YARATILIŞ SIRLARI VE HAYATIN HAKİKATİ
“(Her şeyi yoktan var edip) Yaratan (Allah, hiç) yarattığını (ve mahlûkatın bütün ayrıntılarını) bilmez mi?” (Mülk: 14)
Karada, denizde, havada; nebat, hayvanat ve insan, bütün mahlûkatın yaratılış gayesini…
Yerlerin, göklerin ve bütün evrenin; bu ince hikmetli intizam ve insicam projesini…
Ahsen-i takvime mazhar kılınan, yani en güzel ve mükemmel yetenek ve yetkilerle donatılan ve Allah’ın halifesi-temsilcisi makamında dünyaya yollanan insanın, asli ve kutsi görevlerini ve toplumsal hayatın temel prensiplerini…
Şeytanın vehim ve vesveselerini, zalim sistemlerin hile ve hıyanetlerini ve bunlardan kurtuluş çarelerini, en iyi Allah bilmez mi?
En adil tarzı, en asil tavrı, en edepli ve erdemli davranışı ve en acil hazırlığı, bize Allah öğretmez mi?
Evet;
“Kusursuz ve sonsuz Yaratıcı”; her biri eser-i antika ve harika olan yarattıklarının; aslını, amacını ve ihtiyacını, elbette herkesten daha iyi bilmez mi?
Hâşâ;
Bilgisizlik, bilinçsizlik, beceriksizlik ve adaletsizlik gibi sıfatlar, âlemlerin Rabbine yakışık düşer mi?
O’nun kelâmı ve ahkâmı olan ve Yüce İslam ahlâkının ve onurlu hayatın esaslarını anlatan Kur’an-ı Kerim’den gafil ve cahil kimseler, hidayet ve saadet yolunu bulabilirler mi?
Ki İslam: Barış ve adaleti bozan her türlü haksızlık ve ahlâksızlığa isyandır!..
Ki Müslüman: Hakka inanan, hayra çalışan, halkı savunan ve mazluma sahip çıkan adamdır!..
Ki Kur’an: Kâinatın ve onun küçültülmüş bir örneği olan insanın ve toplumların yaşam kılavuzu ve Firavun düzenlerini devrim programıdır!
Beynin Harika İşleyişi
Not: Yüce Yaratıcı’nın harika kudret ve san’atını tanımak ve insanın beyin yapısındaki mucizeyi kavramak ve hayran olmak için; bu girişteki bilgiler aktarılırken bazı bilimsel terimlerin kullanılması, dikkatleri yoğunlaştırmak ve daha derin düşünmeyi sağlamak amaçlıdır. Lütfen biraz sabır!.. Değil bir son teknoloji ürünü bilgisayarın ve yapay zekânın, hatta basit bir makasın bile kendiliğinden ve doğal sebeplerle tesadüfen yapıldığını söyleyenlere inanmayan kimseler, şu; beyni, kalbi, sinir ve sindirim sistemiyle tek başına bir harika fabrika sayılan insanoğlunun nasıl ve niçin yaratıldığını araştırmayan, anlamayan ve inanmayan kişiler ne kadar nasipsiz ve zavallıdır!..
İnsanda özetlenen kâinat ve (bir hücredeki DNA molekülleri olan) “genom”da özetlenen insan gerçeği
Bazen küçük şeylerdeki sanat ve hikmetin büyüklerdekinden basit olduğu hatasına düşülüyor. Bunun ne kadar temelsiz olduğunu Bediüzzaman Hazretleri bir örnekle gözler önüne seriyor: Harf olarak gökyüzündeki yıldızlarla yazılan bir Kur’an-ı Kerim, insanların dikkatini ne ölçüde çekerse, atom denilen en küçük parçacığın üzerine yazılabilecek bir Kur’an da ondan daha harika olur. Zira küçük şeyler üzerinde yapılacak sanat, çok daha ileri bir teknik ve bilgi gerektirir. Bazen iğnenin baş kısmına dua yazmayı başaran veya bir pirinç tanesi üzerine Kur’an ayetlerini ve hikmetli sözleri işleyenleri duyduğumuzda şaşırmamız bundandır.
Acaba atom üzerine Kur’an-ı Kerim’in bir nüshası yazılabilir mi? Bütün varlıklar; canlı ayetler mi?
Böyle bir işe teşebbüs eden bilim insanları, pirinç tanesine yazı işleyenler gibi, keskin uçlu kalem kullanma yerine, odaklanmış elektron ışını demeti kullanıyorlar. Liverpool Üniversitesi’ndeki bazı araştırmacılar, iki atom genişliğinde çizgi çizebilecek bir ışık geliştirdiler. Bu çizgi öylesine dar ki, bunlardan yan yana milyonlarcası; ancak normal bir kurşunkalem ile çizilen çizgi kalınlığına erişir. Şüphesiz bu işin elle yapılması; mümkün değildir. En küçük bir titreme bile çizgileri karıştıracaktır. Bu yüzden, elektron ışınlarının bilgisayar kontrolünde gönderilmesi gerekir.
Bir milimetrekare kabul ettiğimiz bir toplu iğne başında yaklaşık 4 trilyon atom olduğunu hatırlarsak, atomların ne kadar küçük şeyler olduğunu anlarız. Atomları, her kenarda 10 atom olmak üzere 100 atomlu kareler şeklinde düzenleyelim. O zaman toplu iğne başında bu karelerden 40 milyar adet elde ederiz. Bu karelerin her birine atomlardan bir harf kazınabilecek ve bazı kareler de kelimelerin aralarındaki boşluklar için kullanılacaktır. Bir kelimede ortalama altı harf olduğunu düşünürsek, 28 milyar tane kareyi 4,7 milyar kelimeyle doldurabiliriz. Encyclopedia Britannica, yaklaşık 50 milyon kelimeden ibaret bir ansiklopedidir. Önceleri, bu ansiklopedinin tamamının toplu iğne başına sığdırılamayacağı düşünülmekte imiş; fakat daha sonra görülmüş ki, bu ansiklopedi iğne ucunun yüzde biri kadar bir yere dahi sığabiliyor! Her harf yukarıda söylenenden on kat daha uzun ve enli yapılsa bile, yine de tam bir ansiklopedi iğnenin başına sığabiliyor. İğnenin ucu nasıl da devasa bir alanmış! Liverpool Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, bunun gerçekten yapılacağını denemek için ansiklopedinin bir sayfasını iğne başının uygun bir köşesine yerleştirerek gösterdiler.
Ansiklopediyi iğnenin başına yazabilmenin kime ne faydası var diyebilirsiniz. İleride bu teknolojinin açacağı yeni ufukları bir kenara bırakıp, İlahi Kudret’in yarattığı bazı ince sanat eserlerinde bu teknolojinin kullanılışına bir misal verelim. Atomların birer harf gibi kullanıldığı kitapların belki de en muhteşem örneklerinden biri, hücre çekirdeğindeki kromozomlarda sergileniyor. Canlı varlıkların yapılarına ait genel plan ve programlar olan kromozomlar, Kudret Kalemi’yle DNA moleküllerine çok sanatlı ve şifreli şekilde yazılmıştır. İnsan Genom Projesi, birer kütüphane veya bilgi bankasını andıran kromozomlardaki genlerin okunmasını mümkün hâle getirmiş ve insan denen küçük kâinatın biyolojik sır ve özelliklerini biraz daha gün ışığına çıkarmaya başlamıştır.
Bu kadar bilgi, çok küçük DNA içine nasıl sığdırılmış? Her şey bir ayet ve hikmet mi?
Bir hücrenin çekirdeğinde kromatin şeklinde paketlenmiş bir kromozomdaki DNA molekülü açılıp birbirine eklenirse, yaklaşık 6 metre gelir! Bu uzunluktaki DNA’nın ne kadar çok sayıda atom ihtiva ettiğine şu örnekle bakabiliriz. Bir santimetre uzunluğunda hidrojen zinciri elde etmek için 75 milyon hidrojen atomunu uç uca dizmemiz gerekir. Buna göre bir hücredeki 46 kromozomun uzunluğu 300 metreye yaklaşır. Liverpool Üniversitesi araştırmacılarının elektronla çizdikleri iki atom genişliğindeki çizginin bizim bir kurşun kalemle çizdiğimizden milyon defa daha ince olduğunu tekrar hatırlarsak, 300 metre uzunluğundaki DNA zincirinin katlanıp dürülmüş hâlinin ne kadar küçük bir mekân işgal edeceğini anlamak zor olmayacaktır.
Aslında bu, insan denen küçük kâinatın bir santimetrenin yüz binde, hatta milyonda biri gibi akıl almaz bir küçüklüğe kromozom hâlinde sıkıştırılması demektir. Elbette bu harika iş, atom denen cansız ve şuursuz varlıkların, karışık tesadüflerin değil; her icraatı mucize olan, ilmi ve kudreti sonsuz Allah’ın (CC) eseridir.
Atomdaki Kur’an ve Kur’an’daki Ferman Mucizesi!
Şimdi, atom üzerine Kur’an-ı Kerim’i nasıl nakşedebileceğimize bakalım: Atomlar çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olduğundan konuyu daha rahat kavramamız için onları rahatlıkla görebileceğimiz büyüklüğe çıkarmak için dünya kadar büyük bir elma düşünelim! Her şey gibi elmayı da meydana getiren atomlardır. Bu olağanüstü elmada atomlar futbol topu kadar olurlar. Ancak ne var ki hâlâ nötron ve protondan ibaret çekirdeği göremeyiz. Çekirdekle elektron arasındaki mekân, atom boyutu ölçeğinde oldukça geniş bir mesafedir. Bu mekânın yarıçapı, bir elektronun atoma oranı cinsinden 1/100.000 değerindedir. Çapı 1 santimetre olan küçük bir bilye taneciği elektronu temsil ederse, çekirdek bu bilyeden 1.000 metre ötede bulunacak demektir. Çekirdeği bir top kadar büyüttüğümüzde en küçük atom (mesela hidrojen atomu) 2.000 metre çapında bir küre olarak karşınıza çıkacaktır. Siz bu küre üzerine ister bir bilye büyüklüğündeki elektronları, yahut bundan 1.836 defa daha büyük nötron veya protonları, birer harf gibi kullanarak kaç adet Kur’an yazabileceğinizi hesaplayın. Böylesine dev bir küre üzerine onlarca hatta yüzlerce Kur’an nüshası yazılabileceğini tahmin etmek zor olmayacaktır.
Bu örneklerde dikkatimizi çeken önemli hususlardan biri, atomların neredeyse tamamen boşluktan ibaret olmasıdır. Bir atomu tamamen atom çekirdeği ile doldurmaya kalksak 1015 (10’un yanına 14 adet sıfır ilâve edilir) adet gerekecektir. Sadece atom yüzeyini değil de o devasa kürenin içini, boşlukları da dolduracak şekilde kullanıp Kur’an yazmaya kalkışılsa, Kur’an’ın toplam harf sayısı 300.620 olduğuna göre, atom çekirdeği harf olarak kullanıldığı takdirde binlerce Kur’an nüshası yazılabilecektir.
Şaşırtıcı Benzerlik ve Sanat-ı Rahman! (Görece, Bağlantılı)
Büyüklük ve küçüklük nispi hakikatlerdir. Kendimizi bir sineğe ve mikroorganizmaya göre büyük sayabiliriz. Kâinatı düşündüğümüzde ne kadar küçük, aciz ve zayıf olduğumuzu bir derece idrak edebiliriz. Hücre, insanın yüz trilyonda biri kadardır. Hâlbuki bir hücrede insan, ilmi varlık olarak özetlenmiştir. Bu açıdan bakarsak insan ihata edilemez genişliktedir. Eğer hücrenin şuuru olsaydı, muhtemelen bizim, kâinatın fihristi olduğumuzu kavramakta güçlük çekmemiz gibi, o da insanın kendisinde nasıl toplandığına şaşacaktı.
Dünya, Güneş Sistemi içinde bir nokta gibi kalırken, insan da Dünya içinde bir nokta hükmündedir. Kâinat denen bu İlahi Kitabı insan şeklinde özetleyen Kâinat Kitabı’nın Sahibi, insanı da genom isimli atomlarla yazılmış minicik kitaplarda özetliyor. Yüce Yaratıcı’nın, Güneş Sistemi’ni atom sistemine benzer şekilde yaratması ilginç bir hakikattir. İnsanı durup düşünmeye, ibrete ve hayranlığa sevk eden iç içeliği ve birlikteliği ile zerreyi yaratanın, Güneş gibi devasa küreleri ve bütün bu sanatlı nizamı anlayıp takdir edecek insanları yaratan ile aynı Yaratıcı olduğuna işaret ediyor.
Bir insan atomdan hacim olarak 1028 (10’un yanına 27 tane sıfır ilâve ediniz) misli daha büyüktür. Güneş de insandan 1028 misli büyük. Bu durumda insanın Güneş ile atom ortasında yer aldığını söyleyemez miyiz? Atom zerreyi, Güneş kürreyi temsil ediyor. İnsanın kürre ile zerre arasındaki bu enteresan konumu (normo âlem oluşu) dikkat çekicidir.[1]
Beynimizdeki ve sinir sistemindeki muazzam mucize ve intizam:
Beyindeki sinir hücrelerine nöron, beyin ve sinir hastalıkları ile ilgilenen tıp dalına nöroloji, beyin ve sinir cerrahisine de nöroşirürji denmektedir. İnsan beynindeki nöron sayısının 200 milyar civarında olduğu tahmin ediliyor. Beynin bir mm3’ünde yaklaşık 150 bin nöron bulunur. Her nöron; akson, gövde ve çok sayıda dendritten meydana gelir. Nöronlar arasındaki bağlantı, akson ve dendritler üzerinden kurulur. Dendritlerin sayısı 20-30 bin civarındadır. 200 milyar nöron hücresini besleyen, yabancı madde ve mikropların zararlarından koruyan ve onların atıklarını temizleyen birkaç yüz trilyon glia (beyne destek) hücresi bulunur. Ayrıca aksonun (nöron hücre çıkıntısı) muhafazasında vazifeli miyelin kılıfını oluşturan schwann (nöron koruma kılıfı) hücreleri vardır.
Prof. Dr. Gazi Yaşargil, beyinde gerçekleştirilen bilgi-işlemin hız ve kapasitesini açıklamada kullanılan klasik bilgisayar benzetmesine katılmadığını şu şekilde ifade ediyor: “Beyin, âdet üzere şimdi bilgisayara benzetiliyor. Bilgisayarlar beynin imkânlarının pek ufacık bir parçası bile olamaz. Dünyada 500 milyon telefon var deniyor. Beynimizde trilyon üzeri telefonlar işliyor. Nöronların nasıl iş birliği yaptıkları henüz bilinmiyor.”
Nöronlar birbirlerine sinaps (nöronların bağlantı noktası) denen kavşak noktaları ile bağlanır. Bir nöron diğer bir nöronu uyarabilir veya baskılayabilir. Bilgi akımı sinapslarda aksonlar üzerinden gerçekleştirildiğinden daima tek yönlüdür. Yani bilgi bir nörondan diğerine akson üzerinden geçer. Bir nöronun aksonu ile diğer nöronun dendritinin buluşma noktası olan sinapslarda bilgi işlenmektedir. Beynimizin en önemli fonksiyonu olan bilgi işlemenin (entegrasyon) gerçekleştirildiği yerler olan sinapsların tahmini sayısı 200 trilyondur.
Beynimizdeki haberleşme ağı (neural network) şekilleri, literatürde divergence, convergence, art descharge, renshaw inhibition ve reciprocal inhibition gibi terimlerle ifade edilmektedir.
Dallanma yoluyla bilginin dağıtılması: Beyinde oluşan bilginin dallandırılarak dağıtılma ve dolayısıyla çoğaltılma şeklidir. Bir nöronun aksonu çok sayıda (2.000’den fazla) dala ayrılabilir. Böylece aynı bilgi bütün dallardan diğer nöronlara aktarılır. Bilgiyi alan nöronun aksonu da çok sayıda dallara ayrılabilir. Bu şekilde tek bir sinyal sayılamayacak kadar fazla bilgi parçacığı hâline getirilebilir. Dallanma mekanizmasının çok sayıda şekli olmakla birlikte, anlaşılması açısından temel olarak iki dallanmadan bahsedebiliriz.
1- Tek yollu dallanma: Tek yollu dallanmanın esas hedefi uyaran sayısını çoğaltmaktır. Bu mekanizmada tek bir uyaran veya zayıf bir sinyal, çok sayıda uyarana veya güçlü bir sinyale dönüştürülebilir. Meselâ beynin motor korteksinde (beyin kabuğu) sadece bir motor nöronun uyarılması ile iskelet sisteminde on bin kas lifi kasılabilir. Erken uyanmamız gereken bir durumda, uykuda küçük bir dokunma veya işitme sinyali beynimizde çok güçlü veya büyük cevaba sebep olabilir. Diğer bir ifadeyle, tek duyu giriş sinyali, dallanma mekanizması sayesinde beyin kabuğunda milyonlarca sinyale sebep olarak bizi uyandırır.
2- Çok yollu dallanma: Çok yollu dallanmada esas hedef, tek sinyalin farklı yollara ayrılarak beyinde farklı merkezlere ulaştırılmasıdır. Meselâ Erzurum’dan bir kişi telefonu tuşladığında hem Ankara’da, hem diğer vilayetlerde, hatta Avrupa, Afrika ve Amerika’daki binlerce kişiyle konuşabilir, bunların hepsine cevap verebilir. Aynen bunun gibi, bir sinir lifindeki bir dokunma sinyali hem omuriliğe, hem omurilik soğanına, hem beyin sapı çekirdeklerine, hem talamusa, hem beyin kabuğunun tamamına farklı yollarla taşınabilir ve bu saydığımız merkezlerin tamamı aynı anda haberdar edilebilir.
Toplanma (Convergence): Toplanma, birçok sinyalin tek merkezde toplanması demektir. Bu mekanizmayla tek nöron, beynin 10 bin-200 bin nöronundan farklı bilgileri alabilir. Bu farklı bilgileri kendi içinde bütünleştirebilir ve bir son çıkış cevabına dönüştürebilir. Temelde iki tür toplanma vardır.
1- Tek kaynaktan toplanma: Bu mekanizma ile tek kaynaktan çıkan çok sayıda sinir lifinin tek nöronda sonlanması ile aynı anda daha güçlü bir tesir yaratılmaktadır. Çünkü çok sayıda nöronun getirdiği tek bilgi, tek nöronda toplanmaktadır.
2- Çok kaynaktan toplanma: Bu mekanizma ile bir nöron beynin farklı kaynaklarından farklı tür bilgilerle uyarılır. Meselâ omurilik ara nöronları aynı anda hem etraf (deri) duyu sinirlerinden, hem beyin kabuğundan gelen sinir liflerinden, hem bazal ganglion (beynin ortasındaki genel dağıtım bölgesi) denen beynin alt çekirdeklerinden sinyal alır ve farklı kaynaklardan gelen bilgiler (enformasyon) burada işlenerek (bütünleştirilerek) tek bir cevaba dönüştürülür. Bu mekanizmayı, farklı düşüncelere sahip insanların bir araya gelerek bir konuyu istişare etmeleri neticesinde bir karara varmaları ve bunu uygulamalarına benzetebiliriz. Meselâ, bir kişinin fareyle aniden karşı karşıya geldiğini farz edelim. Fareye ait görme, işitme ve diğer duyularla alınan bilgiler iskelet kaslarını çalıştıracak nöronlarda toplanır ve o anda acilen karar verilir ve uygulanır: Kaçayım mı, yoksa saldırayım mı? Vücudumuzda çok karmaşık tesirler meydana getiren bu duruma “savaş veya kaç reaksiyonu” denir.
Arka plan sinyallerinin baskılanması (Lateral inhibition): Bu mekanizma daha çok dokunma duyuları için geçerlidir. Dokunma siniri beyne doğru ilerlerken yan dal verir, bu yan dal dokunulan deri bölgesine komşu deri bölgelerinden beyne giden normal arka plan (background) sinyalleri baskılar. Bu şekilde beynin dokunma yerini daha iyi ve net bir şekilde tespit etmesi sağlanır. Bu mekanizma, dokunulan deri bölgesinin yerinin ve dokunma şiddetinin hassas olarak algılanması için gereklidir. Bu mekanizmayı şöyle örneklendirebiliriz. Bir miting meydanında sesinizi Başbakana duyurmak istiyorsunuz; ama Başbakan bir türlü sizi duymuyor ve dolayısıyla size cevap veremiyor. Bu durumda ya etrafınızdaki kişileri susturmanız veya onların seslerinin Başbakana ulaşmasını engellemeniz gerekir. İşte bir duyu beyne ulaştırılırken çevredeki diğer duyu sinyalleri lateral inhibisyonla (acil durumlarda bazı beyin nöronlarının uyarılması, bazılarının bastırılması) aynen bu şekilde baskılanır.
Çapraz baskılanma (Reciprocal inhibition): Bu mekanizmayla tek bir nöron iki zıt tesir gösterebilir. Omurilikten çıkan aynı sinir lifi tek bir uyarıyla, kasılması istenen kaslarda kasılma; kasılan kasa zıt olan kaslarda da gevşeme hâsıl eder. Bu şekilde gevşetme için ayrı bir sinire gerek kalmamakta ve tasarruf sağlanmaktadır. Kolu vücuda yaklaştıran kasla uzaklaştıran kaslar zıt çalışır. Mutlaka biri kasılırken diğerinin gevşetilmesi gereklidir. Bu harika mekanizma bütün kaslarımıza yerleştirilmiştir. Bir gözümüzü iç tarafa döndürdüğümüzde içe döndüren kaslar kasılırken, dışa döndüren kaslar gevşemek mecburiyetindedir. Kadîr-i Alîm, beyinden gelen tek sinyalle iki zıt işi gördürür.
Renshaw baskılanması: Omurilikte cereyan eden bu mekanizma, kâşifinin adıyla anılır. Beyinden kaslara gelen emirler genellikle hedeflenenden daha şiddetlidir. Yapılacak hareketlerden mesul kaslara gelen emirler, komşu kaslara da gelir. Hareketin sadece istenen kasta, istenen süre ve şiddette yapılabilmesi için bu mekanizma yaratılmıştır. Kaslara kasılma emrini götüren akson öyle harika yaratılmıştır ki; sinyali ilettikten hemen sonra hem ait olduğu nöronu, hem de komşu nöronları baskılar. Böylece, hem uyarının sürekliliği engellenmiş olur, hem de çevre kasların gereksiz ve yanlış kasılmasına meydan verilmez. Sistem, kâinatta görülen azami tasarruf prensibine uygun olarak yerinde, zamanında ve en ekonomik şekilde çalıştırılmış olur.
Tetanos hastalığında, tetanos mikrobunun yaydığı zehir bu mekanizmayı ortadan kaldırır. Bu durumda hem kasılması istenmeyen kaslarda kasılmalar olur, hem de istenen kasılma bittikten sonra sonlandırılmaz. Tetanos hastalığında bütün vücutta kaslar aşırı kasılır, bundan dolayı hastalığa kazıklı humma denmiştir. Renshaw, tetanos mikrobu ile deneyler yaparken mikrobu yanlışlıkla kendine bulaştırmış ve tetanos hastalığından ölmüştür. Onun hatırasına bu mekanizmaya ve omurilikte bu mekanizmada rol alan hücreye Renshaw hücresi ve mekanizması denmiştir.
Sinyalin uzatılması (art deşarj): Bu mekanizma ile tek giriş sinyali (input) çıkışta birkaç milisaniyeden birkaç dakikaya kadar süren çok sayıda çıkış sinyaline (output) sebep olabilir. Bunun birçok mekanizması vardır. Bu, güçlü veya uzun süreli bir tesir oluşturulmak istendiğinde devreye sokulan harika bir mekanizmadır. Bu mekanizma ile kısa süreli, 12 saatlik ve hatta ömür boyu sinyal çıkışı elde edilebilir. Bu mekanizmanın çeşitli tipleri vardır.
1- Sinaptik sinyalin uzatılması: Sinaps (sinir hücre bağlantısı) aralığına dökülen bazı transmitter (sinyal verici) maddelerin sinapstan uzaklaşmaları geciktirilerek uzun süreli deşarjlara sebep olunmaktadır.
2- Yansıyan devre mekanizması: Giriş sinyalinin devreyi tekrar tekrar uyarması ile oluşur. Birçok basit ve kompleks yansıyan devre tipi vardır. Yansıyan devre mekanizması, başka inhibitör sinyal ile durdurulabilir.
Bu devrede sinir lifleri kendilerini ve komşu nöronları tekrar tekrar uyararak sonsuz sayıda çıkış sinyaline sebep olurlar. Beynimizde bu devrelerin sonsuz sayıda alternatifi veya çeşidi bulunur. Burada yine tek giriş sinyali, sonsuz çıkış sinyali oluşturabilir.
Tek giriş sinyaliyle çok sayıda çıkış sinyali oluşturulabilmektedir. Ancak bazı lifler; bu sinyali daha da artırma yönünde tesirli olurken, bazıları da vazife tamamlandığında sinyalin durdurulmasında ve hatta tamamen yok edilmesinde vazife alırlar. Bu devreye uyku ve uyanıklık periyotlarını misal verebiliriz. Sabahın ilk ışıklarıyla, bir ses veya dokunma tesiriyle kişi uyanır. Bu ilk sinyali giriş sinyali olarak düşünürsek gündüz boyunca veya uyanık olduğumuz süre içinde bu uyanıklık sinyalleri sürekli olarak devam eder ve kişi bir tek sinyalin sebep olduğu sürekli sinyallerle uyanık kalır. Uyku esnasında ise baskılama ve duraklatma sinyalleri bu sürekli çıkışı engelleyerek uykuya sebep olur.
Bu mekanizmayla uzun süreli, hatta hayat boyu ancak aralıklı sinyal çıkışı elde edilebilir. Bu devre dikkatle incelenirse, bir giriş, bir çıkış ve çıkış tarafında başlayan bir devridâimin olduğu görülecektir. Bu devridâim bir aralık veya süre demektir. Çıkış sinyali aynı zamanda devridâim sinyalini de başlatır. Her bir devridâim sinyali bir aralıktan sonra tekrar bir çıkış sinyaline sebep olur. Bu devrenin solunum kaslarımızı uykuda, komada ve irademiz dışında hayat boyu devam ettiren sinir devresi olabileceği tahmin edilmektedir. Açıkçası bilim adamları, solunumun beyinde irademiz dışında nasıl devam ettirildiğini izah edememektedirler. Solunumun doğumla başlayan ve hayat boyu devam eden ritmik bir fonksiyon olduğu düşünülürse, bu devreye giriş sinyalinin doğum esnasında ve bir defa verildiği anlaşılır. Bu doğumda devreye verilen tek giriş sinyali hayat boyu devam edecek çıkış sinyallerine sebep olmaktadır. Burada doğum ile verilen ilk giriş sinyali ebe veya doktorun bebeğe dokunması, bebeğin üşümesi olabilir. Hatta buna rağmen nefes almayan bebeklerin popolarına vurularak bebeklerin ağlatıldığı ve ağlatılarak solunumun başlamasına vesile olunduğu hepimizin malûmudur. İşte bu ilk ağlatma uyarısı, yansıyan devrenin giriş sinyalini oluşturmaktadır. Artık ondan sonra sinyale gerek kalmadan, hayat boyu irademizin tamamen dışında, Kudreti Sonsuz’un her lâhza lütfuyla solunum devam ettirilmektedir.
“Beynimizle ilgili bu anlatılanlar; çok fonksiyonlu devasa bir fabrikanın makine, aydınlatma ve diğer elektrik-elektronik sistemlerinin günün, haftanın, senenin ve bütün bir çalışma ömrünün değişik zaman dilimlerindeki işleyişini, farklı fonksiyon taleplerine bağlı olarak kendi kendine ayarlaması gibi bir mekanizma olarak düşünülebilir.
Netice olarak, beynimizde sayısız elektrik ve kimyevi uyarılarla çalıştırılan sinir devreleri ve ağları mevcuttur ve mucizevi hizmetler üretilmektedir. Yüce Yaratıcı tarafından beynimize yerleştirilen ve işletilen bu devrelere o kadar mucizevi vazifeler yüklenmiştir ki; insan konuşabilmekte, düşünebilmekte, karar verebilmekte, üzülmekte, sinirlenmekte; ayrıca bilinen ve bilinmeyen binlerce belki de milyonlarca meleke ve hassayı yerine getirebilmektedir.”[2] Bütün bunların, tesadüfen, cansız, akılsız ve şuursuz atomların, onların bir araya getirilmesiyle oluşturulan proteinlerin hatta hücrelerin marifetiyle ortaya çıktığını düşünmek, akla ve vicdana ters düşmektir, ilmi ve bilimi tepelemektir.
Şimdi biraz kafayı yoralım ve soralım:
Her şeyi yoktan var eden ve her an varlığını devam ettiren…
Geçmiş-gelecek her şeyi en ince teferruatına kadar bilen…
İnsan vücudundaki muntazam ve mükemmel sistemi, tabiattaki ve kâinattaki muazzam ve muhteşem düzeni kurup yürüten…
Kuvvet ve kudreti her şeye yeten, rahmet ve nimeti hiç tükenmeyen böyle Yüce bir Yaratıcı’nın, hâşâ:
Kur’an’ında karışıklık, kanunlarında haksızlık, kurallarında çarpıklık, kararlarında yanlışlık aramak; Ademoğlunu insanlıktan çıkarıp, hayvanlıktan aşağı düşürmez mi?
İnsanı, yeryüzünde Kendi Zatının tecellisi ve temsilcisi olacak halife makamında yaratan Allah; kullarının saadet ve selametini, herkesten daha çok düşünmez mi?
O’nun evrensel barış ve bereket programı olarak gönderdiği İslam’dan kopuk rejim ve reçeteler, dünyayı böylesine cehenneme çevirmez mi?
Kur’an’a taş atanlar, İslami yaşam tarzına sataşanlar, Müslümanlığı ve Müslümanları gericilikle suçlayıp saçmalayanlar; kısaca, nefsani ve şeytani dürtülerle Allah’a savaş açanlar, aslında kendi özlerine saldırıp kirlettiklerini, kendi gözlerini kör ettiklerini fark etmezler mi?
Bu arada, fıtrat ve kolaylık dini olan İslam’ı bid’atlerle zorlaştıran, şekilcilik ve taklitçilikle yozlaştıran, istismar edip geçim kaynağı, siyaset ve servet basamağı yapan ve böylece başkalarının da ürküp dinden uzaklaşmasına yol açan kimseler, Yüce Dinimize, dinsizlerden daha çok zarar verdiğini anlayıp, hâlâ bu gaflet ve cehaletten vazgeçmezler mi?
Yoktan Yaratılışın İlmi İspatı
Evrenin, Kur’an’ın bildirdiği şekilde, yoktan yaratıldığının delilleri bulunmaya devam ediliyor ve bu gerçeği ortaya koyan bilim adamları Nobel ödülü ile ödüllendiriliyor. 2006 Nobel Fizik Ödülü’ne, evrenin oluşumunda Big Bang patlamasının rolünü araştıran ABD’li bilim adamları John C. Mather ve George F. Smoot layık bulunmuştu. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi Daimi Genel Sekreteri Gunnar Öquist ve Nobel Komitesi Başkanı Per Carlson, Mather ve Smoot’a Big Bang teorisine katkılarından dolayı teşekkür etmişti.
Mather ve Smoot, 1989’da NASA’nın COBE uydusundan gelen verilere dayanarak yaptıkları ölçümlerde, evrenin doğumundan 380.000 yıl sonraki halini gözlemlemeyi başarmıştı. Evrenin tarihinde bu kadar geriye gidilmesi o zaman için büyük bir aşamaydı. Mather ve Smoot, COBE uydusunun tespit ettiği kozmik arka plan ışınımından yararlanarak, evrenin doğumuyla ilişkilendirilen Big Bang patlamasıyla ilgili araştırmalar yapmışlardı. Işığın maruz kaldığı bükülmeyi inceleyen Mather ve Smoot, galaksilerin oluşumuyla ilgili önemli ipuçlarına ulaşmıştı. Mather ve Smoot, evrenin en erken dönemlerinde 3.000 santigrat derecelik bir ısı topuyken çıkardığı mikrodalga radyasyonunun farkına varmıştı. Big Bang Teorisi’ne göre evren, zamanla bugünkü -273 santigrat dereceye kadar soğuduğunda yaydığı radyasyon da zayıflamıştı. Nobel Komitesi’nden yapılan açıklamada Mather ve Smoot’un araştırmalarının evren biliminin bugünkü haline dönüşmesinde büyük rol oynadığı açıklanmıştı.
1922 yılında ilk olarak Rus fizikçi Alexandr Friedmann ile evrenin durağan bir yapısı olmadığı keşfedilmiş ve o zamandan günümüze kadar astronomi alanında çok büyük gelişmeler yaşanmaya başlanmıştı. Bu gelişmelerin hepsinin evrenin bir başlangıcı olduğu, yani yokluktan ortaya çıkmış olması pek çok bilim otoritesini yaratılışı kabule mecbur bırakmıştı. Bu otoritelerden biri yakın zamanda artık ateist olmadığını açıklayan Anthony Flew, Büyük Patlama teorisinin ortaya koyduğu gerçek ile ilgili şunları yazmıştı:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü böylece bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir. Evrenin bir başlangıcı olduğu ve yüce bir kudret tarafından yaratıldığı iddiası artık bilimsel bir gerçektir.”[3]
Her yeni bilimsel araştırma, bilim adamlarının önüne tek bir gerçeği koymaktadır: Madde ve zaman, her şey; sonsuz güç sahibi olan, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri kusursuzca planlayan ve her şeye kâdir olan Allah tarafından yaratılmıştır.
“Allah, yedi göğü ve yerküreden de onların (mislini) benzerini yaratmıştır. (Dünyamız da yedi tabakadır.) Sizin gerçekten Allah’ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle her şeyi kesinlikle kuşattığını (araştırıp) bilmeniz, (okuyup öğrenmeniz ve O Yüce Rabbinize tam bir teslimiyet göstermeniz) için; (İlahi) Emir (takdir), bunların arasında durmadan inip (durmaktadır).” (Talâk: 12) ayeti bu gerçeği öğretmektedir.
Bilimin (Big Bang modelinin) keşfinden binlerce yıl önce, evrenin oluşumuna dair gerçek, Allah’ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği mukaddes kitaplarda da bildirilmiştir. Tevrat, İncil ve Kur’an gibi İlahi kitapların her birinde, evrenin ve tüm maddenin Allah tarafından yoktan yaratıldığı haber verilmiştir. Bu İlahi kaynakların içinde tahrifata uğramamış yegâne kitap olan Kur’an’da ise; hem evrenin yoktan yaratılışı, hem de bu yaratılışın oluşum aşamaları konusunda bilgiler verilmektedir. 14 asır önce vahyedilmiş olan bu bilgiler 20. yüzyıl biliminin bulgularıyla tamamen paraleldir.
Öncelikle evrenin “yok” iken “var” hale geldiği, Kur’an’da şöyle haber verilir:
“(Allah CC) Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin (hiç yoktan) yaratandır… (En’am: 101)
Günümüzden tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine Kur’an’da bildirilen bir başka gerçek de, aynı Big Bang teorisinin ortaya koyduğu gibi; tüm evrenin, çok küçük bir hacimde ve bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya çıkmış olduğudur:
“O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişik iken, Biz onları (sonradan) ayırdık ve (Dünya’yı yaşama müsait kılıp) her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilimin en son verileri de bu doğrultudadır.) Yine de onlar hâlâ inanmayacaklar mı? [Not: Şu anda bile insan bedeninin %70’i, yani 80 kg’lık bir kimsenin 56 kg’ı sudan ibarettir. Kanımız da sudan müteşekkildir. Tüm hayvan çeşitlerinin, bitkilerin, sebze ve meyvelerin de önemli kısmı sudan meydana gelir. Yani hayat suyun sayesinde devam etmektedir.]” (Enbiya: 30)
Üstteki ayetin Arapça orijinalinde çok önemli bir kelime seçimi vardır. Ayetin “birbiriyle bitişik” olarak tercüme edilen “ratk” kelimesi, Arapça sözlüklerde “birbiriyle iç içe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış” anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki “ayırdık” ifadesi ise Arapça “fatk” fiilidir ki, bu fiil ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir.
Ayette göklerle yerin ratk durumunda olduğundan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Gerçekten de Big Bang’in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta denilen noktanın, evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz. Yani her şey, bir başka deyişle tüm “gökler ve yer” bu noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk olmuş, yani yumurtayı yarıp dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır.
Modern bilimin bulguları bir yandan materyalist dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kur’an ayetleri ile haber verilen gerçekleri bir kez daha tasdik etmektedir. Çünkü evren; materyalistlerin sandığı gibi, maddenin içindeki birtakım tesadüfler sonucu değil, Allah’ın yaratmasıyla var edilmiştir ve Allah’tan gelen bilgi, kuşkusuz evrenin kökeni hakkındaki en doğru bilgidir.
Vücudun Otomatik Kapıları
Günlük yaşamımızda sıvıları sızdırmasın diye şişelerin, kavanozların kapaklarını kapatırız. Buradaki amaç sıvının gerekli zamanlarda kontrollü olarak akmasını sağlamaktır. Vücudumuzdaki sıvılar da buna benzer bir yöntemle korunmaktadır. İnsan vücudundaki kapaklar, bu korumanın yanında son derece hayati görevler de yapmaktadır. Örneğin bunlar, çok tehlikeli asitlerin çıkışını önleyen, kirli ve temiz olan maddeyi birbirine karışmasını engelleyen, ne zaman kapanacağını ne zaman açılacağını bilen, üstelik hiçbir bakıma ve enerji kaynağına ihtiyaç duymadan yıllarca çalışan ve gevşemeyen kapaklardır.
Kalp Kapakçıklarından Oluşan Benzersiz Yapı
Kalbin oldukça sistemli bir mekanizması vardır. Bu sistemde meydana gelen tek bir aksaklık o insanın hayatını sona erdirebilir. Kalbin sahip olduğu mekanizmalardan en önemlisi ise sağ ve sol tarafında bulunan pompalar ile bunlar arasındaki kapakçıklardır. İnsan sağlığı için büyük önem taşıyan bu sistem şöyle çalışır:
• Kalpteki pompalar altlı-üstlü iki farklı pompa setinden oluşur. Bu pompalar arasında kanın akış yönüne doğru açılan tek taraflı kapakçıklar vardır. Küçük pompa kasıldığında bu kapakçıklar açılır ve kan büyük pompanın içine dolar. Büyük pompa kasıldığında aradaki kapaklar kapanır ve kanın, geldiği yöne doğru akması engellenmiş olur.
• Benzer kapaklar büyük pompanın boşaltma bölümünde de vardır. Büyük pompa kasıldığında bu kapaklar açılır ve kanın vücuda doğru akması sağlanır. Ancak pompalama işlemi durduğu anda kapaklar kapanır ve gönderilen kanın kalbe geri dönmesi engellenir.
Bu kusursuz sistemin kompleks yapısı üzerinde biraz düşünelim… İçindeki sıvıyı sızdırmaması için bir pet şişenin bile kapağını belli bir kuvvet uygulayarak sıkıca kapatırız. Oysa vücudumuzdaki kusursuz düzen sayesinde kalp kapakçıkları, bir damlasını bile sızdırmadan kanın vücuda pompalanmasını sağlayarak yaratılış gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Boru Hattındaki Otomatik Kapılar: Toplardamar Kapakçıkları
Toplardamarlar, vücuttaki kusursuz düzenin en güzel örneklerindendir. Bu damarların içine yalnızca kalbe doğru açılan birçok kapakçık yerleştirilmiştir. Böylece kan, yerçekiminin etkisiyle geriye doğru gidemez. Akım sadece kalbe doğru olur. Bu kapakçıkların her biri son derece özel bir yapıya sahiptirler. Her birinin -yine etten yapılmış- menteşeleri vardır ve bu menteşeler kapağın tek yöne doğru açılmasına izin verecek bir yapıya sahiptir.
Yeryüzünün en uzun boru hattının (toplardamarların) yapımında çalışan işçiler (hücreler), üç önemli görevi üstlenmişlerdir. Bu işçiler hem bir mühendis hem bir işçi hem de bir inşaat malzemesi olarak görev alırlar.
Hücrelerin Mühendislik Harikası… Bu boru inşaatının yapım planları ve projeleri, hücrelerin çekirdeklerindeki bilgi bankalarında (DNA’larında) bulunmaktadır. Her hücre bu projeyi adeta bir mühendis gibi okur. Hücrenin bir inşaat projesini okuması ve yorumlaması şüphesiz büyük bir mucizedir. Bazı insanlar yıllarını akademik çalışmalara vermiş mühendislere, profesörlere karşı saygı ve hayranlık duyarken, asıl hayranlık duyulması gerekenin Rabbimizin -çok daha karmaşık plan ve projeleri okuyup yorumlayabilen ve uygulamaya koyabilen- hücrelerde sergilediği yaratma sanatı olduğu açıktır.
Hücrelerin, Boru Hattını İnşa Etmek İçin Kendilerini Harcamaları… Hücreler okudukları ve yorumladıkları plana göre boru inşaatının neresinde görev yapmaları gerektiğini bilirler. Ayrıca bu inşaatta çalışan milyarlarca hücre içinden hangileri ile bir araya gelmeleri gerektiğini de bilirler. Ait oldukları yeri buldukları anda ise bir işçi gibi çalışmaya başlar ve boru hattının kendilerine düşen parçasını inşa ederler. Ancak kullandıkları malzeme yabancı bir inşaat malzemesi değil “kendileri”dir. Bu inşaatta çalışan her hücre, ömrünün geri kalan kısmını boru hattının küçük bir parçası olmak uğruna feda eder.
Eksiksiz Bir Düzen İçinde Çalışmaları… Her kapaktan birkaç milimetre ileride aynı mucize gerçekleşir. Burada bulunan başka hücreler de yine benzer bir şuurla başka bir kapak yaparlar. Adeta bir önceki kapağı inşa eden hücrelerle sözleşmişçesine aynı yöne doğru açılan bir kapak inşa ederler. Eğer bu kapaklardan bazılarını inşa eden hücreler farklı bir karar alsalar ve kapaklardan bazılarını ters yöne doğru açılabilecek şekilde inşa etselerdi, bu sefer kan, damarlarda akamaz ve insan yaşamını derhal yitirirdi. Ancak bu gerçekleşmez ve toplardamar boyunca var olan binlerce kapağın her biri ayrı ayrı birbirlerine uygun şekilde inşa edilirler.
Midenin Sızdırmayan Kapak Mekanizması
Sağlıklı bir insanda yemek yerken her lokma, ağızdan yemek borusu aracılığı ile mideye aktarılır ancak mide içeriği yukarı yemek borusuna doğru geçemez. Bunu sağlayan mekanizmaya ‘mide kapakçığı’ adı verilir. Yiyecekleri sızdırmaya engel olan midenin özel yapısındaki mekanik ve anatomik detaylar şöyle sıralanabilir:
• Göğüs kafesi ile karın boşluğu arasının tamamını kaplayan diyafram kasının, yemek borusunu sardığı kısmının sıkı oluşu.
• Yemek borusu alt ucu ile midenin birleşme yerinde var olan ‘dar’ açı: Tıpta “HIS” açısı denilen bu açı, mide içeriğinin mideden yukarı çıkmasına engel olur.
• Yemek borusu alt ucunda var olan kas mekanizması: Tıpta “LES” denilen alt yemek borusu büzücüsü, normalde hep kasılı durmakta ve ağızdaki bir lokma, yemek borusuna aktarıldığında kendiliğinden gevşemektedir. Normal şartlar altında, kapakçık görevi gören midedeki bu mekanizma, yutma sırasında açılarak yiyeceklerin mideye geçmesine izin verir. Sonra kapanarak gıdaların geri kaçmasını önler. İyi çalışmadığında (sık veya uzun süre gevşek kaldığında) mide içeriği ve asit, yemek borusuna geri kaçabilir. Bu da ‘reflü’ olarak bilinen rahatsızlığa neden olur.
Hayati Öneme Sahip Bir Kapakçık: Epiglot
Nefes borunuzla yemek borunuz boğazınızda yan yana bulunur ancak boğulmadan yutkunabilir, yemek yiyip, konuşabilirsiniz. Peki bu nasıl gerçekleşebilmektedir?
Nefes borusunun üstünde yer alan ve küçük bir dokudan oluşan bir kapak, yutkunurken otomatik olarak nefes borusunu kapatır. Nefes borusunun hemen girişindeki bu kapakçığa “epiglot” adı verilir. İşte bu sayede yemek yerken nefes borusuna su veya yiyecek kaçması engellenmiş olur. Yutkunmadan sonra ise bu kapakçık tekrar yerine gider ve böylece nefes borusundan hava geçmesi sağlanır.
Özetle:
• Bebekliğinizden bugüne kadar, binlerce kez yediğiniz yemek sırasında, on binlerce kez yutkunmanıza rağmen her seferinde, epiglot, tam doğru anda nefes borunuzun girişini kapattı.
• Kalp kapakçıklarınız, bir damlasını bile sızdırmadan kanın vücudunuza pompalanmasını sağladı.
• Toplardamar boyunca var olan binlerce kapağınız hücreleriniz tarafından inşa edilip yapıldı.
• Siz varlığından haberdar bile değilken, üzerlerinde hiçbir kontrolünüz yokken, bu kapakçıklarınız hep en doğru anda kapanarak hayatınızı kurtardı.
Kuşkusuz tüm bunların gerçekleşmesi ancak Rabbimizin ilhamı iledir. Vücudumuzda doğduğumuz ilk günden beri yer alan bu kusursuz sistemler, tüm evren ve canlıların Yüce Allah’ın eseri olduğunun apaçık delillerindendir.
Materyalist Fikirlerin Beşiği Olan Fransa’da “Yaratılış Paniği” Başlamıştı!
Dünya tarihinde din ahlâkına ve mukaddesata karşı en sapkın fikirler, insanları özgürlük adı altında isyana ve başkaldırıya sürükleyen akımlar, Fransız düşünürler tarafından üretilmiştir. Avrupa’nın materyalizme ve ateizme kaymasında Fransız düşünürlerin rolü büyük olmuştur. Diderot, Holbach, Voltaire, Albert Camus, Auguste Comte, Jean-Paul Sartre, Rousseau ve Helvetius gibi isimler dinsizliğin yaygınlaşmasında önemli rol oynamışlardır. Fransa, Gizli Yahudi Siyonistlerin, siyasi vatanıdır.
Fransa halen Allah inancına karşı ters tavrı en belirgin ülkeler arasındadır. Tamamen Yahudi güdümlü sosyalistlerin kontrolünde olan ülkede, halkın da büyük bölümü -yanlış bilgilendirme ve eğitimsizlik sebebiyle- din ahlâkına karşı cephe almış durumdadır. Fransa’nın bir diğer özelliği ise ülkemizde devam eden komünist-bölücü PKK terörüne verdiği gizli-açık destektir. Yine aynı Fransa, sözde Ermeni soykırımı konusundaki düşmanca tavrı ile de dikkat çekmektedir. Ayrıca dünya masonluğunun merkezinin Fransa’da bulunması da son derece dikkat çekicidir. Filozofları ve onların dünyaya aşıladıkları sapkın fikirleriyle ve -gerçekte boş bir aldanıştan ibaret olan- kültürleriyle övünmeyi çok seven Fransızlar, bugünlerde büyük bir panik içerisindedir. İmani ve Kur’ani gerçeklere dayalı, Erbakan Hocamızın desteği ve bilimsel verilerle hazırlanmış “Yaratılış Atlası” isimli eserin Fransa’nın en tanınmış simalarına ve tüm eğitim merkezlerine ulaştırılması Fransa’yı en üst düzeyde alarma geçirmiştir. Bugüne kadar kendi birçok sapkın felsefe ve fikirlerinin karşısında hiçbir görüşü önemsemeyen ve tehlike olarak görmeyen Fransızlar, bu kitap karşısında büyük bir şaşkınlık geçirmişler ve adeta kültür şokuna girmişlerdir. Fransa Milli Eğitim Bakanı konu hakkında bizzat açıklama yapmış, kitabın öğrencilerden uzak tutulması talimatını vermiş ve Fransızlar için sakıncalı gördüğünü ifade etmekten çekinmemiştir.
Fransa’nın en büyük gazete ve dergilerinde ise bu konuda bağnazlık dolu ifadeler kullanılmıştır. Le Figaro, L’Express, Le Monde ve La Croix gibi yayınlarda konu; “deprem”, “hücum”, “bomba etkisi” gibi dehşet ve panik ifade eden başlıklarla yer almıştır. Tüm bu gelişmeler kitabın Fransa’da meydana getirdiği etkiyi ortaya koymaktadır. Çünkü bu kitabın özelliği, Darwinizm’i “hiçbir açık bırakmayacak şekilde” yok etmesi ve cevap verilemez nitelikte olmasıdır. Oysa söz konusu olan bir kitap ve bu kitapta ortaya konulan fikir ve belgelerdir. Verilecek bir cevap varsa bunun da belgelerle ve fikri alanda olması gerekmektedir. Ancak Yaratılış Gerçeği’yle ilk kez bu kadar net ve itiraz edilmez şekilde karşılaşan Fransa, -Allah’ın varlığını reddetmek ve materyalist felsefeyi çöküşten korumak uğruna- yüzyıllardır savunduğu özgürlükçü geleneğini bir çırpıda terk etmiş ve Nazi Almanyası’ndan kalma yasakçı ve baskıcı bir kimliğe bürünmüştür. Bakanlık emriyle okullarda bulundurulması yasaklanan bu kitap için Fransızların başvurması beklenen son çare bunları Naziler gibi topluca yakmaktır!
Bir fikre, fikirle ve bilimsel delillerle karşılık veremeyenlerin aczini gösteren bu durum, gerçekte materyalizmin çöküşünü müjdelemektedir. Allah’ın izniyle 21. yüzyıl insanlığın altın çağı olacak, din ahlâkına ve Kur’an ahkâmına karşı olan tüm akımlar, inananlar tarafından fikren bertaraf edilecektir.
Darwinizm’in Çöküşü ve Dinsizlerin Telaşı
Evrim teorisi; sahte kafatasları, sahte ara fosiller ve sayısız spekülasyonla ayakta tutulmaya çalışılan, ancak yolunun sonuna gelmiş olan bilim dışı bir iddiadır. İki temel konu evrim teorisinin çöküşünü ortaya koymaktadır. Bunlar:
1) Fosiller evrimi reddetmektedir
Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabında fosillerin, teorisini desteklemediğini açıkça itiraf etmiş ve şöyle demiştir:
“Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz… Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.”[4]
Darwin’den bu yana geçen 150 seneyi aşkın zamanda evrim teorisini destekleyecek tek bir fosil bulunmamıştır. Tam tersine, bulunan fosillerin tamamının tam ve eksiksiz canlılara ait olduğu görülmüştür. Yani gerçekte hiçbir ara fosil yoktur.
Basında 2007-2008 yıllarında yer alan “Lucy’nin Kızı”, “Gogonasus” ve “Tiktaalik Roseae” isimli fosiller de ara fosil özelliği göstermemektedirler. Aynı şekilde Sivas’ta bulunan ve üç toynaklı at diye tanıtılan fosil de bir ara canlıya değil, bugün nesli tükenmiş olan normal bir canlıya aittir. Bu sayılanların hepsi tam ve mükemmel canlılara ait fosillerdir. Bu, bilim adamlarınca gayet iyi bilinen ve ispat edilmiş bir gerçektir.
Evrimcilerin elinde bir tane bile ara fosil bulunmamaktadır. Yerli evrimcilere defalarca çağrıda bulunmamıza, “Gelin ara fosil var diyorsanız hiç olmazsa 2-3 tanesini gazete binalarınızda veya merkezi bir yerde sergileyin” dememize rağmen hiçbiri buna yanaşmamıştır. Bu apaçık meydan okumanın karşısında çıt çıkmamasının tek nedeni, ara fosil diye bir şeyin bulunmamasıdır. Sadece yerli evrimcilerin değil, dünyadaki evrimcilerin de elinde ara fosil bulunmamaktadır. Bugüne kadar 100 milyona yakın fosil çıkarılmış, bunlardan bazıları arşivlenirken bazıları müzelerde kamuoyuna sergilenmiştir. Ancak bu denli yüksek sayıdaki fosilin arasında bir tane bile ara fosil yoktur. Bunlar ya bildiğimiz, bugün yaşayan canlılara ya da dinozor, mamut gibi nesli tükenmiş canlılara ait olan irili ufaklı fosillerdir. Fosiller; evrim iddialarını değil, Yaratılış Gerçeğini göstermektedir.
Ülkemizin pek çok şehrinde gönüllü araştırmacılar tarafından fosil sergileri açılmaktadır. Bu sergilerde yer alan ve canlıların milyonlarca yıldır hiç değişmeden varlıklarını sürdürdüklerini ispat eden “yaşayan fosiller”, materyalist çevrelerde büyük rahatsızlık ve öfkeye yol açmıştır. Bu çevreler taşlaşmış canlıları gördükçe adeta çileden çıkmışlar, öfkeleri ağızlarından taşar olmuştur.
Yerli evrimciler ve densiz devrimciler ise ülke çapındaki yenilgilerini tam bir yenilmişlikle, çaresizlikle ve sessizce kabul etmişlerdir. Ara fosil konusunun önemini bile, yeni yeni öğrenen yarı cahil bazı evrimciler, içinde bulundukları açmazı fark edip sessizliğe bürünmüşlerdir.
2) Protein Gerçeği: Cansız maddelerden canlılık oluşması mümkün değildir.
Proteinler; hem canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluşturan hem de hücre içinde çok çeşitli ve mucizevi görevler yapan kompleks moleküllerdir. Bir proteinin tesadüflerle ortaya çıkma ihtimali 10 üzeri 950’de 1’dir. (Bu sayı pratikte “0 ihtimal” anlamına gelir.) Tek bir protein bile kendi kendine oluşmazken, milyonlarca canlı türünün tesadüflerle meydana geldiğini iddia etmek, tam bir materyalist-evrimci hezeyanıdır ve utanç verici bir cehalettir. Oysa; aklın, vicdanın, tüm bilimsel bulguların ortaya koyduğu gerçek: Her şeyi bizzat Cenab-ı Hak yoktan var etmiştir-etmektedir. Ve İslam; Allah’ın hayat, huzur ve imtihan prensipleridir.

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…