54. Hükümetin Başbakanı Erbakan, İran Dışişleri Bakanı Muttaki’yi konutunda ki kabulünde;
“Türkiye ile İran en yakın iki kardeş ülkedir ve her konuda dayanışma içinde olmaları gerekir” diyordu.
Sıcak bir atmosferde gerçekleşen görüşmede konuşan Necmettin Erbakan, Türkiye ile İran’ın iki kardeş ülke olduğunu söyleyerek, “Biz hükümet olur olmaz ilk ziyaretimizi İran’a yaptık. Ve seyahate çıkarken, basın toplantısında bir söz söyledik: İran bizim en yakın kardeş ülkemizdir. Aramızdaki münasebet, Almanya ile Fransa arasında her gün ne kadar mektup, para ve insan gidiyorsa, en aşağı onun kadar olmasını temin etmektir. Bizim nüfuslarımız onlarınkinden daha fazladır. Bu işi ciddi tutmak lazımdır.” demişti. İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mutteki ise yaptığı konuşmada, “iki ülkenin ilişkilerinin çok derin temellere dayandığını söyleyerek, “Sizin başbakanlığınız döneminde, bölgedeki halklar kendine olan inancını kazandı. Sizin kurduğunuz D-8’ler çok büyük bir atılım idi. D-8’lerin önemi bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Birkaç ay önce Tahran’a gelen Başbakan Erdoğan’a İran Devriminin Lideri Ali Hamaney D-8’in çok önemli olduğunu ve aktif hale getirmesi gerektiğini hatırlatmıştır” sözleri dikkat çekiciydi.
Hayra Alamet Olmayan Toplantılar yapılıyordu.!
ABD ve müttefikleri İran’a karşı bütün bölgeyi füze sistemiyle donatmaya ağırlık verirken, Hillary Clinton’ın dediği gibi, bölge “ABD’nin güvenlik şemsiyesi” altına alınırken, Tahran’dan Körfez ülkelerine; “topraklarınızı İran’a saldırı için kullandırmayın” uyarıları yapılırken, ABD füze gemileri Körfez sularına demirlerken, CIA ve Mossad yöneticileri geçtiğimiz haftalar günü ilginç bir toplantı gerçekleştirmişti.
CIA Başkanı Leon Panitta ve üst düzey yöneticilerle Mossad Başkanı Meir Dagan ve tepe yöneticiler arasındaki gizli toplantıda, İran’a karşı alınacak “önlemler”in tartışıldığı söylenilmişti. Toplantılara; İsrail Başkanı Benjamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Ehud Barak’ın da katıldığı, İran’ın nükleer çalışmalarıyla Lübnan, Suriye ve Hamas’a yönelik planların ele alındığı belirtilmişti. Tam bu dönemde Körfez’de “yığınağı” andıran silahlanma, özellikle de füze sistemleri neyin işaretiydi?
İran nükleer fizikçilerinin ve Buabi’de Hamas askeri yöneticilerinden birinin öldürülmesi gibi suikast politikasının yeniden başlatılması da ipuçları vermekteydi.
İşte tam böyle bir süreçte Muttakinin Erbakan ziyareti daha bir önem arz etmekteydi.
ABD’nin İran’a müdahale hazırlıkları sürüyordu:
ABD, aralarında Çin’in de bulunduğu 5 ortak ülke ile İran’ın nükleer isteklerine karşı izlenecek yöntemler konusunda görüştüğünü bildirmişti.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Philip Crowley, Amerikan diplomasinin 3 numaralı ismi William Burns’un Avrupa Birliği, Çin ve Rusya’nın temsilcileriyle 90 dakika süren telekonferansta, İran’a karşı “baskı ve müzakereler” konusunu ele aldığını belirtilmişti.
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da yaptığı açıklamada, ülkesinin Çin ve diğer ülkelerle İran’ın nükleer isteklerinin sınırlandırılması için gerekli yaptırımlar konusunda temaslarını sürdüreceğini kaydetmiştir.
Bütün bunların özeti: ABD, AB ve İsrail; İran’a saldırı için bahane üretmektedir.
İran Dışişleri Bakanı Muttaki’nin “işlenmiş uranyumun başka ülkelerde saklanmasına ve takas yapılmasına sıcak bakıyoruz ve uzlaşmaya yaklaşıyoruz” sözlerine karşılık, ABD Savunma Bakanı, eski CIA Başkanı ve Yahudi asıllı Robert Gate’nin:
“Hayır, biz İran’la çok farklı bir çizgi izliyoruz ve artık yol ayrımına gelindiğini düşünüyoruz!” ifadeleri, açık bir tehdit içerikliydi.
Türkiye ziyaretinde Recep Erdoğan, görüşen Robert Gate’nin: Afganistan, terörle mücadele konularını görüştüklerini ve İran dahil her konuda Türkiye ile mutabık hareket ettiklerini” belirtmesi, AKP’nin gerçek mahiyetini ve zalimlerle işbirlikçiliğini bir kez daha deşifre etmişti.
Tam bu süreçte İran’ın “iki yeni, uçak ve helikopter savar füzelerinin seri üretimine başladıklarını” açıklaması, tarihi kapışmanın iyice yaklaştığını göstermekteydi.
Fetullahçı Zaman İran’da “Karşı Devrim” Bekliyor ve Körüklüyordu:
“İran Devrimi ancak 30 yıl sürebildi. 72 yıl süren Bolşevik Devrimi’ne göre çok kısa bir süre. Gözlemciler bu yıl içinde rejime başkaldırının tırmanacağını öngörüyor.
Rejim ya giderek zora, baskıya başvurarak ömrünü uzatmaya çalışacak, ya da feraset gösterip halkın iradesine teslim olacak. 2010 yılına girerken devam eden rejim muhaliflerine yönelik tutuklama dalgası birinci çarenin hâlâ yürürlükte olduğunu gösteriyor. İran’daki gelişmeler, dünya çapında yeni değişiklikleri tetikleyecek bir potansiyel taşıyor… İran büyük bir ülke ve başta petrol olmak üzere doğal zenginliklere sahip. Nükleer teknoloji, uzun menzilli füze gibi alanlarda gösterdiği teknik başarıya rağmen bu büyük ülke doğru dürüst üretim yapamıyor ve dünya ile rekabet edemiyor. Okuma yazma oranı, özellikle kadın nüfusun eğitim standartları Türkiye’nin çok üzerinde; ama bu potansiyel kendine hayat alanı bulamıyor. İran, bu teokratik yönetimin cenderesinden bir karşı devrimle çıkmaya hazırlanıyor. Bu yakın komşumuzda olup bitenleri, özgürlükleri boğan her türlü totaliter baskının nelere mal olduğunu ve halka ne bedeller ödettiğini görmek için yakından takip etmek lâzım. Gelişmeler bununla sınırlı değil; İran’da bizi de derinden etkileyecek çok önemli gelişmelere hazırlıklı olmalıyız.”[1] Diyen Mümtazer Türköne, bu niyetini açığa vuruyordu.
İran Nereye Sürükleniyordu?
İran’da şaibeli seçimlerle açığa çıkan iktidar-karşıtı eylemlerin sert biçimde bastırılması, Ayetullah Hüseyin Ali Muntazeri’nin ölümü etrafında giderek güçlenen bir muhalefete dönüşüyordu. Ayetullah Ali Hamaney ile Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın uygulamalarını eleştiren muhalefet, Muntazeri’nin manevi rehberliğini Mir Hüseyin Musevi’nin siyasal kimliği ile birleştiren bir direniş başlatıyordu.
Direniş, başta Tahran olmak üzere Tebriz, Kum ve İsfahan gibi birçok yerde sokak gösterileri olarak ifade buluyor, iktidar da sert yöntemler kullanmayı sürdürüyordu. Bu sert önlemler sırasında Musevi’nin yeğenin de öldürüldüğü söyleniyordu. İktidarın muhalefete karşı aldığı tutumun ve tercih ettiği yöntemin öldürme, hapsetme, korkutma ve susturma olduğuna bakılırsa, İran’da yönetimin siyaset üretme yeteneği tıkanmışa benziyordu.
Zira “karşıdakini bertaraf etme” yöntemi en bilinen biçimiyle uygulanıyordu. Bütün bu karışıklıkları ABD’nin körüklediği konuşuluyordu.
Iraktaki Okullarında İran Düşmanlığı Yapıldığı Gerekçesiyle Fetullahçılara İran Darbesi Geliyordu:
İran yönetimi, İrak’ın kuzeyindeki Fetullah Gülen tarikatının Işık Üniversitesi’ne bağlı dört fakülteyi kapattırıyordu. Dohuk’ta açılması planlanan bir okulun açılışı da Irak yönetimi tarafından durdurulmuştu. Kapatma kararında, İran’ın Fetullah Gülen okullarından duyduğu rahatsızlık etkili olmuştu. İran Dışişleri Bakanlığı’na yakın bir kaynak, bu müdahalede Fetullahçıların ABD’yle ilişkilerinin etkili olduğunu belirtip, Fetullahçıların Irak’ın kuzeyinde Sünnî-Şiî ayrımcılığını körüklediğini ileri sürüyordu.
Dört fakülteyi kapatma kararının İran yönetiminin etkisiyle alındığı vurgulanıyordu. İran Dışişleri Bakanlığı’na yakın bir kaynak:
“İran resmen teyit etmemiştir, ama böyle bir şey olmuştur. Şii-Sünni ayrımı yapıyorlar. Aradaki ihtilafları körüklüyorlar. Oysa iki kesim arasında ihtilaf yoktur. Görüş ayrılığı fakihleri ilgilendiren konulardır. Bunların cemaati de her zaman İran’a karşı olmuştur. Gazete ve televizyonlarında sürekli İran devrimi karşıtı yayın yapıyorlar. Şiilerin ağırlıkta olduğu Azerbaycan’da da aynı düşmanlığı yapıyorlar. Gülen’in mülteci olduğu ülkeyi biliyoruz. Güçleri şüphe duyulacak güçte. Sibirya’nın, Avustralya’nın uç yerlerinde bile okulları var. Bunların kendi imkânlarından kaynaklandığına inanamıyoruz.” açıklamasını yapıyordu.
Fetullahçılar İran’da Okul Açmak İstiyor, Ama Kabul Edilmiyordu.
ŞİÖ “Üye Ülkeye Yapılacak Saldırıya Ortak Yanıt Verme Kararı” Alıyor ve Rusya, İran’a Şanghay Örgütü’ne tam üyelik teklif Ediyordu!
ABD, İran’da muhalifleri destekleyerek iç karışıklık yaratmak istiyordu. Amaç, İran’a askeri müdahale seçeneğini gündeme sokmaktı. Rusya böyle bir dönemde İran’a tam destek veriyordu. Rusya İran’a Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üye olma önerisinde bulunmuştu. Örgüt, 2005 yılında yaptığı toplantıda “örgüte üye bir ülkeye yapılacak saldırıya ortak yanıt verme” kararı almıştı.
İran’da muhalefet yanlıları sistematik hale getirdikleri protesto eylemlerini Aşure gününe de taşımıştı. Muhaliflerin düzenlediği gösterilerin, ABD yönetiminin ve Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’ın savaş sinyalleri veren açıklamalarının hemen ardından yaşanması dikkatlerden kaçmamıştı. Beyaz Saray Sözcüsü Robert Gibbs, İran’ın nükleer faaliyetleriyle ilgili diplomatik çözümün işe yaramaması durumunda devreye girecek bir sonraki aşamanın hazırlıklarına çok önceden başladıklarını açıklamıştı. Gibbs’in “bir sonraki aşamayla” ne kastettiğini ise ABD Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’in: “Amerikan Ordusu, İran’a bir askeri müdahale için hazır olması gerekiyor.” sözleri ortaya koymaktaydı.
Üyelik Teklifi Resmen İletildi
ABD’nin İran’a askeri müdahale seçeneğini gündeme getirdiği bir dönemde Rusya İran’a destek vermişti. Rusya İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) tam üye olmasını istemişti. Rusya Dışişleri Bakanlığı Şanghay İşbirliği Örgütü Müdürü Leoind Maysiof, Rusya’nın talebini İran’ın Moskova’daki büyükelçisi Mahmud Rıza Seccadi’ye iletmişti. Maysiof, Seccadi ile görüşmesinde bu ülkenin Şanghay İşbirliği Örgütü içerisinde özel bir yeri olduğunu da belirtmişti.
Rusya’nın dile getirdiği “İran ŞİÖ’ye tam üye olsun” çağrısı ABD saldırısının kızıştığı bir dönemde belirleyici bir etkiye sahipti. ŞİÖ 2005 yılındaki toplantısında örgüte üye bir ülkeye yapılacak saldırı karşısında ortak hareket etme kararı almıştı. İran’ın ŞİÖ’ye tam üye olması durumunda ABD’nin İran’a bir saldırı yapması oldukça zorlaşacaktı.
“Nükleer Sorunun Diyalogla Çözümünden Yanayız”
Rusya’nın İran’a desteği ŞİÖ’ya tam üyelik istemiyle sınırlı değildi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, İran ile nükleer konularda görüşmelerin sürmesi gerektiğini belirtmişti. Lavrov: “5+1 grubu üyesi ülkelerin İran’ın konumunu dikkate almaları gerekir. İran’ın bölge meselelerine katılımını sağlamak için gerekli şartların oluşturulması lazım” demişti. İran’ın güçlü ve zengin bir birikimi olduğunu da vurgulan Lavrov “Irak, Afganistan, Lübnan ve Filistin başta olmak üzere batılı ülkelere karşı tutumlarında bunu görmek mümkün” dikkat çekiciydi.
Kissenger, “Ciddi Girişimlerde Bulunmalıyız”
Aşure gününde yaşanan olaylar ABD’nin İran’daki muhalifler aracılığıyla İran yönetimini zayıflatma planlarını bir kez daha gün yüzüne çıkarmıştı. ABD Başkanı Obama, gösterileri desteklediğini söylerken, göstericiler için “haklarını arayan masum insanlar” nitelemesini kullanmıştı. Amerika’nın önde gelen siyasi analiz dergilerinden Foreign Policy de, ABD ve Batı dünyasının İran’daki olayları açık bir şekilde desteklediğine vurgu yapmıştı. Amerikalı üst düzey yetkililerin İran’ın kargaşa ortamına sürüklenmesi için muhaliflere yardımcı olduğunu belirterek, ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un şu açıklamasını yazmıştı: “ABD, İran’daki muhalifleri perde arkasından desteklemek üzere büyük çabalar sarf etti.” ABD Eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’in “İran’daki iç kargaşa İslami iktidarı devirmeye yetmeyecekse, ABD’nin ciddi girişimlerde bulunması lazım” tehditleri anlamlıydı.
Öte yandan İran’daki gösterileri kışkırtıcılarla sınırlı sanmak yanlıştı. Batı destekli kışkırtıcılığı protesto eden büyük bir halk muhalefeti de vardı. Ülke çapında milyonlarca İranlı’nın katıldığı gösterilerde ABD ve batılı güçlere tepki yağmaktaydı.
Başkomutan Obama’nın Üçüncü Cephesi Yemen Oluyordu!
Nobel Barış Ödülü konuşmasında Obama, bu ödülü ‘iki savaş arasındaki bir ulusun başkomutanı’ olarak aldığını söylemişti! Konuşmasında ‘haklı savaş’ ve ‘haksız savaş’ ayrımı yapıp eski neo-con zihniyetinin, iyi savaş, kötü savaş dilini yenilemişti. 2010’un ilk günleriyle birlikte ABD, üçüncü ‘haklı savaşının’ platosunu Yemen’de kurarken, Somali de kapsamı alanına girmişti. Amerikan emperyal vizyonu, Bush döneminin ‘terörle savaş’ stratejisine sıkı sıkıya yapışarak, Afganistan-Pakistan-Irak şer hattını, Yemen’e doğru derinleştirip Somali’ye doğru çevirmişti. Hegemonik gücünü askeri işgallerle idameye çalışan ABD, Hazar Denizi’nden Afrika içlerine dek kuracağı askeri ağlarla Asyalı ekonomik devlerin ticaret ve yumuşak karnı enerji yollarının kontrolünü ele geçirme niyetindeydi. Uzun zamandır çok ayaklı çatışmalarla kurgulanan bölge, ‘küresel jeo-stratejik önemiyle’ 19. yüzyıldan beri paylaşım savaşlarının gözde merkezi konumunda bir yerdi. Yemen’deki Aden Körfezi, Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan bir bölgeydi. Asya’nın Avrupa ile ticaretinin can damarı Somali ve Yemen arasındaki Aden Körfezi, Çin ile Hindistan ekonomisinin ticaret ve enerji güzergâhının coğrafi bağımlılık noktasını Yemen teşkil etmekteydi. Aden Körfezi’ne hükmetmek, küresel ekonomiyi yönetmek isteyenler için gerekliydi. Somali ise, Yemen’in tam karşısına konumlanmış, açlık, kanlı iç çatışmaları ve El-Kaide’ye yakın kabileleriyle 20 yıllık istikrarsızlığın toprakları halindeydi. Keza Somalili korsanlar efsanesinin altından da yine uluslararası güçlerin çıktığı bilinmekteydi. Irak savaşının silahları epeydir buralarda el altından dağıtılarak, dünya kamuoyuna yansıtılacak ‘terörist tehlike’ algısı, sürekli işlenmekteydi. Kalaşnikofların cenneti Yemen ve Somali, derin ayrılıkçı çatışmalarla parçalanma eşiğindeydi. Diğer yandan Çin; Sudan ve Angola’yla önemli petrol anlaşmaları yaparak, Afrika’dan geniş tarım alanları satın almaya girişmişti. Afrikalı liderlerin Çin ile yakın ilişkileri de ABD’nin stratejik çıkarlarına ters düşmekteydi. ABD’nin emperyal gücünün yayılımı, Arap Yarımadası ve Aden Körfezi’ni kapsayarak, Somali kıyılarından Orta Afrika’ya varabilirdi. Yüzyılın küresel egemenlik savaşları Afrika’yı da içine alacak büyük satranç tahtasında sahnelenecek gibiydi. El-Kaide’ye gelince; muhakkak ki oyunun piyonlarından biri olarak militer hamleleri güçlendirmekteydi.”[2]
Dün Irak, bugün Afganistan, yarın Yemen.. Dünya Nereye Sürükleniyordu?
Batı’nın, Irak’ta, ‘kitle imha silahı var’ yalanıyla ve ‘demokrasi getireceğiz’ safsatasıyla iki milyondan fazla Müslüman’ı katlederek yaptığı cinayetlerin adını “demokrasi atılımı” koymuştu. Bu modern katliamın Ortadoğu’nun enerji havzalarını kontrolden başka bir şey olmadığını artık çocuklarımız biliyordu. Şimdi gündemimize yavaş yavaş giren Yemen’i de dikkatle takip etmemiz gerekiyordu. Yemen’de açılan cephe İran’ı çok yönlü kuşatmanın ve Çin’in Afrika coğrafyasındaki varlığını kontrole almanın açık bir adresi oluyordu.
Yemen’de açılan cephe, Irak tipi bir işgale dönüşmese bile, yüksek yoğunluklu anlık sıcak çatışmalar ve kanlı ‘nokta atışları’ şeklinde cereyan edeceğe benziyordu. Fakat korkarım bu kez mesele sadece Çin’in etki alanını daraltmaktan da öte, Irak’ta bir türlü çıkartılamayan Şii-Sünni çatışması bir de buradan tutuşturulup tüm Arap Yarımadası’na yayılmaya çalışılıyordu… Yemen’in haritada nerede olduğuna bir bakın. Ne göreceksiniz? Dünyanın enerji ve ulaşım aortuna çökmüş dev bir gölge… Parmağını oynatsa nefesini keser. Etnik haritasına baktığınızda ne göreceksiniz? Kuzeyinde Şii Zeydi azınlık… Nereye komşu?
Suudilere… Fas, Ürdün, Mısır ve Yemen yönetimi Zeydilere karşı ortak cephe açtılar. Amaç ne? İran Şia’sına yakın olmayan bu Şiilere karşı Sünnileri kışkırtmak. ‘Batı’, bu kadar kirli, bu kadar vahşi, bu kadar zalim olabiliyordu. Ve hele Siyonist İsrail’in hatırına dünyayı ateşe verebiliyordu.
Yemen’de olan bitene ilgisiz kalmamak gerekiyordu. ‘Yemen’de Osmanlı’nın verdiği şehit sayısından tarih bile ürker’ deniyordu. Bu vesile ile oturup Yemen Türküsü neden yakılmıştır, Huş neresidir? Ayrıca okumak gerek… Zira Yemen bundan böyle hiç olmadığı kadar hayatımıza girecek görünüyordu.
Bir Ülke Daha İşgal Ediliyordu!
El Kaide bahane edilerek bir ülke daha işgale hazırlanıyordu. Biz daha o ülkenin neresi olduğunu anlamadan, orada neler döndüğünü kavrayamadan, o ülkenin işgal edilmesinin ne tür sonuçlar doğuracağının farkına varmadan Irak ve Afganistan benzeri bir savaş ve işgal senaryosu sahneye konuyordu.
Yakın tarihimizde çok önemli yeri olan, Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı cephelerinden Yemen’de çok yönlü, çok cepheli bir savaşın, ardından topyekûn işgalin alt yapısı çoktan hazırlanmıştı. Şimdi terörle mücadele bahanesiyle Irak ve Afganistan gibi açık işgal dönemi başlatılacaktı. El Kaide ise ABD emperyalizmine haklılık kazandırmak üzere taşeronluk yapmaktaydı. Yemen hükümetiyle Şii ve Sünni gruplar arasında çatışmalarla başlayan süreç, Suudi Arabistan ve bölge ülkelerinin katılımıyla genişleyip, bölgesel bir kriz halini almıştı. Bize çok tanıdık gelen yöntem burada da uygulanmış, ABD, İngiltere ve İsrail önce “terörle mücadeleye destek” amacıyla çatışmalara katılmış, ardından söz konusu ülkeyi işgal edip parçalayacak süreci başlatmışlardı. “Irak dünün savaşıydı. Afganistan bugünün savaşı. Yemen ise, yarının savaşı olacaktı” Kim diyor bunu? ABD’li senatör Joe Lieberman! Kendi sözü değil. ABD yönetiminden bazı yetkililerin kendisine böyle söylediğini aktarmışlardı…” diyen sevgili İbrahim Karagül, AKP’nin sorumluluğuna ise hiç değinmiyordu.
Artık Yemen’in de Başı Belada Bulunuyordu
Yemen Arap dünyasının Afganistan’ıydı. En yoksul Arap ülkesi, hükümeti zayıf, halkı silahlı, çoktandır ciddi bir isyanla yüz yüze, aşiret yapısı güçlü ve dağlık bölgeleri Kaide gibi gruplar için doğal birer sığınaktı.
Washington, şüpheli Kaide sığınaklarına baskınlar yapan Yemen güçlerine sessiz sedasız askeri teçhizat, istihbarat ve eğitim sağlayıp kışkırtmaktaydı.. Yılbaşı arefesinde Yemen güçleri üst düzey militan liderlerin bir toplantısını hedef aldı ve kasımda ABD üssü Fort Hood’daki ateş açma olayından sorumlu tutulan yüzbaşının bağlantılı olduğu radikal bir din adamını ortadan kaldırdı.
Senato İç Güvenlik Komitesi başkanı Joseph Lieberman ABD’nin Yemen’de artan varlığının Özel Operasyonları, Yeşil Berelileri ve istihbaratı da içerdiğini açıkladı. 2009’da Pentagon Yemen’e aleni terörle mücadele yardımı mahiyetinde 67 milyon dolar aktardı; yetkililer bu meblağın 2010’da artırılmasına çalıştı. Geçenlerde Sana’yı ziyaret eden Lieberman’a göre, Yemen’deki bir ABD yetkilisi kendisine şunu söylemişti: “Irak dünün savaşıydı. Afganistan bugünün savaşı. Eğer önceden harekete geçmezsek Yemen yarının savaşı olacaktı!?” Evet, İran ve Türkiye çok engin ve derin bir kuşatmayla karşı karşıyaydı!
Türk basını Yemen’den bildiremiyor!
“Havada bulut yok bu ne dumandır / Mehlede ölüm yok bu ne şivandır / Bu Yemen elleri ne de yamandır // Ano Yemen’dir gülü çemendir / Giden gelmiyor acep nedendir? / Burası Muş’tur, yolu yokuştur / Giden gelmiyor acep ne iştir? // Kışlanın önünde çalınır sazlar / Ayağım yalınayak yüreğim sızlar / Yemen’e gidene ağlasın kızlar…”
Eski ilimiz için yakılan bu türkü hiçbir şey ifade etmiyor, demek ki!.. ABD’nin gösterdiği ilgi(!)yi birkaç sütunla ifade etmekten imtina(!) ediyoruz demek ki!.. Oysa Gürcistan’da ateş hattının ortasına canlı yayın araçları ve usta kalemleriyle akın etmiş, anlık gelişmeleri kamuoyuyla paylaşmışlardı. Haberiniz yoksa(!), haberiniz olsun, Yemen yanıyor!..
İran’da muhalefetin lideri Mir Hüseyin Musevi; Kimin Adamı Oluyordu?
İran’da muhalefetin lideri Mir Hüseyin Musevi, çarpıcı açıklamalar yaparak, ülkenin ciddi bir krizin içinde olduğunu, muhalif liderlerin öldürülmesinin veya tutuklanmasının halkı susturmayacağını açıklamıştı. Musevi, kendisine bağlı internet sitesinde yer alan açıklamasında, idam edilmesi gerektiği yönünde iktidara yakın isimlerden gelen çağrılara yanıt olarak, “ölmekten korkmadığını” hatırlatmıştı. Musevi ayrıca, siyasi tutukluların serbest bırakılmaları çağrısı da yapmıştı.
Muhalif lider, “Musevi’yi, (Mehdi) Kerrubi’yi tutuklamak veya öldürmek sükûneti sağlamaz. Halkın talepleri uğruna şehit olmaya hazırım. Halkın barışçı protesto hakkının bulunduğu, yetkililerce kabul edilmelidir. İran ciddi bir kriz içindedir” ifadesini kullanmıştı.
Muhalefete karşı sert tutumun ayaklanmaya yol açacağını, hükümetin şiddete ve öldürmeye başvurarak, çok yanlış yaptığını belirten Musevi, seçim yasasının değiştirilmesini savunmaktaydı.
İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in danışmanı Abbas Vaez Tabasi ise; ülkedeki yıkıcı gösterilerin arkasında olan muhalefet liderlerinin “Allah’a düşmanlık” suçu işlediklerini, bu suçun cezasının da idam olduğunu vurgulamıştı.
Öte yandan resmi İRNA ajansı da muhalif liderlerin halkın tepkisinden korkarak, öldürülme korkusuyla başkent Tahran’ı terk ettiklerini öne süren bir haber yayımlamıştı. Musevi, 12 Hazirandaki cumhurbaşkanlığı seçimini açık farkla kendisinin kazandığını ancak hile yapılarak hakkının elinden alındığını savunmakta, ABD ve İsrail’den destek aldığı konuşulmaktaydı.
Açılım Edebiyatı ve Batı’nın Hayat Kaynağı!
1973 Yom Kippur savaşında ABD’nin İsrail’e verdiği destek karşısında iyice bunalan Arap dünyası petrol ambargosunu sınadı. Petrolün varili 3 dolardan 12 dolara çıkmıştı.
ABD bu işten çok büyük zararlara uğramıştı ve İran deneyimi de yaşanınca Ortadoğu petrollerine zorla el koyma politikalarına ağırlık kazandırmıştı. Önce şeyhlikler ve diktatörlükler marifetiyle yoğunlaşan bu siyaset en sonunda Ortadoğu’nun bizzat işgal edilmesine kadar uzanmıştı. Bu politikalar zaman içinde çeşitlenmiş ve etki sahasını genişletip yayılmıştı. Elçibey zamanında Azerbaycan petrollerinde Amerikan şirketinin payı yüzde yirmilerde iken, Aliyev’lerin “aile şirketi” döneminde bu oran yüzde ellilere ulaşmıştı. Bu yüzyılda, batının ekonomik refahını sürdürebilmesi artık, enerji arz güvenliği ile doğrudan bağımlıydı. 2050’ye kadar tahmin edilen iki enerji senaryosu vardı. Önce, fosil yakıtlarının kullanımı artacak ve bu arada doğalgaza olan talepte büyük bir artış olacaktı.
Bilahare enerji sistemlerinde yeni teknolojiler, yakıt hücreleri ve temiz enerji kaynakları devreye sokulacaktı. Bizim meşhur bor madenleri hikâyesi de bu geçiş döneminden sonra gündeme taşınacaktı. Bu senaryolar üzerinde oluşturulan politikalar birbirinden bağımsız sanılmamalıydı. Aralarında kabaca 30 yıllık bir geçiş süresi var… Şimdi gözlendiği kadarıyla tek bir enerji dağıtım şebekesinin siyasi inşası devam ediyordu. Doğudan batıya doğru çizilen enerji nakil hatları etrafında bir ittifak oluşturuluyor ve bunu koruyacak olan enerji diplomasisi, enerji orduları ve enerji rejimleri üretiliyordu. Bu siyasetin bir izdüşümü de, Kafkasya ve Türk cumhuriyetlerinin de dâhil edildiği bu coğrafyanın merkezinde duran Türkiye’de gözleniyordu.
Türkiye’de hız kesmeden devam eden siyasi kırılmaların, dünya enerji talebi ile çok yakın bir ilişkisi biliniyordu. Çünkü Türkiye’ye biçilen bir rol bulunuyordu: Bütün komşularıyla sıfır problemle çalışan ve devraldığı enerjiyi sorunsuz şekilde aktaran bir santral oluşturuluyordu. Bu yüzden soğuk savaş döneminde devlette, özel sektörde ve medyada batı tarafından oluşturulmuş bir yığın teşkilatın yine batı desteği ile temizlendiği bir süreçten geçiliyordu!
Gelecek 25 yılda dünya enerji tüketimi yüzde 50’nin üzerinde artacak görünüyordu. Hesaplamalara göre şu andaki enerji ihtiyacının yüzde 73’ünü ithalatla karşılayan Türkiye’de bu oran, 2020 yılında yüzde 80’lere yükselecek” deniyordu. Türkiye, yeni dönemde bu politikalara tam uygunluk gösteren açılımları görülmemiş bir hızla uygulamaya başlıyordu. İç çatışma alanları kurutulmaya çalışılıyor, yeni dış ticaret kapıları açılıyor ve uluslararası enerji sermayesine daha fazla kolaylıklar gösteren yatırım teşvikleri açıklanıyordu. Devlet değişiyor, siyaset değişiyor ve kurumlar dirense de, huzursuzluk artsa da değişim hız kesmiyordu. Açılım dediğiniz şeyin motorunda, batının hayat kaynağı olan enerji meselesi yatıyordu” diyen Cüneyt Arvasi, AKP’nin emperyalizme taşeronluk yaptığını ifade ve itiraf ediyordu.
Türkiye ve İran’dan Uzaklaşan Azerbaycan İsrail’e yanaşıyordu!
Ben Gurion, 1958’den önce, Türk-İsrail ilişkisine “metres ilişkisi” diyordu. Bunu derken artık evlilik istediğini dillendiriyordu. Anlaşılan 1958 bir çeşit evlilik sayılıyordu. Son olarak, büyükelçinin aşağılanması olayıyla anlaşılıyor ki, artık taraflardan birinin huysuzlandığı kötü bir karı koca ilişkisine dönüşüyordu. Basın, ülke onuru ayaklar altına alınırken; “özür dilemek zorunda kalındı”, “Türkiye itibarını geri kazandı” türünden sözlerle aslında İsrail’in Türkiye’deki gücünü anlatıyordu. Tepki göstermeden özür dilemek, birbirlerini yıllardır tanıyan karı kocanın ilişkisinde; “seni üzmek istememiştim ama sert vurmuşum, kusura bakma” şeklinde oluyordu. Bir dahaki sefere daha dikkatli vururum” anlamına geliyordu.
İsrail’in hem aşağılayıp hem de hiçbir tepki almadan olayı kapatabilmesi, Türkiye’deki gücünü kanıtlıyordu. Öte yandan Ortadoğu’da olan biteni görmeden Siyonist İsrail’in itibarı ve gücü hakkında konuşmak bize yersiz geliyordu. “İtibarını kaybetti” sululuklarıyla karşılanan İsrail’in Azerbaycan’la geliştirdiği ilişkiler tahminlerin ötesine geçmiş bulunuyordu ve ufku Kafkaslara uzanıyordu.
[1] Mümtaz’er TÜRKÖNE / Zaman
[2] Nihal KEMALOĞLU / Akşam

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Makalenin içeriği son derece öğüt verici ders verici tefekküre boğucu uyanık olmamızı ve böylesi bir…
Dışına aldanmayın, bozuk içleri Derlenip def ederiz, soysuz hiçleri Kâfirler ürkütemez, Milli güçleri Eba Eyyub,…
Siyonist işbirlikçilerinin, "ABD'nin ırak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün…
Ahmet Hoca haykırır; duyarsız insan Anlamaz duygularım, ayarsız insan Akıl vicdan Kur’an’a, uyarsız insan Sultan…
MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA! Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya…
Siyonizm'in İran'a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde…
Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların…
İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimine kaymıştır. İnsanların büyük bir kısmı…
Gerçeğe dönülmediği takdirde batılıların ülkemizi saha savaşı ile değil ekonomik savaşla,daha çok borca sokarak yeraltı…
ÜLKEMİZİN HER VATANDAŞINI (hain olmadıkça) SEVERİZ ANCAK "TOPRAK KAYIYOR TOPRAK" GERÇEĞİNDEN HAREKETLE VATANIMIZI DAHA ÇOK…