Strateji Dergisi Millici mi, İsrailci mi?
a) Yaklaşık 80 sayfalık ve 10 kadar yazı bulunan bir dergide (Şubat 2009, Sayı:61), üstelik İsrail’in Gazze saldırıları, amaçları, sonuçları ve Türkiye’nin tavrı konuları işlendiği halde, Ö.Lütfü Taşçıoğlunin yazısındaki tarihi alıntı ve aktarmalarda geçen kavramlar hariç, tek bir kelime “Siyonizm”den bahsedilmemesi, gaflet ve cehaletten çok öte bir anlam içermektedir.
a)
b) İslamiyetsiz Türk Milletini ve Türkiye’yi, anlatmak ve anlamak nasıl imkansız bir şeyse, veya kasıtlı olrak yanlış tanıtmak ve gerçekleri çarpıtmak için bu yola tevessül edilmişse; bunun gibi “Siyonizm” kavramını ve bu şeytani maksatla oluşturulmuş kurum ve kuralları bilmeden -veya gizleyerek- İsrail gerçeğini ve Gazze saldırılarının asıl gayesini bilmek mümkün değildir.
c) Deniz Tansi bu saldırıların suçunu Hamas’a yükleyecek kadar iz’an ve insaf dışı nasıl davranabilmektedir?
Hatta “Hamasın, başlangıçta kendi saldırı ve katliamlarına mazeret ve meşruiyet kazandırmak için, İsrail Siyonistlerince, dolaylı biçimde kurdurulup kışkırtıldığı” kabul edilse bile, yine asıl suçlu İsrail değil midir?
Şimdi soralım:
1. Siyonizmin ne olduğu açıklanmadan, İsrailin kuruluş amacı ve BOP-BİP hesapları anlaşılabilir mi?
2. Bu yazarlar ve dergi yönetimi, “siyonizmi gizlemenin”, İsrail vahşetini sıradanlaştırmanın hatta masumlaştırmanın ilk adımı olduğunu bilmez mi?
3. Jeopolitik dergisinin, hem de İsrail’in Gazze saldırılarını konu edindiği bir sayıda 80 sayfa içinde siyonizmin şeytani amaçlarını, tarihi aşamalarını ve sinsi araçlarını hiç hatırlamaması, sadece tesadüflerle izah edilebilir mi?
4. Oya Akgönenç gibi Milli Görüş partilerinde en üst düzey görevlere getirilmiş, Erbakanın sohbet ve seminerlerini dinlemiş ve şu anda da SP GİK üyeliğini üstlenmiş birisinin; İsrail’in Gazze saldırılarını ve sonuçlarını değerlendiren yazısında, tek cümle olsun siyonizmin vahşi amaçlarından ve sapkın Yahudilerin şeytani inançlarından söz etmemesi, 12(oniki) sayfalık yazısında sadece iki yerde, o da kurum ve oluşum ifadesi olarak geçmesi gaflet ve cehaletten farklı ve karanlık bir “özel dikkat” eserimiydi?
5.
· Doç. Dr. Oya Akgönenç
· Prof.Dr. Özcan Yeniçeri
· AİBÜ Öğ.Üyesi Fevzi Uslubaş
· ODTÜ Öğ.Üy. Yıldırım Koç
· Doç.Dr. Yaşar Onay
· Yrd.Do.Dr. deniz Tandi
· Yrd. Doç.Dr.Barış Doster
Gibi ünvanların sahipleri, İsrail’in Gazze saldırılaının anlamını ve amacını ve muhtemel sonuçlarını yorumladıkları yazılarında, Siyonizm gerçeğinden, İsrail’in ve sapkın Yahudiliğin ülkemizi ve bölgemizi doğrudan ilgilendiren bu sinsi projelerinden, tek bir kelime olsun bahsetmemiş olmaları:
i. Akademik dikkat ve kariyerleriyle
ii. Bilim adamlığı ciddiyet ve kalitesiyle
iii. Okurlarını ve halkını doğru ve doyurucu şekilde bilgilendirme mesuliyet ve hassasiyetiyle
iv. Ve hepsinden önemlisi, “Milliyetçilik ve vatanseverlik” haysiyetiyle ne denli bağdaşır bir vaziyettir?
Şu ortamda ve bu şartlarda;
· İsrail’in asıl varlık ve saldırganlık sebebi olan “Siyonist inanç ve amaçları” gizlemek.
· İsrail’in Gazze saldırısına, “bağımsız ve denk iki devletin çekişmesi”, havası vermek.
· Ve Deniz Tansi gibi, daha ileri gidip, “Haması suçlu göstermek ve barışı bozan taraf ilan etmek” hangi iz’an ve vicdan ile bağdaştırılabilir?
Şimdi nasıl sormayalım:
Aylık Strateji Dergisi JEOPOLİTİK Millici mi, yoksa İsrailci mi?
İşte Deniz Tansi’nin “Barışı bozan ve savaşa yol açan tarafın Hamas olduğunu” ima ve ifade eden saptırmaları:
“Öngörülerimiz bizi ne yazık ki haklı çıkarırken, sürecin gelişimini ele alıyoruz.
… Ne yazık ki, günlerden beri vurguladığımız Gazze krizinin riskleri, 27 Aralık 2008’de savaşa dönüştü. 14 Aralık 2008’de, Hamas lideri İsmail Haniye’nin Hamas’ın 21. Kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada, iki konu başlığının krizin habercisi olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan birincisi, 9 Ocak 2009’dan sonra, Filistin devlet başkanı Mahmut Abbas’ın görev süresin dolmasını ileri sürerek, kendisini tanımayacaklarını ilan etmesi, ikincisi de , 19 Aralık 2008’de, 19 Haziran 2008’den itibaren, Mısır’ın girişimleriyle başlatılan, İsrail-Hamas arasındaki ateşkesin uzatılmayacağı idi.”
Peki Yrd. Doç. Dr. Barış Doster’in, “1996 yılında İsrail’le Türkiye’nin “Askeri Eğitim Anlaşması”nı Erbakan’ın yaptığı ve imzaladığı yalanına ve iftirasına ne demeliydi?
İşte o gerçekleri saptıran iddiaları:
“Türkiye İsrail’le 1996 yılında askeri işbirliği anlaşması da imzalamıştır ve bu anlaşma ne TBMM’de ne de kamuoyunda yeterince tartışılmamıştır. Bu anlaşmanın altında dönemin başbakanı Necmettin Erbakan ve o dönem bakanlık koltuğunda oturan Cumhurbaşkanı Gül’ün imzaları vardır. O dönemden sonra Türkiye 1966 yılında ilişkilerini en alt düzeye düşürdüğü İsrail’le oldukça yakınlaşmış, Ortadoğu’da Araplara karşı daha çok İsrail yanlısı bir tutum içine girmiştir. Türkiye’nin İran’la ilişkileri de olumsuz seyir izlemeye başlamıştır. Özellikle ABD’de Ermeni ve Rum lobisinin Türkiye aleyhtarı çalışmalarına karşı Yahudi lobisinin desteğine başvuran Türkiye, savunma sanayinde de İsrail ile yakın işbirliği yapmaktadır. Bu amaçla 2009 yılına dek İsrail’e 2.5 milyar dolar ödemiştir. Gazze saldırılarından 24 saat önce, İsrail’e 167 milyon dolarlık roket alım anlaşması imzalayan Türkiye’de İsrail’i ilk ziyaret eden başbakan, 1994 yılında Tansu Çiller olmuştur”56[1]
Gelelim işin doğrusuna:
İsrail savaş uçaklarının Konya’da eğitim almasına da imkân tanıyan “Askeri eğitim işbirliği” anlaşması 23 Şubat 1996 tarihinde imzalanmıştır.
Anlaşmayı, İsrail’e giderek imzalayan Genel Kurmay İkinci Başkanı Çevir Bir Paşadır.
Şurası çok önemli: Anlaşmanın imzalandığı tarihte Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakanı Tansu Çiller, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı ise Deniz Baykal’dır. Erbakan bundan 4 ay sonra 28 Haziran 1996’da Refah-Yolu kurup başbakanlığı devralmıştır.
İddianızın aksine, dönemin Refah Partisi milletvekilleri, bu anlaşmayı gerek soru önergeleri gerekse Meclis konuşmalarıyla, TBMM gündemine taşımış ve sert bir dille kınamışlardır. Bunun için dönemin Refah Partisi kayseri Milletvekili Abdulah Gül’ün 08.04.1996, Refah Partisi Konya Milletvekili Veysel Candan’ın 22.05.1996 tarihli soru yönergeleri ise hala Meclis kayıtlarındadır. Ve tabi AKP’li döneklerin, Milli Görüşte iken başka, gömlek değiştirdikten sonra ise laçka davranmaları onların sorunlarıdır.
Erbakan Hoca’nın iktidarı döneminde ise sadece: maalesef Atatürk’ten sonra Amerikan mandacılığına sığınan solcu ve sağcı masonların marifetiyle bütün savunma ihtiyacımızı ABD’ye mahkûm hale getiren zihniyetin sonucu, onarım ve modernizasyonlarının, ya Amerika ve İsrail’de yapılması veya hurdaya atılması mecburiyetiyle İsrail’le yapılan teknik bir anlaşmadır.
Yoksa, iddia ve iftira ettiğiniz gibi, eğer Erbakan İsrail’e bu denli yarasaydı, daha bir yılını bile doldurmadan 28 Şubat tezgahlarıyla Refah-Yolu yıkmazlardı.
Şimdi Barış Doster’den ve Jeopolitikten, hiç değilse Erbakan Hoca’dan ve okurlarından bir özür ve düzeltme beklemek, herhalde hakkımızdı..
Ancak, E. Kur. Alb. Ömer Lütfi Taşcıoğlu’nun “Gazze Vahşeti, İsail için ne ilktir, ne de son olacaktır” başlıklı yazısı ise, tebrik ve takdire değerdir.
· Siyonizmin tarihi oluşum sürecini
· Hz. Musa’nın ve Tevrat’ın değil, nesilden nesile aktarılan özel ve gizli öğretilerin şekillendirdiği Yahudilerin batıl inanç felsefesini.
· Siyonizmin farklı ülkelerdeki gayrı resmi karakolları gibi çalışan Masonluk, Roteryen ve Lions gibi dernekleri ve hıyanetlerini.
· Dönmelik ve sabataistlik sistemini, Türkiyedeki ekonomik, siyasi ve kültürel etkinliklerini ve siyonizmin-İsrailin gönüllü hizmetciliğini
· Sağ-Sol ve dinci partilerdeki, etkin medyadaki, sermaye ve sömürü sektöründeki sivil örgüt, cemat ve derneklerdeki Sabataist (Yahudi dönmezi), Pakraduni (Yahudi Ermenileri) ve bunların kiralık ve mason çömezlerini deşifre etmek ve İsrail’in ülkemiz ve bölgemizle ilgili heves ve hesaplarını bu can alıcı ve sonuca varıcı açıdan değerlendirmek şuurundan uzak hazırlansa da;
a) En azından yapılan alıntılardaki orijinal kavramları aktarırken “Siyonizm”den mecburen bahsedilmesi
b) İsrail’in kuruluş gayretinin Arz-ı Mev’ud gayesinin ve güçlenme serüveninin tarihi gerçeklerle uygun biçimde dile getirilmesi
c) Günümüzdeki girişimleriyle, geçmişteki gelişmeleri mukayese ve muhakeme ederek, İsrail-Türkiye ilişkilerine değinilmesi, oldukça önemlidir ve öğreticidir.
GAZZE VAHŞETİ İSRAİL İÇİN NE İLKTİR NE DE SON OLACAKTIR
GİRİŞ:
İsrail’in 27 Aralık 2008’de Gazze’ye başlattığı saldırılar, İsrail’in bölgedeki hedeflerini tekrar hatırlamamıza vesile oldu. Esasen tarih bilinci olanların İsrail’in Türkiye’yi de içine alan planlarını hiç aklından çıkarmaması gerekir. Ancak Türk milletinin sahip olduğu birçok meziyetin yanı sıra önemli bir zaafı da vardır. Kin tutmayı bilmez ve geçmişi çabuk unutur. Bulgar tarihçi Lena ” Türkler Balkanlarda 5 milyon Türk’ün katledildiğini, 5,5 milyon Türk’ün de bu topraklardan sürüldüğünü hatırlamaz mı? ” sorusuna verdiği cevapta bu zaafı güzel ifade etmiştir:” Merak etmeyin. Türkler bunları hatırlamaz. Zira yazma alışkanlıkları gelişmemiştir. Tarihi çabuk unuturlar. Kin tutmayı da bilmezler “. Bu nedenle çalışmada İsrail’in kuruluş yıllarına kadar giderek tarih hafızamızın yenilenmesine çalışacağım.
I. Yahudilere vatan arayış çabaları
Yahudilerin kendilerine vatan yapmak üzere bir toprak bulma çabaları oldukça eskiye dayanır. Daha 7. Yüzyıldan itibaren Arapların hoşgörüsünden yararlanan Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmeye başladığı görülmektedir. Ancak Yahudilerin bölgedeki nüfus oranına bakıldığında şaşırtıcı bir gerçek hemen göze çarpar. 1523 tarihinde Filistin’deki Yahudi nüfusu 4000’den azken57[2], 1570 de bu rakam 5000’e çıkmıştır58[3]. 1918 yılına gelindiğinde bu rakam 56000’e (toplam nüfusun % 8’ine), 1944’de ise Filistin’e yapılan göçler sonucu 554000’e (toplam nüfusun % 31’ine) ulaşmıştır. Bugün ise bölgeden sürülen Filistinlilerin terk etmek zorunda kaldıkları topraklara yerleştirilen Yahudilerin sayısı, bu toprakların asıl sahibi olan Filistinli Arapların sayısından fazladır.
Siyonizm başlangıçta Filistin’den önce gözünü başka topraklara dikmişti. Önce İngilizlerden Kıbrıs, ya da Sina Yarımadası’nın alınması düşünülmüş, Doğu Afrika ve Arjantin’in de adı geçmişti. Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl, 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan 1. Siyonist Kongresi’ne kadar herhangi bir toprağın amaca uygun olacağını yazıyordu ve Uganda’yı bile teklif etmişti.59[4]
1, Siyonist Kongresi’nde alınan karar gereğince Yahudiler için Filistin toprakları vatan olarak seçilmiş ve ardından Theodor Herzl, 1901’de İstanbul’a gelerek Sultan Abdülhamit’ten Osmanlı borçlarının silinmesi karşılığında Filistin’in Yahudilere verilmesini istemiştir. Abdülhamit’in ” şehit kanıyla alınan topraklar para ile satılamaz ” cevabından sonra, Theodor Herzl’in Filistin’i elde etmek amacıyla, çıkarılacak bir Avrupa savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin bölüşülmesini planladığı60[5] başka bir deyişle Osmanlı Devleti’ni parçalayarak Filistin’i ele geçirmek amacıyla 1. Dünya Savaşı’nı başlatan süreci Yahudilerin tetiklediği gerçeği bizzat Theodor Herzl’in kendi hatıralarında kayıtlıdır.
Bu husus İngiliz Yahudisi Alder Smith’in 1906 yılında kaleme aldığı British Truth adlı eserinde yer alan aşağıdaki ifadelerle de teyit edilmektedir: “Yahudilerin Filistin’e tam ve kat’i dönüşü, yaklaşan 1. dünya harbinden sonra olacaktır. Bu harp, Avrupa milletlerinin başucunda asılı duruyor. Bu harpte Osmanlı İmparatorluğu parçalanacak ve Yahudiler Arz-ı Mev’ud’a muzafferane sahip olacaklardır”.
Diğer yandan Filistin’e Yahudi göçü teşvik edilirken başvurulan sahtekârlık hiç kimsenin inkâr edemeyeceği kadar açıktır. İsrael Zangwill’in “halkı olmayan toprağa, toprağı olmayan halkı götürme” sloganı ile tüm ülkelerin kamuoyları aldatılmış ve Filistin’in asıl sahiplerinin Arap halkı olduğu ve Arapların yüzyıllardır bu topraklarda yaşadıkları gerçeği gizlenmiştir.
Theodor Herzl, “Der Judenstaat” adlı eserinde kurulacak Yahudi Devleti’nde Araplara da eşit haklar verileceğini yazarak bu aldatmacayı sürdürürken, “Tagebücher (Günce)” adlı eserinde; “Filistin’deki toprakların yavaş yavaş asıl sahiplerinin elinden alınmasını ve asla geri verilmemesini” öneriyor ve Arapları kastederek “Fakir halkın toprağın yılan gibi zararlı hayvanların temizlenmesinde kullanıldıktan sonra gizlice sınır dışı edileceğini yazarak asıl niyetini ortaya koyuyordu61[6].
II. Mekke şerifi Emir Hüseyin-Sir Henry Macmahon yazışmaları ve Balfour deklerasyonu
Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamayı kafasına koyan İngilizler ve Siyonistler bu amacı sağlamak üzere Arapları Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtma yolunu denediler. Bu amacı sağlamakla görevlendirilen İngiltere’nin Mısır’daki Yüksek (!) Komiseri Sir Henry MacMahon Temmuz 1915-Mart 1916 tarihleri arasında Mekke Şerifi Emir Hüseyin ile yaptığı yazışmalarda Osmanlı Devleti’ne karşı isyan için Emir Hüseyin’i açıkça kışkırtmış ve savaştan sonra Araplara bağımsız Devlet kurma hakkı verileceğine inandırmıştır.
İngiltere bir yandan bağımsızlık vaadiyle Arapları kışkırtırken, diğer yandan Fransa ile imzaladığı 2 gizli anlaşma ile Arap topraklarının bir bölümünün İngiltere ile Fransa arasında paylaşılmasını (Sykes-Pico Anlaşması), diğer bir bölümünde ise bir Yahudi Devleti kurulmasını (Balfour Deklarasyonu) planlamıştı.
1916’da imzalanan Sykes-Pico Anlaşması’nda Osmanlı Devleti’nden koparılan topraklar üzerinde S.Arabistan ve Yemen Arap devletlerinin kurulması, Suriye ve Lübnan topraklarının Fransa’ya verilmesi, Irak ve Ürdün topraklarının ise İngiltere’ye verilmesi ve Filistin’in bazı bölümlerinin uluslararası denetim altına sokulması kararlaştırılmıştı62[7].
1917’de yayınlanan Balfour Deklarasyonu ise İngiliz Dışişleri Bakanı AJ.Balfour tarafından İngiliz Yahudisi Baron Lionel VValter Rotcrjild’e gönderilen 2 paragraf, 67 kelimeden oluşan bir mektuptur:
“KaBîfteye-sunulmuş ve onaylanmış olan aşağıdaki sempati bildirisini Majestelerinin Hükümeti adına size iletmekle bahtiyarım:
Filistin’de bulunup da Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına ya da Yahudilerin herhangi bir başka ülkedeki haklarına ya da siyasal statülerine halel getirebilecek hiçbir şeye sebebiyet vermeyeceği açıkça anlaşılmak şartıyla, Majestelerinin Hükümeti Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasını sempatiyle karşılamakta ve bu amaca ulaşılmasını kolaylaştırmak için azami çaba göstereceğini belirtmektedir.
Bu bildiriyi Siyonist Federasyonu’nun bilgisine sunarsanız memnun olurum”.
Dikkat edilecek olursa bildiride Filistinlilerden bahsedilirken “Filistin’de bulunup da Yahudi olmayan topluluklar” tabiri kullanılmak suretiyle bu toprakların asıl sahipleri Araplar değil de Yahudilermiş gibi bir imaj yaratılmıştır. Oysa o dönemde halkın %91’i Filistinlilerden oluşuyordu. Keza Filistinlilerin haklarından bahsedilirken “medeni ve dini haklar” deyimi kullanıldığı halde Yahudilerin haklarından bahsedilirken “siyasi statü ve ulusal yurt kurulması” yani devlet olma hakkından bahsedilmiştir. Filistinliler ne medeniyetini ne de dinini değiştirmeyeceğine göre aslında kendilerine verilen bir hak söz konusu değildir. Tersine toprakları ellerinden alınmaktadır.
67 kelimelik bildirinin hazırlanması 2 yıl sürmüştür. Bunun sebebi İngiltere ile ABD arasında defalarca gidip gelmesi olmuştur. Bu gidiş gelişler sırasında her bir kelime Filistinlileri daha kolay kandıracak ve Yahudilerin Filistin topraklarında devlet kurmasını kolaylaştıracak şekilde birçok kez değiştirilmiştir.
III. Wilson prensipleri ve Filistin’de manda rejimi kurulması
Bir kısım tarihçilerimiz Filistin’de oynanan oyunları izah ederken sadece İngiliz unsuruna vurgu yapmakta, ABD unsurunu göz ardı etmektedir. Oysa ABD Başkanı Woodrow Wilson’un tarihe “Wilson Prensipleri” diye geçen 8 Ocak 1918 tarihli 14 maddelik bildirisinin 12. maddesi Türkiye’nin Sevr Anlaşması kapsamında sömürgeci ülkeler arasında paylaşılmasını öngörmektedir.
Bu bildiriden 1 yıl sonra Filistin de dahil olmak üzere eski Arap vilayetlerinin Türk yönetimine verilmemesi Paris’teki Yüksek(!) Konsey tarafından kararlaştırılmış ve 29 Eylül 1923 tarihinde de Filistin’de İngiltere’ye bağlı bir manda rejimi kurulmuştur. Ancak bu rejim kurulurken Milletler Cemiyeti Misakı gereğince manda altına girecek halka hangi devleti mandatör olarak tercih ettiğinin sorulması gerekirken bu kurala da uyulmamış ve Filistin halkına bir şey soran olmamıştır63[8].
Filistin’de manda rejimi kurulduktan sonra İngiltere ve ABD’nin öncülüğünde Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başlatılmış ve Yahudiler’in nüfusu süratle artmaya başlamıştır. Bölgedeki nüfus yapısının değiştirildiğini gören ve yavaş yavaş topraklarının ellerinden gitmekte olduğunu algılayan Filistinliler bir yerden sonra bu haksızlığa isyan etmeye başlamışlar ve birçok miting ve yürüyüş düzenlemişlerdir. 1933’te Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesi ve Yahudilerin soykırıma maruz bırakılmasını takip eden süreçte bölgeye Yahudi göçü başlatılmış ve Yahudilerin nüfusu süratle artmaya olağanüstü boyutlara erişmiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı çoğu kez görmezden gelinmiştir. Almanya Yahudiler’in yok edilmesi planını uygularken öldürülenlerin çoğunluğunu yaşlı ve tahsil seviyesi düşük Yahudiler teşkil etmiştir. Genç, dinamik, tahsil seviyesi yüksek, teknolojik birikimi fazla olan Yahudilerin ise ülkeden ayrılmasına izin verilmiş ve bunların büyük kısmı Filistin’e getirilerek İsrail Devleti’nin kuruluşunda görev almıştır.
Avrupa ülkelerinden Filistin’e yapılan göçler sırasında yaşanan bir olay son derece önemlidir ve Yahudilerin, devletlerinin geleceği için kendi halklarını bile gözünü kırpmadan katledebileceklerini kanıtlamaktadır. 1940 yılında Avrupa’daki Yahudi katliamından kaçan göçmenleri taşıyan iki gemi Filistinlilerin tepkisi nedeniyle Hayfa Limanı’na çıkarılmamış ve yolcuları Akdeniz’deki Mauritus adasına götürülmek üzere İngiltere’nin Patria adlı gemisine nakledilmişti. Gemi Hayfa açıklarında iken meydana gelen bir patlama sonucu batmış ve çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 250 Yahudi hayatını kaybetmişti. Dünya kamuoyunun Filistin’e yapılan Yahudi göçüne büyük sempati duyması ve göçün hızlanması sonucunu doğuran bu olayda gemiye bombanın Yahudi terör örgütü Hagana tarafından yerleştirildiği olaydan 18 yıl sonra 1958 yılında Siyonist Eylem Komitesi üyesi Rosenblum tarafından açıklanmıştır. Açıklama şöyle idi: “Bombayı gemiye Hagana’nın ajanları yerleştirdi. Göçmenlere fikirlerini soran Çocukları, anaları biz kendi ellerimizle öldürdük”64[9].
IV. İsrail devleti’nin kuruluşu ve Deir Yasin olayı
A) Baltimor Programı ve Yahudi Devletinin Kuruluş Kararı
Filistin’e Yahudi göçü büyük bir hızla devam ederken, Mayıs 1942’de Amerikalı, Avrupalı ve Filistinli Siyonistler New York’ta Baltimor Otelinde bir toplantı yaptılar. Baltimor Programı olarak anılan bu programa göre; Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulacak ve Filistin’e Yahudi göçü sınırlanmayacaktı65[10]. Dünya Siyonist Örgütü Genel Konseyi de bu programı kabul ettiğini resmen açıkladı66[11].
B) BM’de Filistin Oylaması
Mandatör Devlet İngiltere, 2 Nisan 1947’de BM Genel Sekreteri’ne müracaat ederek “Filistin sorununu” Genel Kurul’un müteakip toplantısında gündeme koymasını istedi67[12]. 21-22 Nisan 1947’de ise Mısır, Irak, Suriye, Lübnan ve Arabistan BM Genel Sekreteri’nden “Filistin’deki mandanın sona erdirilmesini ve bağımsızlığının ilanını” talep etti. Ancak Genel Kurul Arap ülkelerinin önerisini gündeme koymadı. Arap ülkeleri konunun Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesini önerdiler. Arap önerisi 21 aleyhte, 20 lehte ve 13 çekimser oyla reddedildi68[13].
Bu önerinin yerine BM Genel Kurulu’nun atadığı Özel Komite, Filistin’in bölünmesi için bir tasarı hazırladı. Tasarıya göre Filistin’in topraklarının %56’sı Yahudi Devleti’ne verilecek, %44’ü ise Araplara bırakılacaktı. Kararın geçmesi için 2/3 çoğunluk gerekiyordu. Menfi oy verebilecek olan ülkelerden Haiti’nin oyu Cumhurbaşkanının danışmanı olan Adolphe Berle vasıtasıyla elde edildi. Liberya’ya kauçuk yatırımları yapan Fireston şirketi baskı yaptı. Karar aleyhine oy kullanacağı tespit edilen Filipinler’in BM’deki temsilcisi ise oylama öncesi değiştirilerek Filipinler’in oyu da garantiye alındı69[14]. Bütün bu kirli oyunların arkasındaki kişi ABD’nin Yahudi kökenli Başkanı Truman’dı70[15].
Oylamadan sonra kürsüye gelerek gözyaşları arasında konuşma yapan Pakistan’ın BM temsilcisi SirZafrullah Khan; kararın ABD başta olmak üzere büyük devletlerin baskılarıyla alındığını, bölünmenin faydası eğer varsa, sebep olacağı kötülükler yanında pek az olacağını ve bölünme kararının hukuki dayanaktan tamamen yoksun olduğunu ifade etti71[16].
Oylamada Türkiye bölünme, yani İsrail devleti’nin kurulması aleyhine oy kullandı, ancak İsrail devletinin kuruluşundan 1 yıl sonra İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke gene Türkiye oldu.
C) Yahudi Terör Örgütlerinin Faaliyetleri ve Deir Yasin Katliamı
Filistin’in %56’sının Araplardan alınıp Yahudilere verilmesinin ardından Yahudiler seslerini daha da yükselterek aslında toprakların hepsinin kendilerine verilmesi ve Arapların bölgeden sürülmesi gerektiğini söylemeye başladılar. O dönemde Yahudilerin 3 ünlü terör örgütü vardı. Irgun, Hagana ve Stern. Bunlardan en azılısı olan Irgun BM’nin kararlarını kabul etmeyeceğini, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu, toprakların tamamının İsrail’e verilmesi gerektiğini ve ebediyen İsrail’in olacağını açıkladı ve Araplarla savaş ve sınırları genişletme çalışmalarına hemen başladı. Ben Gurion ise daha Haziran 1945’te New York’a giderek ağır silah siparişi vermişti72[17]. Yahudi asıllı bir ABD albayı da Hagana’yı eğitmiş ve askeri teçhizatının sağlanmasında aracılık yapmıştı73[18].
İngilizler 14 Mayıs 1948’de Filistin’i Yahudilere terk etmeden önce Arap Devleti’ne ayrılan topraklarda Kazaza, Salameh, Saris, Katsal ve Biyar Adas köyleriyle Caffa ve Akra kasabaları Aralık 1947-14 Mayıs 1948 tarihleri arasında saldırıya uğradı. Yahudi Devleti’ne ayrılan topraklarda ise Tiberias, Hayfa, Safad ve Beisan kasabaları ile birçok köye saldırı oldu. 9 Nisan 1948’de ünlü Deir Yasin katliamı, 29 Nisan 1948’de ise Katamon Arap yurtlarından atılarak göçmen durumuna düşürüldüler.74[19]
Deir Yasin küçük ve silahsız bir Arap köyüdür. BM tasarısında Yahudiler için ayrılmış topraklar içinde değildir. Bu köyden Yahudilere hiçbir kışkırtma olmamıştır75[20]. Bütün bunlara rağmen, köye ansızın yapılan bir baskında 400 kişilik köy halkından kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere 250 kişi durup dururken öldürülmüştür. Sağ kalanlardan bir grup da kamyona doldurularak, Kudüs’ün Yahudi kesimine götürülmüş, orada halkın arasından geçirilip hakarete maruz bırakıldıktan sonra, başlarından geçeni anlatabilmeleri için serbest bırakılmışlardı. Bu olaydan sonra bir basın toplantısı yapan Irgun ileri gelenleri şunu söylediler:” Savaşmak, zaptetmek ve zaptettiğimizi elimizde tutmak zorundayız”76[21].
Menahem Begin, Deir Yasin’deki “zafer”(!) olmadan İsrail devleti’nin kurulmuş olmayacağını yazmakta ve şunu eklemektedir: “Kudüs’te de her yerde olduğu gibi savunmadan saldırıya geçen biz olduk… Araplar dehşet içinde kaçıştılar… Hagana da öteki çevrelerde saldırıya geçti… Araplar Deir Yasin diye bağrışıp panik halinde kaçmaya başladılar”77[22].
Gerçek şu ki Deir Yasin katliamı Filistinli Arapları kendi topraklarından kaçırmak için tasarlanmıştı78[23].
[1] Jeopolitik, Şubat 2009, Sh.44
[2] Albert M. Hyamson, Palestine Under the Mandata, London, 1950, s.13
[3] Norman bentwich, Palestine, London, 1934, s.64
[4] Türkkata Ataöv, Filistin Sorunun Ardındaki Gerçek, SBF dergisi, Cilt XXV, sayı.1, Ankara, 1970,s30-31
[5] Marwin Lowenthal, The Diaries of Theodor Herlz, op.cit, New York, 1956
[6] Lbid, s.43
[7] Lbid, s.43
[8] Lbid, s.50
[9] Lbid, s.57
[10] New York Times, 12 mayıs 1942
[11] Alan R. Taylor, Prelude to ısrael, New York, 1959, s.60-61
[12] Ataöv, Filistin Sorununun…, s.58
[13] Lbid, s.59
[14] Lbid, s.60
[15] Cemal, ANADOL, Siyonizm’in Oyunları, Sahaflar Kitap Sarayı, İstanbul, 1987, s.61
[16] Ataöv, Filistin Sorununun…, s.61
[17] Lbid, s.62
[18] John Bagot Glubb, A Soldier With Arabs, London, 1957, s.133
[19] Ataöv, Filistin Sorununun…, s.62-63
[20] Lbid, s.63
[21] New York Herald Tribune, 10 Nisan 1948
[22] Menachem Begin, The Revolt: Story of the Irgun, New York, 1951, s.162
[23] Ataöv, Filistin Sorununun…,s.63

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…