“Mecbur Kalınırsa, Müdahale Meşrudur!”
Eğer sonunda:
- Evrensel hukuk kurallarına ve temel insan haklarına dayalı yeni ve milli bir anayasa yapılacaksa.
- Adil ve bereketli bir ekonomik düzen kurulacaksa
- Mason locaları, Gladyo artıkları ve Mafya uzantıları ortadan kaldırılacaksa
- Tüm stratejik kurumlarımızda ve TSK’daki dış bağlantılı ve hıyanet amaçlı organizeli yapılar ve odaklar dağıtılacaksa.
- “Din”le rejimi karıştırmayacak ama barıştıracak; devletle milleti rakip saymayıp kaynaştıracak, kutlu bir dönemin kapısı açılacaksa
- Türkiye ABD ve AB kıskacından, BOP tuzağından, NATO tutsaklığından ve IMF sömürü batağından kurtarılacaksa
- Yani ülkemiz her bakımdan bağımsızlığa ve kalkınma yoluna, milletimiz ise hasretle beklediği huzura, refaha ve mutluluğa bu şekilde kavuşacaksa
Evet, bir darbeyi istiyorum ve destekliyorum!
Düdüklü ve güdümlü demokrasi hatırına; bu zillet ve sefalete, bu eziklik ve esarete, bu fakirlik ve ahlaki rezalete, yurdumuzun göz göre göre parçalanmaya doğru sürüklenmesine razı olmaktansa,
Ülkemize huzur, milletimize onur kazandıracak bir darbeyi elbette daha hayırlı görüyorum.
Aslında “demokrasi” de, “darbe” de, amaç değil sadece birer araçtır. Ancak demokrasi “iyi”, darbe ise “kötü” araç olarak hatırlanıyor. Elbette aklımız ve vicdanımız hep iyi amaçlar için iyi araçların kullanılmasını arzuluyor. Ama ve var ki, “iyi” araçları kötü amaçlar için kullanmaktansa, kötü araçlardan iyi amaçlar için yararlanmanın daha hayırlı olacağını da izan ve insaf ehli herkes kabul ediyor.
Haydi, şimdi var mısınız; Türkiye’nin hali hazır siyasi, ekonomik, ahlaki ve ailevi gidişini ve demokratik dejenerasyonun acı akıbetini de, milli ve köklü bir değişim ve dönüşüme yol açacak asker-sivil elbirliği içinde gerçekleşecek bir darbenin getirilerini ve götürülerini de topluma anlatıp, ardından “rezil ve sefil bir demokrasi mi, yoksa onurlu ve şuurlu bir darbe mi istiyorsun?” diye referanduma gidelim.
Beni rezil, sefil, zelil ve esir edenlere; devletimin, askerimin ve milletimin başına çuval geçirenlere hürmet ve hizmet gösteren, bizi Haçlı Batının ve Siyonist barbarların “uygar kölesi” haline getiren ve “diktatur”luğu “demokratur” kılıfıyla yürüten bu demokrasinin içine tüküreyim!
Bazıları, hem de şeytani amaçlar ve komitacı araçlarla darbe yapmak ve toplumu baskı altına alıp komünist diktatörlük kurmak istiyor; halkımızın inancından ve ihtiyacından kopuk ve korkak oldukları için, gizli ihtilal niyetlerini ve sinsi girişimlerini inkar ediyor!.
Bir kısmı da, şu AKP’liler gibi, 28 Şubat darbesinin gayrı meşru çocukları ve Siyonist lobilerin oyuncakları oldukları için; yerli ve haysiyetli bir düzen ve dönemin kapısını aralayacak; AB yasalarına ayıkırı da olsa, milli çıkarlarımıza ve tarihi misyonumuza uygun olacak, köklü ve güçlü inkilablara itiraz edip karşı çıkıyor.
Ama biz hem korkaklıktan hem münafıklıktan uzak bir cesaret ve samimiyetle talep edip destek bekliyoruz:
Ey toplumun ezilen, hor görülen ve sadece mağduriyetleri istismar edilen, farklı köken, mezhep ve kesimden bütün fertleri!.. Sivil ve askeri, resmi ve hususi bütün yetkili ve etkilileri.. Haydi gelin gönül gönüle, el ele verelim. Asla kan dökmeden, kurumlar arası çatışmaya girmeden, tamamen hukuki ve ahlaki yöntemlerle; Türkiyemizdeki demokrasi kılıfı gizli Yahudi ve Mason diktatoryasını, emperyalizmin halkımızı sindirme ve sömürme mekanizmasını, Mustafa Kemal’den sonra rayından çıkarılan ve tam bir haksızlık ve ahlaksızlık temeline oturtulan bu Hayim Nahum nizamını değiştirip;
- Yüksek bir cumhuriyeti
- Örnek bir laikliği
- Ve gerçek bir demokrasiyi yeniden kuralım
Ve asla unutmayalım ki, demokrasi amaç değil araçtır.
Şayet, bağımsızlık ve kalkınmışlığın sağlanması, milli onura ve huzura kavuşulması, tam özgürlük ve özgüvenin yakalanması için Batı güdümlü demokratik damarlar dumura uğramış ve tıkanmışsa ve bu kangrenin aşılması artık ilaç tedavisiyle mümkün olmayıp mutlaka bir ameliyat ve operasyon gerektiriyorsa, bunu dile getirmekten de asla korkmayalım.
Ve hele bu kanserojen demokrasiyi, bin yıldır bizi Anadolu’dan atmak veya İslam’dan ayırmak için her türlü hiyanet ve hakareti reva gören HAÇLI AVRUPA ve ülkemizin yarısını İsrail’e vilayet yapmayı Kutsal amaç edinen SİYONİST YAHUDİ güdümlü BARBAR AMERİKA istiyor ve sahipleniyorsa, o demokrasi, içine tükürülmeye bile layık değildir… Çünkü yüzüne tükürülecek bunca işbirlikçi hain varken, ne tükürüğümüz ne de gücümüz boşa israf edilmemelidir.
“O zalimler (ve işbirlikçiler) nasıl bir inkilaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında (yaşayıp) bileceklerdir” (Şuara: 227)
“Öyleyse sen onlardan yüz çevir ve bekleyedur; çünkü onlar da kesinlikle (ve tedirginlik içinde) beklemektedir” (Secde: 30)
“Bu nedenle, sen (sabır ve inançla) gözle… Elbette onlar da (telaşla) gözlemektedir” (Duhan: 59)
Darbeler mi Tehlikeli, Demokrasi Derebeyleri mi?
Atatürk’ün şüpheli ölümünün ardından İsmet İnönü’yü başa getiren ve devrimin yönünü tersine çeviren sabataist cunta; sistemi yeniden yapılandırma sürecinde, Türk Silahlı Kuvvetlerini, dış düşmanlara karşı değil, iç düşman gördüğü Müslüman halkımıza karşı kullanacak şartları hazırladı. Maalesef ordumuzun, kendisine asıl tehdit ve tehlike olarak gösterilen Müslüman halkımıza, iç düşman olarak bakması sağlanmaya çalışıldı ve bu yönde sürekli, suni gündemlerle kışkırtıldı. Amaçları, TSK’yı, dış Siyonist destekli iç sabataist ve masonik saltanatının demokrasi kılıflı despotizmine bekçilik yaptırmaktı. Ve bu istikamette nice talihsiz olaylar yaşandı.
Ne var ki, Milli Görüşle dirilen ve organize edilen Milli Derin Devlet yeniden Devlet-Millet yakınlaşmasını ve kaynaşmasını sağlamaya başladı ve tüm Milli kurumlardaki sabataist kadrolaşmanın etkinliğini ve direncini kırmayı başardı.
Ancak hıyanet odakları, Müslüman Türk toplumu ile ordusunun dayanışma ve yardımlaşma içine girdiğini saklamaya çalışarak, Milletimizle ordumuz arasında Laiklik kavgaları ve irtica yaygaraları çıkarmaya çalışmaktadır.
Hâlbuki ordumuzun, basit politika oyunlarından ve iç siyaset tartışmalarından uzak tutulması, onun saygınlığını artıracak ve asıl tehdit ve tehlike olan dış düşmanlara karşı hazırlıklarda daha kararlı ve caydırıcı olmasını sağlayacak ve toplumun her kesiminden tam bir güven ve destek alacaktır.
Ama emperyalist ve Siyonist çevreler ve yerli işbirlikçi hainler, Ordumuzun kendi haksız ve ahlaksız sistemlerine bekçilik yapmasını, üstelik Milletimize yönelik bütün hakaretlerin suçunu ve sorumluğunu da sırtına almasını arzulamaktadır.
Bu şekilde kasıtlı olarak hırpalanıp yıpratılan ordumuz ise, sürekli dış güçlere ve içimizdeki sabataist şebekeye mahkûm ve mecbur bırakılacaktır.
Ama bu devran tersine dönmüş bulunmaktadır ve Ordumuz tekrar, Türkiye öncülüğündeki yeni bir Barış ve bereket medeniyetinin kurulmasını sağlayacak tarihi ve talihli değişime ivme kazandıracak bir konumdadır.
Gerçekten sinsi ve sistemli bir tehlike olan “irticacılık, istismarcılık, ılımlı İslamcılık, radikal şeriatçılık” gibi şeylere, haklı olarak karşı çıkmak ve tedbir almakla beraber, Kahraman ordumuzun, artık; “Milletimizin, yani kendisinin varlık sebebi ve kahramanlık iksiri olan, yüce Dinimiz İslam’la ve dini inançlarını yaşayan Türk halkıyla sanki bir problemi varmış” kanaatini yıkacak ve bu kasıtlı karalamayı aklayacak söylem ve eylemlerle ilgili adımları biran evvel atması umulmaktadır.
İşte bu bağlamda, Org. Yaşar Büyükanıt’ın KKK iken, yaptığı ABD ziyaretinde söylediği:
“Ben ABD’den icazet almaya gelmedim. Türk askeri Atatürk’ün mirası ve Milli anayasası dışında kimseden icazet almaz!…” sözleri oldukça önemli bir mesajdır.
Hatırlarsanız, Erbakan Hoca’nın ABD ziyareti de “icazet almaya gitti” şeklinde çarpıtılmaya çalışılmıştı.
Şimdi daha önce de çeşitli vesilelerle vurgulandığı gibi, vicdani bir sorumlulukla:
“Milli menfaatler” açısından uygulanması “zaruret” halini almış ihtilal yönteminin “hatalı ya da eksik uygulamalar”dan ötürü “yanlış” damgası yiyerek karalanması mı daha doğrudur, yoksa o günün ya da bugünün (!) zaruretleri dikkate alınarak bu girdaptan yolları aranması mı? Sorusuna bir cevap bulunmalıdır.
“Memleket hiçbir şeyden çekmedi, şu darbelerden çektiği kadar!” diyerek “düzenbazlık çarkına çevrilen demokrasi parkı”nda parsa toplayanlar, birilerini “ihtilalcilik ve demokrasi düşmanlığı”yla suçlayıp yer yer timsah gözyaşlarıyla karışık siyasal hıçkırıklar eşliğinde “Darbelerin Gölgesinde Bir Demokrasi!” edebiyatına sarılıyorlarsa; bunun nedenleri üzerinde iyi durulmalıdır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ordumuz, Türk Toprakları’nın ve Türkiye İdeali’ni tahakkuk ettirmek için sarf ettiğimiz çalışmaların, yenilmesi imkânsız teminatıdır!” dediği hayati bir kurumun yıpratılmasına göz yumulmamalıdır.
Ayrıca bu noktada, esasen bir ilim olması gereken “siyaset”in, “Batı’nın ve düşmanlarının savaşla yapamadığını diplomasi ile yapma sanatı” haline getirilmeye çalışıldığının altını çizmek de yerinde olacaktır…
Ancak bugün, “ülkenin bölünmez bütünlüğünü ve milli güvenliğini gözetmek” mecburiyetinde olanlar; bu yükümlülüğü layıkıyla yerine getirmek şöyle dursun, tüm sorumluluk bilincini ve yasal yükümlülüklerini yitirmişlerken; “demokrasi” denilen “siyaset merkezli” ve masonizme endeksli yapının bizi hangi mecraya ve maceraya doğru sürüklendiğini sormak kaçınılmazdır!
“Demokrasi şövalyeliği”ne soyunarak, yapılan askeri müdahaleleri: “toz duman olmuş ortamı durultmak” için değil de, paşaların keyfi kararlarından ötürü yapılmış” gösterenlerin; “darbe” üzerine yarattıkları kamuoyu; ülkede zaman zaman netleşip zaman zaman gözden kaybolan “demokratlar – darbeciler” eksenindeki safları da sıklaştırmıştır.
Dolayısıyla ülkeyi, “ anarşi ve terörden, etnik ve dini bölücülükten” kurtarmak ve ortalığa “bilinçli” olarak saçılmış “sosyal dinamitler”den uzaklaştırmak adına zemini temizlemenin başka bir çaresi kalmayınca müdahaleye mecbur bırakılanları maalesef “suçlu”, “özgürlük karşıtı”, “ihtilalci” ve “faşo” diye hırpalanırken; o karambol ortamından yararlanmak adına oltalarını piyasaya salan yabancı istihbarat servisleriyle sarmaş dolaş olup “Ülkenin geleceği adına özgürce siyaset yapmak zorundayız!” plağını çalanlar ise “demokrasi kahramanı”..(!) yapılmaktadır.
Cumhuriyet Tarihindeki Darbeleri bir hatırlayalım:
DP’nin Tek Parti şımarıklığı:
O günkü CHP’nin, İstiklal Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı gibi iki önemli savaş arasındaki sorunlu bir dönemle baş etmeye çalışırken, o süreçte belki de bir lüks olan, ancak ABD Yahudi Lobilerince dayatılan “katılımcı demokrasi”yi darbeyle durdurup iktidar olma hevesi açıktır. Ancak DP’nin süreç içinde milli bir “özgüven”den ziyade Siyonist dış desteğin verdiği şımarıklıkla sergilediği “siyasi ukalalık”ı mantıksal bir gerekçe ile açıklamak imkansızdır.
Adnan Menderes’in “Odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm!”, “Ben orduyu astsubaylarla bile idare ederim!”, “14 Mayıs’ta Türk Milleti Halk Partisi’ni iktidardan, 3 Eylül’de ise muhalefetten sildi!” ya da “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz!” neviinden kışkırtıcı çıkışları, 2 Mayıs 1954’te yapılan ve halkın yine DP dediği genel seçimlerin akabinde maalesef “aşırı güç zehirlenmesi”ne uğrayarak basın ve akademik dünya gibi çeşitli güç dengelerine yönelik politikalarını aniden değiştirip saldırganlaşması ise; bu “siyasi ukalalık”ın somut görüntülerinden yalnızca birkaçıdır. Adnan Menderes’in askeri kışlalarımızı Amerikan hurdalarının maşatlığına çevirip askerimizi her yönden güçsüzleştirmesi; ılımlı İslam’ın temellerini atıp dindarlık görüntüsüyle dini duyarlılığı törpülemesi ve Türkiye’yi İsrail’in arka bahçesi haline getirmesi, kaderin Ona böyle acı bir akıbet hazırlamasının sebepleri arasındadır.
Sonuç olarak 27 Mayıs 1960 İhtilali gerçekleşmemiş olsaydı; 1954 Genel Seçimleri’nden sonra 1957’de de tek başına iktidara taşınacak DP’nin yeni bir tek parti dönemi yaratması gayet doğal bir netice olacak ve CHP’nin demokrasi dışı görülen tek parti dönemi bu sefer, DP’de tecelli ederek çok daha etkili ve yıkıcı bir şekilde halkın karşısına çıkacaktı.
Yani; mevcut siyasi planı değiştirmede “etkili” olacak “sıradışı bir yöntem”in uygulamaya konulması; o günkü koşullar itibarıyla “tercihi bir durum” değil, tamamıyla bir “zaruret” halini almıştı.
Bu askeri müdahale; “sıcak”, “sert” ve doğal olarak birçok “risk”i barındıran “beklenmedik bir hamle”ydi ve şüphesiz içinde bazı aşırılık, haksızlık ve yanlışları da barındıran bir müdahale olmaktaydı.
1961 Anayasası ve Ani Gelen “Özgürlük”: Acaba darbeciler manipüle mi edilmişti?
27 Mayıs 1960 İhtilali’nin en tartışmalı ürünlerinden biri, şüphesiz 1961 Anayasası’ydı. Önce tüm siyasi planı tasfiye eden askeri bir müdahale ve hemen akabinde de “Türkiye Cumhuriyeti’nin gelmiş geçmiş en özgürlükçü anayasası” denilen beklenmedik bir demokratik çerçeve ortaya çıkmıştı.
Sonuçta tahrip gücü yüksek durumundaki müdahalenin etkileri böylesi bir adımla nötralize edilerek, sarsılan ve tedirginlik duyan toplumsal düzlemin içine girdiği titreşim dalgalarının şiddeti azaltılmaya çalışılmış; ancak bu zararı minimize etmeyi hedefleyen açılım; henüz daha hazır olmayan bir zemin üzerinde tatbik edilmeye başlanınca, evdeki hesap çarşıya uymamış ve ilerleyen süreçte görüleceği gibi bu durum “sağ-sol çatışması” ile “etnik kutuplaşmayı hatta isyana kalkışma”yı kışkırtmıştır.
Aslında bu açılımın ortamı germenin ötesinde yarattığı en önemli tehlike; “sağlıksız bir özgürlükçü anlayışa kilitlenen kitlenin ‘milli – devlet anlayışı’nda ciddi yaralar açması”dır.
Zira sözkonusu ani doz aşımı, kitleleri “ulus-devlet bilinci”nden uzaklaştırarak; etnik, dini, mezhebi ve sınıfsal farklılıkları maksimum derecede kullanmak isteyen dış odakların avlanma girişimlerini kolaylaştırmıştır.
Ve nötralize edeyim derken bir katalizör halini alan bu astratejik hamle ile 1971 ile 1980’e doğru giden sürece istemeden de olsa zemin hazırlanmış ve bir türlü önü alınamayan gelişmeler neticesinde “1961’de atılan özgürlükçü adım”, 1982 Anayasası ile geri alınmak durumunda kalınmıştır.
Askeri Kanada Sızan Virüs; “Hizipleşme”:
Siyasette olduğu kadar askeri kanat içerisinde de mevcut olan hizipler; sözkonusu tehlikenin bertaraf edilebilmesi adına uygulanması bir mecburiyet halini almış olan müdahalenin, “istikrar” ve “tutarlılık”ına gölge düşüren en önemli sakatlıktır.
Ancak hastalıklı siyasetin doğasındaki bu “sık sık saf değiştirip dönekleşme”nin, 27 Mayıs askeri kanat içerisinde kök salışı çok daha problematik hususlar doğuracaktır. Hatta bu hizipleşmenin hem 27 Mayıs Hareketi’nin bir sonucu, hem de bir tetikleyicisi olduğunu söylemek bile yanlış olmayacaktır.
Zira DP Politikaları’nı destekleyen ya da bu çizginin karşısında olan alt rütbeli ve üst rütbeli gruplar arasındaki görüş farklılıkları; hem ihtilal kararını hızlandırıcı bir unsur olacak, hem de müdahale sonrası istikrar ve tutarlılığın yakalanmasına engel oluşturacaktır.
Unutmayalım: nasıl ki hukuk için “Gün gelir herkese lazım olur.” deniyorsa; aynı şey ordu için daha da geçerli ve lazımdır. Hatta orduya duyulan ihtiyacın açığa çıkması için belirli bir zamana ihtiyaç da yoktur, zira ordu her an için “olmazsa olmaz bir güç” konumundadır ve mutlaka sahip çıkılmalıdır. . Çünkü ordu varlığımızın ve bağımsızlığımızın sigortasıdır.
Elbette ki “ordunun siyasete müdahale etmemesini” istemek de bir ordu karşıtlığı değildir, hatta iyi niyetli kimselerce Ordunun onurunu korumak için yapılmaktadır. Ancak; “Türkiye’nin en iyi ihraç malzemesi ordusudur!” diyen Soros gibi “demokrasi tacirleri”nin ekmeğine yağ sürmekten başka sonuç vermeyen ve hatalı genellemelerle adeta bir “karalama kampanyası”na dönüştürülen böylesi bir yıpratma hareketine kapılmanın, toplumsal kitleyi, ülkeyi ve devleti nasıl bir yıkıma doğru sevk edeceğini de sistematize bir anlayış dâhilinde iyi analiz etmek şarttır.
1971 Müdahalesine gelince: Dış hatlarıyla tarihi CHP–DP rekabetinin bir sonucu olarak doğmuş; ordu-sol işbirliği ile DP’nin uzantısı olan AP tasfiyeye çalışılmış gibi görünse de, asıl hedefin Erbakan ve Milli Nizam olduğu sırıtmaktadır. Çünkü Milli Görüş’ün partileşmesi sabataist ve masonik cephede panik yaratmış, Nizam, sağ-sol tezgâhını bozmaya başlamıştır.
12 Eylül’ün Amacı ve Sonuçları:
Stratejik özelliği ve “geçiş iklimi”ne açık kültürel zenginliği ile dış güçler tarafından her daim bir cazibe merkezi olarak algılanan Türkiye; tehlike çanlarının çalmaya başladığı 1960 ile 1980 arasında yoğun bir dış operasyona uğramış ve tehdit algılaması belirli bir boyuta ulaştığında, mecburen müdahale etmek durumunda kalan askerin,”zemin temizleme çalışmaları” da sonuç vermeyip mevcut siyasi istikrarsızlık ortamı, ülkeyi fiilen parçalanma noktasına ulaşınca, 12 Eylül 1980 müdahalesi yapılmıştır.
Ve bu sefer 1971’de yapıldığı gibi 1961 Anayasası’na ufak rötuşlar atmak yerine Anayasa üzerinde komple bir değişiklik yapma yoluna gidilmiş; erken bir adım olduğu için “ulus-devlet” anlayışını sekteye uğratmanın ötesinde sonuç vermemiş olan 1961 adımı geri alınarak, tanınan aşırı özgürlükler, 1982 Anayasası ile büyük ölçüde tıraşlanmıştır.
Ayrıca “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kutlanan 27 Mayıs Günü Kutlamaları da askeri yönetimce kaldırılarak, 1960 Müdahalesi ile ilgili çelişki yaratabilecek tüm hususlar temizlenmeye çalışılmıştır.
Ancak yabancı güçlerce ve Siyonist merkezlerce vizyona koyulan Türkiye’yi dönüştürme ve bölüştürme operasyonunun en son perdesi olan 80 öncesi tablo böylesi bir adımla durdurulmamış olsaydı; uluslararası kurgunun değişmeyen kozları olan “Kürt-Türk”, “sağcı-solcu”, “Alevi-Sünni” gibi suni kamplaşmalar üzerinden hız verilen “Türkiye’yi dağıtma planı” amacına ulaşmış ve BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ tarihe karışmıştı…
Dolayısıyla 12 Eylül Müdahalesi; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin belini büken bir “zulüm abidesi” değil, tam aksine devletin varlığını devam ettirmesini temin eden bir “milli zaruret” olarak algılanmalıdır. Zaten bütün masonik odakların, Sabataycı cuntanın, ABD ve AB uşağı AKP yalakalarının Kenan Evren düşmanlığı bunun en açık kanıtıdır.
Bu nedenle 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 müdahalelerinden daha sert bir imaj uyandıran ve ordunun karşıymış tavrı takınmasına rağmen 1983 Genel Seçimleri ile Amerika’ya yakınlığıyla bilinen teknokrat Özal’ın başa geçmesiyle perde arkası bulanıklaşan 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi; ne olursa olsun “bölünmeyi önleyici bir ihtilal” niteliği taşımaktadır.
Belki 12 Eylül 1980 “bölünmeyi önlemenin tedbirleri”ni tam olarak ortaya koyamamıştır, ama Sevr’i geçici de olsa önleyen bir müdahale olma sıfatını kazanmıştır.
Ancak 28 Şubat Süreci ile; 1960’lı 70’li yıllarda bir hizipleşme olarak ifade edilebilecek “ordu içi kutuplaşma” bir “satılık paşalar skandalı”na dönüşmüş ve ordu içine yerleştirilen değil, ordu içinden satın alınan isimler üzerinden yürütülen operasyonla, maalesef ordu manipülasyona uğratılarak inşaası hedeflenen siyasi figürün yani AKP’nin zemini hazırlanmıştır. Yani AKP, güya rövanşını aldığını söylediği 28 Şubatın gayrı meşru çocuğu durumundadır.
Dolayısıyla salt MGK Kararları düzeyinde bir müdahale olduğu için post-modern sıfatı ile nitelendirilen “28 Şubat”, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından planlanarak vizyona koyulan klasik bir askeri müdahale değil; “Siyonist cunta”nın, adeta taşeronlaştırdığı “asker içindeki sabataycı cunta” üzerinden yürüttüğü bir “dış operasyon” olmaktadır.
Erbakan’ın D-8 gibi tarihi atılımlarını ve Yeni Bir Dünya hazırlığını baltalamak için itina ile yaratılan “irtica canavarı” üzerinden dezenforme edilen ordunun, istenilen yönde hareket ettirilerek siyasi düzlemin temizlenmesi sonucunda ise operasyon sonuç vermiş ve doğrudan talimatlarla yönlendirilen çoğunluk sahibi, güçlü ve “küresel tefeciler”e hizmette kusur etmeyecek kadar iyi programlanmış olan ‘AKP’ iktidara taşınmıştır.
“Bugünün Türkiyesi”nde “Darbe”yi Özleyen mi Çok, yoksa Özleten mi?
Özet olarak “siyasi tarihin önemli parçalarından biri olan askeri darbeler”in toplumsal ve siyasi ortam üzerindeki etkileri ile yüzleşilip darbelerin eksileri kabul edildiği kadar; konuya aynı özenle, müdahalelerin zaruretleri ile TSK’yı da çevreleyerek Sevr’e yol bulmaya çalışan dezenformasyon odakları açısından da yaklaşılmalı ve sergilenecek olan bu topyekün değerlendirmeyle darbeler üzerinden yaratılan toz bulutunun kimlerin işine yaradığı üzerinde durulmalıdır.
Ayrıca şu nokta da açıklıkla ifade edilebilir ki; bu ülkede darbelere saldırmayı adet haline getirmiş güruhların çoğunun arkasından da güllerle çiçeklerle bezenen demokratik icraatlar falan değil, düpedüz “ihanet” çıkmıştır!
Dolayısıyla kamuoyu önüne “kendini aşmış süsü verilen demokratik artistlerin ve açılımcı züppelerin” dillerine doladıkları “demokrasi ağıtlarına” aklıselim ile yaklaşılması doğru olacaktır.
Darbeleri geride bırakmış Türkiye’nin bugününe bakıldığında ise darbeyi özleyenden çok “özleten” bir siyasi kadronun iş başında olduğu anlaşılacaktır. Yani AKP icraatlarıyla bir darbeyi adeta davet etmekte, hatta zorlamaktadır. Ve bundan mağdur rolüyle siyasi rant devşirme amacındadır.
- AB merkezli bir görüntü çizilip “AB’ye Uyum Süreci” içinde toplanan parsanın “küresel güç odakları”na akıtıldığı bir dış politika çizgisi,
- Bir küresel tefeci olan IMF ve dava arkadaşlarına ciro edilmiş bir iflas ekonomisi…
- DP İktidarı’nın ithalat çılgınlığına bir de özelleştirme çılgınlığını ekleyerek “yağma” mantığını meşrulaştırmaya çalışan bir milli servet tasfiyesi…
- Etnik kartları soğutarak oyun dışı bırakacağına, sürekli ısıtarak sabotaj malzemesi haline getiren ve açılımlar süreciyle ülkenin birlik ve dirliğini tehdit eden ahmakça bir parçalama stratejisi,
- AB’ye Uyum tezgâhı üzerinden başta “terör” olmak üzere birçok stratejik noktada pasifize edilen Anayasal Düzlem’i köklü bir değişime uğratabilmek adına var gücüyle çalışan köstebeklerden oluşan bir siyasi hıyanet felsefesi,
- MGK’nın sivilleştirilmesi gibi başlangıç hamlelerinin akabinde YAŞ Kararları’nın yargıya açılması gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tamamen saf dışı bırakacak talimatları AB Masalı üzerinden uygulamaya koyan bir ruh sefaleti,
- Ve tamamen duygusal etkili bonuslar vasıtasıyla ehlileştirilen medya üzerinde yürütülen çürütme operasyonunu YÖK ve RTÜK gibi önemli kurumlar ile sürdürerek kendilerine bağışlanan koltuğun hakkını vermeye çalışan bir sözde “baş”bakan resmi…!?
Dolayısıyla bu noktada “Acaba darbeyi özleyen mi çok, yoksa zorla özleten ve davet eden mi?” diye sormak fazla yadırganmamalıdır.
Yoksa birileri ülkenizin, ekmeğini yediğiniz zeminin temellerine dinamit yerleştirirken, mevcut yıkıma göz yumarak, hatta alkış tutarak düşülecek bir alçaklığa “demokrasi kahramanı” kılıfı geçirmek, sadece kendimizi aldatmaktır.
2004’lerde Ukrayna’da ve Kafkasya’da, Siyonist spekülatör SOROS Yahudisinin üç-beş kamyon asker, üç-beş kamyon adamla gerçekleştirip yönetimi ele geçirdiği müdahaleleri “Turuncu Devrim, Mavi Devrim” diye alkışlayan Sabah’ından Akşam’ına, Zamanın’dan Taraf’ına şu Yahudi kuklası ve AKP yalakası Medya’nın şimdi bizim “asker-sivil el ele yerli ve milli düzen gele” diye yaptığımız çağrıya karşı çıkmaları, onların niyet ve tiyniyetlerini yansıtmaktadır.
Sonuç:
Hayati İhtiyaç Varsa; Müdahale meşrudur:
Gelin şu sorular üzerinde duralım ve lütfen biraz daha kafa yoralım:
SORU: 1
Marazlı medya marifetiyle uzaktan kumandalı canlı robotlar haline getirilen; Gizli ve kirli güçlerin iktidar yapmaya karar verdikleri parti ve adaylardan birisine oy vermeye dolaylı biçimde mecbur ve mahkum edilen halkımızın, hür olmayan iradesiyle ve göstermelik seçim hileleri ve demonkrasi’ye (şeytan rejimine) çevrilen demokratik dalaverelerle oluşturulan “Meclisler”;
a- Millete ve milli menfaatlere rağmen, egemenliğimizi AB’ye devredebiliyorsa…
b- Milli ve değerlerimizi, gençliğimizi ve geleceğimizi tehdit ve tahrip eden kanun ve kararları çıkarıp devreye sokabiliyorsa…
Peki aziz milletimizin bağrından kopan, onun tamamının tabii bir temsilcisi olan ordumuz, gerektiğinde ülkemizin, devletimizin ve milletimizin yararı ve öz çıkarları doğrultusunda, üstelik anayasa ve kanunların kendisine yüklediği görev ve sorumlulukların gereği olarak bir müdahale yaptığında niye kötü ve tu kaka oluyor?
SORU: 2
Bu askeri darbeler, dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerin şeytani hırsına ve hesabına uygun şekilde kışkırtılır ve kullanılırsa;
“Rejimin ve rantiyenin kurtuluş şansı!…”
“Demokrasinin balans ayarı” sayılıyor ve alkışlanıyor da, Milli mecburiyetler ve hayati mazeret ve gayretlerle yapıldığında niye “despotiklik, cunta özentisi, anti demokratiklik” olarak algılanıyor veya kasıtlı olarak böyle sunuluyor?
SORU: 3
- Söz ve fikir özgürlüğü adına sanatçı geçinen, bazısı okuma-yazma bile bilmeyen birtakım soytarılar, her konuda konuşacak ve ortalığı kokuşturacak…
- Düşman çevrelerce övülen ve ödüllendirilen; dinimize ve Türklüğümüze hakaret eden yazar-çizer bozuntuları, aklına ve ağzına geleni savurup sataşacak…
- Kaynağı karmaşık, arkası karanlık biçimde kazandığı, daha doğrusu kotardığı kirli ve şaibeli sermayesinin sayesinde adam sınıfına katıldığını sanan; Holding, Gazete ve TV patronları, çok yüksek perdeden atıp tutacak, fikir diye zihinsel körlük ve kirlilik kusacak…
Ama;
- Ciddi ve çağdaş bir eğitimle ve kendi kendisini geliştirme tekniğiyle özel bir donanım ve duyarlılık sahibi olarak özenle yetiştirilen, birkaç yabancı dil öğrenen…
- Ülke, bölge ve dünya sorunlarını yakından takip eden ve çözüm yolları üretebilen…
- Bilgi, birikim ve becerisiyle batılı ve doğulu meslektaşlarınca gıpta edilen ve pek çok ülkede bizzat ve başarıyla ders ve eğitim veren…
- Olayların perde arkasını, muhtemel sonuçlarını ve gerçek amaçlarını çok iyi sezip, analiz edebilen…
- Şairin dediği gibi; Düşmanı ve hasmı rüyada değil, bizzat cephede çarpışarak, dağda vuruşarak silahın namlusundan gören…
- Hepsinden önemli ve sevindirici olanı; (İstisnalar hariç olmak üzere) gerçek ve yüksek bir vatan aşkı, örnek bir devlet ve Cumhuriyet sevdası, milli değerlere ve manevi dinamiklere bağlılık ve bunları istismardan sakınma duyarlılığı içinde hareket eden kurmaylarımız ve komutanlarımız ise, devamlı susacak, bu kötü ve ürkütücü gidişe sessiz ve seyirci kalacak, beyinsiz ve iradesiz bir robot silah gibi davranacak!…?
Lütfen düşünün; Bu yamuk yaklaşımın, tutarlı ve insaflı bir mantığı var mıdır?
Elbette ve kesinlikle, asker siyasete karışmamalıdır. Basit parti ve iktidar çekişmelerine alet olmamalıdır. Yapay ve yüzeysel sağ-sol, ilerici-gerici sürtüşmelerine bulaşmamalıdır. Milli mesuliyetinin, görev ve yetkilerinin bilincinde ve ülkeye hizmet önceliğinde olan sivil iktidarların emrinde bulunmalıdır…
Ama bu genel kurallar;
Atatürk’ün gençliğe hitabesinde vurguladığı ve uyardığı; “gaflet, dalalet, hatta hıyanet içine düşen ve şahsi makam ve menfaatleri için istilacı ve sinsi amaçlı düşman güçlerle işbirliğine girişen” iktidarlar ve etkili güç odakları için, herhalde geçerli sayılmayacaktır.
Çünkü böyle durumlarda onlar sadece bir asker değil, aynı zamanda ve ondan da öte; şuurlu ve sorumlu bir vatan evladıdır, aziz milletimizin asil bir parçasıdır.
AKP iktidarı eliyle, Güneydoğumuzu Kürdistan gösteren haritalar, Okullarda ders kitabı olarak dağıtılırken susulacaksa, iş işten geçtikten sonra konuşmanın da hiçbir yararı olmayacaktır!

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Bazılarımızın durumu şuna benzemektedir: “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” Hakke’l-Yakin iman; şartsız sadakati…
ANLAYANA SİVRİ SİNEK SAZ, ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ..
HÜNER; HAKK’A KUL OLMAKMIŞ!.. Bu hayat ki, imtihandır Dünya fani, bir cihandır İki kapılı…
Batılı ülkeler dahi ABD’nin hukuksuz savaşlarına mesafe koyarken, Türkiye’nin NATO karargâhlarıyla "koçbaşı" yapılmak istenmesi ve…
Mustafa Kemal'in “Ey Türk Gençliği! İstiklal (her bakımdan tam bağımsızlık) ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali…
Makale; olaylar ve kavramlar arasında örüntü kurarak tam bir bilimsel yöntemle ve yenikikçi bir bakış…
1) Baltık’tan Akdeniz’e uzanan ve esas olarak Rusya’yı hedef alan ama daha geniş çerçevede Asya’ya…
Şüphesiz her insana sa’yü gayretinden ve kendi emeğinden başkası verilecek değildir. (Herkes ancak hak ettiğine…
Şu an Siyonizm o kadar pervasız hale geldi ki; yine kendi kurduğu kurllara dayalı sistemi…
Varlık Tezgahı ve Kendi Kaderini Dokuyan İnsan… "İpini kuvvetle eğirdikten (ve ördükten) sonra (tekrar dönüp) sökerek çözen (kadın) gibi olmayın!" (Nahl,…