır.” Cümlesi bana Haim Nahum Doktrini’ni işaret ettiğini hatırlattı. Bu doktorin: Bir milleti yok etmek için onu dininden uzaklaştırdıktan sonra aç bırakarak, işsiz bırakarak, borca esir ederek onu zayıflatmayı hedefliyor. Yani öncelikle ekonomik yönden zayıflatmak, insanların sadece sosyal hayatını etkilemekten ziyade; psikolojik, siyasi, ahlaki ve dini hatta eğitim hayatlarını da etkilemektedir. Çünkü karnını doyurmak insanın temel ihtiyaçlarından biridir. Temel ihtiyacı karşılanmamış insan, zaten ruhsal açıdan da mağluptur. Ve gündemle, dünyada olup biten olaylarla ilgilenmek için kendini odaklamakta zorlanır. Aile huzuru bozulur ve mutsuz olur. Ailesinde mutsuz olanın da sosyal hayat ve iş hayatında mutlu olması çok zordur. Bunu bilen Siyonizm ailenin temeline ekonomik yönden sıkıntılar çıkararak en büyük dinamiti koymaktadır. Daha sonra kadın-erkek eşitliği diyerek kadının daha çok yıpratılmasına yönelik hareket etmeye yönelterek aslında kadını hedef almıştır. Ailede kadın mutsuz olursa zaten herkes mutsuz olur. Dolayısıyla çocukların eğitimi de sekteye uğrayacaktır. Bunlar hep birbirine bağlı çarklardır. Oynanan bu oyunun farkına varmak lazımdır.
Yazıda dikkatimi celb eden bir diğer önemli madde; demokrasi, liberalizm ve kapitalizm üçlüsünün halkı oyalayıp avutmaktan başka bir işe yaramadığıdır.
Çözüm ise ‘Mutlak Doğru’ları esas alıp ‘Mutlak Yanlış’lardan sakınılarak hazırlanmış “Adil bir Düzen” kurmaktır. Çünkü Adil Düzen; yepyeni ve orijinal bir hukuki ve ahlâki sistem modeli olmaktadır. Ve tarihte başka bir örneği bulunmamaktadır. Gerçek demokrasiye, örnek laikliğe ve yüksek bir ahlâk medeniyetine de ancak böyle ulaşılacaktır. Ancak böyle bir Düzen ile ekonomik sıkıntılar bitecek aynı zamanda siyasi-hukuki, dini-ahlaki, ilmi-eğitim yönünden eksikler giderilecektir inşallah.
Çok önemli sosyolojik tahlillerle istifade ettiğimiz bir yazı olmuş. Allah razı olsun.
“Bizim inancımızda İNSAN AMAÇ’tır, İslam ise, insanların olgunlaşması ve huzura kavuşması için bir ARAÇ’tır.
Bir insanın veya toplumun huzur bulması ve onurlu yaşaması, şu dört temel ihtiyacının doğru ve doyurucu şekilde karşılanmasına bağlıdır. Biz bunlara “4-K” formülü diyoruz:
1- Kafa: Eğitim ve öğretimle, hür düşünce yeteneğini geliştirmekle, bilgi ve birikimle doyacak ve olgunlaşacaktır.
2- Kalp: İmanla, maneviyatla, güzel ahlâkla ve vicdani duygularla doyarak itminana kavuşacaktır.
3- Karın: Karınlar helâl ve yeterli gıdayla, ülkede milli sanayi ve tarımın kalkınmasıyla ve herkesin insanca yaşayacağı şartların oluşturulmasıyla doyacak ve huzura ulaşacaktır.
4- Kişilik (itibar): Her insan, doğuştan kazanılan ve temel insan haklarından sayılan; can, mal ve namus emniyetine, din ve düşünce hürriyetine sahip olarak yaratılmıştır. Bu nedenle herkes; dinine, kökenine, kültürüne, düşüncesine ve sosyal statüsüne bakılmaksızın “saygın bir varlıktır”, ve itibar görmek onun hakkıdır.
Bir çocuk dünyaya geldiğinde, önce karnının açlığını gidermek üzere ağlamakta ve kendisine gıda ve bedenine-karakterine maya olacak şifalı sütünden emmek üzere anne kucağına bırakılmaktadır. Yani doğal ve doğru olan, öncelikle KARNININ doyurulmasıdır. Ardından; şefkat, merhamet ve sevgiyle KALBİ; yavaş yavaş algılama seviyesine uygun, samimi ve gerçekçi bilgiler, ninniler ve hikâyelerle KAFASI doyuma ve doldurulmaya başlanacaktır. Çocuklara bebeklikten itibaren, sevginin yanında saygı duyulması, ciddiye alınması, itilip kakılmaması, suçlarından dolayı hemen hırpalanmaması… Yani ona bir insan gibi davranılması, kendisine bir kişilik ve onur kazandıracak, özgüveni ve girişim cesareti olan birisi olarak hayata hazırlanacaktır. Yani, İTİBAR ve İTİMAT sahibi olacaktır.
Bu “4-K” formülü; sadece fertler için değil, cemiyetler ve milletler için de gerekli ve geçerli kurallardır.”
Kâfirlere ve zalim düzenlere karşı) Sakın gevşeklik göstermeyin, üzüntüye girmeyin (ümitsizliğe düşmeyin). Eğer gerçek mü’minlerden olursanız zaten en üstün sizsiniz. (Ve galip geleceksiniz.)” (Âl-i İmrân: 139)
Allah’tan korkan ve O’na derin ve samimi bir saygı duyan kimse inanır ve bilir ki, Yüce Yaratıcı kendisine itimat eden ve yolunda cihatla gayret gösteren sadıkları asla mağlubiyete uğratmayacaktır. Maddi ve manevi sıkıntılar karşısında mü’min ve mücahit kullarını yalnız bırakmayacaktır. O, kendisine şah damarından ve herkesten daha yakındır. (Kaf
Toplumdaki tükenmişiğin maddi manevi tahribatın, yetmez beyinleri uyuşturularak Allah’ın kitabını yani meali Kerim’i okutmamak, ümitsizlik girdabına düşürüp ne yapalım kadere razı olduk deyip , aslında kaderlerini kendilerinin seçtiklerinin bile farkında olmayan tükenmişlik pisikolojisine bürünen bu toplum inşaallah Adil düzen inkılabıyla yeniden dirilecek …..
Milli görüş Bizim milletimizin tarihi kimliği ruh kökünün kendisidir.
Her şart altında Hakkı üstün tutan bir görüştür,
Milli görüş bir kimlik ve medeniyet projedir.
Milli görüşün kimyası hamuru şu üç şeyden meydanda gelmiştir.
Maneviyatcı olmak , ahirete inanmak,ahiret hayatını üstün tutmak demektir.makam ve menfaat için hâk davadan sapmamak bunu da yapabilmek için nefis terbiyesi lazımdır.nefis terbiyesi nefse esir olmayı değil nefsi terbiye edip olğunlaştırmayı esas almak demektir.
Sorunun tespiti çözümü kadar önem arz eden bir durumdur. Tespit ve teşhis bu bakımdan eşdeğer ağırlıkla değer görmektedir. Günümüzde ilim çevrelerinin, sürekli olarak konuların etrafında dönerek asıl problemi tespit etmiş gibi görünse de bir türlü tespit edememelerinin altında mevcut durum (statüko) dışında herhangi bir imkâna ihtimal vermemeleridir. Peygamber efendimiz sav bir hadislerinde mealen şöyle buyurmuşlardı: “(Anlamadan ve ihtiyaçlarına cevap çıkaramadan) Okuyup tekrarlamak Kur’an değildir. (Başka insanlara ve farklı dönemlere ait bilgi ve becerileri ezberleyip) Nakletmek ise ilim değildir. Kur’an(dan o gün için ihtiyaç duyulan mana ve yorumları çıkarmak) bir hidayet meselesi, (gerçek ve geçerli) ilim ise, ancak özel bir dirayet, kabiliyet ve marifet işidir.
Ramuz-el Ehadis Tercüme Cilt: 2 Sh: 362 No: 9″ Burada günümüzde yaşanan kısır döngünün sebebi ve çıkış yolu net ifade edilmektedir. İlim elde etmek için taklitçi olmak, tek seçenek olarak mevcut kabul görmüş fikirleri ele almak geçerli sayılmamıştır. İlinim diye ifade edilen bir kavramın, ilim olarak değerlendirilmesi için “dirayet, kabiliyet ve marifete” ihtiyaç duyulduğu ifade edilmiştir. İşte bu yüzden ortada bir sorun olduğunu söyleyen çevreler, konu sorunun çözümüne gelince bocalamaktadırlar. Yazımızda da ifade edildiği üzere mevcut kokuşmuş düzenin garabetini ortadan kaldırmak için Adil Düzen’e ihtiyaç vardır. Aksi takdirde dört duvar arasında kalmış insan misali dönüp dolaşmaktan başka bir fiil olmayacaktır.
Evet; “Mutlak Doğru”ları esas alarak ve yine “Mutlak Yanlış”lardan sakınılarak hazırlanmış Adil bir Düzen’e ihtiyaç vardır ki bu; a) İlmi, b) İnsani, c) İslami, d) Orijinal bir yeni sistem olmaktadır.
“Sosyalizm” ve “Kapitalizm” ezen ve ezilenlerin olduğu sömürü düzenidirler ve birbirinin ikiz kardeşidirler.
Ekonomik ve sosyal sorunların asıl sebebi, ezen ve ezilenlerin bulunduğu “Sosyalizm” ve “Kapitalizm” gibi sömürü düzenleridir.
Demokrasiyi kapitalizmi uygulamanın bir aracı görenler “Liberal Demokrasi” söylemini kullanmakta, Liberal Demokrasinin ise siyasal ve ekonomik boyutları ile bir bütün olarak özgürlüğün tesis edilmesiyle kurulacağını, bunu sağlayanın da “kapitalizm” olduğunu savunmaktadırlar.
Demokrasiyi sosyalizmi uygulamanın bir aracı görenler ise “Sosyal Demokrasi” söylemini kullanmakta, Sosyal Demokrasinin ise her şeyden önce insanlar arasındaki tüm eşitsizliklerin giderilmesiyle kurulacağını, bunu sağlayanın da “sosyalizm” olduğunu savunmaktadırlar.
Ancak küresel sistemleri ve ilkeleri, bazı hâkim güçlerin belirlediği… Hatta hangi ülkelere hangi kişilerin işbaşına geleceğine, dolaylı, hatta baskıcı yöntemlerle bu çevrelerin karar verdiği bir dünyada; Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi gibi kavram ve kurumlar halkları avutup oyalamaktan başka sonuç vermemektedir.
Faizci kapitalist düzeni uygulayan, tarımda ve sanayide üreterek kalkınma yerine faizli borç parayla günü kurtarmaya çalışan ucuz kahramanlar ezen ve ezilenlerin bulunduğu sömürü düzenlerinin birer piyonlarıdır.
Dünyadaki mevcut sömürü düzenleri ile ilgili siyasi saptama ve yaklaşımlar önemli ve gerekli olmakla birlikte ortaya somut bir öneri getirmediğinden eksik kalmaktadır.
İşte bu eksiği giderecek ve halka, yöneticileri değerlendirme ve değiştirme imkânı verecek olumlu ve orijinal bir siyasi projeyi Milli Çözüm hazırlayıvermiştir.
Evet; “Mutlak Doğru”ları esas alarak ve yine “Mutlak Yanlış”lardan sakınılarak hazırlanmış Adil bir Düzen’e ihtiyaç vardır ki bu; a) İlmi, b) İnsani, c) İslami, d) Orijinal bir yeni sistem olmaktadır.
Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği şu değer ölçülerinin:
1- Aklıselimin, 2- Müspet bilimin, 3- Tarihi tecrübe ve birikimin, 4- Vicdani kanaat ve tatminin, 5- Evrensel hukuk ve adalet prensiplerinin, 6- İlahi Dinin ve Kur’an-ı Kerim’in;
Ortaklaşa, iyi, yararlı ve güzel buldukları DOĞRU, yine bu 6 temel ölçü biriminin ittifakla; kötü, zararlı ve çirkin buldukları ise YANLIŞ’tır.
İşte Adil Düzen doğrulara dayanan ve yanlışları bırakan, yepyeni ve orijinal bir hukuki ve ahlâki sistem modeli olmaktadır. Ve tarihte başka bir örneği bulunmamaktadır. Gerçek demokrasiye, örnek laikliğe ve yüksek bir ahlâk medeniyetine de ancak böyle ulaşılacaktır.
Evet; “Mutlak Doğru”ları esas alarak ve yine “Mutlak Yanlış”lardan sakınılarak hazırlanmış Adil bir Düzen’e ihtiyaç vardır ki bu; a) İlmi, b) İnsani, c) İslami, d) Orijinal bir yeni sistem olmaktadır.
Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği şu değer ölçülerinin:
1- Aklıselimin, 2- Müspet bilimin, 3- Tarihi tecrübe ve birikimin, 4- Vicdani kanaat ve tatminin, 5- Evrensel hukuk ve adalet prensiplerinin, 6- İlahi Dinin ve Kur’an-ı Kerim’in;
Ortaklaşa, iyi, yararlı ve güzel buldukları DOĞRU, yine bu 6 temel ölçü biriminin ittifakla; kötü, zararlı ve çirkin buldukları ise YANLIŞ’tır. İşte Adil Düzen doğrulara dayanan ve yanlışları bırakan, yepyeni ve orijinal bir hukuki ve ahlâki sistem modeli olmaktadır. Ve tarihte başka bir örneği bulunmamaktadır. Gerçek demokrasiye, örnek laikliğe ve yüksek bir ahlâk medeniyetine de ancak böyle ulaşılacaktır.