Reklam
Reklam
Reklam

ABDÜLHAMİD DÜŞMANLIĞININ PERDE ARKASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 49
ZayıfMükemmel 

 

ABDÜLHAMİT DÜŞMANLIĞININ PERDE ARKASI

    

İYİ Parti yönetici kadrolarının ve yandaş yazar takımının, özellikle ve bilinçli bir şekilde açığa vurdukları “Sultan Abdülhamid Han” gıcıklıkları, acaba içlerindeki gizli ve kirli bir İslam düşmanlığından mıydı? Yoksa bunlar, Sultan Abdülhamid’i devirerek, İsrail’i kurma amacına hizmet eden Siyonist Yahudilere yaranmak için mi çırpınmaktalardı. Veya, şu anda Mescid-i Aksa’yı yıkmaya çalışan Siyonist odaklarla bir damar ortaklıkları mı vardı? Son olarak Resmi Gazete’de yayınlanan ve Milli Çözüm Dergimizde de defalarca karşı çıkılan “Sansür Yasası” bahanesiyle, tekrar Abdülhamid Han’a göndermeler yapılması ve kinlerinin kusulması, bu talihsiz tavrın çok daha derin ve Şeytani düşmanlıklardan kaynaklandığını ortaya koymaktaydı. Ve hele hiçbir alâkası bulunmadığı halde, Recep Tayyip Erdoğan’ın ikide bir Sultan Abdülhamid’e benzetilerek güya yıpratılmaya çalışılması, eğer kasıtlı bir plandan kaynaklanmıyorsa, mutlaka bir ahmaklık yaklaşımıydı!.. Çünkü Erdoğan’ı Abdülhamid Han’la mukayese etmek, ona meşruiyet kazandırırdı ve oylarını artırırdı. Acaba muhalif siyaset, bu gerçeği bile anlamayan zavallıların elinde mi kalmıştı, yoksa bunlar aslında Erdoğan’a çalışan ve İsrail’in gözüne girmeye uğraşan insanlar mıydı?

Dindar kahraman rolü oynayan ve yandaşlarınca her fırsatta Atatürk’e sataşmayı kendi riyakârlık ve münafıklıklarına kılıf yapan İslamcı (din istismarcısı) kesimlerin de, Atatürkçü geçinen marazlı kimselerin de Mustafa Kemal’in Filistin duyarlılığından ibret almaları ve utanmaları lazımdır. Kaldı ki Atatürk: “Filistin bölgesinde ve Hz. Peygamberimizin kutsal emanetinde, bir Yahudi Devleti kurulmasına asla razı olmayacakları ve İslam dünyası olarak Haçlı Batılıların karşısında duracakları” yolundaki cesaretli ve dirayetli çıkışlarının kendisine neye mal olacağının farkında olarak ve hayatını tehlikeye atarak bu tarihi kararını açıklamıştı. Üstelik Atatürk bu uyarılarını TBMM’de yapmış ve dönemin yarı resmi devlet organı sayılan Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlatmıştı. Zaten bunun hemen ardından, tıp dünyasında yasaklanmasına rağmen “saligran” haplarının dozunu arttırarak ilaç diye kendisine yutturan doktorlar yüzünden hastalığı azdırılmış, sonunda Atatürk de bunun farkına varmış ve “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!” demeye mecbur kalmıştı.

Atatürk’ün: (Filistin’i kastederek) ‘Bu topraklar için kanımızı dökmeye daima hazırız’ uyarısı!

Mustafa Kemal, Nutkun ilerleyen bölümlerinde Filistin'le ilgili daha sonra şu tarihi gerçekleri vurgulamıştı: "Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz doğrusu maalesef birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip kudretimizi bildiğimiz için, İslamiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar; “dinsiz ve İslamiyet'e lâkayt” olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen, Peygamber'in son arzusu istikametinde; yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için, hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selâhaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların; yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerleri işgal ve temellük etmek için yapacağı ilk adımda, bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur" sözleriyle, gerekirse İslam dünyasını harekete geçirebileceğinin de işaretlerini vermiş olmaktaydı.

Mustafa Kemal’in dönemin Kudüs Müftüsü’ne büyük destek sağlaması!

Mustafa Kemal Paşa, Çanakkale Savaşı'na katılan ve Teşkilat-ı Mahsusa'da görev alan ve Yaser Arafat öncesi ilk Filistin lideri ve Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni'ye de hep destek çıkmıştır. Atatürk'ün ölümünden sonradır ki İngilizler, el-Hüseyni'ye verdikleri sözlerden ve Reel paylaşma planından vazgeçip açıkça İsrail’den yana tavır almışlardır. Bunun ardından, Filistin'de İsrail devletinin kurulması yolunda birbiri ardınca adımlar atılmıştır. İngilizlerin Filistin'in paylaşımında Araplara karşı çok tavizkâr davranmasında, Atatürk'ün dış politikasının ve Kudüs Müftüsü el-Hüseyni'ye verdiği tam desteğin büyük etkisi bulunduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.

Şimdi soruyoruz; Sizlerin Abdülhamid karşıtlığınız ve küstahlığınız, Filistin’e karşı İsrail’i destekleme anlamı mı taşımaktadır?

Mescid-i Aksa’yı Yıkma Planları ve Siyonistlerin Abdülhamid Karşıtlığı!

Mesih Planı, 14. ve 15. yüzyılda, İspanya'da hummalı bir mistik çalışma içine giren Yahudi Kabalacıları tarafından tasarlanmıştı. Plan, Yahudi egemenliğinde bir dünya için, Kutsal Kitap'ta yazılı olan kehanetlerin bizzat Yahudilerin eliyle gerçeğe dönüştürülmesini amaçlamıştı. İlk kehanet olan “Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağılması”, bizzat Kabalacılar tarafından provoke edilen “İspanya sürgünü” ile uygulamaya başlanmıştı. Sürgünün başladığı sırada bilinmeyen denizlere doğru yelken açan bir başka Kabalacı Kristof Kolomb, öteki Kabalacı dostlarının da desteğiyle, Plan'ın bir başka parçasını yerine getirmeyi hedef almıştı; hem Yahudilerin "yayılması" için dünyanın bir başka yanını keşfetmek, hem de bu yeni toprakları Yahudiler için bir güç merkezi haline sokmaktı. Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağılmaları ile ilgili kehanet, Menasseh Ben Israel gibi Kabalacıların yerinde müdahaleleri ile 1650'lerde büyük ölçüde tamamlanmıştı.

Mesih Planı'nın bu kehanetsel kısmı devam ederken, bir yandan da stratejik yönü uygulanmaktaydı. Bu stratejik yön, temel olarak, Siyonist Yahudilerin önündeki düşman güçlerin tasfiye edilmesini amaçlamıştı. Siyonist Yahudiler, Kutsal Filistin Toprakları'nın kendilerine ait olduğunu reddeden, aksine onlara pek iyi bakmayan güçleri ortadan kaldırmak zorundaydılar. Bunu yapmadan, ikinci büyük kehaneti gerçekleştirmeleri, yani dünyanın dağıldıkları dört bir ucundan Kutsal Topraklar'a dönmeleri de mümkün olmayacaktı. Ortadan kaldırmaları gereken güçlerin başında da, Katolik Kilisesi vardı. Yahudileri "İsa'nın katilleri" olarak gören, Kutsal Topraklar üzerindeki hak iddialarını ve "Seçilmiş Halk" öğretilerini kesinlikle tanımayan Katolik Kilise, müstakbel bir Yahudi egemenliğinin önündeki en büyük engel konumundaydı. Yahudiler ancak Kilise'nin otoritesini yıkarlarsa Avrupa'nın yönetiminde etki sahibi olacaklar ve bu durumda da Avrupa'yı kendilerini Kutsal Topraklar'a döndürmek ve bunun için de Kutsal Topraklar'ı İslam egemenliğinden çıkarmak için kullanacaklardı.

Masonik Tapınakçılar ve Yahudiler bu maksatla İttifak yapmışlardı. Kilise'yi yıkabilmek için önce bazı Papalık karşıtı Hristiyan akımlar oluşturmuşlardı; John Wycliffe ve John Huss bunlardandı. Bu denemelerin ardından daha köklü bir değişim olan Hümanizm’i ortaya atmışlardı. Kilise doktrinine ters bir dünya görüşü üreten büyük Hümanistlerin hepsi, Kabala'ya karşı olağanüstü ilgi duyan ve Tapınakçı geleneğe bağlı olan insanlardı. Hümanizmi, Rönesans ve daha da önemlisi Reform izlemişti. Doğrudan Siyonist İttifak tarafından üretilmiş olan Reform hareketinin en önemli hedefi, Katolik Kilisesi'nin siyasi gücünü yıkmaktı.

Reform'u izleyen Aydınlanma çağı ve Kilise'ye karşı girişilen Fransız Devrimi, İtalyan ulus-devletinin teşkili gibi hareketler Papa’nın siyasi gücünü neredeyse tümüyle kaldırmıştı. Bu uzun mücadele sonucunda, Batı'da Kilise'nin otoritesi altında işleyen Katolik Düzen tamamen yıkılmış ve onun yerine Yeni Seküler Düzeni (Novus Ordo Seclorum) kurmuşlardı. Bu, artık “Batı'nın Mesih Planı için kullanılabilir hale geldiğinin” kanıtıydı. Nitekim Kabalacılar bunun üzerine ikinci büyük kehaneti, yani Yahudilerin Kutsal Topraklar'a dönüşünü, öteki adıyla "Sürgünlerin Toplanması"nı başlatmışlardı. Kabalacılar tarafından formüle edilen Siyasi Siyonizm hareketi, 19. yüzyılın sonunda, Kabalacılar'ın yolunu izleyen ırkçı ve laik Yahudiler tarafından uygulamaya çalışıldı.

Ancak Kutsal Topraklar'a dönülebilmesi için, öncelikle oradaki Osmanlı egemenliğine son verilmesi lazımdı. Siyonistler önce Osmanlı'yla anlaşmayı denemişler, ama Halife Abdülhamid'in sert tepkisi onları daha kesin çözümler aramaya mecbur bırakmıştı. Sultan Abdülhamid’i düşürebilmek için ona karşı gelişen seküler ve ulusçu muhalefeti, İmparatorluk sınırları içinde özellikle de Selanik'te yaşayan Yahudiler ve de mason locaları yoluyla örgütleyip destek çıkmışlardı. Halife'nin tahtından indirilmesinin ardından da olaylar çorap söküğü gibi hızlanmıştı. Masonlar ve Siyonist odaklar askeri darbeyle iktidarı ele almış ve gözünü bürüyen hırstan dolayı savaşmak için bahane arayan paşaları kullanarak, İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'na sokmuşlar ve Filistin cephesinde İngiltere'yle savaştırarak Kutsal Topraklar'ı İngiliz egemenliğine bırakmışlardı.

Filistin İngiliz egemenliğine girip orada bir "Yahudi vatanı" kurmayı va’ad edince, Siyonizm, Mesih'in gelişinin hazırlığını, yani Sürgünlerin Toplanmasını hızlandırdı. Ancak ortada bir sorun vardı, "sürgünler", özellikle de rahatları yerinde olan Avrupa Yahudileri Filistin'e dönmeye pek yanaşmamışlardı. Bu sorunun çözümü için, Avrupa'da gittikçe yükselen aşırı sağcı ve ırkçı akımlarla örtülü bir işbirliği yapılacaktı. Çünkü bu aşırı ve kafatasçı akımlar, kendi ülkelerinde "ırk saflığı" oluşturmak istiyorlar ve bu nedenle de başta Yahudiler olmak üzere azınlıkları sürgün etmek gerektiğini düşünüyorlardı. Siyonistler de bu Yahudileri Filistin'e götürmek istediklerine göre, iki taraf arasında doğal bir paralellik kurulmuş durumdaydı. Bu paralellik bir ittifaka dönüştü ve Nazi Almanya’sı ile yapılan işbirliği sayesinde Filistin'e yapılan göçte büyük bir artış sağlandı. Naziler'in Yahudileri göç ettirmek için kullandıkları antisemit propagandalar ise tüm dünya Yahudilerine, diasporanın güvenilir olmadığı yönünde bir telkin olarak kullanıldı. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru üretilen Soykırım masalı ise hem Yahudiler hem de Yahudi olmayanlar için Kutsal Topraklar'a göçü onaylamayı sağlayacak önemli bir psikolojik baskıydı.

Her şey kehanetlerdeki gibi gerçekleşti. Yahudiler, bu işe gönüllü olarak yardım eden milletlerin aracılığıyla Filistin'e taşınmış ve burada bir devlet kurmuşlardı. 1967'de ise Kudüs'ün tamamını, dolayısıyla Süleyman Tapınağı'nın mekânını 19 yüzyıllık bir aradan sonra işgal altına almışlardı. Filistin cephesinde bunlar olurken, Siyonistler bir yandan da dünyanın en büyük politik ve askeri gücü olmaya doğru giden ABD üzerindeki denetimlerini gittikçe artırıyorlardı. Sahip olduğu Püriten mirası sayesinde Amerika onların egemenliğine girmeye son derece uygun bulunmaktaydı. Bu egemenliği tam olarak kurabilmek içinse, Amerika içinde çeşitli örgütler kurmuşlardı. Masonluğu Eski Dünya'dan Amerika'ya onlar taşımıştı. Bu arada ilginç bir manevra daha yaparak, kendi kıtasının dışına adım atmayan Amerika'yı emperyal bir güç haline sokmuşlar, onu "yayılmaya" zorlamışlardı. Amerikan emperyalizmini körüklemek ve de kontrol altında tutabilmek için, yüzyılın başlarında CFR'yi oluşturdular. Amerikan dış politikasını Yahudi önde gelenleri için bir "taşeron" haline getirmeyi amaçlayan bu örgütün dışında, yüzyılın ikinci yarısında, Amerika'nın İsrail'e olan desteğini denetlemek için başta AIPAC olmak üzere çeşitli lobi kurumları yapılandırdılar. Etkileri öyle arttı ki, sonunda Amerika, "goyim olmayan" bir hükümet, yani gizli bir Yahudi şebekesi tarafından yönetilmeye başladı.

Dünyanın iki "goyim olmayan" hükümeti, yani İsrail ve ABD, 20. yüzyıl içinde bir de Üçüncü Dünya'da büyük bir savaş başlatmışlardı. Çünkü Üçüncü Dünya halkları, bu Siyonist Dünya Düzeni'ne karşı doğal bir muhalefet oluşturuyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde, kendi halklarını işkence ve soykırıma tâbi tutan diktatörler başa geçirildi, iç savaşlar kışkırtıldı. Bu, bir anlamda yeryüzünün Mesih'in gelişi için hazırlanmasıydı. Çünkü Mesih geldiğinde, Yahudi inanışına göre, tam bir Sosyal Darwinistik düzen kurulacak ve tepesinde Yahudilerin yer aldığı bir hiyerarşi oluşturulacaktı. Yahudilerin beklediği bu Mesih, aslında Kur’an'da anlatılan Firavun’u yansıtmaktaydı. “Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı” (Kasas Suresi, 4) ayetinde tarif edilen türde bir bozgunculuğun faili olmuşlardı. Ancak özellikle son yıllarda ortaya çıktı ki, Düzen'in felsefi dayanaklarına karşı çıkan tek önemli güç İslam'dı. Öteki din ve ideolojiler Yeni Seküler Düzen'e itaat etmeye razıydı ve bu Düzen'i eleştirecek bir zihin yapısından uzaklardı. Bu nedenle, Düzen'in patronları, yani İsrail güdümlü güç odakları, kendisine bir numaralı hedef olarak İslam'ı ve Müslümanları seçmiş durumdaydı. Dünyanın farklı bölgelerinde Müslümanlara karşı girişilen saldırıların hep İsrail ile bağlantılı oluşu, bunun açık bir ispatıdır.

Bu durum, Mesih Planı'nın stratejik yönünün, “Yahudi Siyonistlerin kontrolündeki Düzen ile Müslümanlar arasında bir çatışma gerektirdiğini” ortaya koymaktaydı. Samuel Huntington'ın gündeme getirdiği "Medeniyetler Çatışması" tezinin yakın gelecekte Batı ve İslam medeniyeti arasında büyük bir çatışma öngörmesi de buna dayanmaktaydı. Mesih'in gelişi için gerekli olan kehanetler birbiri ardına oluşmuş durumdadır ve bugün yerine getirilmesi gereken son bir kehanet olarak; Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşası kalmıştır. Siyasi Siyonizm’i formüle eden Kabalacı Hirsch Kalischer'e göre ve diğer Kabalacıların da kabul ettiği gibi Yahudilerin Kudüs'ü ele geçirdikten sonra yerine getirmeleri gereken son kehanet budur ve bunun da yapılmasının ardından Mesih'in gelişi an meselesi olacaktır. İşte Mesih Planı'nın Müslümanlar ile Yahudileri karşı karşıya getiren kehanetsel yönü buradadır, çünkü Siyonistlere göre Tapınak'ın inşası için, onun eski yerinde bugün duran iki İslam mabedinin, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'nın yıkılması lazımdır. Bu ise dünya Müslümanlarının asla kabul etmeyeceği bir olaydır. Konuyla ilgilenen pek çok uzmanın söylediği gibi İsraillilerin Tapınak Tepesi'ndeki (Temple Mount) İslam mabetlerini yıkmaları, büyük olasılıkla bir çatışmanın başlangıcı olacaktır. Kuşkusuz bizim temennimiz, böyle bir çatışmanın asla yaşanmaması ve hem Yahudilerin hem de Müslümanların Kutsal Topraklar'da barış içinde bulunmalarıdır.

Siyonist Tapınak'ın İnşasına Hazırlık Hızlanmıştı!

1984 yılının 27 Nisan’ında İsrail'de oldukça ilginç bir örgütün varlığı ortaya çıkmıştır. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması üzerine tutuklanmışlardır. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria'daki iki Arap belediye başkanının arabasına bomba koyarak suikast yapmışlardı, 1983 yılında ise Hebron kentindeki İslam Koleji'ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş, otuz üç tanesini de yaralamışlardı. Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit'in tüm bunlardan çok daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu anlaşılmıştı. Örgüt, Doğu Kudüs'ün, Müslümanların Harem-i Şerif, Yahudi ve Hristiyanların ise Tapınak Tepesi (Temple Mount) adını verdikleri mevkiinde yer alan iki İslam mabedini; Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’yı havaya uçurmak için çok sofistike bir plan hazırlamıştı. Mabetlerin mimarı yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri'ndeki bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs Sahra'yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı patlayıcı Kubbe'nin belirlenmiş yerlerine konulacaktı. Gerekirse Mescid-i Aksa'yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi'ler ve göz yaşartıcı bombalar kullanılacaktı. Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının katılımıyla yapılacaktı.

Machteret Yehudit'in iki önemli lideri vardı; Yeshua Ben-Shoshan ve Yehuda Etzion. İsrailli yazar Ehud Sprinzak, “The Ascendance of Israel's Radical Right” adlı kitabında bu ikilinin kimliklerini incelerken, birer Kabalacı oluşlarına, özellikle de hareketin ruhani lideri sayılabilecek olan Yeshua Ben-Shoshan'ın Kabala üzerindeki derin çalışmalarına dikkat çekiyorlardı. Bu iki Kabalacı'nın bir diğer ortak özellikleri ise İsrail radikal sağının en önemli politik organizasyonu ve "Kabalacıların partisi" olan Gush Emunim'e bağlı oluşlarıydı.[1] Ehud Sprinzak, Yeshua Ben-Shoshan'ın Gush Emunim liderlerinin inandıkları ama açıkça söylemeyi sakıncalı buldukları bazı konuları fütursuzca gündeme getirdiğini açıklamıştı. Bunların başında yakın gelecekte kurulacak olan "İdeal İsrail Devleti" projesi vardı: Yeshua Ben-Shoshan, Tapınak'ın yeniden inşasının ardından, İsrail'in, 70 bilge Kabalacıdan oluşan Sanhedrin kurulu tarafından yönetilecek bir Yahudi teokrasisine dönüşeceğini vurgulamıştı. Bu, Gush liderlerinin de hesapladıkları şeydi ama bunu açıkça söylemeyi asla uygun bulmamışlardı.[2]

Kısacası, Machteret Yehudit'in üyeleri, herkesin yapmak istediği bir işi, sabırsızlıkları nedeniyle, uygun olmayan bir zamanda yapmaya kalkmışlardı. Bu nedenle, aslında, gerek Gush Emunim gerekse İsrail hükümeti, Machteret Yehudit'e ve eylemine gizli bir sempati ile bakmışlardı. İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan Yitzhak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şu açıklamayı yapmıştı: "Hepsi harika insanlar, ama bir hata yaptılar." Gush Emunim'in önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yorumunda bulunmuşlardı.[3] Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, "Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek" diye yazmıştı.[4] 1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri Knesset üyesi politikacılardı. Her partiden, hatta "solcu ve laik" ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi'nden bile çok sayıda Knesset üyesi bu "harika insanları" hapisten çıkarmak için çalışmışlardı, sonuçta birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakılmışlardı.

“Bugün, Yahudilerin bu konudaki çalışmalarını, Mescid-i Aksa'nın mihrap yönündeki penceresinden aşağı bakınca rahatlıkla görebiliyorsunuz... Bu bölgede çok sayıda buldozer ve hafriyat araçları çalışıyor... Bu kazı alanının görüntülerini çekmeye çalışırken, çok sayıda İsrail askerinin, başlarında beyaz gömlekli bir arkeologla beraber Mescid-i Aksa'ya doğru ilerlediklerini gördük... Bir kapıdan Mescid-i Aksa'nın altına giriverdiler. Aksa'nın içinde namaz kılan Müslümanların bizlere söyledikleri 'bunlar bir gün bizi Aksa ile birlikte göçürecekler' sözleriyle neyi kastettiklerini şimdi anlıyorduk... Kazı çalışmalarının yapıldığı mahale inip bilgi almak istiyoruz, ancak Müslüman olduğumuzu anlayınca yaklaşmamıza bile izin verilmiyor. Filistinli Müslümanlar da bu mahale giremedikleri için onlar da kazının hangi boyuta ulaştığı ve Mescid-i Aksa'nın altının ne kadarlık kısmının oyulduğunu bilmiyorlar. İsrail, Mescid-i Aksa'ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde... İslam ülkelerinin topyekûn cephe almasından çekiniyor... (Bu nedenle) Tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak.”[5]

Bu Siyonist Tapınak'ın inşa edilmesi için Kudüs’teki İslam mabetlerinin yıkılması konusunda, Yahudiler yalnız sanılmasındı. Tarihsel müttefikleri de bu konuda onlarla aynı düşünceleri paylaşıyorlardı. Amerikalı Evanjelikler, Tapınak'ın inşası konusunda her zamanki gibi "kraldan çok kralcı" tavrını gösteriyor ve bunun için İsrail'e her türlü desteği veriyorlardı. Kudüs Tapınağı Vakfı'nın ikinci adamı ise genel sekreter olan Stanley Goldfoot adlı eski bir Stern teröristi olmaktaydı. 1940'lı yıllarda Siyonist terör örgütü Stern'in saflarında King David Oteli'nin bombalanması gibi kanlı eylemler gerçekleştiren Goldfoot, Tapınak'ın inşası için büyük çaba harcayan Yahudilerden biri konumundaydı. Ancak ilginç bir durum vardı: Goldfoot görünüşte bir ateistti ve inançsızdı. Ancak buna rağmen Eski Ahit'ten ayetler göstererek “Kudüs'ün Yahudilere ait olduğunu ve burada Müslüman mabetlerinin bulunmasının kabul edilemez olduğunu” yazıp konuşmaktaydı. Kabalacı Haham Shlomo Chaim Hacohen Aviner Siyonist Tapınak'ın önemini şöyle anlatmıştı: "Unutmamalıyız ki, sürgünlerin toplanması (diaspora Yahudilerinin İsrail'e getirilmesi) ve devletimizin kuruluşunun tek bir kutsal amacı vardır: Tapınak'ın yeniden inşasıdır. Piramidin tepesinde, Tapınak bulunmaktadır."[6]

Kudüs Tapınağı Vakfı, Amerikalı Evanjeliklerden topladığı bağışları işte bu Kabala merkezine ulaştırıyorlardı. Vakfın, 1984 yılında Mescid-i Aksa'yı havaya uçurmak üzereyken tutuklanan Machteret Yehudit'le yakın ilişki içinde oldukları saptanmıştı. Hatta daha sonra mahkemeye çıkartılan Machteret Yehudit üyelerinin avukatlarının bir kısmının paraları da vakfın fonundan karşılanmıştı. Kısacası, İsraillilerin Mescid-i Aksa'yı yıkmaya yönelik girişimlere, sayıları 50 milyon civarında olan Amerikalı Evanjelikler tarafından güçlü bir biçimde destek çıkılmaktaydı. Yahudilerin öteki tarihsel müttefiki olan masonluğun bu konuda da Yahudilerin yanında yer alıyor olması, olayın bir başka önemli boyutunu oluşturmaktaydı. Tüm ideolojisini, sembollerini ve ritüellerini Süleyman Tapınağı'na dayandırmış olan masonluk açısından, Tapınak'ın yeniden inşası, yeryüzündeki en büyük hedeflerden biri sayılmaktaydı. Bu konu üzerinde masonik kaynaklarda da zaman zaman durulmakta ve Siyonist Tapınak'ın yeniden inşasının örgütün temel amaçlarından biri olduğu vurgulanmaktaydı.

Kuşkusuz Tapınakçılar'ın söz konusu "yeryüzü Kudüs'ü" planı, Kabalacılar'ın yürüttüğü Mesih Planı'nın başka bir yansımasıydı. Ve eğer Tapınakçılar ve de onların modern versiyonları olan masonlar bu "yeryüzü Kudüs'ü"nün 2023 yılında başlayacağını hesaplıyorlarsa, İsrail'in Mescid-i Aksa'yı yıkmasına da canla-başla destek olmaları normal karşılanmalıdır. Çünkü "yeryüzü Kudüs'ü"nün, yani Kudüs'ten yeryüzüne yayılacak Mesihi Yahudi egemenliğinin anahtarı, Kudüs'teki Tapınağın yeniden inşasına bağlıdır. Evanjelik ya da mason çevrelerinin dışında, İslam'la bir "medeniyetler çatışması" içine girecek olan Batı dünyası da, genel olarak, maalesef bu olaya sıcak bakmaktadır. Sonuçta, görünen odur ki, İsrailliler iyi bir zamanlama ve "biz istemeden oldu" gibi bir açıklama ile Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldırmaya ve yerine kısa sürede eski Tapınak'ın bir kopyasını yeniden yapmaya hazırlanmaktadır. Kudüs'teki Kabala tekkesi Ateret Cohanim'de Hz. Süleyman zamanında Tapınak'ta yapıldığı öne sürülen tören ve ritüellerin provalarının yapılıyor oluşu da bununla alâkalıdır.

Şimdi Sn. R. Tayyip Erdoğan’ın ve AKP iktidarının, İsrail’le normalleşme adımları, Siyonistlerin bu Şeytani amaçlarını maalesef kolaylaştırmaktaydı. Peki, İyi Parti kurmaylarının bu Abdülhamid düşmanlıkları kimlerin işine yaramaktaydı?

Uzun yıllar Kudüs'te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz, bu konudaki gözlemlerine dayanarak şunları aktarmıştır:

“Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak'ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok, ama yakında yaşanacaktır. İslam’ın kutsallarını yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak kuracaklardır. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum ama yapılacaktır.”[7]

Houston İkinci Baptist Kilisesi'nden rahip James E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak'ı inşa etmek istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle değil, Aksiyon'un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını vurgulamaktadır: "Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını görmek istiyorlardı. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı'dan gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir şekilde gerçekleşmiş olacaktı. Ama dışarıdan müdahale ile yıkılması da planları arasındaydı."[8]

Sonsöz:

Zerre iz’anı ve insafı olanlar lütfen yanıtlasınlardı:

Bu Siyonist İsrail’le Normalleşme açılımları yapan Sn. Dindar kahraman Erdoğan’ın da… İkide bir, İsrail’in kurulmasına fırsat vermediği için, kasıtlı bir karalama kampanyasına uğratılan Sultan Abdülhamid düşmanlığını kusan İyi Parti yönetici takımının da, yularları aynı Siyonist odakların elindeymiş gibi davranmaları nasıl yorumlanmalıydı? Veya yetkililer bu durumu nasıl yanıtlayacaklardı?

 


  [1] Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why, 1.b., New York: Pantheon Books 1987 s. 5.

  [2] Ibid.

  [3] Stephen Green, Taking Sides: America's Secret Relations with a Militant Israel, New York: William Morrow and Company, 1984, ss. 107-114.

  [4] Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 7.

  [5] E. A. Bayne, Four Ways of Politics, New York: American Universities Field Staff, 1965, s. 247.

  [6] Andrew Cockburn, Leslie Cockburn, Dangerous Liaison: The Inside Story of the U.S.-Israeli Covert Relationship, New York: Harper Collins Publishers, 1991, s. 102.

  [7] Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 12.

  [8] Ibid., s. 16.

 

Makale Paylaşım Sayısı: 348

SON YORUMLAR