UFUK EFE’NİN FERASETLİ TESPİTLERİ VE İSABETLİ TAHLİLLERİ
Gaflet olmazsa kul, azabilir mi
Kalemler rahmetin, yazabilir mi
“Bir damla deryayı, bozabilir mi”
Tevbe ya Rab Tevbe, tertemiz eyle
İlahi gönlüme, tecelli eyle…
“ARZ-I CEMAL DİLERİM” şiirinden alıntılanan bu benti ve bir arkadaşımızın yorumunu okuyunca kalbime A’raf Suresi 16. ayetin meali ve manası ilham olmuştu.
“(Şeytan) Dedi ki: ‘Madem öyle, (Hz. Adem’e secde etmek gibi nefsime ağır gelen bir imtihana tâbi tutmakla) beni azdırmana karşılık; ben de onları (Ademoğullarını saptırmak için) Senin (İslamiyet ve) istikamet yolunun üzerinde oturup (tuzak kuracağım. Her dönemdeki en haklı ve hayırlı davanın ortasında pusu kurup duracağım).’”
Şeytanın buradaki küstahlığı ise “mademki Sen beni azdırdın, mademki Sen beni saptırdın…” idi. Şeytan burada kendinden bir kusur bulmayıp, kabahati Hz. Allah’a (hâşâ) yıkmakta ve tevbeye yanaşmamaktaydı.
Oysaki yukarıdaki şiir bentinde insan ancak GAFLET halindeyken azabilir ve isyana gidebilir. İnsan öncelikle nefsinin kötülüklerinden, imtihanının sırrından gafil olursa azma yoluna gidebilir ve akabinde ise yine Hz. Allah’ın rahmetinden gafil ise tevbe etmeden, bu gafletinin neticesinde ısrarcı olabilir. Ve Şeytan bu günahının ve küfrünün neticesinden suçu, kabahati kendinden bilmeyerek küfründe inat etmiş ve “Bir damla deryayı, bozabilir mi” diye düşünmeden tevbe etmemiştir.
Şeytanın ve şeytanlaşmış kimselerin küfre çıkış noktaları ve akabindeki stratejilerini, bu kimseleri tespit ve teşhis metotlarını en iyi açıklayan A’raf Suresi 16. ayetinin manasını merkeze alan yorumları, Üstadımız Ahmet Akgül’ün eserlerinden faydalanarak derlemeye çalıştım.
A’raf Suresi 16. ayet, İblis’in (Şeytan’ın) Allah’a isyanından sonra insanoğluna karşı izleyeceği yıkım stratejisini kendi ağzından deşifre eden, “stratejik sabotaj” ve “içten çökertme” taktikleri açısından muazzam bir kriz ve tehdit beyanıdır.
Bu ayeti, zamanımıza göre 3 ana başlık altında yorumlamamız ve değerlendirmemiz uygun düşer:
1- Kendi Başarısızlığını; Lidere, Teşkilat ve Sisteme Yansıtma ve Sorumluluktan Kaçış: Ayet, Şeytan’ın şu sözüyle başlar: “(Şeytan) Dedi ki: Madem öyle, (Hz. Adem’e secde etmek gibi nefsime ağır gelen bir imtihana tâbi tutmakla) beni azdırmana karşılık…”. Şeytan, aslında kendi kibrinden ve narsist tutumundan (kendini her şeyden üstün ve vazgeçilmez görmesinden) dolayı Hz. Adem’e secde emrine karşı gelmiş ve imtihanı kaybetmiştir. Ancak; hatasını itiraf edip tevbe etmek yerine, yanlış bir kıyas yaparak Yüce Yaratıcı’yı haksız karar vermekle suçlamakta, Hz. Allah’ın (CC) takdirine ve taksimine itiraz ederek ve kendi azgınlığının faturasını sisteme-kuruma ve bu kurumun Şahs-ı Manevisine kesmektedir. Zaten zamane dünyasında ve kurumlarında da durum benzerdir. Kötü niyetli ve kibirli profiller, bir organizasyonda kendi liyakatsizlikleri veya egoları yüzünden başarısız olduklarında asla sorumluluk almazlar. Kendi hatalarını kabul etmek yerine, organizasyonun kurallarını, yöneticisini veya vizyonunu “kendilerini başarısızlığa itmekle” suçlayıp yıkıcı bir intikam duygusuna bürünürler.
2- Hedefin Stratejik Seçimi; Marjinal Alanlar Yerine “Merkeze” Pusu Kurmak: Şeytan, intikam planını açıklarken hedefinin neresi olduğunu net biçimde ifade eder, “…ben de onları (Ademoğullarını saptırmak için) Senin (İslamiyet ve) istikamet yolunun üzerinde oturup tuzak kuracağım.” Yani Şeytan, zaten yoldan çıkmış, ahlâki çöküntü içindeki kimselerin ve onların yaşadıkları karanlık sokaklarda değil; doğrudan doğruya “sırat-ı müstakim” (dosdoğru yol) üzerinde, en haklı ve hayırlı davaların tam ortasında pusu kuracaktır. Bir şirket-i maneviye ve teşkilatların içinde de bu tip kimseler, sizin zaten zayıf, önemsiz veya başarısız kişi ve alt teşkilatlarınızla vakit kaybetmezler. Doğrudan, en çok güvendiğiniz ve stratejik olarak önem verdiğiniz, teşkilatın kalbi olan başarılı çalışmaların, en sağlam ekiplerin “tam ortasına” sızarak pusu kurarlar. Şeytanın insanlara açıktan açığa değil, “pusu kurarak” sinsi bir şekilde yaklaşacağını bizzat bu ayette itiraf etmesi, güvenlik tehditlerinin her zaman dışarıdan açık bir cephe savaşı olarak gelmeyeceğinin, aksine en güvenilen süreçlerin içine sızarak gerçekleşeceğinin ve cerahatin içeriden dışarıya doğru oluşacağının da kanıtıdır.
3- Amacın “Nankörlük ve Şükürsüzlük” Üretmek Olması: A’raf Suresi 16. ayetin hemen devamındaki 17. ayette şeytan, pusu stratejisinin nihai hedefini tamamlar. İnsanlara; sağdan, soldan, önden ve arkadan sokularak onların çoğunu “şükredici (sahip oldukları nimetlere ve değerlere sadık)” bırakmayacağını söyler. Dosdoğru yol üzerinde pusu kurmanın temel amacı, sistemi kaba kuvvetle yıkmak değil; o yolda yürüyenleri içten içe tatminsiz, nankör, sürekli şikâyet eden ve sadakatsiz hale getirmektir.
Şeytanın ve şeytanlaşmış kişilerin bu “doğru yol üzerinde pusu kurma” stratejisinin en tehlikeli ayağı, bu sabotajı dışarıdan soyut bir varlık olarak değil, içimize sızmış “insan suretli şeytanlar” (münafıklar) ve “Hannas” (kötülüğü iyilik kılıfında sunan, bilgiç ve dindar görünümlü kimseler) aracılığıyla yapmasıdır.
“Hannas” karakteri, teşkilatların kalbine sızarak sistemi içten içe çürüten, ancak bunu yaparken son derece saygın ve sadık bir görünüm sergileyen sabotajcı profilinin tam karşılığıdır. Bu kavram, Hak dinden ve verilen sözden geri dönen, önemli ve öncelikli hizmetleri erteleyip kitleleri hayali kuruntular ve ucuz kahramanlıklarla oyalayan, gerçek niyetini ve mahiyetini çok iyi kamufle eden kişi anlamına gelmektedir. Teşkilatlarda bu tip profiller, çevrelerine karşı sadakat ve takva ehli, en sadık ve ikinci adam, liderini, ağabeylerini (sözde) koruyan ve kollayan, çok bilgili, iyilik ve istikamet timsali, seçilmiş ve sivrilmiş bir teşkilatçı görünümüyle hareket ederler. Allah “Hannan” (çok acıyan ve şefkat duyan) iken, bunlar “Hannas”tır; yani acıyor ve şefkat gösteriyor görüntüsü altında kitleleri aldatıp kendi çıkarlarına kurban ederler.
Bu “insan suretli şeytanların” teşkilatların içindeki yıkıcı taktikleri ve onları deşifre etme yöntemleri şunlardır.
1- “İspat Edilemezlik” İlkesi ve Sinsi İletişim: Bu profiller, amaçlarını açıkça söyleyerek taraftar toplamak yerine, iyiyi kötü, kötüyü ise iyi göstererek insanları aldatma yoluna giderler. Kötü ahlâklarını ve sabotaj eylemlerini çok ince detayların arasına gizleyerek, sürekli yalan-dolan iftiralar, suizanlar ile “ispat edilemezlik” ilkesine dayalı bir sessiz dil kullanırlar. Bu sinsi sistem sayesinde, hem karşı tarafa ne demek istediklerini açıkça iletirler hem de deşifre edilmelerine yarayacak hiçbir somut delil bırakmazlar. Kendi aralarında da bu şeytani ahlâkı anlayan kimselerle ortak bir dil oluşturur, güvenli alan bulduklarında gerçek yüzlerini çekinmeden ortaya koyarlar.
2- Riski Devretme ve Başarıyı Sahiplenme: Teşkilat içinde riskli ve zahmetli işleri, gözü açıklık yaparak her zaman çalışma arkadaşlarına yaptırır ve onları hedef haline getirerek yıpratmaya çalışırlar. Buna karşın, kendi yaptıkları en ufak bir feragat ve fedakârlığı büyük bir kahramanlık destanı gibi sürekli etrafa anlatarak kendilerini yüceltme ve değer kazanma peşine düşerler.
3- “Mescid-i Dırar” Stratejisi; İçeriden Bölme ve Yeni Merkez Kurma: Bu kişilerin en büyük hedeflerinden biri, mevcut başarılı yapıyı parçalamaktır. Haklı ve hayırlı bir organizasyon içinde makam ve menfaat elde etmek için gizlenmeyi başarsalar da, devamlı fesat çıkarır ve ortalığı karıştırırlar. Fırsatını bulduklarında, “iyi ve güzel gayretlerden başka bir şey amaçlamadık” bahanesiyle, asıl yapıya rakip olacak yeni bir merkez (hizip veya şebeke) kurarak kurumsal bütünlüğe açıkça savaş açarlar.
Peki Bu Profiller Teşkilat Kültüründe Nasıl Deşifre Edilir?
• Güven Ortamındaki Dil Sürçmelerini Analiz Ederek: Bu tipler, çok iyi rol yapsalar da güven ve samimiyet ortamlarında, yani maske takmaya ihtiyaç duymadıkları anlarda ağızlarından kaçırdıkları ifadeler ve itiraflarla kendilerini ele verirler; bu “kontrol dışı” anlardaki söylemlere dikkat etmelidir.
• Kendilerine Rakip Gördükleri ve Teşkilat İçi Kumpaslara Bakılarak: Yetenekli insanları kuruma kazandırmak yerine onları birer tehdit olarak algılarlar. Kendi yandaşlarına, “gizli kulis ve kumpas yaparak otoriteni kuracaksın, içimizden bir başkasının yükselmesine fırsat tanımayacaksın” şeklinde akıllar vermeleri, onların hastalıklı ruh hallerini ve asıl niyetlerini ortaya koyar.
• Teşkilata ve Hizmetlere Bağlılıklarının Kaynağını, Asıl Motivasyonlarını Sorgulayın: Etraflarında tutulan ekibin motivasyonu incelenmelidir. Yanındaki insanlar, davanın veya kurumun değerlerine inandıkları için değil, “karşı çıkarsam veya ayrılırsam bana vaat edilen etiket ve ganimetlerden mahrum edilirim” endişesiyle hareket ediyorlarsa, ortada zehirli bir menfaat ağı var demektir.
• Narsist Yaklaşımlarını Filtreleyin: Sürekli kendilerini temize çıkarmaya çalışırken başkalarına çamur atarlar ve kendi kuruntularına ve zanlarına itaat etmeyenleri yoldan çıkmış kabul ederler. Kurumdaki insanlara “Bana hizmet ve rağbetiniz kadar makam ve menfaate nail olacaksınız” tavrıyla yaklaşan, şefkat kılıfı altında nefsi hedefleri için herkesi feda etmeye hazır olan bu profiller, aslında kibir ve bencillik abidesidir.
Bizden Hatırlatması!..
Tam elli yıldır; nice masonlar, münafıklar ve marazlı takımları Üstad Ahmet Akgül’ü Hak bildiği yoldan alıkoymak, hayırlı davasından ve Erbakan sevdasından koparmak için çok uğraştılar, her türlü hıyanet ve hakarete başvurdular… Ama Allah’ın himayesi ve inayetiyle Onu korkutamadılar, caydıramadılar… Şimdi ey zavallılar, Onu karalamak ve yaralamak için sizler ayak takmaya ve asılsız ithamlarla sadıkları kandırıp ayartmaya çalışmaktasınız… Bakalım Siyonist şeytanlardan ve şer odaklarından “Aferin” madalyası alacak mısınız?!..
EY RASÜL, BIRAKMA SENSİZ!
İmanımı yoldaş, eylesin Rabbim
Gitmeyeyim en son, durağa Sensiz…
Efendim Sahibim, Tabip Habibim
Ayrı düşmeyeyim, ırağa1 Sensiz…
Dost izinden gayrı, yolları sildim
Uğrunda yaşlandı, buruştu cildim
Kapında Kıtmirlik, şerefim bildim
İstemem binmeyi, Burağa Sensiz…
Şefkat şefaatin, kesilse bir an
Hayat harab olur, yurtlarım viran
Hikmet yağdırmazsa, gönlüme Kur’an
Kuruyup dönecek, çorağa2 Sensiz…
Her iki cihanda, eylesen aziz
İnayet koparsa, gayretim aciz
Himmetin olmazsa, kuvvetim naçiz
Güç yetmez nefsimden, ferağa3 Sensiz…
Kutup Yıldızımı, ufkuma asar4
Ceryanım kesersen, karanlık basar
Sensizlik beynime, kalbime hasar
Erişemem Nura, çerağa5 Sensiz…
Bu seçkin sadıklar, nazım çekiyor
Çok yazık bazılar, fesat ekiyor
Kimi setrim6 yırtar, dostlar dikiyor
Hikmet hükmüm geçmez, çırağa Sensiz…
Şer odaklar hain, gafil solluyor
Nefis Şeytan daim, fırsat kolluyor
Ahmet salavatın, Sana yolluyor
Düşmem Dost arzuya, merağa7 Sensiz…
- Irak: Uzak.
- Çorak: Verimsiz arazi.
- Ferağ: Vazgeçme, bırakıp gitme (feragat etme).
- “Ve (Allah daha başka) alâmet ve işaretler de (var etmiştir ki örneğin;) onlar ‘Necmi’ ile (Din Yıldızı veya Resulüllah’ın izah ettiği Kur’an kuralları ile) hidayeti (Hakk Dini ve adalet düzenini) bulabileceklerdir. [Not: Bu ayette hem kutup yıldızı ile geceleri okyanuslarda ve çöl sahralarında yön tayinine dikkat çekilmekte, hem de Hz. Peygamber Efendimize ve Mehdiyet rehberliğine işaret edilmektedir.]” (Nahl: 16)
- Çerağ: Basit aydınlatma aracı, fitil, mum, çıra.
- Setr: Vücudu örten elbise.
- Merak: Bir şeyi anlama, iç yüzünü kavrama arzusu.
NELER ETTİN, NEFSİM BANA!
Hayat çetin, bir imtihan
Neler ettin, nefsim bana…
Kur’an’la buldum itminan
Neler ettin, nefsim bana…
Tehlikeymiş, cahil nefis
Ne hainmiş, gafil nefis
Hem zalimmiş, kâfir nefis
Neler ettin, nefsim bana…
Riyakârsın, münafıksın
Şeytan ile, muvafıksın
Zevke tapan bir sapıksın
Neler ettin, nefsim bana…
Aldanıp sana kandıkça
Utanırım her andıkça
Mahcup ve mahzun yandıkça
Neler ettin, nefsim bana…
Hayr deyip şerre gidersin
Şeytandan alırsın dersin
Hesap gününde nedersin
Neler ettin, nefsim bana…
Utançtan yüzüm kasarım
Aşikâr olsa asarım
Kur’an’a elim basarım
Neler ettin, nefsim bana…
Zulmedip aldım kargışlar
Suçuma şaşar yargıçlar
Ya Rab gayrı, kim bağışlar
Neler ettin, nefsim bana…
Halt işlettin, neden niçin
Çok pişmanım, yanar içim
Lütfun kessen, Ey Dost hiçim
Neler ettin, nefsim bana…
Her an farklı, biçimdeymiş
Baş düşmanım, içimdeymiş
İman; doğru seçimdeymiş
Neler ettin, nefsim bana…
Gazap gurur, hata kusur
Gönül kırdım, bozdum huzur
Hakka asi, halka muzur
Neler ettin, nefsim bana…
Kaç defa şaştım Kâbe’mi
Bin kere bozdum tevbemi
Affedip Rabbim, sev beni
Neler ettin, nefsim bana…
Yalan kattım, dediğime
Haram kattım, yediğime
Zarar açtım, sevdiğime
Neler ettin, nefsim bana…
Bâtıl peşinde koşturdun
Çıkar makamla coşturdun
Gece yatıp, gün boş durdun
Neler ettin, nefsim bana…
Ne Kerimsin, Ulu Şahım
Settar Gaffar, Padişahım
Kurban Sana, baş Allah’ım
Neler ettin, nefsim bana…
Şimdi koca, ömrüm kayıp
Şerre uydum, Hak’tan cayıp
Yeter artık, utan ayıp
Neler ettin, nefsim bana…
Hidayet duyur Allah’ım
İnayet buyur Allah’ım
Su uyur Şeytan külahım
Neler ettin, nefsim bana…
Yalçın Gözübüyük’ün Tahlili
İçsel Devletin Anatomisi. Ruhun Sürgünü ve Nefsin İhtilali…
İnsan ruhu, farklı birimlerin çalıştığı devasa bir “içsel devlet” gibidir. Bu devletin huzuru, birimlerin hiyerarşisine bağlıdır. Şiirde dile getirilen sitem, aslında bu devletin yönetiminde yaşanan bir otorite kaybının feryadıdır.
Bu içsel devleti bir yönetim şeması gibi ele aldığımızda; şiirdeki her sitem, aslında sistemdeki bir birimin görevini kötüye kullanması üzerine yazılmış bir “Manevi Muhasebe Raporu” niteliği kazanır.
Devletin Asıl Hükümdarı; Ruh
Bu içsel devletin başındaki meşru hükümdar Ruhtur. Kur’an’da “Ona (insana) şekil verip ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr, 29) ayetiyle belirtildiği üzere; ruh, insanın biyolojik yapısını aşan, doğrudan İlahi kaynağa bağlı olan “Sistem Kurucu” cevherdir.
Devletin diğer tüm birimleri (akıl, kalp, nefis), Ruh’un bu dünya imtihanını başarıyla tamamlayabilmesi için ona verilmiş teçhizat ve hizmet birimleridir.
Şiirdeki o derin sızlanış, asıl hükümdar olan Ruh’un, kendi veziri (Nefis) tarafından yetkilerinin gasp edilip esir düşürülmesinin acı bir feryadıdır. İnsanın huzuru, ancak Ruh’un yönetimi tekrar ele alıp nefsi, hakikate hizmet eden bir “kul” seviyesine indirmesiyle mümkündür.
“Neler ettin nefsim bana” feryadı, tahtı gasp edilmiş meşru hükümdarın, zindandan yükselen İstifade ve İtiraz Raporudur.
1- Dış Odaklar ve İstihbarat; Şeytan
İnsanın manevi imtihanı, statik bir durum değil, saniyeler içinde binlerce kararın verildiği dinamik bir yönetim sürecidir. Bu sürecin en dış halkasında, sisteme ilk sızıntıyı yapan, tabiri caizse “Yabancı İstihbarat Servisi” gibi çalışan odak şeytandır. Ancak şeytanı sadece korkutucu bir figür olarak değil, içsel hükümetin dengelerini bozan bir “Vesvese ve İllüzyon Merkezi” olarak okumak gerekir.
Kur’an-ı Kerim de İbrahim Suresi 22. ayette, mahşer günü şeytanın yapacağı o meşhur savunma, içsel hükümetin işleyişine dair en büyük sırrı verir “Benim sizin üzerinizde bir hakimiyetim (zorlayıcı gücüm) yoktu; ben sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz.” Bu ifade, şeytanın hükümet içindeki rolünün bir “yürütme” değil, bir “teklif ve propaganda” rolü olduğunu kanıtlar.
Şeytanın en büyük başarısı, varlığını ve oyunlarını unutturmasıdır. İnsan, “Bunu ben düşündüm” dediği an, şeytanın fısıltısını kendi sesi sanmaya başlamış demektir. Şeytan, insan sisteminin dışındaki bir “radyo vericisi” gibidir; sürekli fısıldar (vesvese verir). Ancak şeytanın doğrudan insan üzerinde bir yaptırım gücü yoktur.
Şeytanın başarısı, içerideki Nefis adlı “alıcıyı” uyandırmasındandır. Dışarıdaki düşman ancak içerideki zayıflıkları kullanarak sızabilir.
2- İcraat ve İştah Bakanlığı; Nefis
Nefis, insanın varlığını ayakta tutan hayati bir enerji kaynağı iken, denetimsiz kaldığında tüm içsel sistemi kendi bencil arzularının kölesi haline getiren bir “hükümet içi muhalefet”ten daha fazlasıdır; o, sistemin yönetimini ele geçirmeye çalışan, kendi ilahlığını ilan eden bir “gölge hükümet”tir.
Kur’an-ı Kerim, Yusuf Suresi 53. ayette nefsin bu tehlikeli karakterini şu ifadeyle tanımlar: “…Şüphesiz nefis, şiddetle kötülüğü emreder.” Burada nefsin “emreden” vasfı, onun sadece bir istek mekanizması değil, bir irade gaspçısı olduğunu gösterir.
Nefis, bir bakanlık gibi görevini yapmakla yetinmez; aklın, iradenin ve kalbin kürsüsüne oturarak “Ben ne dersem o olur” diyen otoriter bir yönetim tarzı benimser. Nefsin en büyük yalanı, insanın ihtiyaçlarını “mutlak hak” gibi göstermesi ve bu hakların önündeki her türlü ahlâki engeli (vicdanı, kanunları, İlahi sınırları) “özgürlüğe vurulan pranga” olarak etiketlemesidir.
3- Propaganda ve Medya Bürosu; Hayal ve Vehim
İçsel hükümetin işleyişinde kararlar sadece kuru mantıkla alınmaz; kararların rengini, kokusunu ve çekiciliğini belirleyen bir “Propaganda ve Medya Bürosu” vardır. Burası Hayal ve Vehim dairesidir.
Bu büronun en tehlikeli özelliği, “Geçiciyi Ebedi Gösterme” hilesidir. Nefis, hayal gücünü kullanarak insanın ölüm gerçeğini unutmasını sağlar. Gençliği hiç bitmeyecek, makamı hiç sarsılmayacak, günahı hiç fark edilmeyecekmiş gibi bir illüzyon yaratır.
İnsan, “Neler ettin nefsim bana” diye sızlanırken aslında bu büronun çektiği sahte “mutluluk filmlerine” nasıl kandığını, o pembe yalanların arkasındaki gri uçurumu nasıl göremediğini itiraf etmektedir.
İçsel hükümetin selameti için bu “Propaganda Bürosu”nun denetlenmesi şarttır. Hayal, eğer Vahiy ve Akıl rehberliğinde kullanılırsa, insanı “Cennet özlemi” gibi yüce hedeflere taşır. Ancak nefsin emrine girerse, sadece seraplar üretir.
Unutulmamalıdır ki; nefis, bu büronun ürettiği sahte görsellerle aklı uyuşturur ve iradeyi yanlış yöne sevk eder.
4- Savunma Avukatlığı ve Lojistik; Zekâ
Eğer nefis hükümetin iştahı, hayal ise o iştahın reklam ajansıysa; zekâ da o arzuya ulaşmak için gereken yol haritasını çizen mühendis ve yakalandığında suçsuz olduğunu kanıtlamaya çalışan kurnaz avukattır.
Zekânın hükümet içindeki ilk görevi Lojistiktir. Nefis bir hedef belirlediğinde (makam, para, haz), zekâ hemen devreye girer: “Ona nasıl ulaşırız? Hangi yolları kullanmalıyız? Kimleri aracı kılmalıyız? Nasıl yaparım?” sorularına en hızlı ve pratik cevapları üretir.
Zekâ, ahlâki sınırları gözetmeksizin sadece hedefe kilitlenir. Eğer bu zekâ vicdanın denetiminde değilse, insanı “başarı” uğruna her türlü ilkesizliğe sürükleyen bir motora dönüşür.
5- Denetleme ve Muhakeme Kurulu; Akıl
Kur’an-ı Kerim’in sürekli “Hiç akletmez misiniz?” diyerek işaret ettiği Akıl, hükümetin en üst düzey “Denetleme ve Muhakeme Kurulu”dur.
Zekâ “nasıl yaparım?” sorusunun peşindeyken, akıl “neden yapmalıyım?” ve “bunun sonu ne olur?” sorularını masaya yatırır.
Rahmetli Erbakan Hocamın dediği gibi “akıl bir işin sonunu düşünmektir”.
Akıl, sadece dünyevi sonuçları değil, manevi sonuçları da hesaplar. Kur’an’ın bize öğrettiği “Hikmet”, aklın ulaştığı en üst mertebedir. Hikmet sahibi bir akıl, hayatı tek bir anlık hazdan ibaret görmez; onu bir bütünlük içinde, başlangıcıyla ve sonuyla (ebediyetle) değerlendirir.
Nefis, “Dünya bir oyun ve eğlenceden ibarettir” derken; Akıl, “Dünya bir tarla ve imtihan meydanıdır” diyerek hükmü verir.
6- Kurucu Anayasa; Fıtrat
İçsel hükümetin işleyişinde Fıtrat, hükümetin kuruluş amacını ve çalışma esaslarını belirleyen “Değişmez Temel Anayasa”dır.
Kur’an-ı Kerim’in “O halde sen yüzünü, bir hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir” (Rum, 30) ayeti, bu anayasanın insan ruhuna işlenmiş asli kodlar olduğunu ilan eder. Fıtrat, insanın “nasıl yaşaması gerektiğini” belirleyen, dışarıdan öğrenilen değil, içeriden fışkıran o saf hakikat bilgisidir.
Fıtrat, insanın yaratılışındaki saf iyiliğe, adalete ve hakikate olan o derin özlemdir. Bir insan günah işlediğinde duyduğu o açıklanamaz huzursuzluk, aslında fıtratın “Anayasaya Aykırı Eylem” raporudur. Nefis, zekâyı kullanarak “Bu suç değil, bu bir ihtiyaç” diye kendini savunsa da, fıtratın o sessiz ve derin sesi, yapılan eylemin yaratılış kodlarına aykırı olduğunu fısıldar.
7- Anayasa Mahkemesi; Vicdan
İçsel hükümetin işleyişinde Vicdan, nefsin arzularını, zekânın mazeretlerini ve aklın muhakemelerini bir terazide tartıp nihai hükmü veren “İlahi Adalet Odaklı Yargı Birimi”dir.
Vicdan, hükümetin hem “Denetim” hem de “Yargılama” makamıdır. Bir eylem henüz gerçekleşmeden önce “İhtar” mekanizmasını çalıştırır; eylem gerçekleştikten sonra ise “Hüküm ve Ceza” (vicdan azabı) mekanizmasını devreye sokar.
İnsan, vicdanın sesini duymazdan geldiğinde veya nefsin dayattığı “anlık çıkarlar” uğruna onu susturduğunda, sistemdeki yargı birimi “devre dışı” kalmış demektir. Kur’an-ı Kerim’de “…kalpleri mühürlenmiş” (Bakara, 7) ifadesi, aslında vicdanın o ihtar mekanizmasının artık işlevsiz hale geldiği bir durumu betimler.
Nefis, hükümetin başına geçtiğinde ilk iş olarak “Anayasa Mahkemesi”ni (Vicdan) işlevsiz kılmak için ona “Gaflet ve Ülfet” narkozu verir. İnsan artık yanlış yaparken huzursuzluk duymamaya başladığında, içsel hükümetin en büyük koruyucusunu kaybetmiş demektir.
8- Narkoz ve Uyuşturucu Birimi; Ülfet ve Gaflet
Nefis ve Şeytan, aklın mizanını ve vicdanın yargı yetkisini doğrudan yok edemezler; bunun yerine sistemi yavaş yavaş “uyuşturarak” direncini kırarlar.
Ülfet, bir yanlışı sürekli yaparak onu “normal” kabul etme halidir. İnsan bir günahı veya yanlış bir kararı ilk kez verdiğinde, vicdanı (Anayasa Mahkemesi) ayağa kalkar, ihtar verir, huzursuz eder. Ancak nefis, aynı hatayı tekrarlatarak ülfet perdesini indirir. Zamanla o “yanlış”, hükümetin “rutin işleyişi” haline gelir.
Gaflet ise, insanın “Ebedi bir yolcu” olduğunu unutup, sanki dünya hayatının sonu yokmuşçasına yaşamasıdır. Gaflet içindeki bir hükümet, “Vakit” kavramını yitirir. İnsan, kendi içsel dünyasının sorumluluğunu unutup, dış dünyanın karmaşasında kaybolur. Gaflet, aklın “hakikat” üzerine odaklanmasını engelleyen bir sis tabakasıdır.
9- Enerji ve Yakıt Bakanlığı; Muhabbet
İçsel hükümetin işleyişinde Muhabbet (Sevgi), sistemin tüm çarklarını döndüren tek temel enerjidir. Nefis, akıl ve vicdan birer mekanizma olsa da, onları “harekete geçiren” şey kuru bir mantık değil, kalbin “neyi sevdiği”dir.
Muhabbet, hükümetin hangi yöne evrileceğini belirleyen “Duygusal Tayin Birimi”dir. İnsan, neye muhabbet beslerse, bütün içsel bürokrasiyi onun hizmetine adar.
Eğer kalp, nefse ve dünyaya karşı bir muhabbet besliyorsa; zekâ derhal o arzulara kılıf uydurmaya başlar, hayal bürosu o arzuları süsler, irade de o yöne koşar. Yani, bir insanın neyi sevdiği, onun içsel hükümetinin “dış politikasını” ve “iç önceliklerini” tayin eder.
Muhabbetin yönü değiştiğinde, tüm hükümetin hiyerarşisi yerle bir olur ve yeniden kurulur.
10- Sultanlık Makamı (Başkent); Kalp
Kur’an-ı Kerim’de kalp, biyolojik bir pompanın ötesinde; idrak eden, fıkheden (derinlemesine anlayan), mutmain olan veya mühürlenen bir “manevi cevher” olarak tanımlanır. Bu makam, bir yanıyla süfli âleme (nefse), diğer yanıyla ulvi âleme (ruha) bakar.
Eğer bu hükümette akıl bir vezir, vicdan bir yargıç ise; kalp, son sözü söyleyen ve iradeye “infaz” emrini veren sultandır.
Kalp bazen “Selim” (tertemiz, kusursuz) bir haldedir ki bu, hükümetin en ideal yönetim biçimidir. Bazen de “Marazlı” (hastalık) içindedir.
Nefis, hükümetin merkezine sızmak için kalbi “şüphe, şehvet ve dünya sevgisi” ile hastalandırmaya çalışır.
Kalp, hükümetin “Anlamlandırma Bürosu”dur. Bir eylemin sadece şekline değil, ruhuna (niyetine) o karar verir. Bu yüzden, amellerin değeri hükümetin dış görünüşünde değil, kalbin o amale yüklediği gizli “niyet” kodunda saklıdır.
11- Yürütme (İmza Yetkisi); İrade
İçsel hükümetin işleyişinde İrade (Cüz-i İrade), nefsin baskıları, aklın mizanı ve vicdanın ihtarları arasında sıkışmış olan insanın, bir yöne meyledip “Ol!” dediği noktadır. Kur’an-ı Kerim, insanı diğer varlıklardan ayıran bu muazzam gücü, sorumluluğun (emanetin) temel şartı olarak görür.
“Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” (Kehf, 29) ayeti, hükümetin en üst icra makamı olan iradenin “özgür seçim” yetkisini ilan eder.
İrade, tek başına bilgi üretmez veya arzu doğurmaz. O, önüne gelen “yasa tasarılarından” (fikirler ve istekler) birini seçip onaylayan bir mühürdür. Nefis bir günahı süslediğinde ve zekâ onu makul kıldığında, irade bu baskı altında bir seçim yapmak zorundadır. İradeyi bir “kas” gibi düşünebiliriz; ne kadar çok fıtrat anayasasına uygun kararlar verirse o kadar güçlenir; ne kadar çok nefsin emrine girerse o kadar zayıflar ve sonunda nefsin “otomatik onaylayıcısı” haline gelir.
İnsan iradesi müstakil ve sınırsız değildir. Kul bir şeyi murad eder (seçer), Allah ise onu halk eder (yaratır). Hükümetin içinde alınan bir karar, ancak “Küllî İrade”nin izniyle eyleme dökülür. Buradaki sır; insanın seçiminden sorumlu olması, sonucun ise Allah’ın takdirinde olmasıdır. Nefis, iradeyi kandırırken sanki “her şeyin tek hâkimi sensin” yalanını söyler. Oysa irade, bir “emanetçi”dir ve bu emaneti kimin yolunda kullandığından hesaba çekilecektir.
12- Kozmik Veri Merkezi: Hafıza ve Kayıt
İçsel hükümetin işleyişinde Hafıza ve Kayıt birimi, sadece insanın zihnindeki biyolojik hatıralar değil, Kur’an-ı Kerim’in “Sağında ve solunda oturmuş iki melek (Kâtip) kaydediyor” ayetiyle işaret ettiği, insanın her nefesini, her niyetini ve her eylemini donduran “İlahi kayıt sistemi”dir. İnsan nefsinin oyunlarına ve zekânın mazeretlerine kanıp “kimse görmüyor, kimse duymuyor” diye düşündüğünde, hükümetin bu “Gizli Arşiv” birimi tıkır tıkır çalışmaya devam eder.
Nefis, bazen küçük günahları “önemsiz” diyerek zekâ aracılığıyla unutturmaya çalışır. Ancak bu kayıt merkezinde sadece eylemler değil, eylemin niyeti ve eyleme giden süreç de kaydedilir.
Kur’an, “Onların yaptıkları her şey defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır” (Kamer, 52-53) diye öğüt verir.
13- Bakım ve Geri Dönüşüm Birimi: Tevbe ve Zikir
İçsel hükümetin işleyişinde Tevbe ve Zikir, sistemin “Antivirüs” yazılımı ve “Format” (sistemi sıfırlama/yenileme) birimidir. Nefis ve Şeytan’ın iş birliğiyle hükümete sızan vesveseler, hayallerin kirliliği, zekânın ürettiği mazeretler ve vicdanın üzerine çöken gaflet tozları, hükümeti zamanla hantallaştırır. Tevbe ve Zikir, bu birikmiş “negatif veri”yi temizleyen ve sistemi Fıtrat ayarlarına geri döndüren tek yetkili mercidir.
Tevbe, sadece bir özür dileme eylemi değil, hükümetin “İrade”yi nefsin emrinden alıp yeniden Hakka bağlama sözleşmesidir. Nefis, hata yapıldığında “Artık çok geç, sistem bozuldu, dosyalar silinmez” diyerek iradeyi “Yeis”e (ümitsizliğe) sevk eder. Oysa Tevbe, Allah’ın “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’raf, 156) vaadiyle çalışan bir İlahi lütuftur.
Zikir, hükümetin tüm birimlerini “Allah’ın huzurunda” olma bilinciyle (İhsan) hizaya getirmektir. Zikir bittiğinde, sistemin “Heva ve Heves” (Nefis) birimi yönetimi ele geçirir. Zikir başladığında ise, “Akıl” ve “Kalp” yeniden uyanır.
Zikir, kalbin üzerine çöken o pas tabakasını silen, onu parlatıp aynaya dönüştüren tek frekanstır. İnsan zikrettiği sürece, hükümetin “Propaganda Bürosu” olan Hayal ve Vehim susturulur ve Hakikat tecelli eder.
14- Görev Süresi ve Devir-Teslim: Vakit ve Ölüm
İçsel hükümetin işleyişinde Vakit, sınırları belli bir “geçici yetki”dir.
Kur’an-ı Kerim’in “Her ümmetin bir eceli vardır; ecelleri geldiğinde onu ne bir an erteleyebilirler ne de öne alabilirler” (A’raf, 34) ayeti, hükümetin “yönetim süresinin” mutlak olduğunu ilan eder.
Nefis, hükümeti sonsuza kadar elinde tutacakmış gibi davranır. Oysa vakit, hükümetin en hızlı tükenen kaynağıdır.
Vakit, insanın kendi “içsel hükümetini” kurması, nefsi terbiye etmesi ve Rabbine kul olması için tanınmış bir “hazırlık süresi”dir. İnsanın her nefesi, bu hükümetin bir “bütçe kalemidir”. Nefis, bu bütçeyi “şehvet ve gaflet” projelerine harcatırken; Akıl ve Vicdan, bu bütçeyi “ebedi saadet” yatırımlarına yönlendirmek ister.
İnsan, “Neler ettin nefsim bana” diye feryadını yükselttiğinde, aslında hükümetin süresinin (vakitin) nasıl çarçur edildiğinin, en kıymetli hazinenin nasıl ucuz arzulara harcandığının acı muhasebesini yapmaktadır.
Ölüm, içsel hükümetin tüm yetkilerinin son bulduğu ve “Kayıt” birimindeki dosyaların üst makama (Yüce Divan’a) gönderildiği o devir-teslim anıdır.
Bu uzun yolculuğun sonunda, nefsi terbiye edilen, zekâsı fıtratına boyun eğen, kalbi zikirle mutmain olan insan için Kur’an müjdeyi verir: “Ey huzura ermiş (mutmainne) nefis! Dön Rabbine, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak” (Fecr, 27-28).
Selam ve dua ile…

Teşkilat çalışmalarına ve dava süreçlerine ilişkin çok kritik bilgiler içeren, marazlı tiplerin tespitine ve kişisel hastalıklarımızın ıslahına yönelik analitik adımları gösteren bu çok kıymetli makale için şükranlarımızı sunuyoruz. Allah bizleri korusun ayağımızı kaydırmasın İnşallah.
Ek olarak iş ve sosyal hayatımız da benzer tiplerin yer aldığı düşünüldüğünde bunlardan korunmaya yönelik olarak da makalede yer alan adımlardan faydalanılması gerektiği anlaşılmaktadır.
Haddini bilmeyen hadsizlerin halleri!
Nefsinin kötülüklerinden, imtihanının sırrından gafil olanlar, eline imkân ve fırsat geçince, maalesef rütbesine ve servetine güvenerek şımarıp haddini aşmakta ve büyüklük taslamaktadırlar. Hakkı olmadan ve haddini aşarak büyüklük taslayanlar ise artık kimseye ihtiyacının kalmadığını zannedip azgınlaşmaktadırlar.
Hakkı olmadan ve haddini aşarak büyüklük taslayan azgınların nurları zulmete dönmektedir, yani İslam ve iman nurundan ayırılıp küfür ve zulüm karanlıklarına girmektedirler.
Haddini bilmeyen hadsizler;
“Yeryüzünde, hakkı olmadan (ve haddini aşarak) büyüklük taslayanları (ise), ayetlerimden (Kur’ani gerçekleri anlamaktan ve kâinattaki ibretli ve hikmetli yaratılışların sahibini kavramaktan uzaklaştırıp) engelleyeceğim…”(A’raf Suresi 146. Ayetinin ilk kısmı)
İlahi fermanına muhatap olurlar…
“… (Öyle ki) Onlar artık her türlü ayeti (mucizeyi-yaratılış belgesini) görseler bile (asla) ona inanmazlar. Dosdoğru yolu da görseler (yine de, haklı ve hayırlı olan işte budur diyerek ve benimseyerek, hayat ve huzur) yolu tutmaz ve tâbi olmazlar. (Bunlar) Azgınlık ve sapkınlık yolunu gördüklerinde ise hemen onu (kendilerine hayat tarzı olarak kabullenip) yol edinirler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları yüzündendir.” (A’raf Suresi 146. Ayetinin son kısmı)
Haddini bilmeyen hadsizler;
Kendilerinde bir kusur bulmazlar, kabahatlerini Hz. Allah’a (hâşâ) yıkmaya başlarlar ve tevbe etmeye yanaşmazlar. Kendi başarısızlıklarını lidere, teşkilata ve sisteme yansıtmaya ve sorumluluktan kaçmaya çalışırlar.
Hakkı olmadan ve haddini aşarak büyüklük taslayanlar;
Hakka olan ümitlerini kaybederler… Hakkın emrine itaatsizlik ederler… Hakktan uzaklaşmaya başlarlar… Hakka muhalif olurlar… Hakka kinlenirler… Haktan intikam almaya çalışırlar… Sonunda Hakktan kovulurlar!
Haddini bilmeyen hadsizler;
Hakk davadan ve verilen sözlerinden geri dönerler…
Önemli ve öncelikli hizmetleri erteleyip kitleleri hayali kuruntular ve ucuz kahramanlıklarla oyalarlar…
Gerçek niyetlerini ve mahiyetlerini çok iyi kamufle ederler…
Teşkilatların kalbine sızarak sistemi içten içe çürütmeye, ancak bunu yaparken son derece saygın ve sadık bir görünüm sergilemeye çalışırlar….
Çevrelerine karşı sadakat ve takva ehli, en sadık ve ikinci adam, liderini, ağabeylerini (sözde) koruyan ve kollayan, çok bilgili, iyilik ve istikamet timsali, seçilmiş ve sivrilmiş bir teşkilatçı görünümüyle hareket ederler…
Acıyor ve şefkat gösteriyor görüntüsü altında kitleleri aldatıp kendi çıkarlarına kurban ederler…
Kurdukları bu sinsi sistem sayesinde, hem karşı tarafa ne demek istediklerini açıkça iletirler hem de deşifre edilmelerine yarayacak hiçbir somut delil bırakmazlar…
Teşkilat içinde riskli ve zahmetli işleri, gözü açıklık yaparak her zaman çalışma arkadaşlarına yaptırır ve onları hedef haline getirerek yıpratmaya çalışırlar, buna karşın, kendi yaptıkları en ufak bir feragat ve fedakârlığı büyük bir kahramanlık destanı gibi sürekli etrafa anlatarak kendilerini yüceltme ve değer kazanma peşine düşerler…
Haddini bilmeyen hadsizler;
İstikamet yolunun üzerinde oturup tuzak kurarlar…
Hakka karşı sinsi ve yalancıdırlar…
Hakka hıyanetlerini iyilik diye yutturmaya çalışırlar…
Hakk davada yürüyenleri korku, kuruntu ve kuşkularla kendileri gibi içten içe tatminsiz, nankör, sürekli şikâyet eden ve sadakatsiz hale getirmeye çalışırlar…
Fırsatını bulduklarında, “iyi ve güzel gayretlerden başka bir şey amaçlamadık” bahanesiyle, asıl yapıya rakip olacak yeni bir merkez (hizip veya şebeke) kurarak kurumsal bütünlüğe açıkça savaş açarlar.
Ey haddini bilmeyen hadsizler!
Allah’ın nuruyla bakıldığında;
Kalplerinizde olan haset, hile ve hıyanet durumlarınız bilinmekte, sinsi planlarınız deşifre olmaktadır!
Bilinmesinden kuşkulanıp kaçındığınız sırlarınız ve şeytani planlarınız açığa çıkmakta ve bozuk ayarınız ortaya dökülmektedir!
Ey haddini bilmeyen hadsiz zavallılar; bütün amelleriniz ve emelleriniz boşa çıkacaktır!
Adeta bir başucu makalesi özelliği taşıyan ve insanı kendi yaratılış gayesine ve sorumluluk bilincine ulaştıracak sebepleri ortaya koyan bu makaleyi tekrar tekrar okumak, benim için hayati bir konu hükmündedir..
“İnsan, “Neler ettin nefsim bana” diye feryadını yükselttiğinde, aslında hükümetin süresinin (vakitin) nasıl çarçur edildiğinin, en kıymetli hazinenin nasıl ucuz arzulara harcandığının acı muhasebesini yapmaktadır.”
cümlelerine ilham kaynağı olacak olan Asr süresinde de buyrulduğu üzere ;
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla
Asra (mübarek dönemlere ve zaman dilimlerine ve özellikle sayılı ömür sermayesine) yemin olsun ki;Gerçekten insan hüsrandadır (zarar ve ziyandadır. Bu gaflet ve tembellik sonunda pişman ve perişan olacaktır).
Ancak (samimiyetle) iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine Hakkı (doğru ve hayırlı olanı) tavsiye (yani Kur’an nizamının kurulmasını temenni, teşvik ve tebliğ) edenler ve (bu yolda uğradıkları sıkıntı ve saldırılara kendileri katlandığı gibi) çevresine de sabrı (Allah için dayanmayı) telkin ve tavsiye edenler bunun dışındadır. (Bu dört vasfı birlikte üzerinde taşıyan mü’min, müstakim ve mücahit kimseler, dünya ve ahirette kurtulacak ve sonsuz mutluluğa ulaşacaklardır.)
(Asr Suresi)