Amerikancı ve Fetullahçı Zaman'daki bir haberde:
Birleşmiş Milletlere göre: PKK parti, Abdullah Öcalan ise "genel sekreter"miş..
Merkezi Cenevre'de bulunan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği UNHCR, resmi internet sayfasında 'Türkiye dosyasında', Türkiye'deki partileri 'yasal' ve 'yasal olmayanlar' olarak ikiye ayırdı.
Toplam 17 sayfa uzunluğunda olan ve 'Ülke Bilgi Metni' adı verilen Türkiye tanıtımının yapıldığı bölümde 'yasal olmayan' siyasi partiler olarak Dev-Sol, TİKKO ve PKK'nın da aralarında bulunduğu Türkiye'deki terör örgütleri gösterildi. Bu örgütlerin siyasi faaliyette bulunduğu ifade edilirken, terörist başı Abdullah Öcalan'a da resmi bir unvan yakıştırılarak 'Kürdistan İşçi Partisi Genel Sekreteri' olarak tanıtıldı. İsviçre Mülteciler Bürosu tarafından Almanca olarak hazırlanan ve 1990'lı yılların bilgilerine dayanılarak UNHCR sayfasında yer alan bu metinde ayrıca MHP tanıtılırken, parti mensuplarının geçmişte 5 bin siyasi, sendikacı ve aydını terör eylemlerinde öldürdüğü iddia edildi. Türkiye'yi tanıtmak üzere hazırlanan bu metnin nasıl olup da Birleşmiş Milletler (BM) örgütüne bağlı bir kuruluşun resmi internet sayfasına girdiği hususu ise henüz netlik kazanmadı. Türkiye'de 1991 yılına kadar Kürtçe konuşmanın yasak olduğu yorumu yapılan "diller" bölümünde Türkiye'de halen Kürtçe radyo ve televizyon yayınlarının hükümet tarafından engellendiği ileri sürüldü.13[1]
Bu tesadüfler sizce de tuhaf değil mi?
K.Irak'tan Türkiye'nin birçok kentine, İstanbul'a, Ankara'ya ve başka bölgelere aktarılan patlayıcıların, silahların sırrını çözemiyorum. Hem de yüzlerce kilo patlayıcının. İsrail'den K. Irak'a nakledilen silah ve patlayıcıların ne kadarının Anadolu'ya nakledilmiş olabileceği geliyor aklıma. Ve operasyonlar çerçevesinde ortaya çıkarılan silah ve patlayıcıların, bu büyük sevkıyatla pek bir ilgisi de yok. Gömülen silah sandıklarının dışında, kamyonlarla nakledildiği iddia edilenleri kastediyorum. Onları kim bulacak?
PKK Kürt milliyetçiliğini esas alan bir silahlı örgüt. Bunun karşısında reaksiyoner örgütlenmeler ortaya çıkıyor. İki uç yapılanmanın iç savaşı hedeflediği ortada. Peki, çetelere karşı istihbarat alanında yoğun faaliyetler yapılırken PKK nasıl oluyor da operasyonu yapanlar ya da yönlendirenlerle aynı cephede yer alabiliyor? Üstelik kamuoyunu bilgilendirme görevini de üstlenebiliyor?.. Mesele sadece demokrasi ve darbe tartışması değil. Arada o kadar geniş bir alan var ki, çok değişik çeteler at oynatıyor. Kimi güvenlik adı altında, kimi demokrasi adı altında. İki taraftan da dayak yiyip sersemleşen bizler oluyoruz…
Bombalı araçla saldırı ve acı insan hikâyeleri
Sadece Irak'ta ABD güçleri ayda 10 bin insan öldürüyor. Günde 300 civarı insan! Birbirlerini öldürmelerini saymıyoruz. Başka bölgeleri de. Bu nasıl bir kıyım!
Mike Davis imzalı "History of The Car Bomb" başlıklı yazıyı okumak bu konuda size fikir verebilir. Yöntemin Vietnam'da, Cezayir'de, İtalya'da, mafya savaşlarında, Ortadoğu'nun her bölgesinde, Afganistan'da nasıl kullanıldığını, kimlerin kimlere öğrettiğini özetliyor. Özellikle 1972'den bu yana nasıl yaygınlaştığı, nasıl stratejik bir silaha dönüştüğü, gerilla savaşının nükleer bombası haline geldiği, ölümcül bir araca dönüştüğü detaylı bir şekilde anlatılıyor.
IRA'nın etkin biçimde kullandığı yöntem en fazla Ortadoğu'da kullanılır. 1983'de Lübnan'daki ABD birliklerinin karargahına yönelik patlayıcı yüklü araç saldırısında 243 ABD askeri ölür. Ardından devletler tarafından da kullanılmaya başlanır. Özellikle ABD istihbaratı tarafından. CIA'nın terörizm okullarında yaygın biçimde bombalı araçla saldırı eğitimi verilmeye başlanır. Kimlere? ABD çıkarlarına göre şekillenen haritada hangi bölgede hangi örgüt ya da kişi varsa onlara… Aslında CIA'nın bu eğitimi yıllardır vardır…
Siz, Afganistan'da, Irak'ta veya başka bölgelerde bombalı araçlarla yapılan saldırıları hep örgütlerin yaptığını mı sanıyorsunuz! Bizzat ABD'nin bugünkü Başkan Yardımcısı Cheney, aynı yöntemi ve terörü düşmanlarına karşı kullanma fikrinin öncülerinden biridir. Onlarca yıldır bu kirli savaş yöntemleri, bugün terörün hedefi olduğunu iddia eden ve terörle mücadele palavrasını küresel düzeyde yaygınlaştırmaya çalışanlar tarafından uygulandı.14[2]
Yeni Şafak 11.07.2007 tarihli haberine göre: "IMF başkanlığına Türk dostu aday" atanacak ve Türkiye kurtulacakmış!.
Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen ve Türk dostu politikacı olarak tanınan eski Fransa Ekonomi Bakanı Strauss-Khan IMF başkanlığına aday gösterildi
AB'de ortak para kullanan 13 ülkenin katıldığı euro Bölgesi Maliye Bakanları (euro Grubu) toplantısında, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin Uluslararası Para Fonu (IMF) başkanlığı için önerdiği Fransa eski ekonomi ve Maliye Bakanı sosyalist Dominique Strauss-Kahn'a onay verilmesi Türkiye için de olumlu bir haber oldu.
Strauss-Kahn, Türkiye dostu bir politikacı olarak tanınıyor. Bir dönem maliye ve ekonomi bakanlığı yapmış olan Strauss-Kahn, Sarkozy'nin tersine Türkiye'nin AB üyeliğine destek veriyor. Sosyalist Parti'de, Laurent Fabius'la cumhurbaşkanlığı aday adaylığı yarışına giren ancak Segolene Royal karşısında seçimi kaybeden Strauss-Kahn, Türkiye'nin AB'den dışlanmasına şiddetle karşı çıkmıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Sosyalist Parti'den aday adayı olan siyasetçilerin, televizyonda yaptıkları açık oturuma katılan Dominique Strauss-Kahn'ın diğer aday adaylarından Segolene Royal ve Laurent Fabius'a oranla Türkiye'ye daha yakın bir tutum sergilemişti" diyerek IMF'nin merhametli ellere geçtiğini söyleyecek kadar ehvenleşiyordu.
Bu işte bir bit yeniği yok mu?
Politik olarak her fırsatta Türkiye'ye yönelik her türlü pis oyunun içinde olan Batılılar her nedense bu ülkeye para akıtıyor…
Son bir yılda İstanbul, İzmir, Ankara ve Antalya'da başta şu karanlık Bilderberg olmak üzere uluslararası nitelikte birçok siyasi, ekonomik, askeri, güvenlik, kültürel ve benzeri toplantılar düzenlendi.
Bu toplantılarla ‘yabancıların' Türkiye'ye ilgisi doruğa çıktı. Bunun yanı sıra aynı yabancı ülke, kurum ve kişilerin Türkiye'ye yatırımları hızla arttı.
Biraz tarih bilgisi, biraz da gazeteciliğin sezileri ile ‘Batılıların' bu ilgisi beni tedirgin ediyor. Ama içimde öyle bir duygu var ki; seçimlerden sonra kurulacak hükümetin önüne çok farklı gündem ve koşullar konulabilir. Kıbrıs, Kürt sorunu, Ermeni iddiaları, İran, Suriye, Irak v.s… Türkiye'ye ‘oltada balık ‘ muamelesi yapan devletlerin niyeti hiçbir zaman dürüst ve samimi olmamıştır, olamaz. Baksanıza Papa bile Türkiye ve İslam'a sataşıp saldırdıktan 3-4 ay sonra Türkiye'ye geliyor ve herkesi şoke edecek olumlu mesajlar veriyor. Bu işte bir gariplik var?
Amerika gerçekten dostumuz mu?
Yapılan araştırmalar, Türk halkının ezici çoğunluğunun Amerika'yı sevmediğini ortaya koyuyor. Hem sevmiyoruz, hem Amerika'yı varlığımız için en büyük tehlike görüyoruz.
Buna rağmen, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin Amerika'dan "dost, müttefik" diye bahsetmesi, ona göre siyaset takip etmesi, akıllarda soru işaretleri oluşmasına neden oluyor.
Halkın oylarıyla seçilenlerin halka rağmen böyle bir tutum sergilemesi, aklıma hep birtakım gizli anlaşmaları, protokolleri getiriyor.
Son okuduğum kitap, Fatih Gencer'in Amerikan Yakın Doğu Yardım Komitesi isimli çalışması.15[3]
Sayın Gencer, genç yaşına rağmen gerçekten de iyi bir iş çıkarmış. Zaten bu kitap, yüksek lisans teziymiş.
Kitapta, Türk-Amerikan ilişkilerinin başlangıcı da var. Fakat kitabın asıl konusu, Amerikan misyonerlerinin Osmanlı topraklarında yaptığı faaliyetler ve Amerikan Yakın Doğu Yardım Komitesi'nin Anadolu ve Amerika'daki icraatları.
Kitapta birçok yerin altını çizdim, bazı bölümleri okuma parçası olarak ayırdım. Bu yazımızda ise, dikkatimizi çeken bazı bilgileri, biraz da güncelleyerek, sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Türk-Amerikan ilişkilerinin 1785 yılından itibaren başladığı kabul edilir. Fakat gerçek anlamda ilişki, 1850 yılından sonra olmuştur. 1850 yılından bugüne kadar Amerika'nın Türklerle olan ilişkisine baktığımızda, ortaya oldukça karışık bir tablo çıkıyor. "Ne sevdiğin belli, ne sevmediğin" türküsünden bile karışık…
Mesela: Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı'na girip Almanya ve Avusturya-Macaristan'a savaş ilan etmesine rağmen, Osmanlı Devleti'ne savaş ilanında bulunmaz.
Mesela: "Mustafa Kemal Paşa henüz Havza'da iken 1919 Haziran'ında Merzifon Amerikan Koleji müdürü George White ile karşılaşmış ve Samsun'a ulaşmasına yardımcı olmak için kendi arabasını ona tahsis etmiştir."16[4]
Aynı Amerika, gemilerini, İzmir'e çıkarma yapan Yunan birliklerinin emrine verir. Amerikan gemileri, dönüşte de Yunanlıların emrindedir.
Aynı kolej müdürü, Şubat 1921'de yapılan bir aramada, sakıncalı bir mektupla yakalanır. Mektupta, Hıristiyanlığın en büyük rakibinin İslamiyet olduğu ve Türkiye'nin de en güçlü Müslüman devlet olduğu vurgulanarak, gerekirse amaçlarına ulaşmak için beş yüz yıl bekleneceği yazılı olduğu görülmüştür."17[5]
Aynı Amerika, "New York'un İtalyan bölgesinde bir İtalyan devleti kurmak ile Türkiye'de bir Ermenistan kurmak arasında bir fark yoktur" diye söylese de, Anadolu topraklarında bir Ermeni devleti kurmak için var gücüyle çalışır.
Aynı Amerika, Osmanlı ile Yunanistan arasında yaşanan Girit sorununda, Yunan tarafını tutar. ABD Kongresi, Girit ile ilgili şu kararı alır: "Amerikan halkı, medeniyetin çok şey borçlu olduğu Helen ailesine mensup olan Girit halkına büyük bir yakınlık duymaktadır. Bu halkın yaşamakta olduğu felaketler, Amerikan halkına acı vermektedir. Halkımız bu bildirinin Türk hükümeti tarafından dikkate alınacağını ümit etmektedir."18[6] (Bu üslup bize hiç yabancı gelmiyor.)
Aynı Amerika, Yunanlıların Ankara'yı ele geçirmek amacıyla harekete geçtikleri dönemde, "Türklerin işini bitirmek için son 750 yılın en büyük fırsatını yakalamış olan Yunanlıların bu şansı iyi kullanması en büyük dileğimizdir" ibarelerine gazetelerinde yer verir.19[7] (3 Ağustos 1921 tarihli New York Times gazetesi.)
Ve Lozan Konferansı…
Amerika Birleşik Devletleri, Lozan Konferansına, Türk hükümetiyle uygun bir zamanda ayrı bir anlaşma yapmak amacıyla katılır. Lozan Konferansı başlar başlamaz, Türk delegasyonu Amerika ile barış görüşmelerini başlatmak istemiştir. Ancak Amerikan temsilcileri Türkiye'nin Müttefiklerle barış anlaşması imzalamasından sonra ya da barış görüşmeleri başarısız olması durumunda Türkiye ile görüşmelere başlamayı planladıklarından, Türk tarafının bu isteğini geri çevirmişlerdir.20[8]
Nihayet 6 Ağustos 1923'te, resmi adı Genel Anlaşma olan 32 maddelik Türk-Amerikan Dostluk ve Ticaret Anlaşması imzalanır. Anlaşmaya göre, Amerika'ya yine en çok gözetilen ülke statüsü tanınmıştır. Türkiye'deki Amerikan okulları, yardım kurumları, hastaneleri, misyonları, Türk kanunları çerçevesinde çalışmalarını yürütebileceklerdir. Yine, Türk kanunlarına uymak koşuluyla, Amerikan vatandaşlarına Türkiye'ye gelip yerleşme ve burada iş edinme hakları tanınmıştır.21[9]
Aynı Amerikalılar, Lozan Anlaşmasına Muhalif Amerikalılar Komitesi'ni kurup Kasım 1923 itibariyle Türkiye ve anlaşma aleyhine yoğun bir faaliyete girişir.
Bütün bunları yan yana getirdiğimizde, düşmanlığın ağır bastığını görüyoruz. Fakat buna rağmen, sanki birtakım gizli protokoller varmış gibi, adeta Amerika Birleşik Devletleri'nin hem dokunulmazlığı olmuştur, hem de en büyük haklar, ayrıcalıklar bu ülkeye tanınmıştır.
Bugünkü durum da aynıdır. Amerika'nın ülkemiz aleyhine giriştiği birçok faaliyet bilinmesine, belgelenmesine rağmen, hala hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi davranılmaktadır.
Ve Amerikan Yakın Doğu Yardım Komitesi'nin yaptığı faaliyetler…
Bir Amerikalı tarihçinin de belirttiği gibi, "Müslümanlar, YDYK'nin yaptığı yardımların sadece yüzde ikisinden yararlanmıştır."22[10]
Yani Amerika ve Avrupa devletlerinden toplanan muazzam yardımlar, neredeyse tamamen Ermeni ve Rumlar için kullanılmıştır.
1950'den sonra yoğunlaşan Amerikan yardımları da bana hep böyle gelmiştir. Bu yardımlar, çoğunlukla, bizimle ilgili olmayan insanları zengin etmiştir.
"Amerikan Yakın Doğu Yardım Komitesi, Anadolu ve Kafkasya'da birtakım siyasi faaliyetlerde bulunarak, bazı silahlı Ermeni gruplarına destek sağlamış, özellikle Mütareke döneminde Türk ordusu ile savaş halinde bulunan Ermeni birliklerine gıda, para ve silah yardımında bulunmuştur."23[11] (Bu satırlar ne kadar tanıdık geliyor.)
"Buraya kadar okuduklarınız, okuyacaklarınızın garantisidir" deyip, yazımıza son bir şey daha ilave edelim.
New York Times gazetesinin 29 Ağustos 1919 tarihli nüshasında şöyle bir yazı yayınlanır: "Türkiye'nin Avrupa ve Asya'daki toprakları yabancı birlikler, tercihen Amerikan birlikleri tarafından etkili bir polis denetimine alındıktan sonra parçalanmalıdır."24[12]
Bugün 11 Temmuz 2007. Ülkemizin birçok yeri Amerikan askerleriyle (üsleriyle) dolu. Ve parçalanma korkusu yaşayan bir ülkeyiz… 25[13]
ABD bize yardım etmesin!
ABD gönderdiği yardımları, Ortadoğu'yu siyasi, ekonomik ve askeri açıdan sömürmek için kullanmaktadır. İslam ülkeleri mutlak bir alternatif bulmalıdır. D-8'ler bunun önemli ve tarihi bir aşamasıdır.
ABD, insan hakları sicilini iyileştirmesi yönünde baskıda bulunmak amacıyla Mısır'a yaptığı askeri yardımları azaltma kararı aldı. ABD'den yardım almayan gelişmekte olan ülkeler kalkınıyor. Fakat, yardım alanlar geri kalıyor, ABD'nin direktiflerine uyuyor ve bütün yardımlar Amerikan ekonomisine hizmet ediyor. Amerika kendisinden yardım alan ülkelere, yardımların finanse edeceği projelere Amerikalı uzmanların çağrılmasını ve kullanılan malzemenin yüzde 80'inin Amerikan ürünü olmasını şart koşuyor. Buna karşın bu ülkelerden çok az ürün alıyor ve Amerika'yla ithalat oranı ihracat oranının kat kat üstünde kalıyor. Dolayısıyla yardım alan ülkelerin bütçesinde açık oluşuyor ve bir Amerikan sömürgesi haline geliyorlar. Türkiye bunun en açık ispatıdır.
Daha önemlisi, ABD bu ülkelere en kötü mallarını satıyor ve fiyatları da kendisi belirliyor. Dolayısıyla bu yardımlar ülkeler üzerinde ağır bir yük oluşturuyor. Borçlarını katlıyor, üretim kalitesini düşürüyor; onları Amerika'nın ekonomik hatta siyasi emperyalizminin boyunduruğu altına sokuyor. Çünkü ABD, yardım aracılığıyla bu ülkelerin karar organlarına hükmedip baskı yapıyor.
En akıl almaz konuysa askeri yardımlar. Zira ABD, gelişen ülkelerin ve başta İsrail'le çatışma içindeki veya İsrail'e yakın ülkeler olmak üzere İslam ülkelerinin askeri güce sahip olmasını istemiyor. Üstelik Bush yönetimi Irak'ı, İsrail'in güvenliğini tehdit etmemesi için işgal etti. Çünkü Irak İsrail'i endişelendiren bir güçtü. Şimdi de İran'a güçlü bir darbe vurmaya hazırlanıyor; zira İran da İsrail'i korkutan bir askeri güç.
Peki o zaman Amerika bölgeye neden askeri yardım yapıyor? Amaç yardım alan ülkeleri sınırlamak mı? Yoksa bu silahlarımızı birbirimize karşı kullanmamız, İsrail veya ABD saldırılarını püskürtmek amacıyla kullanmaktan da alıkonulmamız için mi?
Gelişen ülkeler Amerikan yardımına 'hayır' demeli. Çünkü ABD bir eliyle verdiğinin kat kat fazlasını diğer eliyle geri alıyor. İslam Kalkınma Bankası gelişen ülkelerin ihtiyaç duyduğu projeleri finanse etme görevini üstenmeli, İslam ülkeleri Amerikan yardımlarına alternatif olması için D-8 kapsamında İslam Kalkınma Bankası'nın sermayesini artırmalı. İslam ülkelerini böylelikle kalkındırabilir ve Amerikan hegemonyasından kurtarabiliriz.
Amerika'nın yenilmezliğine ve karşı gelinmezliğine inanan Mahir Kaynak bile şöyle sızlanıyordu:
İsimsiz savaş
"ABD'nin Irak'ta yeterli istihbarata sahip olmadığı, direniş örgütüne sızamadığı, diğer ülkelerden de istihbarat konusunda yardım alamadığı izlenimi yaratılmaktadır. Bunun doğru olma ihtimali çok düşüktür. ABD'nin işgalden önce Irak'ta güçlü bir örgütlenmesinin olduğu herhangi bir ciddi çatışma yaşanmadan işgali tamamlamasıyla anlaşılmıştır. Üstelik bu örgütlenme tüm devlet yapısını kontrol edecek düzeyde olmasaydı bir çok yerde mukavemet olabilirdi. Son derece sorunsuz gerçekleştirilen işgalin arkasından böyle bir direnişin başlaması ve kontrol edilemez hale gelmesi anlaşılamamaktadır. Üstelik hiç kimse direnişçilerin siyasi hedefinin ne olduğunu söyleyememektedir. Sünnilerin hem ABD ve İngiliz güçlerini yenmesi hem de Kürt ve Şiileri kontrol altına alması mümkün olabilir mi? Sünni direnişçiler neden Irak'taki diğer halkları ortak bir direnişe yönlendirmek yerine onlarla tüm köprüleri atmaktadır?
Direnişçiler kullandıkları patlayıcıları kolayca bulabilmektedir ve önceden haber alınmış, önlenmiş saldırılar olduğuna dair bir bilgi yoktur. Direnişçiler Irak hükümetine, ABD'nin sahip olduğu ileri teknolojilere rağmen hiç fire vermeden eylemlerini gerçekleştirebilmektedir.
Türkmenlere yönelik vahşi saldırının amacı ne olabilir sorusuna cevap arıyorum. Eylemleri yaratacağı sonuçlarla değerlendirdiğim için bize çok doğal gelen bazı davranışlarımızın gerçekte bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Son günlerde Türkmenlere yönelik saldırılarda Türkiye'nin bölgedeki insanlara yönelik yardımları, yaralıların ülkemize taşınarak tedavilerini sağlanması insani açıdan son derece olumlu ama aynı şeyi siyasi açıdan söyleyebilir miyiz? Türkiye'nin her gün yüzlerce kişinin öldüğü ve yaralandığı olaylara kayıtsız kalması ama Türkmenlere yönelik saldırıdan sonra harekete geçmesi nasıl bir duygu yaratır?
Bu insanlara yardımcı olunmasın demiyorum ama keşke bu davranışımızı tüm Irak halkı için gösterseydik ve mağdurlara hem insani hem de tıbbi yardımlar yapsaydık ya da böyle davrandığımız intibaını uyandıracak bir tavır sergileseydik. Hepsini olmasa bile bir kısmını ülkemizde tedavi etseydik ve kendimizi Türkmenlerin yanında diğerlerine karşı bigane olma konumuna düşürmeseydik.
Bölgedeki her olayın bir yanıyla Türkiye'yi ilgilendirdiğini hatta bir çok eylemin fiili olmasa bile siyasi hedefinin ülkemiz olduğunu düşünüyorum ama duygusal tepkilerin dışında büyük bir devlete yakışan, aklın ürünü olan politikalar görmüyorum."26[14]
Petkim'i alan hırslı Yahudi: Peter Derby! Ama Yahudi sermayesini gizlemek için Ermeni Vardanyan öne çıkarıldı.
1991'de Sovyetler Birliği dağılmaya başlarken Peter Derby isimli bir Amerikalı 35.000 dolar sermayeyle Rusya'nın ilk yatırım şirketini kurdu ve adını Troika Dialog koydu.
Rus asıllı Derby, 1983'te New York Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra bankacı olmuş, New York'ta National Westminster ve Chase Manhattan bankalarında çalışmıştı.
Komünizm çökerken Moskova'ya gitti ve DialogBank adı altında, Rusya'nın uluslararası lisans alan ilk özel bankasını kurdu. DialogBank ticari bankacılık yapacak, Troika Dialog ise yatırım bankacılığına yoğunlaşacaktı.
Derby, Troika Dialog'a üç kişi aldı. Bunlardan biri geçen haftaki Petkim ihalesiyle Türkiye'de adı duyulan 22 yaşındaki Ruben Vardanyan'dı.
Ermenistan'da doğan Vardanyan, mühendislik profesörü bir babanın ve araştırmacı bir annenin çocuğuydu. Babası gibi akademisyen olmak niyetiyle Moskova Üniversitesi'ne yazıldı ama komünizm yerini kapitalizme bırakmaya başlarken finansal işletmelerde büyük servet kazanabileceğini fark etti. Goldman Sachs'in Moskova ofisine başvurdu ama ona iş vermediler.
Çabuk yükseldi
Vardanyan Troika'da çabuk yükseldi. Derby 1996'da ona küçük bir hisse verdi ve şirkete genel müdür yaptı.
Derby iki yıl sonra çocuğunun eğitimi için Amerika'ya döndü ama fazla kalamadı. Birkaç ay sonra gelen büyük 1998 ekonomik krizi DialogBank'ı batırdı. Derby Moskova'ya dönüp üç yıl bankanın tasfiyesiyle uğraşmak zorunda kaldı.
Bu arada Vardanyan yükselmeye devam etti ve Troika'yı ele geçirdi.
Bu olay şöyle oldu. Yıl 2001. Vardanyan'ın Troika'da yüzde 10 hissesi var. Bankanın büyük hissedarları Moskova Bankası ve İsviçreli Opel ailesidir.
Vardanyan, Troika'nın büyük bir sigorta şirketi almasına önayak olur. Banka bu işi riskli bulur ve Vardanyan'ın istifasını ister. Vardanyan istifa etmek yerine 51 milyon dolar borçlanır ve bankanın Troika'daki yüzde 81 hissesini satın alır.27[15]
[1] 11.07.2007 / Ahmet Özay, Frankfurt / Zaman
[2] 11.07.2007/İbrahim Karagül/Yeni Şafak
[3] (Alternatif yayınları, 0212 519 66 19)
[4] Sayfa 199
[5] Sayfa 207
[6] Sayfa 30
[7] Sayfa 169
[8] Sayfa 188
[9] Sayfa 192
[10] Sayfa 218
[11] Sayfa 218
[12] Sayfa 165
[13] 11.07.2007 / İbrahim Tenekeci / Milli Gazete
[14] 10.07.2007 / star
[15] 11.07.2007 / Metin Münir / Milliyet

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Yine içimizi dışa döken, halimize ayna tutan bir yazımız olmuş, elhamdülillah!İnsan denen mahlûkatın kâinat ile,…
Makalenin içeriği son derece öğüt verici ders verici tefekküre boğucu uyanık olmamızı ve böylesi bir…
Dışına aldanmayın, bozuk içleri Derlenip def ederiz, soysuz hiçleri Kâfirler ürkütemez, Milli güçleri Eba Eyyub,…
Siyonist işbirlikçilerinin, "ABD'nin ırak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün…
Ahmet Hoca haykırır; duyarsız insan Anlamaz duygularım, ayarsız insan Akıl vicdan Kur’an’a, uyarsız insan Sultan…
MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA! Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya…
Siyonizm'in İran'a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde…
Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların…
İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimine kaymıştır. İnsanların büyük bir kısmı…
Gerçeğe dönülmediği takdirde batılıların ülkemizi saha savaşı ile değil ekonomik savaşla,daha çok borca sokarak yeraltı…