Yerli tohum üretimi yasaklanıyordu!
Geçen sene Giresun’un Espiye ilçesinde kurulan haftalık pazarda kendilerine ayrılan yerde ürettikleri lahana, kıvırcık, maydanoz, yeşil soğan, tohum ve fidelerini satan köylü çiftçilere, İl Gıda ve Hayvancılık Müdürlüğü’nden gelen ekiplerce fidelerin ve tohumların satışının yasak olduğunun tebliğ edilmesi köylü çiftçileri şaşkına çeviriyordu. Bu uygulamanın nedeni; 2006 yılında TBMM’de yasalaştırılan ve tohum tekelinin önünü açan, 5553 Sayılı Tohumculuk Kanunuydu. Ve sadece Giresun’da değil, Türkiye’nin tüm bölgelerinde ve illerinde bu sorun yaşanıyordu. TBMM’de 31 Ekim 2006 tarihinde kabul edilen 5553 sayılı Tohumculuk yasası 8 Kasım 2006’da yürürlüğe giriyordu. Bu arada 2007 başında “Tohum alanından kamunun çekilmesinin ve sektörün tümüyle çok uluslu şirketlere verilmesinin, yerli tohum çeşitliliğini yok edeceği” gerekçesiyle Anayasa mahkemesine dava açılıyor, ama Yüksek mahkeme Ocak 2011’de aldığı kararla sadece kısmi iptal getiriyordu. Yasa kısmen iptal edilse de esas sorunlu kısım halen yürürlükte bulunuyordu. Bu yasaya göre köylü, kendi ürettiği tohumu ya da fideyi satamıyordu, ancak başka köylülerle TAKAS yapabiliyordu. Genleriyle nasıl oynandığı bilinmeyen tohumları genellikle İsrail’den tonla döviz ödeyerek satın alan AKP iktidarı, ekip diktikten sonra gerekli olan gübre ve zirai mücadele ilacını da aynı yerlerden yani Yahudi şirketlerden temin ediyordu.
Yerli tohum satan üreticiye hapis şoku
Bu gelişmeler üzerine Türkiye’deki üreticilerin yerli tohum konusundaki sıkıntılarından yola çıkılarak geliştirilen “Yerel Tohum Üretimi ve Takas Projesi”nin çalışmalarına başlanıyordu. Muğla’nın Fethiye ilçesine bağlı, Seki beldesi ile Kayaköy, Yaka ve Nif köylerinde yürütülecek olan projeyle, hibrit tohum kıskacındaki üreticilerin yerel tohumlarla üretim yapmaları teşvik edilirken, tüketicilere de daha sağlıklı ürünler sunulması hedefleniyordu. İlgililer 2006 yılında çıkartılan tohum yasasının ardından yaşanan sıkıntılar üzerine bölge köylerinde incelemeler yaparak böyle bir girişimde bulunmaya karar verdiklerini dile getiriyordu. Üretimde hibrit tohum kullanan üreticilerin, bu tohumlardan elde ettikleri ürünleri kendilerinin yemediğini ortaya çıkıyordu. Bu, Türk tarımının içinde olduğu durumu gösteren trajik bir örnek oluşturuyordu. Üretici köylümüz tarlasını ekmekten vazgeçiyor, ekmediği ürün bedeli karşılığı devletten aldığı parayla yetinmek zorunda kalıyordu. Senelik verilen para öyle yüksek miktar değil ancak üretici öyle bir durumda ki, ektiği zaman hasat sonu elde ettiği gelir, neredeyse devletin verdiği “ekilmemiş alan parası” kadar bile tutmuyordu.
Tohum yasası ile küresel şirketlere pazar yaratılıyordu.
Ocak 2004’te çıkartılan 5042 sayılı ‘Islahatçı Haklarının Korunması Kanunu’ ile birlikte 3 binden fazlası endemik olmak üzere 11 bin çeşit bitki türünü barındıran Anadolu toprakları bu yasayla birlikte devlet eliyle çok uluslu tohumculuk şirketlerine açılıyor, ardından ise, Ekim 2006’da yasalaşan 5553 sayılı Tohumculuk kanunu ile tohum ıslahı yapan şirketlerin hakları düzenlenerek devlet eliyle ıslahçı şirketlere pazar yaratılmasının güvencesi sağlanıyordu. Aslında “çiftçilik ertesi yıl kullanılacak tohumun bir önceki yılın mahsulünden ayrılıp saklanmasıyla yapılıyordu. Üreticimiz yıllardır hasadının bir kısmını satıyor, bir kısmını kendi tüketiyor, bir kısmını da tohum olarak bir sonraki seneye ayırıyordu. Aynı tarlada her sene aynı ürün ekmemek içinde takas yapıyordu. İşte bu bir dayanışma oluşturuyordu. Şimdi tam da yok edilmek istenen buydu. Üretici, yeni düzende Kısır-F1 hibrit tohumlarla uluslararası tohum şirketlerine bağımlı, kendi toprağında tarım işçisi konumuna itiliyordu. Söz konusu yasal düzenlemeler “tohuma kayıt ve sertifika şartı” getiriliyor, üreticiye verilen 5 yıllık geçiş süreci Ekim 2011’de doluyordu. “Kayıt altına alınacak tohumun değişmeksizin aynı kalması” şartı dayatılıyordu. Oysa doğada tohumlar aynı kalmıyor, tozlaşma, arılar vs. ile yıldan yıla bile değişiklik gösteriyordu.
Yerel tohum satan üreticiye para ve hapis cezası
Ayrıca; “Patent almamış kayıtlı olmayan tohumla üretim gerçekleştirenlere satış yapamazsınız” şartı getiriliyordu. Yasa varsa yaptırım da vardır, uyulmazsa cezası olacaktır. Çiftçimiz F1-Hibrit tohumu almayıp kendine ait yerel tohumu satmaya kalkarsa bu yasanın 12. Maddesine göre ilk etapta 10 bin TL para cezası verilecek, tekrarı halinde ise 5 yıl faaliyetten men edilecek ve tohumlara bakanlıkça el konulacaktı. Eğer tohumların imhasına karar verilirse, bunları Bakanlık imha edecek ancak masraflarını çiftçi karşılayacaktı. Çiftçi borcunu ödeyemezse haciz ve hapisle cezalandırılacaktı.
İşte AKP’nin Çıkardığı Tohumculuk Kanunu.
Kanun numarası: 5553. Kabulü: 31.10.2006. Resmi Gazete numarası: 26340. Resmi Gazete tarihi: 08.11.2006
Nasıl oluyor da bir ülke bir tek kurşun atmadan böylesine işgal edilebiliyordu? Konu daha iyi anlaşılsın diye, bu “kanun”da neler yazdığına geçmeden önce, bir başka iki kanundan söz etmek gerekiyordu. Bunlardan birincisi, ABD’nin, Irak’ı işgal ettikten hemen sonra çıkarttığı “Tohum Yasası” oluyordu:
1- Bu yasa ile, “çokuluslu tohum şirketleri”Irak’ın tohum üretim piyasasına egemen oluyordu. Oysa bir ülkenin bitki örtüsünün biyolojik çeşitliliği ve bu çeşitliliğin güvenliği, o ülkenin geleceği sayılıyor ve egemenlik haklarının içinde yer alıyordu.
2- Oysa, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin 1925 yılında çıkarttığı bir kanunda şöyle deniyordu:
HER NEVİ FİDAN VE TOHUMLARIN MECCANEN TEVZİİ (parasız dağıtılması) VE DEVLET UHDESİNDE (elinde) BULUNAN ARAZİNİN FİDANLIK İHDASI İÇİN ZİRAAT VEKÂLETİNE VE İDAREİ HUSUSİYELERE (özel idarelere) BİLABEDEL (bedelsiz) TEVFİZİ (verilmesi) HAKKINDA KANUN: Kanun numarası: 682. Kabulü: 2.12.1925. R. Gazete numarası: 244. R.G. Tarihi: 14.12.1925
Ve işte görün Türkiye AKP eliyle, nereden nereye getiriliyordu? 1924’te “Milli Mücadele”yi zafere ulaştıran yurtsever meclis, her nevi [yerli] fidan ve tohumun bedava olarak dağıtılmasını yasa haline getiriyordu! Ve ardından da, devlet arazilerinin fidanlıklar oluşturulması (yerli tohum üretilmesi) için Tarım Bakanlığı’na devrini hükme bağlıyordu. Ama bugünün pek sayın parlamentosu ise, yeni tohumculuk yasasıyla yerli ziraatı ve çiftçimizi yabancılara mahkûm ediyordu. Çünkü bu kanun şöyle diyordu: Bundan böyle bahçelerinde domates, biber, lahana… Ve tarlalarında buğday, arpa, mısır… Ve meyve bahçelerinde erik, kayısı, şeftali yetiştirenler, kendi ürettikleri [yerli] tohum ve fidelerini kullanamayacaklardı! Bu tohumları, ancak ve mutlaka, belirlenecek olan çok-uluslu şirketlerden ithal etmeye mecbur olacaklardı. Peki vatandaş bu kanunu dinlemediğinde ne olacaktı? Kanunun ceza hükümleri, oldukça ağırdı!
Tarım ve Hayvancılık köreltilince Doğu ve Güneydoğu kaçak Esrar ekimine yöneliyordu!
Değerli dostum ve duyarlı insan Hacı Ramazan Yıldırım şunları aktarıyordu: Bizim Palu (Elazığ) Genç (Bingöl) ve Lice (Diyarbakır) yöresinde işsiz, çaresiz ve manevi eğitim ve disiplinden nasipsiz gençler, maalesef kolay ve rahat para kazanmak ve lüks yaşamak hatırına kaçak esrar (Hint Keneviri) ekimine başlıyordu. Bunun için özellikle dağlık ve ormanlık alanlar tercih ediliyordu. İnsanlar silahlanıp bu esrar tarlaları başında nöbet bekliyor, olgunlaşınca kesilip kurutulan ve toz halinde saklanıp PKK’ya ve diğer alıcılara satılan uyuşturucu hammaddesinden kazanılan haram parayla geçim sağlanıyordu. İşin daha da üzücü ve ürkütücü tarafı, bu uyuşturucuları bölgedeki genç delikanlılar, gelinlik kızlar ve hatta evli kadınlar bile kullanmaya başlıyor, böylece ahlaki rezalet ve ailevi felaketler hızla yayılıyordu. Bir zamanlar ulema ve evliya yatağı olan Seraçur, Gökdere, Heylan, Parsiyan, Kileban, Hor ve Sarcan gibi yörelerde bugün kaçak esrar ekimi (Hint Keneviri) ve uyuşturucu ticareti yapılıyor ve bu melanete fetva veren bazı mollalar bile çıkıyordu. Bölgemizde tarım ve hayvancılığın kökü kurutulunca, fabrikalar kapatılınca, dini duygular ve ahlaki olgular da giderek zayıflayınca, üstelik PKK’ya da meşruiyet ve mazeret kazandırılınca gençlerimiz böylesi tuzaklara kolayca kapılıyordu. Bu yüzden binlerce gencimiz zindanlarda ömür çürütüyordu.
2014 Yılında Zeytin Fidanı Ekmek Yeniden Yasaklanıyordu!
Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında hazırlanan ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketi oluyordu. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı alıyordu. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üreticisi sayılıyordu. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfediyordu. Marshall yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıydı. Buna şart olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kuruluyor. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılıyordu. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınıyor ve mısırözü yağı TL karşılığı satılıyordu. Böylece insanımız zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırılıyordu. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmıyordu. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biri oluyordu.
25 Dekardan az zeytinlikler Ranta kurban ediliyordu!
Abdullah Doğan, 3572 sayılı yasada yapılacak değişiklikle 25 dekarın altındaki zeytinlik alanların yasa ile rant odaklı ticari faaliyetlerin gözbebeği olan enerji ve maden şirketlerine açılarak talan edileceğini söylüyordu. Abdullah Doğan, TBMM Alt Komisyonu’nda görüşülmekte olan 3572 sayılı yasada yapılacak değişiklikle ilgili konuşurken; Zeytinin dünyanın bütün alanlarında üretimi mümkün olmayan ve yalnızca Akdeniz’in kuzey bölgesinde yetişebilen tarımsal bir ürün olduğuna dikkat çekiyor, dünyadaki zeytin üretiminin yüzde 95’lik bir oranla Kuzey Akdeniz ülkelerinde gerçekleştiğini belirterek, bu ülkelerin başında İspanya yüzde 26’lık oranla birinci sırada yer alırken, İtalya’nın yüzde 23, Yunanistan’ın yüzde 15, Türkiye’nin yüzde 9, Tunus’un yüzde 8, Fas’ın yüzde 5’lik oranlarla zeytin üretimi gerçekleştirdiğini vurguluyordu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre Türkiye’de 7 milyon 984 bin 926 dekar zeytin alanı olduğunu kaydeden Doğan, zeytinyağı üretiminin dünyada 1 milyon 500 ton civarında olduğunu ve Türkiye’deki üretimin 200 bin ton olduğunu kaydediyordu. Zeytinyağı üretiminin yapıldığı ülkelerde kişi başı zeytinyağı tüketimi 10-12 litre iken, Türkiye’de bu rakamın 2 litre olduğuna dikkat çeken Doğan, Türkiye’nin önemli bir ham yağ ithalatçısı olduğunu ve zeytinyağının bu açığı kapatmakla birlikte zeytinyağında dış ülkelere ihtiyaç olmadığını belirtiyordu.
3573 sayılı “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılatılması” hakkındaki yasada 1 dekarlık alanda 10 adet zeytin ağacı olması durumunda mevcut arazinin zeytin alanı olarak kabul edildiğini anımsatan Abdullah Doğan, “Şu an TBMM’nin alt komisyonunda görüşülmekte olan 3572 sayılı yasada yapılacak değişiklikle zeytinin alanları 25 dekar olarak kabul edilecek, bu alanın altında kalan zeytin alanları yasa ile rant odaklı ticari faaliyetlerin gözbebeği olan enerji ve maden şirketlerine imara açılarak, yağmalanacaktır.Ülkemizde zeytin bahçelerinin ortalama büyüklüğünün 12 dekar olduğu dikkate alındığında, bu yasayla beraber zeytin varlığımızın yarısı yasanın kapsamı dışına çıkacaktır. Bu yasa ile önemli bir tarım, sanayi, ticaret ve istihdam alanı olan zeytincilik sektörü büyük ölçüde zarar görecek, yaşamlarını zeytinliklerden sağlayan çiftçiler mağdur olacaklardır. Zeytin ağaçlarının sökülmesi sonucunda toprak yapısı bozulacak ve alanlar erozyona açık hale sokulacaktır. Tasarının kanunlaşması halinde ülkemizde istihdam azalacak, yağ açığı daha da artacak, tarım toprakları amacı dışında kullanılacaktır” diye uyarıyordu
Zeytinciye Yeni Bir Komplo Kuruluyordu!
16 Haziran’da, zeytincileri çok yakından ilgilendiren bir yasa tasarısı TBMM’ye gönderiliyordu. Anlaşılan hükümet bu yasa tasarısını TBMM’den geçirmek için çok uygun(!) bir zamanı seçiyordu. Herhalde “Nasılsa, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve Irak vahşeti nedeniyle ülkenin gündemi çok yoğun. Fazla dikkat çekmeden bu tasarıyı TBMM’den geçiririz!” diye düşünülüyordu. Hükümet, var olan Zeytin Yasası’nın değiştirilerek zeytinliklerin talan edilmesi için daha önce de bir girişimde bulunmuştu. O zaman bir yönetmelik değişikliğiyle bunu sağlamaya çalışmış, ancak açılan dava sonucu Danıştay bu değişikliği 2013 yılında iptal ediyordu. “Madem, yönetmeliği iptal ettirdiniz biz de yasasını çıkarırız. Hem de, daha da ağırlaştırırız!” mantığı ile hareket ediliyordu. Tasarıda artık, yönetmelikte yaptıkları gibi sözcüklerin arkasına saklanılmıyor, zeytinliklere vuracakları darbe net olarak anlatılıyordu.
Bu yasa değişikliği TBMM’den geçerse, zeytinliklerin başına şunların gelmesi kaçınılmaz görünüyordu;
1- 25 dönümden daha küçük zeytinlikler artık zeytin sahası olarak kabul edilmiyor ve zeytinliklere 3 km’den yakın alanlar da koruma alanı olmaktan çıkarılıyordu. Bu yasanın yürürlüğe girmesi ile başta Kuzey Ege ve Güney Marmara’da olmak üzere tüm zeytinlikler, yer altı ve yer üstü, her türlü yıkım, kırım ve uygulamaya açık hale getiriliyordu. Eskiden zeytin alanlarında, sadece zeytinyağı tesislerine izin verilirken artık zeytinliklere her tür işletme kurulabiliyordu.
2- Zeytin sahalarını talana ve yıkıma açmak için hükümetin kullandığı gerekçe; “Kamu Yararı” oluyordu. Yasa tasarısında, zeytin sahalarının hangi faaliyetler için kullanılabileceği şöyle sıralanıyordu;
a- Jeotermal kaynaklı teknolojik sera yatırımları
b- Kamu yararı kararı alınmış (bu karar, valilerin başkanlığında bürokratlardan oluşacak bir ‘Kurul’ tarafından verilecek!) madencilik çalışmaları.
c- Petrol ve doğalgaz arama ve işletme çabaları.
d- Savunmaya yönelik stratejik ihtiyaçlar…
e- Doğal afet sonrası geçici yerleşim alanları.
f- Yol altyapı ve üstyapı hazırlıkları.
Bu kanunla zeytinliklere kurulacak olan tesislerin kararı “Zeytinlik Sahaları Koruma Kurulu”nca alınıyordu. Bu kurulun her ilde valinin başkanlığında ve bürokratlardan oluşacağını söylersek, endişelerimiz daha da artıyordu. En küçük rant olayının bile Başbakan’ın kararıyla oluştuğu bir ortamda, büyük rantların yattığı, turizmcilerin ve madencilerin iştahının kabartıldığı zeytin bahçelerinin bu kanunla ne hale geleceğini kestirmek zor olmuyordu.
Türkiye Parsel Parsel Satılıyordu!
Tüm özelleştirme gelirlerinin yüzde 21’inin 2013’te elde edildiğini açıklayan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek geçen yılın özelleştirme tarihinde “rekor yılı” olarak kayıtlara geçtiğini belirtiyordu. Bakan Şimşek, özelleştirme uygulamalarını bundan sonra da aynı kararlılıkla devam edileceğini söylüyordu. Maliye bakanı, şans oyunlarını özelleştirirken, devletin artık oyun oynamaktan çıkıp tamamen denetleme görevine odaklanmasını amaçladıklarını bildiriyordu. Özelleştirme uygulamalarına ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulunan Şimşek, geçen yılın, özelleştirme tarihinde “rekor yılı” olarak kayıtlara geçtiğini anımsatarak, tüm özelleştirme gelirinin yüzde 21’inin 2013’te elde edildiğini kaydediyordu. Bakan Şimşek, bugüne kadar yapılan özelleştirme tutarının 60,2 milyar dolara ulaştığına işaret ederek, bu tutarın büyük bir bölümünün Hazineye transfer edildiğini hatırlatıyor, yani milli kazanımlarımızı yabancılara satmakla övünüyordu.
Anayasa Mahkemesi ‘Tohumculuk Kanunu’nu kısmen iptal ediyor, bir nevi ayıp savıyordu!
Anayasa Mahkemesi’nin tohumun küresel tekellerin eline geçmesine ve Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit eden tohumculuk yasasını iptal etmesi bekleniyordu. Ancak yüksek mahkeme kısmi iptalle yetiniyordu. Anayasa Mahkemesi, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı`nın, Tohumculuk Kanunu’ndaki bazı yetkilerini “özel hukuk tüzel kişilerine” devredebileceğine ilişkin hükmü, “denetim” yetkisinin devri yönünden iptal ediyordu. Bu hükmün uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazete’de yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına karar veriyordu.
Oybirliği ile alınan 2011/1 (Yürürlüğü Durdurma) kararına göre, Tohumculuk Kanunu`nun, 15. maddesinin birinci fıkrasında yer alan ve bakanlığın kanundaki bazı yetkilerini, “kısmen veya tamamen birliğe (Türkiye Tohumcular Birliği-TTB), kamu kurum ve kuruluşlarına, özel hukuk tüzel kişilerine veya üniversitelere; şartları belirlenmek kaydıyla, süreli veya süresiz olarak devredebileceğine” ilişkin hükümdeki “… özel hukuk tüzel kişilerine …” ibaresini, kanunun 8. maddesinde yer alan “denetim” yetkisinin devri yönünden iptal ediliyordu. Bu hükmün, uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazete`de yayımlanacağı güne kadar yürürlük durdurulmuştu. Yüksek Mahkeme, CHP`nin Tohumculuk Kanunu`nun iptalini istediği diğer maddelerinin yürürlüğünün durdurulmasına ilişkin taleplerinde ise yürürlüğün durdurulması talebini reddediyordu.
Tohumculuk Kanunu`nun 15. maddesinde, “Bakanlık, gerekli gördüğü hallerde, kanunun 5`inci, 6`ncı, 7`nci ve 8`inci maddelerinde belirtilen yetkilerini, kısmen veya tamamen birliğe (TTB), kamu kurum ve kuruluşlarına, özel hukuk tüzel kişilerine veya üniversitelere; şartları belirlenmek kaydıyla, süreli veya süresiz olarak devredebilir” hükmü bulunuyordu. Kanunun 8. maddesinde ise “Tohumlukları yetiştiren, işleyen ve satışa hazırlayan, dağıtan ve satan gerçek veya tüzel kişiler, bakanlık tarafından yetkilendirilir ve denetlenir” hükmü yer alıyordu. Anayasa Mahkemesi, bakanlığın, kanundaki “tohumlukları yetiştiren, işleyen ve satışa hazırlayan, dağıtan ve satan gerçek veya tüzel kişileri denetleme” yetkisinin “özel hukuk tüzel kişilere” devrine ilişkin bölümleri iptal etmiş oluyordu.
Tohumun ıslahı gerekli, ifsadı tehlikeli bulunuyordu!
Tüm orman ve meyve ağacı türlerinden tarım ekinlerine, çayır çimenlerden çiçeklere, ot cinslerinden sebze çeşitlerine, yüzbinlerce bitkinin TOHUM’ları, tam bir yaratılış harikası ve hayat sırrı gibidir. Özellikle tahıl, sebze ve meyve tohumlarının ıslahı, yani daha verimli ve kaliteli hale sokulması gerekli bir girişimken, aşırı kazanç hırsıyla tohumların genleriyle oynanması, doğal ve normal yapısının bozulması, yani “tohumların ifsadı” ise insan sağlığını tehdit eden bir çağdaş felaket haline gelmiştir. Özellikle AKP iktidarı ve Başbakanı döneminde:
“O işbaşına geçtiğinde, (iktidara geldiğinde ve hak davadan sırtını dönüp gittiğinde) yeryüzünde (ülkesinde ve bölgesinde) fesat çıkarmaya, ekini ve nesli helak edip bozmaya yönelip (şeytani bir gayret) gösterecektir. Oysa Allah fesat ehlini asla sevmemektedir.” (Bakara: 205) ayetinin haber verdiği fesatlık aynen zuhur etmekte, “ekinlerin ve nesillerin bozulması” ve tohumların ifsadı yönünde icraat yürütülmektedir.
“Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz Biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz. Böylelikle, bununla size hurmalıklardan, üzümlüklerden bahçeler-bağlar geliştirdik, (ayrıca) içlerinde çok sayıda meyveler vardır; sizler onlardan yemektesiniz. Ve (daha çok) Tur-i Sina’da (Akdeniz iklim kuşağında) çıkan bir ağaç (zeytin türü de yarattık); o yağlı ve yiyenlere bir katık olarak bitmekte (ürün vermekte)dir” (Mü’minun Suresi, 18-20)
Çevremizdeki tüm ağaç türleri ve bitki örtüleri bizlerin estetik zevkimize hitap etmelerinin yanı sıra, nefes almamızı sağlayan atmosferdeki dengeleri, oksijen miktarının yeterliliğini, fazla karbondioksitten zehirlenmememizi, atmosferdeki nemin rahatsız edici ölçülere erişmemesini, yaşadığımız yerdeki havanın çok soğuk ya da çok sıcak olmasının önlenmesini; yani şu anda pek çok yönden rahat bir yaşam sürmemizi büyük ölçüde bitkilerin varlığına borçlu olduğumuz, maalesef çoğu zaman unuttuğumuz bir gerçektir. Üstelik bitkilerin size olan faydası sadece bunlarla da sınırlı değildir. Bütün canlılar gibi biz de yaşamak için ihtiyacımız olan vitaminlerin ve minerallerin çok büyük bir bölümünü bitkilerden elde etmekteyizdir. Her insan bitkilerin temel kaynağı olan tohumu tanımakta ve bitkilerin tohumlardan oluştuğunu bilmektedir. Ancak nasıl olup da tahta parçasını andıran bir cisimden birbirine benzeyen ya da benzemeyen çeşit çeşit bitkinin çıktığını, bütün bu bitkilere ait bilgilerin tohumlara nasıl yerleştirildiğini, bu bilgilerin nasıl ayrı ayrı şifrelendirildiğini belki de hiç düşünmemiştir. Nasıl olup da tahta görünümlü bir cisimden tam ayarındaki tadıyla ve özel kokusuyla binlerce çeşit sebzeler ve meyveler çıkıvermektedir. Ağacı üreten, meyveleri ağaca yerleştiren, meyvelerin veya çiçeklerin şeklini, rengini belirleyen kimdir? Peki ya ağaç ile ilgili bilgileri eksiksiz olarak içindeki embriyoya yerleştiren tohumun kendisi midir?
Bu gibi sorular insanın aklına hiç gelmemiş olabilir. Ancak insan bu sorular üzerinde biraz düşününce, “Bir tohum ağaç üretmeyi nasıl bilir?” sorusunun cevabını da merak etmeye yönelecektir. Tahta parçası görünümündeki bir cisim nasıl olur da ürettiği ağacın nasıl bir şekle ve yapıya sahip olması gerektiğini belirleyebilir? İşte özellikle bu son soru oldukça önemlidir. Örnek olarak binlerce farklı bitki türü içinden herhangi bir elma ağacını düşünelim. Elma ağacı, bilindiği gibi toprağa atılan bir tohumdan üremektedir. Tohum, küçük bir cisimdir; ama nasıl olur bilinmez, o tohumun içinden belli bir süre sonra 4-5 metre uzunluğunda ve yüzlerce kilo ağırlığında dev bir ağaç meydana gelmektedir. Ağaçtaki elmalar, cilalanmış gibi duran pürüzsüz kabukları, kendine özgü aroması, içlerindeki şekerli su ile kusursuz birer meyvedir. Tohumun, kendisine oranla bu dev boyuttaki ağacı yaparken kullanabileceği tek malzeme ise ilk aşamada kendi içindeki yedek besin, sonrasında ise sadece toprak ve güneş ışığından ibarettir.
Elma örneğinde de görüldüğü gibi tohumlar, içinde taşıma sistemi bulunan, topraktaki maddeleri özümsemek için gereken köklere sahip ve son derece iyi tasarlanmış canlı bir varlık üretmektedir. İnsan bile, akıl sahibi bir varlık olarak, iyi bir ağaç resmi çizmesi gerektiğinde dahi zorlanır; bir ağacın köklerindeki ve dallarındaki ayrıntıları çizmek ise çok daha zor bir iştir. Ama tohum, bu son derece kompleks canlıyı bütün sistemleriyle birlikte, canlı olarak nasıl meydana getirmektedir. Oysa tohum, müstakil bir akla, şuura ve iradeye sahip bir varlık değildir. Bu durumda ağaçları ve bitkileri tüm çarpıcı sistemleriyle birlikte ortaya çıkaranın yani üretenin tohumun kendisi olduğunu iddia etmek divaneliktir. Eğer böyle bir iddiada bulunan olursa, bu durumda tohumun son derece -hatta insandan bile- akıllı ve bilgili bir varlık olduğu sonucuna varması gerekir. Evet tohumun içinde son derece üstün bir akıl ve kapsamlı bir bilgi gizlidir. Ancak bu akıl ve bilgi, elbette tohumun kendisine ait değildir. Tohumu meydana getiren maddelerin moleküllerinin, bu moleküllerin atomlarının akıl ve bilgi sahibi olduğu iddia edilemeyeceğine göre bu bilgi tohumun içine bir şekilde yerleştirilmiştir. İşte bu bilgiyi yerleştiren Yüce Rabbimizdir.
Tohumdaki hayat sırrı nereden kaynaklanıyordu?
“Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız” (Vakıa Suresi, 63-65)
Tohumları, kendilerini diğer cisimlerden ayıran çok önemli bir özellik olarak, ait oldukları bitkinin her dalına, her yaprağına, bu yaprakların sayısına, şekillerinin nasıl olacağına, kabuğunun ne renkte ve kalınlıkta oluşacağına, besin ve su taşıyan borularının boyutlarına, sayısına, bitkinin uzunluğuna, meyve verecekse bu meyvelerin tatlarına, kokularına, şekillerine, renklerine dair -kısacası bir bitkiyle ilgili olabilecek- bütün bilgilere sahip cisimlerdir. Milyonlarca yıldır tohumların içinde bitkilere ait bütün bilgilerin saklanıyor olması sıradan bir konu olarak görülmemelidir. Bu, konu üzerinde düşünen insanın önünde hiç beklemediği ufukları açacak, pek çok olaya bakış açısını değiştirecek bir bilgidir. Bu bilgiye daha yakından şahit olmak için insanın en yakınından, örneğin evinde bulunan sebzelerden, çiçeklerden, meyvelerden düşünmeye başlaması yeterlidir.
Örneğin; bir tohumun karpuz olabilmesi için ne gibi bilgilere ihtiyaç vardır, düşünelim. Karpuz dilimini eline alıp inceleyen insan çok belirgin bir düzen ile karşılaşacaktır. Bu düzeni sağlayan bütün bilgiler karpuzun çekirdeklerinde yani tohumlarında bulunmaktadır. İncelemeye devam eden kişi karpuzun çekirdeklerinin her birinin ince bir bağ ile sulu bölüme tutturulduğu çekirdeklerin üzerindeki incecik zarın farkına varacaktır. İşte bu zarın yapısı hakkındaki bilgi de, karpuzun hoşa giden tam ayarında şekeri, esansı ve lezzeti ile ilgili bilgi de tohumlarında saklıdır. Bundan başka; karpuzun kabuğundaki desenler, kabuğun kalınlığı, üzerindeki mumlu yapı ile ilgili bütün bilgiler de tohumlarda şifrelenmiş durumdadır. Kabuğu oluşturan hücrelerin bir duvar ustasının yapamayacağı kadar pürüzsüz bir doku oluşturmalarını sağlayan bilgi de tohumlardadır. Dünyanın her yerinde karpuzların aynı özelliklere sahip olmasını sağlayan da tohumda saklı olan bu bilgilerden kaynaklanır. Bu nedenle dünyanın neresine gidilirse gidilsin karpuz çekirdeklerinden bir miktar alınıp toprağa ekilse bir süre sonra topraktan bir bitki çıkacak; ardından bu bitkinin üzerinde küçük karpuzlar oluşacaktır. İşte bu karpuzların daha hızlı büyümesi ve daha fazla üremesi için tohumlarının genlerinin bozulması ise, insan sağlığına yönelik bir suikasttır.
İsrail’e horozlananlar Diplomat mı, yoksa “diplomalı at” mı oluyordu?
AKP sadece tarım, ticaret ve teknolojide değil, bölgesel stratejide ve diplomaside de İsrail’e muhtaç hale getirmişti. Hatırlayınız Hüsnü Mübarek döneminde Sina yarımadasındaki devriye askerlerine ateş açıp dört tanesini öldüren İsrail’e Mısır, hemen ve sert bir ültimatom vermiş, bunun üzerine 24 saat geçmeden İsrail Mısır’dan resmen özür dilemiş ve tazminat ödeyeceğini belirtmişti. Ama AKP iktidarının ve Dışişleri kadrolarının dişlerini defalarca saydıkları ve bunları hesaba katmadıkları için, mavi Marmara katliamında dokuz insanımızı, hem de uluslararası sularda kahpece katletmelerine rağmen bir özür dilemeye bile tenezzül etmemişlerdi. Bunun üzerine yandaş ve yalaka medya tarafından kahramanlık gibi takdim edilen beş ana maddelik yaptırım kararı ise tek kelime ile gülünç düşmekteydi ve “dağ fare doğurdu” cinsindendi.
Neymiş:
1-İsrail’le diplomatik ilişkiler ikinci katip düzeyinde olacakmış… (yani resmen ve fiilen irtibat koparılmıyor.)
2-Askeri anlaşmalar askıya alınacakmış… (yani iptal edilmiyor)
3-Akdeniz’deki gemiler Türkiye’nin güvencesinde olacakmış… (yani Akdeniz’de en uzun sahile sahip bulunduğumuz ve bölgenin en güçlü devleti olduğumuz halde, şimdiye kadar bu görevin İsrail tarafından yürütüldüğü itiraf ediliyor.)
4-Gazze ablukası BM kuruluna taşınacakmış… (oysa BM. Mavi Marmara raporunda bu ablukayı zaten haklı görüyor.)
5-Mavi Marmara’ya yönelik saldırı mağdurlarına sahip çıkılacakmış… (peh peh peh.! kendi akıllarınca İsrail’e gözdağı veriliyor ve Türk kamuoyunun havası alınıyor.)
Ardından azgın ve saldırgan Siyonistleri hizaya getirmek üzere, tedbir ve yaptırım diye, “Gazze ablukasını BM kuruluna taşımakla” tehdit eden şu AKP iktidarına ve Davutoğlu’nun kurmaylarına sormak lazımdı: “Yahu, sanki Siyonistler yazmış gibi açıklanan şu BM raporunda, İsrail’in Gazze ablukası haklı ve Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gönüllüleri suçlu sayıldığı ve üstelik Doğu Akdeniz’in bütün hâkimiyeti İsrail’e bırakıldığı halde, siz kalkıp İsrail’i BM’ye şikâyet etmekle, kendinizi mi yoksa milletimizi mi aldatıyorsunuz? Bu içi kof yaptırım ve horozlanmaların, tam bu süreçte, İsrail’in güvenliğini ve geleceğini korumak adına, İran’a karşı Türkiye’de konuşlandırılacak olan Füze savunma sistemlerine yönelik muhtemel tepkileri törpülemek ve dikkatleri suni kriz senaryolarına çekmek üzere gündeme taşındığını kimse anlamıyor mu sanıyorsunuz? Herkes biliyor ki, İsrail, Amerika ve Avrupa’nın sayesinde şımarıp kuduruyor! Siz ABD ve AB’ye yaranmak için can atarken, İsrail’e ciddi ve gerçekçi bir tavır koyamayacağınıza, ahmaklar dışında herkesin aklı yatıyor, kimi kandırıyorsunuz?
Sabataist ve Mason İttihatçı Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal; “Bundan böyle iki ülke birbirinin canını acıtmak için elinden geleni yapacak. Bu açıdan İsrail’in de eli uzundur. Türkiye’nin Amerika’yla ilişkilerini bozmak, Amerikan Kongresi’nde 1915 dâhil Türkiye’yi ilgilendiren meseleleri kurcalamak, Kürt sorunu ve PKK konusunu azdırmak gibi manevra alanları vardır. İsrail Türkiye’nin canını acıtabilir.[1] diyerek aba altından sopa gösteriyor ve genlerinin gereği, İsrail hesabına Türkiye’yi uyarıyordu. Hasan Cemal bu sözleriyle, aynı zamanda, PKK ve Kürt sorununu kışkırtan ve Türkiye’ye karşı kullananların başında İsrail geldiğini de dolaylı biçimde itiraf ediyordu. Hem BM’nin böyle bir rapor yayınlaması, AKP Türkiye’sini ciddiye almadığını açıkça gösteriyordu. Öyle ya, Belçika ve Romanya gibi gavurların bile kabul etmediği Füze Savunma Sistemlerini; Türkiye’yi İran’ın, hatta Çin ve Rusya’nın “Mecburi Hedefi” haline getirecek şekilde kendi ülkesine yerleştiren, üstelik komuta merkezi Almanya’da bulunacağından, asla müdahale fırsatı bile verilmeyen bir AKP iktidarını, bu kof kabadayılıklarını kim ve niye ciddiye alsındı…
AKP’lilerin Hidayeti Nasıl Kararıyordu?
Konya Milli çözüm ekibinden bir kardeşimiz, Üniversiteyi Konya’da okuyan Elazığ’lı Mü… Geç… isimli, önceleri koyu Milli Görüşçü bir gencimize bayram tebriki münasebetiyle: “Zalimleri desteklemeyin. Haçlı Emperyalistleri ve Siyonist Yahudileri dost edinip, onların himayesine ve hükmüne girmeyin” Mealindeki ayetleri, cep telefonuna gönderiyordu. Onun cevaben gönderdiği mesaj, AKP’lilerin ruh halini yansıtıyor ve rahmetli Erbakan Hoca’nın “Bunların hidayeti kararmış” sözünü hatırlatıyordu: “Ben Saadet partili olmaktan vazgeçtim. Artık AKP üyesiyim” şeklinde yanıt veriyordu. Acaba Kur’an’ı Kerim’den bir ayet okununca: “Ben artık Saadet partili değilim, AKP üyesiyim” demek ne anlama geliyordu? Herhalde bunlar:
. Böyle ayet hadislerle Milli Görüşçüler oyalanıp avunsun, biz AKP’liler “reel politik gerçeklere” inanıyoruz!..
. Biz AKP’liler, artık Kur’an ayetlerini ölçü ve örnek almıyoruz!..
Uzun yıllar, ayet ve hadislere göre düşünüp davrandığımız dönemlere acıyoruz, pişmanlık duyuyoruz ve geçmişimizi inkâr edip vazgeçiyoruz! anlamını taşıyordu. Yani bu sözler: “Ey Milli Görüşçüler ve özellikle Milli Çözümcüler! Siz İslam birlikçi, biz ise ABD’ci ve AB’ciyiz! Siz Millici, biz işbirlikçiyiz! Siz “önce ahlak ve maneviyat” düşünceli, biz “zinayı suç olmaktan çıkaran” zihniyetliyiz. Siz Adil Düzenci, yerli ve milli sanayici; biz AKP’liler ise, faizci, rantiyeci ve IMF’ciyiz” gerçeğinin itirafı oluyordu.
[1] Milliyet / 03 09 2011 / Sh:19 – İsrail’le ilişkiler

Tekerrür …
Menderes ve ekibinin akıbetini düşündüm bir an…
Tarih tekerrür eder derler ya …
Tekerrür iyidir…iyi…
ihanet menderes ile basladı
Menderes Müslüman Türk İnsanına Domuz Eti/Yağı Yedirdi mi? Türkiye’yi kelimenin tam anlamıyla her bakımdan ABD emperyalizminin pençesine bırakan Menderes, bilindiği gibi siyasi gücünü din istismarı ve köylü-çiftçi odaklı söyleminden almıştır. Ancak aynı Menderes, bir taraftan Atatürk’ün Türkçe okuttuğu ezanları yeniden Arapça okutmayı “dine dönüş” olarak adlandırıp, milletvekillerine “Siz isterseniz Hilafeti bile getirebilirsiniz?” derken, diğer taraftan Türkiye’de hiçbir dönemde olmadığı kadar (Bu AKP dönemi hariç) kilise açmış, yüzlerce tarihi camiyi buldozaerle yıkmıştır. Aynı Menderes bir taraftan radyoda mevlit okuturken, diğer taraftan ABD ile imzaladığı “tarım anlaşmaları” sonunda Müslüman Türk insanına domuz eti, domuz yağı yedirmiştir! Şöyleki: Menderes’in DP’sinin 1950-1960 arasında ABD ile imzaladığı tarım anlaşmalarında Türkiye’nin ABD’nin kalmış don yağını ve konserve etlerini de aldığı belirtilmiştir. Ancak bu yağların ve etlerin ne eti olduğu konusunda en ufak bir açıklayıcı madde ve bilgi yoktur anlaşma metinlerinde. Yani “Müslümanlığı kurtarmış olmakla” övünen Menderes ABD’den aldığı kalmış don yağı ve konserve etlerin arasında domuz eti olup olmadığını merak edip sormamıştır. Haydar Tunçkanat, bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “….Bu anlaşmada taraf olan bağımsız Türk devletinin hükümeti, bu ağır şartları reddetmediği gibi Amerika’nın dünya piyasa fiyatları üzerinden vereceği buğdayın cinsini, niteliklerini, ne zaman ve nerede teslime dileceğine ait, böyle alışverişlerde normal sayılabilecek şartları dahi ileri sürmüyor. % 98’i Müslüman olan Türk halkının İslam usullerine göre kesilmeyip, öldürülerek kanı akıtılmayan, dondurulmuş veya konserve etlerin Türk halkına yedirilmesi için, Türkiye’ye sevk edilecek dondurulmuş veya konserve etlerin İslam usullerine göre kesilmiş olması şartını dahi anlaşmaya koydurmuyor veya aklına dahi getirmiyor Yine bu anlaşma ile satın alınarak sabun yapımında kendi ürünümüz zeytinyağının yerine kullanılacak olan don yağının içinde domuz yağının bulunmaması şartı da anlaşmaya konulmuyor. Halkın temiz dinsel duygularına gerçekte bir değer vermeyen DP iktidarının, halkın bu duygularını sadece kendi çıkarları ve siyasi iktidarlarının sürdürülmesi için nasıl sömürdüklerini bu örnekler gün ışığına çıkarmaktadır…” Bugün Atatürk’ü ve İnönü’yü “din düşmanlığıyla” suçlayan görevli tarihçiler ve açılımcı siyasiler, idam edildiği için “mağdur edebiyatı” yapıp ballandıra ballandıra anlattıkları, yücelttikleri, “Müslümanlığa büyük hizmet etmiş bir siyasi lider” diye tanıttıkları Menderes’in bu ABD DOMUZLARI meselesinden hiç söz etmemektedirler? Sözün kısası şu ki: Türkiye 1950’lerde ve sonrasında ABD’nin gerçek anlamda bir sömürgesi durumuna getirilmiştir. Atatürk’ün “milletin efendisi” olarak adlandırıp her bakımdan kalkındırmaya çalıştığı Türk köylüsü zaman içinde bitirilmiş, bir zamanlar kendi kendine yeten Türk tarımı baltalanmış, kendi buğdayını, kendi pamuğunu, kendi zeytin yağını, kendi sığırını üretip ihraç etmesine izin verilmeyen Türkiye, Amerikan buğdayına, Amerikan soya yağına, Amerikan pamuk tohumuna, Amerikan konserve sığır etine mahkum edilmiştir. Yani özetle: Menderes ve DP’si, bir taratfan din istismarı yaparken diğer taraftan dine aykırı uygulamalara imza atmış, diğer taraftan köylüye, çiftçiye yönelik bir söylemle oy toplarken köylüyü ve çiftçiyi ABD köylüsüne ve çiftçisine kurban etmiştir. Görülen o ki, Menderes ve DP’si döneminde köylü çiftçi, kazanmıştır, ama bu kazanan köylü ve çiftçiler ABD köylüsü ve çiftçileridir. Ah ah…
ihanet menderes ile basladı
Amerika Büyük Elçisi Fletcher Warren’in bu notasına Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 20 Ocak 1958 tarihinde şu yanıtı vermiştir: “ (…) İşbu anlaşmayı (20 Ocak 1958 tarihli anlaşma) imza etmekle Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti: – – 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçımayı 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert sert buğday ihracatını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye’nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübaayatı ile telafi eylemeyi taahhüt etmektedir. Ekselansınızın, Hükümetimin yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz taktirde müteşekkir kalacağım.En derin saygılarımın kabulünü rica ederim ekselans…” F.R.Zorlu 20.01.1958 12 Kasım 1956 tarihli anlaşmanın 4. maddesinin 4. bölümünde Türkiye’nin tarım ürünleri ihracatının ABD tarafından kontrol edileceği kabul edilmişti. 20 Ocak 1958 tarihli ABD notasının resmi gazetede yayınlanmasıyla Türk dış ticaretinin ABD kontrolüne girmesi resmen kabul ve ilan edilerek uygulamaya konulmuştur. Amerika Türkiye’ye “1 Ağustos 1958 tarihine kadar buğday ihraç etmeyeceksin!” diyor, Türkiye, başüstüne Ekselansları diyerek Buğday ihraç etmiyor. Amerika Türkiye’ye “Eğer bu yasağa uymazsan ihraç ettiğin buğday kadar Amerikan buğdayını kendi kaynaklarından finanse edeceksin” diyor, Türkiye “Başüstüne Ekselansları!” diyerek bu cezayı kabul ediyor. Amerika Türkiye’nin belirttiği tarihler arasında buğday satışını yasaklamıştır, çünkü Amerika’nın buğday satışı için belirli pazarlardan istekler bu tarihlerde yapılacaktır. Eğer Türkiye bu yasağa uymayıp buğday satarsa, sattığı buğday kadar Amerikan buğdayını satın alacaktır. Amerika her şekilde kazanacak, Türkiye ise her şekilde de kaybedecektir. “Amerika, kendi çıkarlarını korumak için Bağımsız Türk Devletinin Hükümetine, kabul edilmesine imkan olmayan bir teklifi getirebiliyor da Türk Hükümeti bunu geri çevirmiyor.”
ihanet menderes ile basladı
ithalatıyla karşılanacaktır. Amerika tarım emtiasına tanınan imtiyazlar karşısında Türk ürünleri elbette rekabet edemezdi. Amerikan üreticisi, kendi devletinden başka Türk hükümetini de kendi arkasına almıştı. Türk halkının çıkarları yerine Amerika’nın Türkiye’deki pazarlarını genişletme ve geliştirme politikasını bu anlaşma ile kayıtsız şartsız kabul eden bir iktidar Türk tarımı ve Türk üreticisini Amerikan çiftçisinin refahı uğruna bir çıkmaza ve felakete sürüklüyordu.” Amerika’nın Türk tarımını bitirme projesi, 12 Kasım 1956 tarihli anlaşma ve bu anlaşmaya ek 25 Ocak 1957 tarihli anlaşma dışında, 20 Ocak 1958 tarihli anlaşmayla devam etmiştir. İhanet 2: DP Hükümeti’nin Türkiye adına ABD Hükümeti ile 20 Ocak 1958 tarihinde imzaladığı “Tarım Ürünleri Anlaşmasının belli başlı maddeleri şunlardır. Bu anlaşmaya göre Amerika Türkiye’ye şu ürünleri satacaktır: Buğday, yem, soya fasulyesi veya pamuk yağı, tereyağı, yağlı süttozu, peynir, yağsız süttozu… Türkiye bu ürünler için taşıma masrafları da dahil 46.8 milyon dolar ödeyecektir. Aynı anlaşmanın 2. maddesinin 1 (b) kısmında Türkiye 7 milyon doları Türkiye’deki iş hayatının geliştirilmesi amacıyla Türkiye’deki Amerikan firmaları ile bunların ajansları, teşekkülleri veya şubelerine, Amerikan zirai maddelerinin kullanılması ve tevziine yardım etmek amacıyla Amerikan Firmalarıyla Türk firmalarına verecektir. Anlaşmanın 104 (e) bölümünün son paragrafına göre Amerika’dan alınacak mallardan Türkiye’nin borçlanarak alacağı veya Türkiye’de bu krediden yararlanacak Amerikan yerli ve yabancı firmalarının ihracata yönelmelerine imkan yoktur. Haydar Tuçkanat’ın değerlendirmesiyle: “Amerika’nın mutad pazarlarına zarar vermeksizin Türkiye’deki Amerikan tarım fazlası ürünlerine olan ihtiyacı ve istekleri artıracak yatırımlara yönelmektir. Türkiye’de hiç pazarı olmayan ve Türk halkı tarafından kullanılmayan soya yağı ve bugün (o gün) Türkiye’de üretilen ayçiçeği yağı, pamuk ve zeytin yağlarıyla kolayca rekabet edebilmekte, süt tozu okullarda çocuklara zorla içirilerek alıştırılmakta, soya fasulyesi ekimi ise Kasten baltalanmaktadır. 20 Ocak 1958 tarihli anlaşma’nın sonunda aynı tarihli ve 1755 sayılı Amerikan Hükümeti’nin bir notası yayımlanmıştır. Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren’den Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya gönderilen nota ABD’nin Türk tarımını bitirme projesinin en somut adımlarından biri olması bakımından çok dikkat çekicidir. İki maddelik bu Amerika notasında, Amerika Türkiye’den şu isteklerde bulunmuştur: “a) 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı b) 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert buğday ihracatını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye’nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübaayatı ile telafi etmeyi taahhüt etmektedir. Ekselansınızın Hükümetinin, yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz taktirde müteşekkir kalacağım. En seçkin saygılarımın kabulünü rica ederim Ekselans…”
ihanet menderes ile basladı
6. Türk ve Amerikan Hükümetleri “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini artırmak ve geliştirmek için” devamlı gayret sarf edeceklerdir. Her iki hükümetin gayret sarf edeceği nokta dikkat çekicidir: “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini arttırmak!” Amerikan Hükümeti’nin bu yöndeki gayretini anlamak mümkündür, ancak Türk Hükümetinin bu yöndeki gayretini anlamak mümkün değildir. Türk Hükümeti, “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini arttırmak için” değil, “Amerika’dan alınan tarım ürünlerini Türkiye’de yetiştirmek için” gayret sarf etmelidir. Bu anlaşmayla ilgili “Gizli Anlaşmaların İçyüzü” adlı kitabın yazarı Haydar Tunçkanat’ın şu değerlendirmeleri çok önemlidir: “Bu anlaşmada taraf olan bağımsız Türk devletinin hükümeti, bu ağır şartları reddetmediği gibi Amerika’nın dünya piyasa fiyatları üzerinden vereceği buğdayın cinsini, niteliklerini, ne zaman ve nerede teslime dileceğine ait, böyle alışverişlerde normal sayılabilecek şartları dahi ileri sürmüyor. % 98’i Müslüman olan Türk halkının İslam usullerine göre kesilmeyip, öldürülerek kanı akıtılmayan, dondurulmuş veya konserve etlerin Türk halkına yedirilmesi için, Türkiye’ye sevk edilecek dondurulmuş veya konserve etlerin İslam usullerine göre kesilmiş olması şartını dahi anlaşmaya koydurmuyor veya aklına dahi getirmiyor. Yine bu anlaşma ile satın alınarak sabun yapımında kendi ürünümüz zeytinyağının yerine kullanılacak olan don yağının içinde domuz yağının bulunmaması şartı da anlaşmaya konulmuyor. Halkın temiz dinsel duygularına gerçekte bir değer vermeyen DP iktidarının, halkın bu duygularını sadece kendi çıkarları ve siyasi iktidarlarının sürdürülmesi için nasıl sömürdüklerini bu örnekler gün ışığına çıkarmaktadır. Kendi öz ürünümüz zeytinyağının sabun yapımında kullanılmasını bir kararname ile yasaklayarak onun yerine Amerika’dan satın alınan domuz karışımı don yağının kullanılması mecburiyetini getiren DP Hükümeti, Amerika’ya Pazar olma uğruna Türk zeytinyağı üreticilerini de açlığa ve yoksulluğa mahkum ediyordu. Türkiye’de pazarı olmayan Amerikan don ve soya yağlarına pazar açmakla hükümet Türkiye’nin ve Türk halkının çıkarlarına aykırı olan bu anlaşmanın uygulanmasına geçiyordu. Zengin Amerikan çiftçisinin daha zenginleşmesi için Türkiye’nin de sömürülmesi zorunluydu ve bunun için de yoksul Türk Çiftçisi-Zeytincisi kendi hükümeti eliyle yoksulluğa itiliyordu. Türk tarım ürünlerinin iç piyasadaki fiyatlarının dünya piyasalarındaki fiyatlara denk olduğu kabul edilse dahi Amerikan tarım ürünleri Türkiye’ye ithal edilirken Türk kanunlarına göre alınacak gümrük vergisi, özel idare ve belediyelere ait vergiler, resim ve harçlar, sundurma ve antrepo ücretleri, rıhtım resmi ve rıhtım ücretlerinden muaf tutulmuştur. Yerli ürünlerimizi ve Türk üreticisini korumak için kanunlarla konulmuş olan bu vergiler Amerikan tarım ürünlerinin Türkiye’ye ithalinde de alınmış olsaydı hem Türk Hükümeti vergi alarak gelirini arttıracak, aynı zamanda Amerika’dan ithal edilen bu ürünlerin fiyatları da artacağından aynı veya benzeri Türk ürünleriyle Türkiye’de rekabet edemeyeceklerdi. Amerika bu ürünlerin fiyatlarını kendi çıkarı için dünya piyasa fiyatlarının altında Türkiye’ye vermeyeceğine göre en kestirme yol bu ürünlerin Türkiye’ye girişinde gümrük vergisi, diğer harç ve resimlerden muaf tutulmasıdır. Amerika’nın PL 480 sayılı kanuna göre yapılan bu ithalatta Amerika’dan ithal edilecek malların sürümünü arttırmak ve bunlara duyulan ihtiyacı geliştirmek amacıyla ‘emtianın memleketimize girişinde maliyetini arttırıcı herhangi bir tesire maruz kalmayarak, en ucuz şekilde ihtiyaç sahiplerinin istifadesine arzı zaruri bulunmaktadır’ gerekçesiyle 6969 sayılı kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçirilmiş ve Amerika’nın anlaşmada öne sürdüğü şartlara uyularak önemli bir engel daha kolaylıkla aşılmıştır. Ancak bu kanunda Amerikan üreticisi himaye edilirken Türkiye’nin buğday, yağlı tohumlar, et, süt, peynir ve zeytinyağı üreticilerinin nasıl korunacağı ve yaşayacağı düşünülmemiştir. Amerikan tarım ürünlerine tanınan bu imtiyazlar karşısında yerli üretimin azalması, Amerikan tarım ürünleri
ihanet menderes ile basladı
Menderes’in Tarım İhaneti 1955-1956 yılları arasında Türkiye ile ABD arasında imzalanan “tarım anlaşmaları” Türk tarımının gelişmesini önlemiş ve ABD tarım ürünlerine Türkiye’de her yıl genişleyen pazar açmayı amaçlamıştır. İhanet 1: 12 Kasım 1956 tarihli “Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanunu”nun I. Kısmı Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında “Münakit Zirai Emtia Anlaşması” imzalanmıştır. Bu anlaşma ABD’nin Türk tarımını bitirme projesinin en önemli ayaklarından birini oluşturması bakımından dikkat çekicidir: ABD, yardım adı altında 12 Kasım 1956 tarihli bu anlaşma ile kendi ihtiyaç fazlası olan buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve sığır eti, don yağı ve soya yağı gibi tarımsal ve hayvansal ürünleri Amerikan gemileriyle Türkiye’ye taşıma ücretiyle birlikte 46.3 milyon dolar karşılığında Türkiye’ye verecektir. Türkiye, 12 Kasım 1956 tarihli bu anlaşmaya ek olarak 25 Ocak 1957 tarihli başka bir “tarım anlaşmasıyla” ABD’den şu tarım ürünlerini satın alacaktır: Buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı… Bu ürünler Türkiye’ye taşıma ücretiyle birlikte 19.4milyondolara verilecektir. 12 Kasım 1956 tarihli anlaşmaya göre adı geçen tarımsal ve hayvansal ürünleri ABD aşağıdaki bağlayıcı şartlarla Türkiye’ye verecektir: 1. Türkiye’ye satılan Amerikan tarım ürünleri fazlası, Amerika’nın aynı malların alıcısı bilinen pazarlara ve Amerika’nın düşman tanıdığı ülkelere satılmayacak ve yalnız Türkiye’nin iç tüketimi için kullanılacaktır. 2. Bu anlaşma ile Türkiye’de satılacak malların dünya mahsul piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için dünya piyasası üzerinden fiyat tespit edilecektir. 3. Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen veya benzeri mahsullerin Türkiye’den yapılacak ihracatı, Amerika tarafından kontrol edilecektir. 4. Amerikan tarım ürünleri fazlası Türk lirası ile satın alınacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’na yatırılacak olan Türk liraları ABD Hükümeti tarafından kullanılacaktır. 5. Türk ve Amerikan Hükümetleri, Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini artırmak ve geliştirmek için devamlı gayret sarf edeceklerdir. Her iki hükümet, bu anlaşmanın uygulanmasında özel teşebbüs sahiplerinin etkili bir biçimde rol oynaması için ticari şartlar sağlayacaklardır. Anlaşmanın dikkat çekici yönlerini şöyle değerlendirmek mümkündür: 1. ABD yardım adı altında Türkiye’ye kendi ihtiyaç fazlası tarımsal ve hayvansal ürünleri satacaktır. Yani Türkiye’ye satılan ABD ürünleri ABD tüketicisinden arta kalan ikinci sınıf ürünlerdir. 2. ABD Türkiye’ye, buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı satacaktır. Bu ürünlerin neredeyse tamamını veya eş değer başka ürünleri Türkiye’de yetiştirmek mümkündür. 3. Türkiye ABD’den satın aldığı tarımsal ve hayvansal ürünleri ABD’nin düşmanlarına satmayacak, sadece kendisi tüketecektir. Yani Türkiye parasını vererek satın aldığı ikinci sınıf ABD ürünlerini ABD’ye sorarak tüketecektir. Bunun adı bağımlılıktır. 4. Türkiye’nin yetiştirip ihraç edeceği tarım ürünlerini ABD kontrol edecektir. Yani ABD’nin “üretmeyin” dediği tarım ürünleri üretilmeyecek, “satmayın” dediği tarım ürünleri ihraç edilmeyecektir. Bunun adı sömürülmektir. 5. ABD’nin ikinci sınıf tarım ürünlerine Türkiye milyonlarca dolar ödeyecektir. Bunun adı ABD yardımı değil, ABD kazığıdır.
Gömleksizler …
Hz .Rasulullah (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki :
“Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz.
Halbuki ondan, gömleğin çıktığı gibi, iman çıkmış olur.”
(Deylemi; Ramuzu’l-Ehadis, 6251)
“En büyük nimet;iman nimetidir.”buyururdu Aziz Erbakan Hocamız …
Bunun için sonsuz şükretmeli insan…
İmam-ı Rabbânî Hz.leri ise :”Kalblerin ayakları vardır ; kayar.” buyururken …
Ve hiç kimsenin garantisinin olmadığı kaygan dünya zemininde ;
“Kalbimizi dinimiz üzere sabit kıl ve bizi gerisin geri döndürme Yâ Râb!”
diye titreyerek dua etmeli insan …
Korkuyla ümid arasında ;ama daha fazla korkmalı insan …
Dergide yayınlanan bir önceki yazıdaki şiir ise ne de güzel anlatmış
GÖMLEKSİZLERle aramızdaki farkı …
BİZLER İSE FARKLIYIZ!
Siz, Haçlı’nın uşakları; Biz Hilal’in âşıkları
Siz hesabi, biz hasbani; Siz o taraf, biz bu taraf!
Siz Papa’nın piyonları; Biz Peygamber bağlıları
Siz Haccac’i, biz Haydari; siz o taraf, biz bu taraf!
Siz diyalog davulcusu; Biz Adil Düzen yolcusu
Siz nefsani, biz Rabbani; Siz o taraf, biz bu taraf!
Siz gavurun puştlarısız; Biz mağdurun dostlarıyız
Siz küfrani, biz şükrani; Siz o taraf, biz bu taraf!
Sizler kuyruk, biz öncüyüz; Sizler kukla biz yöncüyüz
Siz kitabi, biz Kur’ani; Siz o taraf, biz bu taraf!
Siz Amerkan hizmetkârı; Biz Erbakan hürmetkârı
Siz hasmani, biz vicdani; Siz o taraf, biz bu taraf!