"Tek Egemenlik-Tek Vatandaşlık" tuzağı hazırlanıyor
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas'la yapılan görüşmenin ardından olası bir çözüm için "tek egemenlik-tek vatandaşlık" açıklamasına yönelik tepkiler devam ediyor.
Muharip dernekler ve bazı sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu Kıbrıs Türk Milli Konseyi, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas arasında yapılan görüşmede, "Kıbrıs Türkü'nün milli davasının kırmızı çizgilerinin aşıldığını'' savunuyor.
Konsey, yazılı açıklamasında, "Bu görüşmede darbe alan milli davanın, emin ellerde olmadığını ve büyük tehlike arz ettiğini" söyleyerek, "Bu çizgide devam edilmesi halinde Kıbrıs tümden Rum-Yunan egemenliğine girecek ve dava kaybedilecek" diyor. Açıklamasında, "Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkı çiğnenmiş ve Rum'un egemenliği içinde eritilmesi kabul edilmiştir. Bunu bizim kabul etmemize olanak yoktur. Kıbrıs Türk halkından ve Türk ulusundan herhangi bir yetki almadan gelinen bu nokta, milli davamızın felakete taşımaktadır" ifadelerine yer veren Milli Konsey, en kısa zamanda seçime gidilerek, halkın hakemliğine başvurulmasını istiyor.
"Hükümetlerin geçici, Kıbrıs gibi milli davaların ise kalıcı olduğunu" ifade eden Konsey, Kıbrıs Türkü'nün milli davasının temelinin egemenlik olduğunu, bu hakkın kimseye teslim edilemez ve çiğnenemez olduğunu dile getiriyor.
TMT(Türk Mukavemet Teşkilatı): "Kıbrıs'tan asla vazgeçilemez" diye uyarıyor
TMT Derneği de, yaptığı yazılı açıklamada, TC Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın, görüşmelerle ilgili olarak; "Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'a güvenlerinin tam olduğu" yönünde yaptığı açıklamanın kabul edilemez olduğunu söylüyor. Kıbrıs'ın gerçeklerine bakıldığında, bugünkü iki ayrı devlet durumunun değiştirilmesi imkanının kalmadığını belirterek: "yabancı güçler ve çıkarcı çevreler istiyor diye bugünkü devletimizden, Anavatanımızdan ve onun Kıbrıs'taki haklarından asla vazgeçilemez. Yıllardır yapılan uyarılara rağmen kulaklarını tıkayanların akıbeti hiç de iyi görünmemektedir." Devletin varlığını ortadan kaldıracak herhangi bir anlaşmayı imzalamaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Bugünkü görüşmelerden derhal vazgeçilmelidir; bu yapılmadığı taktirde devletimize sahip çıkmak için halkımızla birlikte direnişe geçeceğiz. Halkımızı bu direnişe hep birlikte katılmaya davet ediyoruz" deniliyor.17[1]
Hasan Ünal'ın belirttiği: Zamanlama ilginç bulunuyor!
"Mesela 1 Temmuz günü yapılan gözaltıların o gün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın Anayasa Mahkemesi'ne kapatma davası ile ilgili olarak verdiği mütalaa ile aynı güne rastlaması dikkat çekiciydi. Gözaltına almaların o gün Başsavcı'nın vereceği sözlü mütaalayı gölgelemek için 1 Temmuz'da yapıldığı iddia edildi. Bu iddiaların belirli bir doğruluk payına sahip olduğu kesindi.
Oysa 1 Temmuz günü Kıbrıs'ta KKTC Cumhurbaşkanı Talat ile Hristofyas arasında ‘tek devlet, tek egemenlik ve tek vatandaşlık' temelinde bir çözüm konusunda anlaşmaya gidildi. Böyle bir temel üzerine inşa edilecek olan çözüm, neticede Rum-Yunan ikilisinin elli yıllık emellerine ulaşması demekti. Bir başka ifadeyle Kıbrıs konusunda Rumlar ve Yunanistan yaklaşık elli yıldır ve özellikle de 1974 Barış Harekatı'ndan bu yana tek devlet, tek egemenlik ve tek vatandaşlık çerçevesinde bir çözümü hep savuna gelmişlerdi.
İşin ilginç yanı, Hristofyas'ın seçilmesinden sonra Talat ile Rum lider arasında bu genel çerçevede bir anlaşmaya gidilmesi için varılan ön mutabakat da 21 Mart tarihliydi. Acaba o tarihte neler söylemişler diye, gazetelerin internet sitelerine girdiğim zaman kanımı donduracak gerçekle karşıma dikildi. Çünkü 21 Mart 2008 de İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu ve diğerlerinin gözaltına alındığı tarihti.
O görüşmede Talat ile Hristofyas arasında 1 Temmuz günü varılan uzlaşmanın ön mutabakatı gerçekleşmişti. Bu kadar tesadüf ilginçti. Bir başka ilginç hadise de Türkiye'de Kıbrıs konusunda ‘ver kurtul' tezlerini Türkiye'nin AB'ye girişinin bir parçası olarak gerekli ve zararsız bir şey diye anlatan çevrelerin suskunluğuydu. Medyada azgın bir şekilde yazıp konuşan bu çevrelerin normalde Kıbrıs konusunda varılan 1 Temmuz anlaşmasını (gerçekte bir teslim belgesidir) ballandıra ballandıra topluma anlatması beklenirdi. Ama onların hiç birisinden bir ses gelmemişti.
Bu sessizlik de başka bir açıklamayı hatırlatıyor. Aylar öncesinde Amerikan Dışişlerinin ikinci adamı Daniel Fried, Kıbrıs konusunda bir açıklama yapmış ve "Ada'ya bugüne kadar hep dışarıdan çözüm planları dayatıldığını" ve her defasında bu planların iki tarafın da tepkisiyle karşılaştığını; bundan sonra işin ‘Kıbrıslılara' bırakılmasının daha iyi olacağını; çünkü Kıbrıslıların kendi aralarında ve sessiz sedasız bir şekilde bu işi çözmelerinin beklenmesi gerektiğini söylemişti. Yani şu anda olup bitenleri o zamandan haber vermiş gibiydi.
Bütün bunlar tesadüf olabilir miydi? Belki… Ama ister tesadüf olsun, isterse olmasın, ortada bir gerçek var ve Kıbrıs ellerimizin arasından kayıp giden bir sabun parçası gibi. Bir süre sonra tutmak istesek de tutamayabiliriz…"18[2]
Cem Yaren'in dikkat çektiği; "Kıbrıs'ta yeni bir operasyon" hazırlığı mı yürütülüyor?
"Üç gündür Lübnan Chebaa'dayım (Şiba-Shiba). İsrail işgali altındaki Lübnan'ın tarım bölgesinde. Altı arkadaş genel gidişi ve çok önemli bir gelişmeyi konuşuyoruz. Yanımızdakilerden ikisi Lübnanlı, biri de Suriyeli. Tamamının ortak özelliği "Antiemperyalist, antikapitalist; mazlumun, masumun, haklının ve Hakk'ın yanında" olmaları. Bu dostlarımızın ortak özellikleri Türkçeyi ana dilleri gibi bilmeleri, konuşmaları ve yazmaları…
Tartıştığımız konu; arkadaşımın "büyük bir operasyon hazırlığı" olarak nitelendirdiği, provakasyon planlarıydı:
"Suriye için Lübnan ne ise, Türkiye için de Kıbrıs, Irak'ın Kuzeyi o" diyor, dostumuz. Sonra da devam ediyor:
"Burada, yaklaşık altı aydır İsrail tarafından işletilen Chebaa tarım Çiftliklerinden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden gelmiş bazı insanlar vardı. CIA-DIA-MOSSAD-AJANI olduğunu düşündüğümüz elemanlarla birlikte çalışıyorlar, eğitiliyorlardı. Onlara genel olarak "bomba hazırlama, bomba imha" ve "kaçma-kurtulma eğitimi" veriliyordu. Bomba eğitimi çiftlikteki bir koyun ağılının ardındaki kapalı bir samanlıkta yaptırılıyor, arada sırada üretilen bomba düzenekleri minik patlamalarla, ağıldan 700 mt uzaklıktaki kum ocağı diyebileceğim bir yerde deneniyordu. Eğitim verilen ekipler iki tim olarak çalışıyorlardı. Bunlara bir de Chebaa-Kiryat Shmona çizgisi esas olmak üzere sağlı sollu toplam 15 kmlik bant içinde kalan alanda da sanırım "kaçma-kurtulma" eğitimi veriliyordu. Aynı zamanda bu alanda eğitilenlerin kaçarken "tuzaklama" yaptıkları, ikinci grupta yer alanların bu tuzakları "etkisiz hale" getirdikleri gözleniyordu. Bu kişilerle zaman zaman karşılaşan bazı dostlarımız, tamamının asker tıraşlı olduklarından ve pek çoğunun elinde de "gümüş ve şarabi renkli taşlı devre yüzükleri" bulunduğundan bahsediyorlardı. Eğitilenler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı olarak bilinmesine rağmen, kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda Kıbrıs aksanı ile konuşmuyorlardı…
Bu ekiplerin tamamı 07 Temmuz 2008 günü ortadan kaybolmuşlardı…
Suriye-Lübnan / Türkiye-Kıbrıs- Kuzey Irak karşılaştırması
Hepimiz biliyoruz ki, Suriye'nin Lübnan'dan çıkarılması için her türlü melanete başvuran "emperyal" güçler, Lübnan'da seri suikastlar, sabotajlar düzenleyerek bu cinayetleri Suriye Arap Cumhuriyeti üzerine yıkmayı kısmen başarmışlardı. Bu konuda da müzahir ve satılık medya unsurlarını da yoğun olarak kullanmışlardı. Suriye Arap Cumhuriyeti, bu olaylar karşısında kimselerin ummadığı ve hesaplayamadığı bir duruş ve direnç göstermiş olmakla birlikte, "şimdilik" Lübnan'daki askeri gücünü çekmek zorunda kalmışlardı.
Beraberce yaptığımız değerlendirme sonucu ortaya çıkan şu kuvvetli ihtimal, altımızı birden tedirgin edip sarsmıştı:
Çok dikkatli olunmalıydı!
İsrail tarafından terör eğitimi verilen bu piyonlar Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne gider ve dış güçlerin "ekonomik kullanım ömürleri" dolduğuna inandığı "işbirlikçilere" ve önemli mevkilerdeki KKTC'lilere karşı suikast eylemlerine başlarsa… Ve bu suikast esnasında da kasıtlı olarak bırakılan deliller ile, izlerin Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı'na uzanması sağlanırsa; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hali nice olacaktı? (Sevinilecek ve güvenilecek bir durumdur ki, İsrail'in eğittiği bu ajan teröristlerin iki üç tanesi, Kıbrıs'a döndükten hemen sonra takip edilip etkisiz bırakılmıştı. M.Ç.)
Bu tezgâhta, Türkiye'deki ve KKTC'deki işbirlikçi medyayı da yaygın ve etkin olarak kullanacakları da hesaba katılırsa, tam bir kaos yaşanacaktı..
‘Nereden çıktı şimdi bu?' diye soranlara söyleyelim:
"Ergenekon" adı verilen senaryonun önemli virajlarında ve gözaltı furyalarında; Kıbrıs konusundaki çarpıcı ve "Kırmızı Çizgileri" dikkate almayan gelişmelerin olması sadece tesadüflere bağlanabilir miydi? Anılan dönemlerde KKTC'deki işbirlikçilerin içinde oldukları "ihanet"ler sıradan gelişmeler miydi?
Allah korusun, KKTC'de yapılacak böylesi bir Operasyon, "Ergenekon" Operasyonu'nun uşaklarının sıkça dile getirdiği "bir numara" konusunu da tetiklemez miydi? Açıkça ifade edeceğim ve yazacağım; KKTC'de yapılacak bu eylemler sonucunda, olayların sorumluluğu Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı ve Komutanı Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu üzerinden, muvazzaf generallere, subaylara ve astsubaylara doğru yönlendirilmez miydi? Aynı kapsamda ailevi ilişkiler bahane edilerek E. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'na kadar götürülmek istenmez miydi? Bu gelişmeler, ABD'nin ayağına gitmeyen tek Türk Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun da gözaltına aldırılmasına bahaneler üretmez miydi?
Aynı kapsamda, KKTC'den uydu üzerinde Türk Dünyası ile KKTC ve ulusalcı/milliyetçi camia için çok önemli, etkili yayınlar yapan Avrasya Radyo Televizyonu da; dolayısıyla Türk Metal Başkanı Mustafa Özbek de hedef haline gelmez miydi?
Bu tür bir operasyona,, yine Türkiye Cumhuriyeti Devleti Milleti için Kıbrıs kadar önem arz eden Irak'ın Kuzeyi'nde de girişilmez miydi?
Mesela, Mesut Barzani denen ve "ekonomik kullanım süresi" ve son kullanma tarihi geçen siyasi kahpe, bir suikast sonucu ortadan kaldırılır ve bunu birkaç suikast daha izlerse, deliller de güya Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni gösterirse, Türkiye'ye yönelik hangi saldırılar gündeme gelebilirdi?19[3]
Ve acaba, İstanbul ABD Konsolosluğu saldırısı, bu tür şeytanlık ve fesatlıklara gerekçe üretmeye yönelik bir tezgah mahiyetinde miydi?
El-Kaide ve Bin Ladin, CIA'nın güdümündeydi. O halde ABD Büyükelçisi Wilson, saldırıdan haberlimiydi?
"Amerikalı korumalar o saatte silahlı değiller(!)" miş!.
Wilson, gazetecilerin, ''Saldırı sırasında ABD'li güvenlik görevlilerinin neden müdahale etmediklerine yönelik kamuoyunda soru işaretleri var. Aynı zamanda yaralı polisin neden Başkonsolosluk'un kapısının içinden alınmadığı merak ediliyor'' soruları üzerine, şunları söylemişti:
"Bizim Konsolosluğumuzdaki koruma görevlileri günün o saatinde silahlı değiller. Silahsız bulunuyorlar. Dışarıda vize başvurusu için bekleyen kişilerle ilgili yapabilecekleri bir şey varsa onu yapmaya çalışıyorlar. Onları düzene sokmaya çalışıyorlar. Görevleri bu. Ve bir saldırı olduğunda bizim ilk yaptığımız şey konsolosluğun kapılarını kilitlemek. Buradaki amaç da hem konsoloslukta çalışanları korumak hem de aynı zamanda içeride vize başvurusu için bulunan Türkleri de korumak"20[4] şeklindeki küstahça yanıtı, ne denli tutarlı ve yeterliydi?
Şehit cenazesinde Validen anlamlı mesaj: "Teröristleri bu sistem üretiyor!"
ABD'nin İstanbul Başkonsolosluğu önünde silahlı saldırıda şehit olan polis memuru Nedim Çalık'ın cenazesi, memleketi Rize'de gözyaşları arasında son yolculuğuna uğurlanmıştı. Burada yaklaşık 10 bin kişinin katıldığı cenaze töreninde konuşan Rize Valisi Kasım Esen, "Maalesef dün kucağımızda büyüttüğümüz çocuklarımız, bugün terörist olarak vatan evlatlarımızı şehit ediyor. Çocuktan terörist üreten bu sistemin sorumluları bizleriz. Bunun vebali bizi çok daha fazla üzüyor. Bu şehit cenazeleri şehitlerimizin milletimize ve cemaatimize ayrı ayrı son mektubudur. Bu mektup herkes için ayrı ayrı yazılır. 'Dünyada ve yurdumuzda terörist olmasın' diye bu mektubu iyi okumalıyız" demiş ve konuşması sırasında gözyaşlarına hakim olamamıştı."
Yalan yumurtlamayı, halkı yanıltmayı ve yamultmayı görev edinen soysuz ve sorumsuz medya, her bahane ile "İslami terör" safsatasıyla beyinleri kirletmeye çalışırken, Rize Valisinin "Teröristleri bu sistem üretmektedir" itirafları, oldukça önemli ve gerçekçi mesajlar taşımaktaydı.
Denktaş: "Böyle giderse sonuç teslimiyet olur" şeklinde sızlanıyor
KKTC'nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Kıbrıs Rum yönetimi lideri Dimitris Hristofyas'ın üzerinde prensipte anlaşma sağladıkları ''tek egemenlik ve tek vatandaşlık'' konusunun, ''KKTC'yi ortadan kaldıracağını ve azınlık hakları içerisinde bir vilayete dönüştüreceğini'' söylüyordu.
Rauf Denktaş, Avustralya'da yaşayan bir grup Türk üniversite öğrencisine Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde (DAÜ) Kıbrıs sorunuyla ilgili brifing verirken: Cumhurbaşkanı Talat ve Hristofyas'ın 1 Temmuz'daki görüşmesinden sonra yapılan açıklamaya değinerek: ''Söz konusu anlaşmayla Kıbrıs'ta iki halk, iki devlet gerçeğinin göz ardı edildiğini'' vurguluyor. ''Maalesef, (1 Temmuz'daki) Talat-Hristofyas görüşmesinde tek halk, iki cemaat kabul edildi. 1960 Antlaşmasını iki halk imzaladı. İki halk ayrı ayrı seçimini yaptı. 2004'te iki referandum yapıldı. Tek halk olaydı tek referandum yapılırdı'' diyordu.
Denktaş, ''Kıbrıs konusuyla ilgili temasların, ABD'nin belirlediği çizgiler doğrultusunda sürdürüldüğünü hatırlatarak: ''Böyle devam ederse, sonuç teslimiyet olur'' şeklinde uyarıyordu. Kıbrıs Rum tarafının meşru hükümet olarak tanındığı sürece Kıbrıs sorununu çözmek istemeyeceğini kaydeden Denktaş, kendi dönemindeki Kıbrıs görüşmelerinde Kıbrıs Türkünün statüsünden ve Türkiye garantisinin vazgeçilmezliğinden taviz vermediğini hatırlatıp: ''Bugüne kadar önümüze gelen tüm planlarda biz bu ikisini koruduğumuz için Rum tarafı anlaşmaya imza atmadı. Rumlar bizi azınlık yaparak Kıbrıs Cumhuriyeti'ni meşru hükümet olarak kabul etmemizi istiyor'' diyen Denktaş: ''Türk ve Rum devletleri olarak, Kıbrıs'ta birleşelim ve AB'ye öyle girelim. Birlik beraberlik AB'de olsun'' çağrısında bulunuyordu!?
İşte bu sözleriyle gizli mahiyetini ve tehlikeli hilesini ortaya koyuyordu. Çünkü bu şartlar ve dayatmalar altında, AB'ye girilmesi halinde, bırakın KKTC'yi, Türkiye'nin bile Avrupa'ya eyalet yapılacağını ve bağımsızlığının yok olacağını herhalde biliyordu! Bu tavrıyla, sahip çıktığı Masonik Ulusalcılığa da ters düşüyor. Avrupa'ya teslim olmakla Rumlara teslim olmanın aynı şey olduğunu nasıl akıl etmiyordu? Yoksa Sn. Rauf Denktaş için, AB'nin fikir babası ve fiili patronları olan Siyonist Yahudilerin ve İsrail'in çıkarları, Türkiye'den daha önemli ve öncelikli mi görülüyordu? Evet evet; hiçbir çıban sonsuza kadar saklanamıyordu.. Kıbrıs'ımızı ve Anavatanımızı şahsi hesap ve hevesleri için değil, milli haysiyet ve hassasiyetlerimiz için gerçekten sevenlerin, 74 Şanlı Barış Harekâtının siyasi fatihi Erbakan Hoca'ya ve inancına böylesine kindar ve garazkâr davranması, ister istemez, çok sinsi niyetler ve Siyonist tiyniyetler akla getiriyordu!..
Recep T. Erdoğan'ın havalı ve tafralı biçimde katılıp maydanoz yapıldığı: "Akdeniz İçin Birlik" toplantısı da yine İsrail'in güvenliğini sağlamayı ve sigortalamayı amaçlıyor!
Yahudi asıllı Nicolas Sarkozy beklide Fransa cumhurbaşkanlığının en mutlu gününü yaşıyordu.
Nasıl sevinmesin; 1999'da ABD Başkanı Clinton'un düş kırıklığıyla sonuçlanan girişiminden bu yana İsrail ve Suriye liderlerini aynı masada buluşturmayı başarıyor ve İsrail'in işini kolaylaştırıyordu..
Peki, Sarkozy kendisinin ve selefinin (Jacques Chirac) Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri'nin 14 Şubat 2005'te suikastte can vermesinden bu yana Suriye'ye karşı izledikleri tecrit politikasından niye birdenbire vazgeçiyordu? Niçin Paris ziyareti öncesi Fransız basınına verdiği mülakatlarda "Biz olduğumuz yerde duruyoruz, Avrupa bize geliyor" diyerek zaferin tadını çıkaran Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esat'ın iadei itibarına sağdıçlık yapıyordu? İngiliz "The Independent" gazetesinin 30 yıllık Ortadoğu muhabiri Robert Fisk'in acımasız benzetmesiyle "Esat'ın çizmelerini niye yalıyordu?"
Bu soruyu yanıtlamak için İsrail ile Suriye'nin Türkiye'nin arabuluculuğuyla İstanbul'da yürüttükleri dolaylı görüşmelerle ilgili olarak Batı medyasındaki yorumlara göz atmak gerekiyordu.
Dile kolay; 1860'ta Dürzi-Maruni çatışmasını durdurmak için Lübnan'a gönderilen Fransız birlikleriyle başlayan, 1916'daki Sykes-Picot Anlaşması ile Fransa'ya bırakılan, 1918'de Osmanlı'dan koparılan Suriye ve Lübnan'ın Milletler Cemiyeti kararıyla Fransız mandasına verilmesiyle meşrulaştırılan, 1943'te Lübnan'ın ve 1945'te Suriye'nin bağımsızlıklarını elde etmelerine kadar süregelen, ondan sonra bile Fransız diplomasisinin "Özel av alanı" kabul edilen bir bölgeden ve 150 yıl gibi hayli uzun bir dönemden söz ediyoruz.
Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner de açıklamalarının satır arasında bu gerçeği itiraf ediyor: "Annapolis Konferansı, Lübnan'ın normalleşmesi ve Türkiye sayesinde İsrail-Suriye görüşmelerinin gerçekleşmesiyle Akdeniz havzasında bir diyalog ruhu dolaşmaya başladı. Bir rüya gerçekleşmek üzere" diyordu.21[5]
Ve Siyonist İsrail'in kaşıklayacağı bu şeytan çorbasına, maalesef başbakan maydanoz oluyordu!
[1] İHA
[2] 08.07.2008 / Milli Gazete
[3] 09.07.2008
[4] AA
[5] Erdal Şafak / Sabah

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…