AÇ ELLERİNİ, SEMAYA DOĞRU
Mü’min hata işler, an pişman olur
Kaldırır ellerin, semaya doğru!..
Ahdini bozana, Hak düşman olur
Sadıklar zikreder, Esmaya doğru!..
Şeytan sapıtanın, içine sızar
Çırpındıkça batar, azdıkça kızar
Vicdanını keser, bu paslı hızar
Hain tükürür; Nur, simaya doğru!..
Saygıyı bırakıp, sövgüye düşer
Haini zalimi, övgüye düşer
Nasipsiz kısır bir, döngüye düşer
İçindeki zehri, kusmaya doğru!..
Gurur kibir ucub, makam mal hırsı
Taşıyan doyar mı, verseniz Kars’ı
Doğruluk ve ihlas, mü’minin harsı1
Koşar burca sancak, asmaya doğru!..
Nefsini yenenler, pişmanlık duyar
Allah’ı arayan, Kur’an’a uyar
Fasık küstahlaşıp, edebin soyar
Cesaret kazanır, azmaya doğru!..
Asıl vazgeçtiği, dava Kur’an’dır
Üstadı dostları, hepsi kurbandır
Şeytanın iğvası2, ona bürhandır3
Kalbi kömürleşir, Soma’ya doğru!..
Ah keşke Meale, manaya dönse
İçindeki gazap, ateşi sönse
Duamız arzumuz, kinini gömse
Nefsi hesapların, kısmaya doğru!..
- Hars: Ahlâk, kültür.
- İğva: Şeytanın dürtüleri.
- Bürhan: Delil, belge, rehber.

Sadıklar Zikreder, Hainler Tükürür!
Nefsini terbiye etmiş şuurlu müminler, zikir ehlidir. Yani lütfedilen nimetlerin farkındadır. Şükretmenin bir gereği olarak, bunları hak için ve hayır yolunda kullanır.
Nefsine esir olan gafil ve hain kişiler ise, nankördür. Verilen nimetlerin kıymetini bilmez. Zihnini, kalbini ve bedenini, batıl işlerde ve fasit ortamlarda çürütür.
Rabbimiz bizlere; her türlü süfli duygudan uzaklaşıp, nankörlükten ve nefse esaretten kurtulmayı nasip eylesin. Razı olacağı işlerle meşgul olmayı, nefsimizi arındırmayı lütfeylesin.
KÖKLER VE KİMLİKLER…
Hakkın Çınarı mı? Batılın Çalısı mı?
Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü (iman ve Kur’an üzere yerde) sabit, dalları ise göktedir.
O ağaç Rabbinin izniyle her zaman (ve zeminde tatlı ve yararlı) yemişini verir. Umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler (diye) Allah insanlar için (böyle)örnekler getirir.
Kötü (murdar habis) söz ise, kötü bir ağaç benzeridir. Onun kökü yerin üstünden (ve Kur’an temelinden) koparılmış, (artık) kararı (yerinde durma, tutunma imkânı) kalmamış gibidir. (İbrahim Suresi 24, 25 ve 26.)
Bu ayetler; varoluşun en temel yasasını, “söz” ile “öz”, “insan” ile “eylem” arasındaki o kopmaz bağı sarsıcı bir ağaç benzetmesiyle ortaya koyar. Bu ayetler, masalsı birer benzetme ya da süslü birer edebi sanat değildir. Aksine bir insanın ruhsal yükselişinin veya çöküşünün, fizik kuralları kadar kesin olan yasasıdır.
Müslüman; elinden, dilinden ve belinden “emniyet” süzülen bir varlıktır.
Ayet-i kerimede buyurulan “Güzel söz, kökü sabit bir ağaç gibidir” ifadesi, bir şahsiyet fiziğidir. Yerçekimi yasası bir cismi nasıl yere bağlıyorsa, “Eminlik” (güvenilirlik) de mümini hakikate öyle bağlar. Müminin şahsiyetin kökü; sarsılmaz bir iman ve istikamettir. Kökü derinde olanın, yani ilkesi ve omurgası sağlam olanın şahsiyeti devrilmez. Rüzgarın (popüler kültürün, öfkenin veya nefsin) yönüne göre eğilip bükülmez.
Kökü sabit olan bu ağacın dalları göktedir. Bu, mümin’in vizyonudur. Sözü “güzel” olanın, yani dili yalan ve sövgüden arınmış olanın eylemleri evrensel bir meyve verir. Yani kelimelerimiz kaderimizdir. Ağzımızdan çıkan her söz, manevi coğrafyamıza ekilen bir tohumdur. Eğer dil “Güzel söz” ile ıslanmışsa, o tohumun kaderi ruhumuzda bir çınar yetiştirmektir. Bu çınar büyüdükçe kişinin simasındaki nuru besler, eline adalet gücü verir ve iffetini (belini) bir kale gibi korur.
Öte yandan “Kötü söz”, yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan köksüz bir bitki gibidir. Sövgü, yalan ve zulüm; özüyle ve varlığıyla bir zayıflıktır. Sövgü bir anlık gürültü çıkarır ama bir saniye sonrası yoktur. Kökü hakikate dayanmayan her insan ve her sistem, manevi ve sosyal bir yasa gereği dağılmaya mahkûmdur. Kişi başkasına sövdüğünü sanırken, aslında kendi şahsiyet köklerini doğramakta, kendi manevi sistemini çökertmektedir.
İnsan, ağzından çıkan her kelimeyle aslında kendi ruhunun heykelini yontar. Müslüman; elini adalete, dilini hakikate, belini (nefsini) hayâya bağlayan kişidir. Bu üçlüden birinde meydana gelen bir “kaçak”, bütün iman binasının dengesini sarsar.
“Meale ve manaya dönmek“, sadece satırları okumak değil, varoluşun “niyetini” hatırlamaktır. İnsan, kainattaki her şeyin bir “Sanat-ı İlahi” olduğunu anladığı an, dili sövgüden, eli zulümden, nefsi taşkınlıktan hicret eder.
Fizik yasası kadar kesindir ki, kendi ruhunu kirli kelimelerle inşa eden birinin, temiz bir kader (huzur) beklemesi mümkün değildir.
İnsan işte! soruyor; “yahu şu Netanyahu gibi zalimlerin zirvesine çıkmış, çocuk katili olmuş, Esfeli Safilin’in en karanlık çukuruna demir atmış birine karşı da mı ‘Sanat-ı İlahi’ diyeceğiz, ona da mı sövmeyeceğiz?”
İslam’da “Zulme rıza, zulümdür.” Kur’an-ı Azimüşşan bize zalime karşı “pısırık” olmayı değil, “şiddetli ve izzetli” olmayı emreder. Ancak, buradaki “şiddet” ağız dolusu sövmek değildir. Netanyahu’ya en büyük hakaret, ona sövmek değil; onun planlarını bozacak “D-8″leri canlandırmak, İslam Birliği’ni kurmak ve onun karşısına “Çelikten Bir İrade” ile dikilmektir. Sen sövünce o gülüyor; ama sen cihat şuuru ile beslenip güçlendikçe ve sen teknolojinde ilerledikçe o titreyecektir.
Zalime karşı dilimizdeki “sövgü” değil, kalbimizdeki “İman”, fikrimizdeki “Adil Düzen’’ ve elimizdeki “Güç” konuşmalıdır. Bizim dinimiz bize zalimi “kelimelerle aşağılamayı” değil, “eylemle durdurmayı” emreder.
Ne diyordu rahmeti Erbakan Hocam “Siyonizm laftan anlamaz, o ancak güçten anlar.” Bu da bizi yine yukarıdaki ayetlere götürür.
Selam ve dua ile…
Şeytan sapıtanın, içine sızar
Çırpındıkça batar, azdıkça kızar
Vicdanını keser, bu paslı hızar
Hain tükürür; Nur, simaya doğru!..
Yediğimiz her bir haksız ve haram lokma, her bir yalan ve yanlış konuşma ve davranışlar, her bir şehvet ve kötü niyetlerle bakma, insanlara hakaret ve gönül yıkmalar, haklı ve hayırlı sözlere karşı çıkma, cihattan ve ekipten ayrılmalar veya ayrılmayı gerektirecek kirli niyetler samimiyetsizlikler itaatsizlikler sadakat rolü altında sadakatsizlikler, her bir fitne ve fesat çıkarmalar, ibadet ve taatlerin görüntüde var ama içi boş saman gibi olması, sohbet nasihat hizmetlerden mahrum kalmak, riya, kibir , haset, hıyanet, iki yüzlülük gibi çeşitli günahlara dalma neticesinde önce KALPLERDE DAĞINIKLIK başlaması… Bu konuda Haşr (Sürgün) Suresinin 14. ayetinin sonunda şöyle buyuruyor rabbimiz: “Sen onların (zahiren) birlik ve dirlik (içerisinde olduklarını zan ve) hesap edersin; oysa onların kalpleri paramparça vaziyettedir (çıkarları ve ihtirasları uğrunda her an kapışmaya hazır haldedirler). Bu, şüphesiz onların akletmeyen (ve imana gelmeyen) bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir.”
(BAK: https://www.mealikerim.com/59/hasr/14 )
Aklını kullanmamak ve nefsi arzulara kapılmak sonunda kalplerde başlayan karışıklık, dağınıklık, kararsızlık ve karamsarlık hali devam ederse kişi kendini toparlayıp ibadet ve istikamete yönelmezse bu sefer koyu bir KALP GAFLETİ ortaya çıkacağını bildirirdi Üstadımız. Şeytanın içimize sızdığını anlamaz kavrayamaz isek ne yaparsak yapalım her hareketimiz davranışımız düşüncelerimiz şeytana yarar hale geliriz ve ne kadar da doğru faydalı iyi güzel işler yapıyoruz diye de kendimizi aldatır farkına bile varamayız malesef. İyice küflenmeye doğru hızla yol alırız şeytanın atına bindiğimizi anlamadıkça.. Küflendikçe pas tuttukça iyinin doğrunun güzelin faydalının ve adil olanın sesi olan VİCDANIMIZI duyamaz dinleyemez hale geliriz.. Ve Hakkın ve Kur’an’ın Tercümanı olan Bilge ve Rehber Şahsiyetlerle savaşırız savaşmakla kalmaz aklını ve vicdanının sesine kulak vermeyenleride yanımızda götürür yakarız… Duyduğumuz ve tâbi olduğumuz ses ŞEYTANIN SESİ olduğunu anladığımızda çooookkttttaaaaannn uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başlamış oluruz rabbim muhafaza buyursun…
Nefsini yenenler, pişmanlık duyar
Allah’ı arayan, Kur’an’a uyar
Fasık küstahlaşıp, edebin soyar
Cesaret kazanır, azmaya doğru!..
Nefsine ve şeytanın vesveselerine tâbi olmak yerine vicdanının sesine kulak kabartanlar Allah’a yönelirler ve Meali Kerim’den istifade eder hale gelirler. Nefsini yenmek gerçek pehlivan olmak gibi sonuca erdirir… Allah’tan uzaklaştığımızı ve Şeytanın atına bindiğimizi anlamanın yolu; Hak ve hayırlı hizmetlerden uzak kalmamız veya Hak davaya olan yanlışlarımızdan ötürü ve Hak ve hayırlı hizmetlere destek olmak yerine köstek olacak davranışlarda bulunmak …
Hak davanın en büyük özelliği, bu dava öyle kutsal bir dava ki niyeti bozuk, itikadı çürük olanı atıyor dışarıya. Tutmuyor içerde. Allah bir süre müsade eder ama atar dışarıya. Yani Allah imhal eder ihmal etmezdi. Yine Üstadımızın ifadesiyle; herkes kendi niyetinin ve tıynetinin akıbetine ulaşacaktır. Yani herkes ektiğini biçecek, ettiğini bulacaktır.
Rabbim sonumuzu hayır eylesin. Amin.
Allah bizleri hatalarını anlayan, tövbe eden ve bu hatalara bir daha düşmemek için çabalayan kullarından eylesin. Sapıtarak şeytana fırsat veren kullarından eylemesin.
Asıl vazgeçtiği, dava Kur’an’dır
Üstadı dostları, hepsi kurbandır
Şeytanın iğvası2, ona bürhandır3
Kalbi kömürleşir, Soma’ya doğru!.
Ya Rabbi, ayaklarımızı ve kalbimizi sabit kıl, bizleri Aziz Erbakan Hocamıza ve Üstad Ahmet Akgül Hocamıza sıkı ve sağlam yol arkadaşları eyle. Ayaklarımızın kaymasına sebep olacak hatalardan günahlardan bizleri koru. Eğer yanlışa düşersek, yanlışta ısrarcı olmaktan Ya Rabbi Sana sığınırız, Tevbe-i Nasuh ile samimiyetle af mağfiret dilemeyi, kendimizi affettirecek yakarışlarla Sana yönelmeyi lütfet. Bizleri Meali Kerim’e sıkı sıkıya bağlı kalanlardan, her gün en az bir hizb (5 sayfa) anlayarak okumayı ve yaşamayı nasip eyle. Bizleri yeryüzünde Adil Düzene dayalı Yeni Bir Dünyayı kuracak o kutlu ekibin içerisinde yer almayı nasip eyle..Amiin..
İnsandır yol, alır tercihleriyle
Hakka yolculuk, iyilik tembihleriyle
Batılda ısrar ederse, hata hırslarıyla
İmha ve ihya hepisi, kendi tensipleriyle
Hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir. (Hadis-i Şerif)
Kuranın bütün ayetlerini kendi üzerine almayandan… Mümin ve Mücahit sadık dostlarına sevgi ve şefkat taşımayandan…. Küfrü ve edepsizliği diline lafız edinenden ayar ve ahlak perdesi kalkarmış.