Siyonist merkezlerin ve işbirlikçi meymenetsizlerin hazırladığı 28 Şubat sürecinde Erbakan’a karşı açıkca tavır alan ve antidemokratik güçlere katılan Fetullah Gülen, şimdi TSK’yı yıpratmaya ve Türkiye’yi parçalamayı kolaylaştırmaya yönelik Ergenekon senaryolarının fos çıkması ve sonuçsuz kalması üzerine “sağmal sığıntı” olarak yaşadığı Amerika’dan feryat ediyor:
“Silivriden GATA’ya yatay geçiş yapılıyor. Ergenekon davası sulandırılıyor. Yani, bizim Erzurumluların tabiriyle “GATA-kulli” oynanıyor!” diye yırtınıyor. Böylece Siyonist tanrılarının tuzakları boşa çıkıyor, putları ve puştlukları pazara dökülüyor diye sızlanıyor. AKP’nin sahte kahramanlığı, ABD ve İsrail’in gizli hükümranlığı bitiyor diye bas bas bağırıyor.
Ve tabi Papanın ve Başhahamın himayesinde İslami hizmet ve himmet yürüten Feto Efendi, böyle cıyakladığına göre anlaşılıyor ki, Siyonizm ve Deccalizm can çekişiyor. Yoksa böylesi, ahiret ehli manevi bir önderin(!) ta kaçtığı Amerikalardan, Türkiye’deki yargıya ve orduya açıkca müdahale küstahlığına niye mecbur kalıyor?
Olayları ve olacakları, Ayet ve Hadislere ve İcma-ı Ümmete (İslam alimlerinin ortak kanaatlerine) göre yorumlamak, “uygun”dur ve “umut”tur. Ama kendi kafamıza, nefsani arzu ve saplantılarımıza göre bir takım senaryolar uydurmak ve bunları keramet cinsinden topluma yutturmaya çalışmak ise, sadece “zan” ve “kuruntu”dur. “Umut” imanın pili, hayali zan ve kuruntular ise, şeytanın animasyonudur.
(Rasgele; “Şu helaldir, bu haramdır; şu haktır, bu batıldır; filan iş böyle sonuçlanacaktır” diye kafadan atanlar) Yoksa Allah bunları sizlere tavsiye (ve talim) ettiği zaman, siz şahit miydiniz? (Size vahiy mi geliyor, veya Hz. Peygamber yanında idiniz de ondan mı öğrendiniz.)
Böyle bilgisizce, (Ayet ve Hadislere ve müspet bilimlere dayanmaksızın) insanları saptırmak (ve üstünlük taslamak) için, Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah zalimler güruhunu hidayete erdirmeyecektir” (En’am: 144)
Şayet seni yalanlayacak olursa deki: Rabbim çok geniş rahmet sahibidir (ve bana kafidir) (ve tabi) suçlu saldırgan guruhtan, şiddetli çarpması da geri çevrilecek değildir. (En’am: 147)
Deki: Sizin yanınızda bize çıkaracak (iddialarını ispatlayacak) bir ilim mi (ayet, hadis, icma ve müsbet bilimden bir deliliniz mi) var?
(Hayır) siz ancak zan’na uymaktasınız ve sadece tahmin ve hayalle atıp tutuyorsunuz.” (En’am: 148)
Demek ki kesin bilgi ve belgelere dayalı yorumlar, ayet ve hadislere ve güvenilir müjdelere bağlı beklenti ve umutlar caizdir.
Ama sadece kendi kuruntularına göre yürütülen tahminler sadece “zan” ve “palavra”dır.
Ayetlerimizi yalan sayanların (ve onları kendi keyfine göre çarpıtanların) ve ahrete (hakikaten) inanmayanların (dünya zevkine ve menfaatini esas alanların) nefsi hevalarına (kuruntu ve tutkularına) tabi olma (ve peşlerine takılma! Çünkü) onlar (bir takım adamları ve güç odaklarını) Rablerine denk (muadil, şefaatçi) tutmaktadırlar. (En’am: 150-151)
Deki: Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyalım.
a- O’na hiçbir şeyi (hiçbir şekilde şart ile) asla ortak koşmayın.
b- Ana Baba’ya ihsan ve ikramla (hizmet yapın)
c- Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeye (kalkışmayın. Nüfus planlaması bahanesiyle anne karnında şekillenmiş bebekleri aldırmayın)
d- Sizin de, onların da, rızıklarını bizim verdiğimizi (unutmayın)
a. Çirkin kötülüklerin (her türlü fuhuş ve rezaletlerin) açığına da, gizli saklısına da yaklaşmayın. (Savaş, eşkiyalık, devlete isyan, adam öldürmek gibi,) hak etmeleri dışında, Allah’ın haram kıldığı bir cana kıymayın.
İşte Allah bunlarla size tavsiye ediyor. Umulur ki akıl erdirir (ve düşünüp gereğince amel edersiniz)
Deki: son derece açık, kesin ve güvenilir delil, Allah’ındır. Eğer O dileseydi, elbette hepinizi toptan hidayete erdirir (Muhkem ayetleri ve Salih hadisleri ve İcma-ı ümmeti size rehber ettirirdi. (En’am: 149)
Yani Kur’anı Resulüllahı ve Ehli Sünnet ulemayı esas almayan hidayet üzere değildir.
Onların sana getirdiği hiçbir örnek yoktur ki, biz sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş (öğretmiş) olmayalım. (Furkan: 19)
Çan ve Ezan Sesleri İçinde Dehşetli Bir Diyalog
Tarih: 13 Mayıs 2004… Yer: Harran ovası Mardin Kasımiye medresesi… Konu: Kültürler Arası Diyalog Platformu’nun tertiplediği; “Dinler ve Barış Sempozyumu.”
Ses: Mahsun Kırmızıgül’ün okuduğu türküler… Ezan… Çan sesleri… birbirine karışıyor!
Sahne: Medresenin havuzunun üzerine köprü gibi bir şey yapmışlar, en önde Rum Patriği 1. Bartholomeos olmak üzere çan ve ezan sesleri arasında bunun üzerinden Süryanî ve Katolik papazlar, başka gayr-i müslim din adamları ve Diyanet İşleri temsilcisi İstanbul Müftüsü geçiyor… Bu köprü Sırat köprüsünü temsil ediyor. Böylece hep beraber Cennet’e giriliyor!?
Toplantının süresi: Üç gün.
Zamanın İçişleri Bakanı da orada bulunuyor.
Bu toplantı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından tertip ve teşvik ediliyor. Vakfın onursal başkanı Fetullah Gülen Hocaefendi Amerika’dan tebrik mesajı gönderiyor.
Konuşmalar esnasında sık sık “Ortak Ata Hz. İbrahim…” deniliyor.
Peki bütün bunları nasıl okumamız ve nasıl yorumlamamız gerekiyor?
Yorumlarım:
Müslümanların çoğunun, bu anlattığım toplantı hakkında bilgisi bulunmuyor. Bazıları da bir şeyler duymuş olsa da sonra unutup gidiyor.
Bu olay; 1400 küsur yıllık İslâm tarihinde görülmemiş bir bid’attir ve berbat bir tuzak kuruluyor.
Bu bid’ati nasıl değerlendireceğiz?
Önce Kur’an’a soracağız. Kur’an’da Hz. İbrahim için “O Yahudi ve Nasara değildi, Hanif ve Müslimdi” buyuruluyor. Allah katında tek hak dinin İslâm olduğu bildiriliyor.
Sonra Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize soracağız. O’nun Sünnetine, bize ulaşmış olan sahih hadîslerine bakacağız. Efendimiz bir gün Hz. Ömer el-Faruk radiyallahu anh’in elinde rulo halinde bir kitap görmüş. Nedir bu diye sormuş. Tevrat’tır demiş. Okuyacak, inceleyecekmiş… Efendimiz ona şu cevabı vermiş: “Kardeşim Musa bugün hayatta olsa ona bunu okuma izni vermezdim…” (Yani Tevrat’ın kendi döneminin şartları ve ihtiyaçları için gerekli olduğunu, ama Kur’an-ı Kerim geldikten sonra hepsinin artık geçersiz olduğunu vurguluyor)
1400 küsur seneden beri gelip gitmiş mezhep imamlarının, büyük ulemanın, fukahanın eserlerine, yazdıklarına, yaptıklarının ışığında soralım: Onlar böyle bir toplantıyı hoş karşılarlar mıydı? Buna katılırlar mıydı? Hayır ve asla!
Peki bu gibi toplantıların amacı nedir?
1. Müslümanlardaki, “Tek hak din İslâmdır” inancını yıkmak. Başka hak dinler olduğu zannını uyandırmak. Zaten gizlemiyorlar, açıkça haykırıyorlar: “Ehl-i Kitap da necat ehlidir ve Cennetlik’tir…” fikri yayılıyor ve ille de Müslüman olmak lazım gelmediği ima ediliyor.
2. Hz. İbrahim aleyhisselamın “Ortak Ata” olduğu imajını zihinlere kazımak (Kur’an Hz. İbrahim için “O Yahudi ve Nasranî değildi, hanif ve müslimdi” diyor.)
3. İslâm’ı emperyalizme uyumlu ve ılımlı hale sokmak.
4. İslâm’daki cihad farizasını hükümden düşürmek, gayesiz ve gayretsiz Müslüman tipi oluşturmak.
5. Bu gibi Diyalog toplantıları ile Büyük Orta Doğu Projesi arasında paralellikler vardır. Böylece Büyük İsrail’e zemin hazırlamak.
Durumu inceleyelim:
Biz Müslümanlar Bütün Peygamberlere iman ediyoruz. Ama Yahudiler Hz. İsa’yı ve Hz. Muhammed’i (Salat ve selam olsun onlara), Hıristiyanlar Hz. Muhammed’i inkar ve tekzip ediyor.
Biz Müslümanlar, Allah’ın Tevrat ve İncil adında iki kutsal kitap gönderdiğine iman ediyoruz. Lakin bu kitapların asıl metinleri bütünüyle korunamamıştır. Tahrife uğramışlardır… Bu tahrif ve değişim realitesini artık nice papaz bile kabul ediyor. Yahudiler ve Hıristiyanlar ise insanlığa bir kurtuluş düsturu olarak gönderilmiş Kur’ân-ı Azimüşşan’a iman etmiyorlar, onun -hâşâ- düzmece bir kitap olduğunu iddia ediyorlar.
Tarihe bakalım: Müslüman devletler Yahudilere ve Hıristiyanlara tolerans göstermişler, onların kendi dinlerini, kültürlerini ve kimliklerini koruyarak yaşamalarına imkân tanımışlardır. Yahudiler ve Haçlılar ise sürekli Müslümanları ezmiş, silmiş, kazımışlardır. Haçlıların Kudüs’ü feth ettikten sonra yaptıkları vahşet ve zulümleri (Bunları sâbık papa bile kabul etmiş, Müslümanlardan özür dilemiştir) ve bir de Selahaddin Eyyubî’nin kutsal şehri istirdat ettikten (geri aldıktan) sonra sergilediği adaleti, insafı, merhameti ve hoşgörüyü düşünelim. Sömürgecilerin ve emperyalistlerin İslâm dünyasındaki zulümlerine bakalım. ABD Evangelistlerinin Irak’ta, Afganistan’da, Siyonistlerin Filistin’de döktükleri kanlar…
Bendeniz şahsen bir Müslüman olarak çan ve ezan sesleri içinde papazlarla birlikte Kasımiye medresesi havuzu üzerindeki köprüden geçmezdim, bunu zillet ve teslimiyet sayardım.
Sevgili okuyucularım, siz çan ve ezan sesleri içinde bu köprüden geçer miydiniz?
(Çanlı, Ezanlı, Köprülü, papazlı, hahamlı, müftülü bu toplantı hakkında mufassal (geniş, ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz/Mardin Kasımiye Medresesi Dinler ve Barış Sempozyumu/ kelimeleriyle arayarak internette hayli malumat bulabilirsiniz.)14[1]
Irak’ın kuzeyinde Gülen-Barzani İşbirliği
Fetullah Gülen cemaatine yakınlığı ile bilinen fezalar eğitim birliği, Irak’ın kuzeyinde üniversite açıyordu. Üniversitenin başına da “türbana özgürlük” bildirisine imza atan Prof. Dr. Salih Hoşoğlu getiriliyordu. Üniversitenin faaliyete geçmesi için gerekli izin belgesi de bizzat Neçirvan Barzani tarafından veriliyordu. Resmi olarak kuruluşu tamamlanan üniversitenin adının Özel Işık Üniversitesi olacağı ve Erbil’de eğitime başlayacağı belirtiliyordu. Fetullah Gülen’in, Işık Üniversitesi ile beraber bölgedeki eğitim kurumlarının sayısı 11’e yükselmiş oldu. Gülen tarafından açılan ve 1994’ten bu yan faaliyet gösteren okullara, kukla yönetim tarafından her türlü maddi ve manevi destek sunulduğu biliniyordu.
Daha önce Türkmenler’in bölgede Üniversite açma girişimlerinin kukla yönetim tarafından “güvenliğinizi sağlayamayız” gerekçesi ile reddedildiği hatırlanıyordu.
Bu Amerika’nın Cezayir’den, Afganistan’a kadar yürüttüğü asırlık politikadır. İslam’ın cihat ruhunu, devlet ve hakimiyet şuurunu körleterek ümmetleri, aşiretleri, derebeylikleri, tarikatları idare etmek, denetim altına almak kolaydır.
Fetullah Hoca’ya, Sam Amca’nın iltifatı bundandır. Barzani’nin Hoca Efendi’nin “Işık Üniversitesi”ne bedava yüzlerce dönüm arazi vermesi, bundandır. Bu, Sam Amca’nın Güneydoğu’dan sonra Kuzey Irak’taki Müslüman-Kürt tuzağıdır.
Sam Amca Hoca’yı Erzurum’da keşfetmiş, İzmir’deki Kestane Pazarı Camii’nden mezun etmiştir. Cami cemaatleri arasındaki zengin tacirlerin ortak paydası Hoca’dır.
Oryantalizm, medeniyetler çatışması ve diyalog
Bazıları, oryantalizmin 100 sene önce ortaya çıktığını kabul ederler. Bunlar şarkiyatçılık (Batılıların Doğu ve İslam araştırması) tarihini çok yakın dönem itibariyle ele alıp inceliyorlar. Ama bana göre bunun 1100-1200 senelik tarihî bir geçmişi var. Kanaatimce, Müslümanların istişrakla ilk defa tanışmaları, Batı düşüncesi ve Grek felsefesinin olduğu Abbasî dönemine rastlar. Ve bu, daha sonra da sürüp gitmiştir.
Oryantalizm, içinde barındırdığı politik amaçları saklanarak, Doğu dillerini, kültür ve âdetlerini, tarihini ya da coğrafyasını inceleme ve tetkik etme bilimidir. Kelime, Latince doğu ya da güneşin doğması anlamlarına gelebilecek oriens sözcüğünden türemiştir. Ancak bu masum incelemelerle beraber terim ideolojik bir çerçeve de sunar ve bu çerçeve alanında doğunun ötekileştirildiği bir anlayış belirir. Oryantalist ideolojide Avrupa, Kuzey Amerika hattâ Japonya, Batı sınırları içinde yer alabilirken, Asya ya da Afrika (yani özellikle İslam dünyası) herhangi bir ayrıma tâbi tutulmaksınız Batı’nın “eurocentric” konumuna göre Doğu’nun hudutlarına dâhil edilir; bir bölgenin Doğulu addedilmesi için coğrafî olarak gerçekte doğu tarafında bulunması şart değildir. Bu sınırlar mekânsal birer kesit olmakla birlikte, aslında zihinsel farklılaştırma çizgilerinden başka bir şey değildir.
Zaman aktıkça konjonktürün gereğine göre oryantalist incelemeler ona biçim verenlerin elinde bir bilim dalının verileri olarak kalmanın ilerisine geçerek siyasî bir hüviyete büründü ve Doğu araştırmalarını farklı mecralara çekebilecek gayelere hizmet eder biçimde bir ideolojinin malzemeleri hâlini aldı. Bu tetkikler neticesinde oryantalizm, alan araştırmasının dışına çıktı ve incelediği toplumu yeniden şekillendirip üreten ve yapar-bozar bir kimlik kazandı. Oryantalist düşünce kabaca başlangıçta fundamentalist din adamlarıyla ve tarihçilerle; ardından dil bilimcileri, sosyologlar, asker ve sivil siyasetçilerle; sonra da yazarlar ile sanat ve medya dalları tarafından geliştirildi; bu insanlar ve kurumlar Doğu’yu hiç görmemiş bireylere Doğu ve İslam hakkında bilgiler sundu. Bu bilgilerin içeriğinde Doğu, ona tepeden bakan gözlemcilerin izni ölçüsündeydi. Aktarılan bilgiler çoğu kez Doğu’yu ötekileştiren bir formata sahipti; Doğu ve Batı birbirinden tamamıyla ayrı ve kendi bünyelerinde neredeyse bütünüyle homojen merkezlerdi. Doğu; ilkel, tembel, zayıf ve pasaklı insanların yaşadığı, despot bir kralın hüküm sürdüğü, egzotik yerlerden müteşekkil mutlak bir mekân iken; Batı’da çalışkan, sorgulayan, bağımsız fertlerin yaşadığı, demokratik rejimle yönetilen bir ortam vardı. Birbiriyle hiç kesişmeyen bu mütecanis daireler içinde oryantalizm dünyayı kutuplaştırarak resmediyordu. “Batılı mütefekkirler, araştırmacılar, oryantalistler meseleyi ele alırken “Hıristiyanlık-Müslümanlık”, “biz ve onlar” şeklinde bir yaklaşımdan hareket edince, kusur bulma da kaçınılmaz oluyordu. İşte bu mülâhaza, bu güne kadar Batı’nın Doğu’yu doğru görmesine hep mâni olmuştur.”
Edward Said, Orientalism isimli eserinde oryantalizmi şöyle tanımlar:
On sekizinci yüzyılın son zamanlarını takribî bir başlangıç noktası kabul edersek, oryantalizm, Doğu hakkında yargılarda bulunarak, ona üstten bakarak, onu tanımlayarak ve eğiterek, oraya yerleşerek, onu yöneterek onunla ilgilenen anonim bir kurum olarak tartışılabilir ve değerlendirilebilir; kısaca oryantalizm Doğu üzerine Batı tarzı bir istilâ, yeniden yapılandırma ve otorite sağlama biçimidir.
Oryantalist ideoloji, genelde Doğu, özelde İslâmiyet hakkında üretilen kasıtlı ve karalayıcı fikirlerin gerçekliğini sorgulamaksızın ilk plânda onları doğru olarak kabul eder ya da en azından “içlerinde mutlaka bir doğruluk payı vardır”, düşüncesiyle değerlendirir; ötekinin değişmez özelliklerinin hayalen yazılı olduğu bir şablona göre Doğu’yu açıklamaya çalışır. O şablonda oynamaları yapacak olanlar da Doğulu bilgelerden daha ziyade ilgili toplumu irdeleyen oryantalizmin kendi elemanlarıdır. Üstelik yapılandırılan bilgiler olduğu yerde de kalmaz; geniş bir dolaşım ağına sahiptir; âdeta örgütlenmiş bir organizma kanalları vasıtasıyla kitaplara, makalelere konu olur veya okul müfredatlarına konulur. Nitekim söz konusu bu bilgilerin semeresi, bir dönem dünya karalarının yüzde sekseninden fazlasını oluşturacak olan sömürgeleştirilmiş devletler hâlinde toplanacaktır. Batı’nın Doğu’yu görme biçiminin çağlar boyu hiç değişmeden kaldığını söylemek mübalağalı görünmekle beraber bu algıların şu anın politik durumuyla alâkasız olduğunu söylemek de aynı anlamda abartılı olacaktır. Norman Daniel bu konuda şunu söyler:
İslâm’a yöneltilen ilk Hıristiyan tepkiler günümüzdekilerle çok yakın benzerlikler içermektedir. Geleneksel anlayış uzun süre devam etti ve hâlâ yaşıyor. Doğal olarak geleneğin birliğinde çeşitli farklılıklar gözlendi ve Avrupalı (ve Amerikalı) Batı, 1100 ve daha sonraki iki yüzyıl içinde şekillenen ve o zamandan beri yalnızca yavaş bir biçimde değişen, kendi bakış açısına sahip oldu.
Bu yazıda oryantalizmin boğucu etkilerinden sıyrılmış, bazı insaf ehli Batılı düşünürleri söz konusu tanımlamaların dışında tutuyoruz. Ancak hala Müslümanlar, karikatürlerde ve filmlerde şiddet imajları ile beraber lanse edilmektedir. Aynı kavramların yenilenerek uzun dönemler ayrı ayrı tonlarla varlığını devam ettirmesi şaşkınlıktan başka neye yol açabilirdi ki? Bu süreç, insanları belli bir ideolojiye, oryantalizmin şabloncu sembollerine inandırmaya çalışma gayretinden başka bir şey değildir; en masum ifadesiyle, akla tereddütler boşaltmaktır.
Sözü edilen imaj üretimi çok uzun bir süredir varlığını göstermektedir. Kendi içlerinde birbirine atıf yapan binlerce kitapla bir Doğu oluşturulmuştur ve bir şekilde sistematik sayılabilecek bir edayla yoğrulan bu Doğu özellikle 1798’den sonra Napolyon’un Mısır’ı işgaliyle fiziksel olarak da şekillendirilir hâle gelmiştir. 1000’li yıllarda başlayan oryantalist düşünce, 1800’lü yıllarda sömürgeciliğe dönüşmüş, 1950’li yılların ardından da kültürel hegemonya ile varlığını devam ettirmiştir ve hâlâ da ettirmektedir. Gazete kupürleriyle ya da televizyon ekranlarıyla bu resmin kazındığı beyinler, daha en başta Doğu insanı hakkında birtakım peşin hükümlerle hareket etmektedir. Bu parçalanması zor önyargılar sebebiyle Doğu-Batı buluşmasından daha çok, gün geçtikçe yeniden yapılandırılan tartışmalarla bazı çıkar çevrelerinde ya da diyalogdan rahatsız olan gruplarda bir medeniyetler çatışması senaryosu tekrar edilip durmaktadır. Bugün bütün dünyanın arzu ettiği barış ve ittifak ortamı, “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne” diyen; “İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim”i seslendiren bağnaz güç odakları tarafından meydana getirilen eskinin sürekli tekrarı ama görünürde yeni birtakım faaliyetlerle bir türlü gerçekleşememektedir. Yine de, asırlardır beyinlere nakşedilmiş olan bu görüntünün silinmesi kolay olmamakla beraber ortaya konan çalışmalar gelecek adına ümit vericidir. İslâm’ın doğru algılanması ve Asr-ı Saadet’te, Endülüs Medeniyeti’nde ya da Osmanlı Devleti’nde yaşanan karşılıklı huzurun günümüzün sıkıntılı insanlarına hatırlatılması için ortaya konan faaliyetler geleceğin daha aydınlık olacağının ipuçlarının ses ve sedasını bizlere sunuyor.
Yazarın: “Oryantalizme bir reddiye olarak kültürlerarası diyalog” yutturmacası
“Bu seslerden biri, dünyanın çok farklı kültürlerinde yankısını bulan, Fetullah Gülen Hocaefendi ismi etrafında hâlelenen oluşumun sesidir. Toplumların çeşitli kamplara ayrılmasının karşısında olan bir mefkûre benimseyen Hocaefendi, farklı inançlara sahip insanlar arasında bir köprü kurulması ile daha barışçıl bir dünyanın imar edileceğine inanmıştır. Uğrunda çabalanan diyalog atmosferi, münakaşa odaklı olmayan, dinleri birleştirme gibi reformist bir yaklaşım peşinde koşmayan, insanları değişik oyunlarla dinlerinden döndürme tarzı bir misyonerlik faaliyeti amaçlamayan ama bütün bunların ötesinde “herkesi kendi konumunda kabul etmeyi” bir düstur olarak özümseyen bir mânâyı haizdir. Polemiklerden ve politik hedeflerden uzak, sadece daha yaşanabilir bir ortam için atılan bu adımlar gelecek nesillere huzur verici bir iklim sunacaktır. Hocaefendi’nin tanımladığı mânâda bir diyalog ortamı oluşturulduğunda bu hava tahmin edilenden daha kısa bir sürede dünyayı etkisi altına alacaktır. Tarif edilen çizgide:
“Kusurlara göz yumma, farklı düşüncelere saygı gösterme, affedebileceğimiz herkesi ve her şeyi affetme; hattâ kendi söz götürmez haklarımızın ihlâli karşısında bile, üstün insânî değerlere saygılı kalarak “ihkâk-ı hak” etmeye girişmeme; paylaşılması mümkün olmayan en kaba fikirler, en hoyrat düşünceler karşısında dahi, peygamberâne bir temkinle feverâna kapılmadan, Kur’ân’ın, kalblere nüfûz etme adına “kavl-i leyyin” unvanıyla sunduğu, kalb-i leyyin, hal-i leyyin, tavr-ı leyyin de diyebileceğimiz yumuşaklıkla karşılık verme; hattâ bir kısım muhalif düşünceleri dahi, bize doğrudan doğruya veya çağrışımlarıyla bir şeyler anlatmasalar bile, sırf kalbî, ruhî ve vicdanî hayatımızı sık sık tamir ve restorasyona zorlamaları itibariyle yararlı bulma enginliğinde bir hoşgörü…” ideali bulunmaktadır. Bu gaye-i hayal toplumun her kademesinde bulunan fertler arasında paylaşıldığında gittikçe global bir köy durumuna gelen dünya bir cennet bahçesi hâline gelecek ve yitirilen Cennet yeniden kazanılacaktır.”
İşte bir sürü yaldızlı laf-ı güzaf sonunda asıl maksadını kusuyor ve baklayı ağzından çıkarıyor:
“Gittikçe global bir köy durumuna gelen dünya, dinlerarası diyalogla cennet bahçesine dönüşecek!?.” Yani Siyonist Yahudi hakimiyetinin kılıfı olan küreselleşme-globalleşme hatırına; cihat ruhu ve zulme başkaldırı şuuru körletilmiş Müslümanlar, demokrat ve ılımlı köleler haline getirilecek!.
Sn. Yazarın: “Hedeflenen evrensel uzlaşı temellerini Hocaefendi’nin kendi şahsî muhayyilesinden değil; İslâm’ın özünde zaten mevcut olan ve değişik inanışlara mensup fertler arasında oluşturulması vaz’ edilen diyalog mefhumundan alır. Kur’ân-ı Kerîm ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan ve davranışları çok açık bir şekilde dindarlar arasında sulh dairesinde bir münasebeti tavsiye etmektedir. Nitekim Kur’ân’da, “Zulmedenleri hâriç, ehl-i kitap ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: ‘Biz, hem bize indirilen kitaba, hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim İlahımız da sizin İlahınız da bir ve aynı İlahtır ve biz O’na gönülden teslim olduk.” (Ankebut Sûresi, 29/46) iddiaları da tam bir çarpıtmadır. Çünkü:
1- Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimiz, sadece yazarın “dindarlar” diyerek aynı kategoriye soktuğu ve sapıttığı; Yahudi ve Hıristiyan olan Ehl-i Kitapla değil, başka ayet ve hadislerde de, müşrikler ve kâfirler dahil, tüm insanlara aynı daveti yapmakta, Allah’a iman ve itaate çağırmaktadır.
2- Hiç utanmadan ve Allah’tan korkmadan; Dinlerarası Diyalog safsatasına ve ılımlı İslam yutturmacasına kılıf uydurmak ve insanımızı ABD, AB ve İsrail uşaklığına hazırlamak için, ayeti kerimeyi açıkça tahrif ve tağyir etmektedir. Ankebut Suresi 46. ayeti kerimesindeki: “Bizim ilahımızda, sizin ilahınız da: “vahid”dir.” Yani; Allah cc. tek’dir, eşi, benzeri ve şeriki bulunmaktan münezzehtir. Yahudilerin Hz. Üzeyr’i, Hıristiyanların Hz. İsa’yı, -haşa- Allah’ın oğlu bilmeleri sapıklığın ta kendisidir.
“Teslis” (üç Allah akidesi) Kur’an’ın pek çok ayetinde kâfirliktir.
Buna rağmen Fetullahçı yazarın bu ayeti:
“Bizim ilahımız da, sizin ilahınız da bir ve aynı ilahtır” şeklindeki zırvaları, hem yalan ve yanlıştır, hem açıkça Kur’an’a ve İslam’a iftiradır. Ayette “aynı” kelimesi asla geçmediği gibi, biz Müslümanların Allah inancıyla, Yahudi ve Hıristiyanların Allah inancı da aynı değildir.
“Hocaefendi İslâm’ın engin hoşgörüsünün çağımıza kadar olan sürecini anlatırken şöyle ifade eder:
“Hoşgörü, diyalog veya bizim kullandığımız ıstılah ile herkesi kendi konumunda kabul etme düşüncesi ve bunun hayata intikali meselesi, İslâm tarihinde bizimle ortaya çıkmış bir şey değildir.(…) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bunları bizzat yaşadığı gibi takip eden dönemlerde Raşit Halifeler, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn yaşamıştır. Fetih dönemlerinde, Müslümanlar nerede kilise ve havraları yıkmışlardır? Nerede azınlıkların haklarına dokunmuşlardır? Nerede vicdan hürriyetine kısıtlama getirmişlerdir? Ve nerede düşünce hürriyetini tahdit etmişlerdir? Tarihte Müslümanların vesayeti altında yaşayan azınlıklar, Müslümanların kendilerine neler bahşettiklerini, kendilerine tanınan bu haklar başka işgal güçleri tarafından ellerinden alındığı zaman ancak anlamışlardır.”15[2] Fetullah Gülen’in bu sözlerinde de tam bir sahtekârlık sırıtmaktadır. Çünkü:
a) Hem Aleyhisselatüvesselam, hem Ashabı Kiram hem de sonraki devlet-i İslam dönemlerinde, Müslümanlar kuvvet izzet sahibi olarak gayrimüslimlere elbette adalet ve merhametle muamele etmiş; ticari, hukuki, ilmi ve insani iyi ilişkiler geliştirmiş, ancak ve asla onların her türlü küfür ve kötülüğünü hoş görmeye, zalim ve kâfir güçlere sığınıp şirin görünmeye, Siyonist ve emperyalist merkezlerin güdümüne girmeye asla tenezzül ve tevessül etmemişlerdir.
b) Üstat Bediüzzaman’ın çok güzle ve mükemmel tespitiyle:
Mahkum ve muhtaç Müslümanların aciz ve çaresiz konumda iken, güçlü ve zorba kesimlere karşı, tevazu ve teslimiyet tavırları, çiğnenen ve gasp edilen haklarından feragat ve fedakârlık numaralarıyla hoş görmeye ve vazgeçmeye kalkışmaları sadece zillet ve esarettir. Himmetsizlik ve haysiyetsizliktir.
Ama hürriyet ve hakimiyet ellerine geçtiğinde, yani izzet ve kuvvet sahibi iken; (o da dinlerine, devletlerine, milli haysiyet ve hassasiyetlerine, toplumun huzur ve emniyetine değil) sadece kendi nefislerine, dünyalık heveslerine, basit menfaatlerine yönelik haksızlık ve yanlışlıkları affedip hoş görmeleri; farklı din ve düşünce sahiplerinin her türlü hak ve hürriyetlerini gözetip saygı göstermeleri ise İslami bir edep ve insani bir erdemdir.
Ehl-i Kitab’ın akıbeti ve bir tartışma
Prof. Dr. Hayreddin Karaman hoca, Polemik Değil Diyalog isimli derleme kitapta yer verdiği görüşlerin tartışma konusu yapılması üzerine kendini savunuyor ve şunları söylüyor: “Polemik Değil Diyalog” isimli kitapta (Ufuk Kitap, 2006) yer alan bir konuşmamda yukarıda özetlediğim bilgileri verdim. Görüş sahiplerinin delillerini açıkladım, çağdaş görüş daha yeni olduğu için onun delillerini daha geniş olarak açıkladım. Tabii konuşma, yazmadan farklı olduğu, ifadeler arasında dağınıklık bulunduğu için bazı kimseler yanlış anladılar, bazıları da fırsat bulmuşken bunu kötüye kullandılar.”
Hoca’nın “yukarıda özetlediğim” dediği görüşler, kendisine tebliğin ulaşmadığı insanların uhrevî akıbeti konusunda Akaid imamlarının görüşleridir ve özetle şöyledir: İmam el-Mâturîdî ve genel olarak Maturidîler’e göre Allah Teala insana, kendisinin var ve bir olduğunu keşfetmeye yetecek aklı verdiği için, herhangi bir hak peygamberin tebliği kendisine ulaşmamış olan insanlar da bu kadarını (Allah Teala’nın var ve bir olduğunu) bilmekle mükelleftir. İmam el-Eş’arî ve genel olarak Eş’arîler ise kendisine peygamber tebliği ulaşmamış olan insanların mükellef olmadığını söylemiştir. İmam el-Gazzâlî, Eş’arîler’in görüşlerine şöyle bir açılım getirmiştir: Peygamber tebliğinin, kişiye, gereği gibi ulamış olması şarttır. Tebliğin yetersiz biçimde ya da çarpıtılarak ulaştırılması kişiyi mükellef yapmaz.
Kendisine Efendimiz (s.a.v)’in tebliği yeterli ve gerekli biçimde ulaşmış olan Ehl-i Kitap konusuna gelince, iş burada karışıyor. Hoca, mezkûr kitapta Allah Teala’ya şirksiz ve ahirete şeksiz iman edip bir de iyi/düzgün bir hayat yaşayan Ehl-i Kitab’ın kurtuluşa ereceğini, bunların Müslüman olmalarının gerekmediğini söylüyor.
Yeni Şafak’taki yazısında ise şöyle diyor: “M. Abduh, Reşîd Rıza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimlere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hıristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşmadan Allah’ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de -bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.”
“İyi niyetliler için bir daha tekrar edeyim:
“1. Yukarıdaki görüşleri ben, kendi görüşüm olarak söylemedim, sahiplerini zikrederek naklettim (Bak. s. 28, 29, 35, 42).
“2. Bana göre dördüncü görüşe sahip olan kişiler de İslam alimleridir.
“3. Peygamberimiz’in gelmesinden sonra Ehl-i kitap da İslam’a davet edilmiştir, bunda şüphe yok, ancak Müslümanlığı kabul etmemeleri halinde davet edildikleri başka seçenekler de vardır; Sulh, teb’a olup cizye verme ve çağdaş bazı alimlere göre “Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz inanma, salih amel ve Peygamberimiz’i inkar etmemek, O’nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek.”
“Bana izafe edilen “Peygamber insanları İslam’a davet etmedi” sözü iftiradır. (Bak. 17, 37, 41).”
Elbette kimsenin Hoca’ya söylemediği bir şeyi zorla söyletmeye, isnad etmeye ya da iftirada bulunmaya hakkı ve yetkisi olamaz. Bu büyük bir günah ve suçtur. Ancak sadece adı geçen kitapta kullandığı ifadeler değil, daha önce yazdıklarına da baktığımızda bunu gönül rahatlığı içinde söylememiz zorlaşıyor. İşte birkaç örnek:
“Soru: “Hıristiyanlar cennete gidebilir mi? Kur’ân’daki âyetlerden Bakara/2:62 ve Mâide/5:69’a göre “evet”, gidebilirler. Ama yine Kur’ân âyetlerinden Mâide/5:72 ve Âl-i İmrân/3:85’e göre ise “hayır”, gidemezler. Demek ki, bu konuda da Kur’ân’da çelişki vardır.”
“Cevap: “Hayır, Kur’ân’da çelişki yoktur; çelişki bazı kafalardadır. Kur’ân’ın cennete gireceklerini bildirdiği Yahudîler ve Hıristiyanlar ile cehenneme gireceklerini bildirdikleri arasında fark vardır. Allah’a şirk koşmadan, Allah’ın bildirdiği dinlerine göre yaşayan ehl-i kitap (Yahudîler ve Hristiyanlar) cennete girecekler, şirke düşenler, “İsa Allah’ın oğludur…” diyenler, kendi dinlerine göre zulmedenler, haram yiyenler cehenneme gireceklerdir. Nitekim Müslümanlar da böyledir; iman ve salih amel sahipleri cennete, günahkârlar ise cehenneme gireceklerdir. Bunun böyle olduğunu bildiren âyetler arasında çelişki yoktur, birbirini tamamlama, konuyu bütünüyle açıklama ilişkisi vardır.”
“Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i kitapla ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, ahirete iman ve amel-i salihtir. Kur’an bir çok ayette bunu söylüyor; yani “Peygamber’e iman edin” demiyor. “Allah’a iman, ahirete iman ve amel-i salih” diyor. Bunları nazarı itibara alınca ben diyorum ki, İslâm, Ehl-i kitabı, tek seçenek olarak -son dinin mensubu olmak manasında- Müslüman olmaya çağırmıyor, “hanîfiyyete” (Hz. İbrahim çizgisindeki tevhîde ve bu manada İslâm’a) çağırıyor. Şöyle buyuruyor: “De ki, Allah doğruyu söylemiştir öyle ise tevhîde bağlanarak atanız İbrahim’in dinine uyun; o müşriklerden değildi.” (Âl-i İmrân: 3/95) Çağrı budur.” Görünen o ki Hoca’nın, hem burada meseleyi sahiplenen tavrını, hem de daha önce yazdıklarını gözden geçirmesi gerekiyor.16[3]
[1] Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete
[2] İdris Akyol / Yeni Ümit Dergisi
[3] Dr. Ebubekir Sifil / Milli Gazete

PEKİ SİZ KİMİN MAŞASISINIZ
SİZİN YAPTIĞINIZ YAYINCILIK ADI ALTINDA NASIL BİR ŞARLATANLIKTIR Kİ KENDİ YAZDIĞINIZ ŞEYLERİ BİR SONRAKİ PARAĞRAFTA YALANLIYORSUNUZ. ARAŞTIRMA DOSYASI ADI ALTINDA BİRİLERİNİ UŞAKLIKLA İTAAM EDİYORSUNUZ AMA ACABA SİZ KİMLERİN UŞAKLIĞINI YAPMAK İÇİN BU İŞE SOYUNDUNUZ. ACABA SİZİN AĞA BABALARINIZ KİM. İPLERİNİZİ KİM TUTUYOR.BUNLAR ZAMANLA ORTAYA ÇIKTIĞINDA BAKALIM SİZ NE CEVAP VERECEKSİNİZ BU MİLLETE… UNUTMAYIN Kİ HESAP GÜNÜ HERKES İÇİN ER GEÇ MUTLAKA GELECEKTİR…
PEKİ SİZ KİMİN MAŞASISINIZ
SİZİN YAPTIĞINIZ YAYINCILIK ADI ALTINDA NASIL BİR ŞARLATANLIKTIR Kİ KENDİ YAZDIĞINIZ ŞEYLERİ BİR SONRAKİ PARAĞRAFTA YALANLIYORSUNUZ. ARAŞTIRMA DOSYASI ADI ALTINDA BİRİLERİNİ UŞAKLIKLA İTAAM EDİYORSUNUZ AMA ACABA SİZ KİMLERİN UŞAKLIĞINI YAPMAK İÇİN BU İŞE SOYUNDUNUZ. ACABA SİZİN AĞA BABALARINIZ KİM. İPLERİNİZİ KİM TUTUYOR.BUNLAR ZAMANLA ORTAYA ÇIKTIĞINDA BAKALIM SİZ NE CEVAP VERECEKSİNİZ BU MİLLETE… UNUTMAYIN Kİ HESAP GÜNÜ HERKES İÇİN ER GEÇ MUTLAKA GELECEKTİR…
sayın yazar çok cahilsin
ben fethullah gülen onun yurtlarını onun okullarından rahatsız olmuyorum. eğitim yaşında bir çocuğum olsa idi mutlaka onların okullarından birine verirdim. çünkü dini eğitimden çok ahlaki eğitim veriyorlar. dini eğitim verselerde benim için zararı yok. bir çok milliyetçi geçinenlerden daha milliyetçi bir çok devletçiyim diyenden daha daha devletçiler. ve verdikleri eğitimin kalitesi uluslararası yarışma sonuçlarında ortaya çıkıyor. sizde biliyorsunuz.
sayın yazar çok cahilsin
ben fethullah gülen onun yurtlarını onun okullarından rahatsız olmuyorum. eğitim yaşında bir çocuğum olsa idi mutlaka onların okullarından birine verirdim. çünkü dini eğitimden çok ahlaki eğitim veriyorlar. dini eğitim verselerde benim için zararı yok. bir çok milliyetçi geçinenlerden daha milliyetçi bir çok devletçiyim diyenden daha daha devletçiler. ve verdikleri eğitimin kalitesi uluslararası yarışma sonuçlarında ortaya çıkıyor. sizde biliyorsunuz.
türkce
fetullah gülenle ilgili eleştirel yazılarınızın tarzı konu ciddiyetini kaybettiriyor.okuyucularınızı,mevzu hakkında basitlemekten ziyade edebi anlatımla esaslı bilgi sahibi yapmanızın doğru olduğunu düşünüyorum.bukadar çok seveni olan bir insana feto efendi,(nisan sayısı) gibi tnımlamalarla mevzuyu açıklarsanız bilgi değil kişisel tadmin ve kontrolsuz kin oluşturursunuz.
açıklamalarınız daha daha çok bilgiye dayalı ve isbatlı olmalı kişisel değerlendirmelerini okuyucu kendisi yapmalı.ister normal krşılar ister senden öte küfreder.
okuyucular en iyi değerlendirmeyi yapar, yeterki doğru ve isbatlı bilgi sahibi olsun.
türkce
fetullah gülenle ilgili eleştirel yazılarınızın tarzı konu ciddiyetini kaybettiriyor.okuyucularınızı,mevzu hakkında basitlemekten ziyade edebi anlatımla esaslı bilgi sahibi yapmanızın doğru olduğunu düşünüyorum.bukadar çok seveni olan bir insana feto efendi,(nisan sayısı) gibi tnımlamalarla mevzuyu açıklarsanız bilgi değil kişisel tadmin ve kontrolsuz kin oluşturursunuz.
açıklamalarınız daha daha çok bilgiye dayalı ve isbatlı olmalı kişisel değerlendirmelerini okuyucu kendisi yapmalı.ister normal krşılar ister senden öte küfreder.
okuyucular en iyi değerlendirmeyi yapar, yeterki doğru ve isbatlı bilgi sahibi olsun.