YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
698064b837978
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 4
Bugün : 13796
Dün : 57744
Bu ay : 71540
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48774853
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 AKP, BİR “GÜNCEL YANILGIDIR”!

Prof. Dr. Necmettin Erbakan

 

Bir zamanlar mason Süleyman Demirel’in sıkça kullandığı “Dün dündür, bugün bugündür” şeklindeki; şahsi ve siyasi çıkarlar doğrultusunda sık sık ağız değiştirme, bukalemun gibi renkten renge girme kimliksizliğine ve kemiksizliğine bugünlerde; AKP iktidarına, Erdoğan ve arkasındaki odaklara yaranmak için, yandaş yazarlar ve yalaka yorumcular tarafından “zamanın ruhu” kılıfı geçirilmiştir. Dış güçlerin kiralık terörist başı Abdullah Öcalan bile, Diyarbakır’da okunan Nevroz mektubunda, değişim jelatinli dengesizliğini “zamanın ruhu” yani “yeni şartların dayattığı pozisyonu” olarak ifade etmiştir. Kısaca, Siyonist merkezlerin verdiği role göre çok farklı ve aykırı tavırlar takınmanın, hiçbir imani, insani ve milli prensibe bağlı kalmamanın adına, artık “zamanın ruhu” denilmekte, böylece dönekliğin onuru(!) ve köçekliğin gururu (!) kurtarılmak istenmektedir.

 

İslam coğrafyasının tam ortasına, Ortadoğu’nun kilit noktasına bir çıbanbaşı olarak yerleştirilen İsrail’in, ülkemiz ve bölgemiz için en büyük ve birinci tehdit olduğu gerçeğini bilmeyen bir cehaletle, hatta bu gerçeği gizleme niyetli koyu bir gafletle; “İsrail’in Türkiye’den özür dilemesini”büyük bir zafer gibi gösterenler, maalesef Arz-ı Mev’ud (Büyük İsrail) hedefine ve Türkiye’nin AKP+PKK ittifakı ile bölünmesine hizmet etmektedir. AKP iktidarının da, yandaş medyanın da, sadece halkın havasını almak, gaflet ve hıyanet girişimlerine keramet uydurmak üzere şişirdikleri balonlar yakında patlayacaktır.

 

Özrün Perde Arkası!

 

“Oysa Ankara’nın, İsrail üzerinden topladığı diplomatik salkımların son tanelerini yediği anlaşılmaktadır” ve artık oyun sona yaklaşmaktadır. (Özürden hemen sonra Başbakan Erdoğan Gazze’ye gideceğini açıklamış, İsrail ise en yetkili ağzından, “hiç sorun değil” diye karşılamıştır) İsrail özrüne gururlanmak, dünyanın şaşkın bakışları altında tebriklerle avunmak, içeriye de politik pazarlamasını yapmak, geçici avantajlardır. ABD Başkanı’nın İsrail’den ayrılırken tüm “Ortadoğu’ya seyrettirerek” dilettiği özür tuzağını ve Türkiye-İsrail’in barıştırılmasını “sürpriz” sayanlara bakarak ABD’nin ne yaptığını anlamak mümkün olamayacağına göre, başka yerleri kolaçan etmemiz kaçınılmazdır.

 

Hürriyet gazetesi, 21 Mart 2013, “Libya gibi Suriye’de de göreve hazırız” başlığının altındaki haberde şu satırları sıralamıştı:

 

“NATO Avrupa Kuvvetler Komutanı Oramiral James Stavridis, bazı NATO ülkelerinin Suriye’de üçüncü yılına giren savaşı sona erdirmek için muhalefete yardımı da içeren bir askeri plan hazırlığı yaptığını söyledi. Stavridis, önceki gün ABD Senatosu Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yaptığı konuşmada, acil durum planı kapsamında uçuşa yasak bölge ilan edilmesi, silahlı muhaliflere askeri yardım ve silah ambargosu seçeneklerinin de değerlendirdiğini belirtti.”

 

Aynı haberde ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Mike Rogers’ın sözleri de vardı; “Rejimin kimyasal silah kullanma niyetini bildiğimiz halde bir şey yapmazsak bu ulusal güvenilirliğimize leke sürer. Harekete geçme zamanı geldi. Beklememeliyiz”.

 

Başkan Obama’nın İsrail gezisinin dişe dokunur tek anlamının; Tel Aviv-Ankara uzlaşısı olduğunu zannedenler, kısa süre sonra bunun bir “kuşatma” planı olduğunu anlayacaktır. Böylece, “ölü deniz yazıtları” müzesinin çıkışında fısıldaşan Netahyahu ve Obama’nın sırrı da çözülmüş olacaktır. Ziyaret sırasında Obama ve Kerry, Suriye’nin etrafındaki “her şey” ile “temas” kurmuşlardı. İsrail, Türkiye, Irak, Barzani, Ürdün, Filistin ve hatta AKP üzerinden Hamas’la bile irtibat sağlanmıştı! Şimon Peres’in (25/03/2013) Hürriyet’e verdiği röportaj hassas gözlerle okunursa, barış anlaşmasının bir boyutunun da Hamas füzelerinin durdurulması (!) olduğunu çıkarmak kolaydı.

 

Keza, düne kadar Bağdat’a ses etmeyen ABD’nin, Bakan Kerry tarafından Maliki’yi hem de yüzüne karşı sert fırçaladığını “Irak hava sahası üzerinden İran uçaklarının Suriye’ye silah taşıması sorunlu. Irak’ın, İran’dan Suriye’ye giden yardımlara göz yumması bizi çok şaşırttı” sözleri ortaya koymaktaydı. Elbette ABD’nin şaşırdığı falan yoktu. Tam tersine Maliki’ye “adamı şaşırtırım” diyordu. Bağdat bu fırçayı yerken Kuzey Irak yönetiminin Başbakanı Türkiye’ye “stratejik ortaklık” teklif etmek üzere Ankara’daydı! (Tıpkı İsrail öncesi Ankara’ya gelen Ürdün Kralı gibi!)

 

Özür senaryosuyla Ortadoğu’ya ve dünyaya şu mesaj ulaştırılmıştı: İsrail ve Türkiye, sadece Suriye’yi değil bölgede herhangi bir ülkeyi “kuzeyden ve güneyden” preslediğinde pek az başkent ayakta kalır. Bütün bölge ülkeleri ayağını denk almalıdır, AKP Türkiye’si İsrail’in tabii ortağıdır!

 

Bu sıra bütün dikkatler, Suriye’nin Batı, yani Doğu Akdeniz kanadına yoğunlaşmasıdır!

 

Şubat ayı sonunda Aksaz Deniz Üssü’nün misafirleri önemliydi! Daimi NATO Deniz Grubu NATO savaş gemileri (SNMG) Doğu Akdeniz’e gelmiş ve Türkiye’nin SAT gibi özel birimlerinin de bulunduğu Aksaz Deniz Üssü’nü ziyaret etmişlerdi. Daha sonra da USS Dwight D. Eisenhower ve destek gemilerinden oluşan bir grup savaş gemisine katılmak üzere harekete geçmişti.. Ki “SNMGI”, yüksek kalibreli bir NATO kuvvetiydi. Artık ABD, Şam’ı vurmanın yollarını döşemekteydi… Libya benzeri Esad’ı çökertecek ölçüde kombine bir hava vuruşu gerçekleşecekti.

 

Eğer bu savaş haritası üzerinden bakmayı sürdürürsek, İsrail özrü ile Türkiye’deki barış sürecinin çakışmasının stratejik değil ama taktik bir zamanlaması olduğunu söyleyenler haklıydı. PKK’nın cephe gerisine gönderilmesini, “el boşaltma, kavgada ellerin tutulmaması” şeklinde okunmalıydı.. Örgütün sınır dışına çekilmesi, komutanların konsantrasyonunu Suriye kaydırmasını sağlayacaktı. (Sonrası için de bir notum var: Komutanların elinin bir süre daha boş bırakılması hesaplanmıştı. Çünkü TSK yumruğu için Suriye küçük kalırdı ve PKK sırf bunun için ilgili güçler tarafından çekilmeye zorlanmazdı) (yoksa sırada İran mı vardı)

 

  1. [1]

 

Yalakalığın “yalama”lığı ve Hasan Celal Güzel’in yaldızlı yalanları!

 

Süleyman Demirel’in eski bürokratlarından, Turgut Özal’ın prens takımından ve şimdi koyu AKP yalakalarından olan… Ama hayatı boyunca koyu Milli Görüş karşıtlığı ve Erbakan gıcıklığıyla tanınan Hasan Celal Güzel, Recep T. Erdoğan’a yaranmak için, kargaların bile güleceği yalan ve palavraları, üstelik bir politika duayeni havasıyla sıralamakta ve herkesi aldatacağını sanmaktaydı.  26.03.2013tarihli Sabah gazetesinde “Görüşme sürecinin ardındaki gerçek” başlığı ile bakınız neler anlatmaktaydı:

 

“Başbakan Erdoğan’ın, terör örgütü ve terörle mücadele konusunda son dönemde yaptıkları ve ifadeleri kamuoyuna çelişkili gelebilir. Gerçekten de evvelâ, yol kesen teröristlerle kucaklaşıp öpüşen BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmak istemesi; hatta bu konuda Meclis’te hazırlıkları başlatması; teröristbaşının idamından söz etmesi ve ‘Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimizin sorunları vardır’ demesi, bundan kısa bir süre sonra da teröristbaşı muhatap alınarak görüşmelerin başlatılmasını ve BDP’li milletvekillerinin İmralı’ya götürülmesinin kamuoyu tarafından kısa sürede hazmedilmesini beklemek doğru değildir.

 

Son bir buçuk yıllık süreçte, istihbarat ve bilgi eksikliği yüzünden kamuoyunun şu gerçeklerin farkında olmadığı anlaşılacaktır:

 

1. 2011 Eylül ayından başlayarak son iki aya gelinceye kadar terörle, daha önce görülmemiş ölçüde etkin bir mücadele gerçekleştirilmiştir. Bu mücadelede alan hâkimiyetine ilâve olarak özel şekilde eğitilmiş timlerin aktif hareketliliğinin çok büyük tesiri olmuştur.

 

2. Bu etkin mücadele neticesinde, Türkiye içinde ve dışında bulunan PKK’lı terörist sayısının yüzde 90’ından fazlası etkisiz hale getirilmiş; KCK terör teşkilâtlanması tümüyle çökertilmiş ve ırkçı-bölücü teröristlerin özellikle Güneydoğu’daki psikolojik harekâtı da büyük ölçüde durdurulmuştur.

 

3. Devletler arasında kurulan ilişkiler ve iç kaynakların kurutulmasıyla, PKK Terör ve Mafya Örgütü’nün finans kaynaklarına büyük ölçüde darbe vurulmuştur.

 

4. Sonuç olarak, terörist sayısı yüzlerle ifade edilebilecek kadar azaltılmış ve teröristlerin tamamen imhası noktasına gelinmiştir. Eğer iki ay daha terörle mücadele aynı yöntem ve kararlılıkla sürdürülmüş olsaydı, terör örgütü kendiliğinden çözülecek ve silahlarını bırakıp teslim olmak zorunda kalacaktı.

 

Her türlü istihbaratın kendisine ulaştırıldığı Başbakan Erdoğan’ın bu gerçeği bilmemesi mümkün değildir. Diğer taraftan, teröristbaşının muhatap alınarak görüşme yapılmasının ve sızdırılan tutanaklarda görüldüğü gibi birtakım zırvaların açığa çıkmasının, Başbakan Erdoğan’ı ve AK Parti’yi yıpratacağının bilinmemesi de mümkün değildir. O halde Başbakan Erdoğan neden böyle bir riski göze almış ve iki ay daha sabrederek örgütün sona erdirilmesini beklememiştir? Bu sorunun cevabı, doğru ve yanlış taraflarıyla son aylarda yaşanan terör bilmecesinin sırrıdır. Şöyle ki, Başbakan Erdoğan, Türkiye’de ve özellikle Güneydoğu bölgesinde bulunan ve zorla da olsa PKK destekçisi haline getirilen 1.5 milyon Kürt kardeşimizin yenilmişlik ve ezilmişlik duygusuna kapılmasını istememiştir. Ayrıca, bu ‘barışçı çözüm’ olarak adlandırılan hareket, PKK’yı desteklemeyen bir Kürt kitlesi bakımından da sempati uyandırmıştır”

 

Neymiş efendim:

 

Son bir yıl içinde, AKP’nin yürüttüğü kararlı ve etkili PKK mücadelesinde, Türkiye’deki teröristlerin %90’ı imha edilmiş miş… Şu anda en az 1500 silahlı militanın sınır dışına çıkacağı konuşulduğu için, Hasan Celal Güzel’e göre 15.000 (on beş bin) PKK’lı teröristin %90’ı yani 13.500’ü etkisiz hale getirilmiş miş… Geri kalanın ve %10’u oluşturan 1500 anarşisti de AKP yok edebilirmiş… Ama Sn. Erdoğan Kürtleri daha fazla rencide etmemek ve gururlarını ezmemek için bundan vazgeçmiş miş…

 

Şimdi yalakalığın, yalancılığın ve yağcılığın AKP yandaşlarında hangi boyutlara ulaştığını, bu satırlardan bile hala anlamayanlar ise, ya akil-baliğ değildir veya bakar kör cinsindendir.

 

“Zamanın ruhu”nu, yani duruma ve dayatmalara göre tavır almak lüzumunu savunan Ertuğrul Özkök’ün ifşaatıyla şu anda yaşayanların tamamı koyu AKP yandaşı ve darbe karşıtı olan meşhur yazarların, eski tavırları:

 

Yaşar Kemal: Darbeci askerle birlikte olursak ileri millet oluruz!

 

“Bizim milletimiz güçlü millet, yapıcı millet. Her hareketinde bunu gördük. Temel devrimlere yönelirsek, aydın olarak, asker olarak onun istekleriyle birlikte olursak, çok az, ama çok az bir zamanda ileri bir millet olmamak için hiçbir sebep yoktur. Bunu böylece bilip şimdiden kolları sıvamalıyız.” (27 Mayıs sonrası 11 Eylül 1960 / Cumhuriyet)

 

Abdi İpekçi: Sabrettik, şimdi hepimiz darbecilerle kucaklaştık ve sevinçten ağlıyoruz!

 

“Bugün gelecekti, yakınlaşmıştı. Biliyorduk ve inanıyorduk. Bu bir ay, yıllardır artan baskının patlama kıvamına geldiği günlerdi. Ve nihayet bu bir ayın sona erdiği gecenin sabahı, beklediğimiz ve inandığımız rüya gibi güzel günün geldiğini gördük, yaşadık. Matbaada herkes kucaklaşmaya başladı… Ve biraz sonra gelen askeri bir kamyon diğer meslektaşlarımızla birlikte bizi orduevine götürecek, orada Türk Ordusu’nun en şanlı, en büyük, en medeni, en cesur, en insani başarısını resmen duyacaktık. Sabrettik, şimdi sevinçten ağlıyoruz.” (27 Mayıs’tan 3 gün sonra / 30 Mayıs 1960 / Milliyet)

 

Uğur Mumcu: Atatürkçü meclis, bugünkü partilerin bulunmadığı meclis oluşumudur!

 

“Bugüne kadar cici demokrasinin karasevdalıları ne savunmuşlarsa, bugünden sonra da aynı ilkeleri savunsunlar. Desinler ki, biz silahların gölgesinde yaşayamayız. Desinler ki tepeden inme devrimcilere karşıyız. Erkeklerse ordunun bildirisine karşı çıksınlar. Evet, Halk Partililerin, Adalet Partililerin, Güven Partililerin, Demokratik Partililerin, hepsinin bir daha geri dönmemek üzere Türk siyasal hayatından atılmalarını istiyoruz. Atatürkçü Meclis, bugünkü partilerin bulunmadığı Meclis’tir. Açıkça söylüyoruz: Ordu’yu böyle bir bildiri yayınlamaya zorlayan siyasal koşulları, bugünkü siyasal partiler yaratmışlardır. Bu düzenin sorumluları mutlaka yargılanmalıdır.” (12 Mart Muhtırasından 5 gün sonra – 17 Mart 1971- Devrim)

 

Çetin Altan: Yaşasın Türk milleti, yaşasın Türk ordusu!

 

“Bugün Türk vatanperverleri bu muazzam ve şanlı günün sevinci ve heyecanı içindedir. Çürümüş, süfli politika tiplerinin şahsi ihtiraslarla Türkiye’yi en tehlikeli badirelere, kardeş kavgalarına sürüklemek üzere olduğu bir sırada, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin medeni bir şekilde devlet idaresine el koymaları ve memleketi karanlık bir akıbetten kurtarmaları, tarihimizin büyüklüğüne yakışan umutlu bir hareket olarak, Milletimize hür ve İnsan Haklarına uygun yeni ufuklar açmaktadır. Yaşasın Türk Milleti; Yaşasın Türk Ordusu.” (27 Mayıs Darbesinin yapıldığı gün – Milliyet)

 

Çetin Altan: Bizdeki politikacı haysiyetsiz, kafasız, bir cehennem zebanisi olmuştur!

 

“İnsanı insan yapan erdemlilikler vardır; haysiyet, vakar, tutarlılık, dürüstlük, seviye, mantık ve kültür, beyin ve yürek sahibi olmak gibi… Bir ademoğlundan bunların tümünü birden çıkarsanız, geriye bizdeki politikacı tipi kalır… Haysiyetsiz, mantıksız, kültürü az, kafasız ve yüreksiz bir rastlanmadık cehennem zebanisidir bizdeki politikacı tipi.” (12 Mart Muhtırasından 2 gün sonra. 14 Mart 1971 – Akşam)

 

Mehmet Ali Birand: Askerin bu tavrı demokrasi ile bağdaşır bir tavırdır!

 

“Olanlar oldu… Siyasilerimiz yine boşluk yarattılar ve normal koşullarda Meclis’te görülmesi gereken bir hesap, MGK’da görüldü. Asker, siyasi yaşamımızda balans ayarını veya ince ayarı tamamladı. Kendi düşen ağlamaz. Bundan böyle kimsenin şikâyete hakkı yok. Askerin bu tutumunun demokrasi ile bağdaşmadığını da söylemeyin… Oktay Ekşi’nin dün yazdığı gibi, ‘Eğer siz beceremezseniz, yerinize başkaları yapıverir…’ Türkiye için artık yepyeni bir dönem başlıyor. Yeni bir demokrasi tarifi, yeni bir hükümet ediş şekli, yeni bir dengeler dönemi… Buna ‘Türk usulü demokrasi’ demek gerekir. Durumu gerçekçi şekilde değerlendirirsek belki bu yeni dönemi uzatabiliriz. Yok, 12 Eylül öncesindeki gibi ‘Mektup bana değil, karşımdakine yollandı’ kargaşasına düşülürse, bu iş kısa sürede karakolda biter… Şimdi bir hesap yapma dönemi başlıyor… İşin gerçeğine bakacak olursak, hepimizin bir ince ayara ihtiyacımız var.” (28 Şubat kararlarından 3 gün sonra – 3 Mart 1997)

 

Sn. Recep T. Erdoğan akıl hocalarından ve açılım uzmanlarından Hasan Cemal’in Milliyetten kovdurulmasını (daha doğrusu danışıklı dövüş gereği Gazeteler üstü bir konuma taşınmasını) sindiremeyen, yani yalakalığın tam karşılığını alamayışlarına içerleyen bazı pohpohçular ise şimdi şöyle yakınmaktaydı:

 

Başbakan çıkmaz bir sokakta yürüdüğünü görmüyor mu?”

 

Başbakan, bir zamanlar kendisini hor gören hakaret eden, “konuşmaların ve Yahudi düşmanlığınla bizi utandırıyorsun” diyen; ülkenin hızla bir bataklığa ve uçuruma sürüklendiğini iddia edip; “Kendini ülke adına sorumlu hisseden her birey için durum 18 Mayıs 1919 kadar kötü” diyen ve yeni bir Kurtuluş Savaşı Ruhuna ihtiyacımız olduğunu söyleyen; kendisini ve (Recep Erdoğan Beyi) “Yahudi düşmanı/Antisemitist” olarak tanımlayıp lânet edenleri bugün maddi imkânlar içinde yüzdürüyor… Onları gezilerinde çanta gibi yanında taşıyor… TV programlarına konuk oluyor… Çalıştığı gazetelerde en yüksek maaşları alabilmeleri için bizzat patronlara talimatlar veriyor…

 

Ama… Aynı Başbakan; En zor zamanlarında yanında olan; okuduğu şiir nedeniyle yargılandığında kendisini savunduğu için “suç olan fiili övmek ve korumaktan” savcılık soruşturmasına uğrayan ve yine kendisini koruduğu için kökten laikçi cumhuriyetçi eski merkez medyanın hedefi yapılan eski dostlarını ise birkaç küçük ve masum eleştiri yaptılar diye çalıştığı gazetelerden kovduruyor… Yani; en zor günlerinde yanında yer alan ve fakat samimiyetle yaptığı bir eleştiri yüzünden eski bir dostunu acımasızca işsiz, aşsız bırakan Başbakan Dün kendisine hakaretin en pespayesini yapan ancak bugün düzdükleri övgülerle gözüne girenleri ise bolluk içinde yüzdürüyor… Goethe’nin bir sözüyle bağlayayım: “Nankörlük, zayıf insanların ahlakıdır. Kudretli insanlar içinde asla nankör olanına rastlamadım”… Ausonius da, “Tabiat nankör adamdan daha kötü bir şey doğurmamıştır” demişti. Benim dostlarım da beni uyarırken haklıymışlar…

 

2004 yılında “Türkiyelilik” diyen Başbakan bugün: Tek ülke, tek devlet, tek millet, tek dil” diyor… 2004 yılında ve “Kürt sorunu vardır”diyen Başbakan bugün; “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimizin sorunu vardır” diye eskiden söylediklerini tavzih ediyor… Yani; 2004′te işinden ve aşından ettiği meslektaşımızın o gün söylediklerini tekrarlıyor… 

 

Bugün de, bir zamanlar Başbakan’ı savunduğu için yakın çevrenin ve bizzat Başbakan’ın “ağabey” diye hitap ettiği bir ustamız kovuldu çalıştığı gazeteden… Niçin?.. Başbakan’ın şahsını değil ama tavrını eleştirdiği için… Birileri, akıl ve vicdan sahibi birileri Başbakan’a gittiği yolun çıkmaz sokakla nihayete ereceğini mutlaka söylemeli… Başbakan da bilmeli ki; dün zor zamanda kendisini dostluk amacı ve uyarmak için eleştirenler bütün uyarılarında haklı ve samimiydiler… Ama… Dün kendisi için ahlâk sahibi hiçbir kimsenin hatta hiçbir muhalifin bile ağzına/kalemine almayacağı aşağılık suçlamalarla saldırıp sonra da koltuk altına girenler riyakâr menfaatperestlerdir…”[2]

 

Bir zamanlar Sn. Erdoğan’ı ve atılımlarını göklere çıkaran Hüsnü Mahalli bile, acı acı dert yanmaktaydı:

 

Bu coğrafyada her şey birbirine bağlı, gelişmeler çok hızlı ve karmaşıktır.

 

Geçen hafta Suriye Ulusal Koalisyonu İstanbul’da toplandı ve kimsenin tanımadığı Amerikan vatandaşı ve Kürt kökenli Gassan Hito’yu, geçici hükümetin başkanlığına seçti. 72 kişilik yönetim kurulunun 37 üyesinden bazıları toplantıya katılmadı, diğerleri de oy kullanmadı ya da karşı oy kullandı. Hito’yu ilk kutlayan Dışişleri Bakanı Davutoğlu oldu. Özür meselesi gündeme gelince, Suriye konusu kısa süreliğine unutuldu.

 

Suriye Muhalefeti şaşkındır!

 

Oysa İsrail özür dilemiş ama Netanyahu ve Peres’in açıklamaları, Türkiye ve bölgede yeni tartışmalar başlatmıştı. Çünkü Netanyahu  “Suriye’deki durumdan dolayı özür diledim” demişti. Bu demeçten kısa süre sonra, seçilmesinde Türkiye’nin doğrudan rol oynadığı Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Muaz El-Hatib istifa etmiş. (ama yoğun baskılar üzerine görevine devam etmişti) Türk medyası her nedense istifa gerekçesinin en önemli bölümünü atladı: “Bize yardım eden bölgesel ve uluslararası güçlerin her biri, bizi kendi tarafına çekmeye çalıştı. Onlar itaat edecek Suriyeli muhalif istiyorlar.” Bu açıklama her şeyi anlatıyordu. Çünkü kimse Suriyeli muhaliflere Suriye halkının iyiliği için yardım etmiyordu. Herkes muhalifleri kendi hesabı doğrultusunda kullanmaya çalışıyordu. Durum böyle olunca, El-Hatib bu işten sıkılmış, hatta nefret etmiş. Netanyahu’nun Erdoğan’ı araması, bunu Suriye olaylarına bağlaması El-Hatib’i daha da endişelendirmişti. Belki de bu nedenle ‘Özgür Suriye Ordusu’ Hito’yu kabul etmeyeceklerini açıklayacaktı. Kaideci gruplar da Hito’yu tanımayacaklarını vurgulamış. (Ama sonra geri adım atılmıştı) Haberlere bakılırsa, Hito’nun seçilmesi ve El-Hatib’in istifasına bağlı olarak farklı gruplar arasında çatışmalar çıkmıştı. Hatta belki de ‘ÖSO komutanı Riyad El-Assad’a yönelik saldırı da bu çerçevede yaşanmıştı.

 

Lübnan’da iç savaş çıkarılmaya çalışılmaktadır!

 

Suriye’de bu denli hızlı ve karmaşık süreçler yaşanırken Lübnan’da hükümet aniden istifa kararı almıştı. Hem de Netanyahu’nun Erdoğan’ı aramasından bir gün sonraydı. Lübnan her olasılığa açık bir ülke olarak gergin günler yaşıyordu. Çünkü hükümette Hizbullah vardı ve Lübnan Suriye konusunda Batı’nın planında yer almıyordu. Haberlere bakılırsa Katar, Suudi Arabistan ve ABD Lübnan’da iç savaş çıkarmaya çalışıyordu. Hizbullah’ı hedef alacak böyle bir savaş doğal olarak Suriye’yi kuşatmaya ve İran’ı zayıflatmaya yönelik bir adımdı. Yani 2006’da Lübnan’a saldırarak Hizbullah’tan kurtulmak isteyen ve bunu başaramayan İsrail, şimdi büyük dost Obama’nın yardımıyla bu görevi Arap ülkelerine ısmarlamıştı. Türkiye ise Suriye ve Lübnan’la ilgili tüm süreçlerle yakından alakalıydı. Netanyahu’nun “Suriye’den dolayı Erdoğan’ı aradım” diye konuşması oldukça anlamlıydı. Ayrıca ABD güdümündeki Suudi Arabistan ve Katar, Türkiye’nin en önemli bölgesel müttefikler konumundaydı.

 

Öcalan, Büyük Kürdistan’ın Liderliğine hazırlanmaktadır!

 

New York Times gazetesinin haberi her şeyi açıklamaktaydı. Böylesi karmaşık ilişkilerin yaşandığı bu coğrafyada Kürt sorununun yalnızca Öcalan’ın bir çağrısıyla sonlanacağını düşünenler yakında yanıldıklarını anlayacaktı. Öcalan’ın Suriye, Irak, İran vurgusu bir tesadüf sanılmamalıydı. Sürecin olumlu aşamaları ve İmralı dışına çıkması halinde Abdullah Öcalan Büyük Kürdistan’ın lideri olmaya hazırlanmaktaydı. Bundan herkesten önce Barzani hoşlanmayacaktır. Barzani’nin Türkiye ile yoğun ilişki içinde olmasının bir diğer nedeni de buna bağlıdır. Sonuçta onun hayalinde Büyük Kürdistan vardır.[3]

 

Ortadoğu iyice karışmaktaydı!

 

Ortadoğu falcılığının kehanet üstadı Hristiyan Mike Feghali’nin şöhreti Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin 2005 yılında öldürüleceği iddiasının tutmasından geliyordu! Bir başka medyum Michel Hayek, Suriye lideri Esad’ın 2012 veya 2013 yılı içinde devrileceğine-üstelik TV ekranlarında-kalıbını basıyordu. Lübnan’ın tanınmış medyumlardan biri de Maguy Ferah oluyordu. Ülke basınına yansıdığı kadarıyla, Esad’ın hâlâ direnmesinden ümitsizliğe kapılan bir grup zengin Suriyeli özel bir seans düzenliyordu. Maguy da bu varlıklı Suriyelilerin gönlünü, “Esad altı ay içinde gidecek” diyerek ‘ferahlatıyordu. Haberin tarihinden hareket edersek, kehanetlerin Temmuz, hadi bilemediniz Ağustos 2013 başına kadar gerçekleşmesi bekleniyordu. Ve tabi bu medyumların MOSSAD bağlantılarını ve önceden planlanan haberleri yaydığını da hatırlatmamız gerekiyordu.

 

Suni gündemler nedeniyle birkaç ay önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun Washington ziyareti dikkatlerden kaçıyordu. Sn. Sinirlioğlu ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns, Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Phil Gordon, Yakın Doğu İşleri Müsteşar Yardımcısı Beth Jones ve Enerji İşleri Özel Temsilcisi Carlos Pascual ile görüşüyordu. Hatta bir ara Bakan H. Clinton’un “Hı” demek için odaya geldiği bile söyleniyordu. Sinirlioğlu bu görüşmeler esnasında ABD’nin Suriye konusunda daha net bir duruş sergilemesini isteyince –“Obama hükümetinden uzmanlar”– kendisine Esad’ın ne zaman gideceğine ilişkin bir tarih verdiği konuşuluyordu. Evet aynen Lübnanlı medyumların verdiği tarihle örtüşüyordu. Yani altı ay sonraya denk geliyordu. Demek elimizde biri “gaipten” biri de Washington’dan olmak üzere Esad’ın gidiş tarihini gösteren iki takvim bulunuyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, bazıları bahsedilen zaman dilimine ilişkin daha önemli tehlikeli gelişmeler bekliyordu.

 

Arap Baharı süreci ve ABD’nin bölgeden çekilişi nedeniyle iyice kabaran ve Türkiye’nin güneyini boydan boya kucaklayan bir kuşak vardı, İran-Irak-K.Irak ve Suriye hattı her biri ayrı duran ama aslında çürümüş bir ağacı ayakta tutan derin köklere bağlı sorunlar üretiyordu. Bu sorunlar, belirtilen zamanlamayla Türkiye’yi içine çekmeye müsait bir kara delik oluşturuyordu” diyen Nedret Ersanel çok ilginç gelişmelere dikkat çekiyordu:

 

Eğer 2013 Temmuz-Ağustos aylarını dalganın kırılma noktası sayarsak, 14 Haziran 2013’te gerçekleşecek İran başkanlık seçimleri oldukça önem kazanıyordu. Bir yandan ABD, İngiltere, İsrail ve kimi körfez ülkeleri seçim gerilimini körüklemeye hazırlanıyordu. Hamaney’in sağlık durumu politik istikrarı tehdit ediyordu. Öte yandan, Ahmedinejad bir daha seçilemeyeceği gibi, sistem bir müttefikini ikame etme ihtimalini zayıflatıyordu. Irak’ta ise Bağdat-Erbil dansı her an risk üretiyor ve Ankara’nın dengesini bozuyordu. Enerji, terör örgütü, Türkmenler, Musul-Kerkük kalemleri tam bu coğrafyada Ankara’nın tüylerini ürpertiyor ve olağanüstü bir durumda olağanüstü bir tavır geliştirmesini mümkün ve mecbur kılıyordu!

 

(Maliki ve Esad konusunda ABD’nin basit bir paralel bakışı var; Suriye’ye karşı ABD’nin ağır çekim davranmasının da, Maliki’ye karşı fazla diş göstermemesinin de arkasında “radikal Sünni akımlar”dan duyduğu kaygı yatıyordu. Bölgeden çekiliyor olması ve askeri temasdan sakınması, sanki Türkiye’yi cepheye itekliyor algısı yaratıyordu!)

 

Türkiye’de ise Kürt açılımının ikinci denemesi yürüyordu. 2014 “seçimler” yılı olduğundan, yaz aylarında projenin başarısı konusunda somut işaretlerin gelmesi gerekiyordu. İsrail’de ise 22 Ocak seçimlerini yine Netahyahu kazanıyordu. Eğer, “altı aylık sürecin ilk günü hangisidir” dense, benim aklıma bu tarih geliyordu. Türk Müsteşarı Sinirlioğlu ABD Dışişleri’nde bir kapıdan çıkıp diğerine girerken, “alçak koltuk” namıyla maruf İsrailli muhatabı diğer kapıdan çıkıp Sinirlioğlu’nun ayrıldığı kapıya giriyordu.. Yani Onlar da orada bulunuyordu! Amerikan Dışişleri, “Türklerle ne zaman görüşsek İsrail, İsraillilerle ne zaman görüşsek Türkiye gündeme geliyor” diyerek renk vermiyor. Ama Danny Ayalon’un “mektupla veya telefonla özür önerisi” ta o günlerde pişiriliyordu!? Bu arada, Rusya’nın neredeyse tüm dünyadaki filolarından parçaları bir araya getirerek hem Akdeniz’de hem Karadeniz’de gerçekleştirdiği tatbikat tarihi mesajlar içeriyordu. Rusya Kurmaylarının: Sn. Recep T. Erdoğan’ın “Binlerce, on binlerce kilometre öteden gelip Irak’a girenler haklı oluyorsa, biz 910 kilometre sınırımız olan Suriye’de eli bağlı, tribünde seyirci olamayız. Gereği neyse yapmamız lazım ve yaparız.” Bu lafları niye ve kime söyleniyordu?..[4]

 

Velhasıl bölgemiz iyice karışıyor ve tarihi hesaplaşma giderek yaklaşıyordu!

 

Yalanın en tehlikelisi, doğrularla karıştırılmış olanıydı!

 

PKK denilen hain terör, 1990’ların başında sivriliyor, baskınlar ve pusular bu dönem artıyordu. PKK’yı içeride aradığımız için net bir sonuç elde edemiyorduk! Oysa aynı yıllarda Amerika, Irak’a havadan bomba yağdırıp Saddam’a ilk uyarıyı yapıyordu! Aldatılıp Kuveyt’e girmenin bedelini ağır ödeyen Saddam, içeride Şİİ ve KÜRTLER’in isyanı ile karşılaştı. İsyan CIA patentliydi ve Saddam iki gücün üzerine yürüyüp ezip geçiyordu. Kısa dönemde Saddam karlı gibi görünse de ülke artık üçe bölünüyor ama bunu göremiyordu! Halepçe’den beri Kürtlere yaptığı eziyetin ne anlama geldiğini fark etmiyordu!

 

Derken Amerika, İkinci Körfez Harekâtı’yla bu kez bizzat Irak’a giriyordu. Amaç Kürtleri ayrı bölgede koruma altına almaktı! Önce bunu gerçekleştiriyor. Arkasından aşağılamak için saçı sakalı birbirine karışmış Saddam’ı yerin dibinden çıkartarak Kürtlere teslim ediyordu. Akıbet belliydi! Asıldı! Hem de Kurban Bayramı’nın sabahı… Asılırken idam görüntüleri telefonla kaydedilip dünyaya yayılıyordu. Görüntülerin amacı Saddam’ın ölümünü göstermek değil, infazı gerçekleştirenlerin 5 KÜRT GARDİYAN olduğunu ilan etmekti! Bunun anlamı Kürtlerle Arapların artık bir arada yaşayamayacağını göstermekti! Öyle de oldu! Ülke fiilen üçe bölündü! Barzani yönetimindeki Kürtler, petrolün üstünde oturuyordu! Kuzey Irak fırlayıp giderken, aşağıdakiler öfke ve kin besliyordu! Saddam kendisi için yazılan oyunu göremezken, Ankara da PKK’yı bir türlü doğru analiz edemiyordu! Örgütün arkasında iki güç vardı! Biri Avrupa diğeri ise Amerika… (Yeni İsrail) Amerika “KÜRT KİMLİĞİNİ TANIYIN” diyerek örgüte destek veriyor, Avrupa başkentleri ise Kürtleri Türklerden koparmak için PKK’yı büyütüyordu!

 

Barzani geleceğini batılı güçlerin ve İsrail’in gördüğü için gizli bir göreve soyundu! Can düşmanı olan Saddam’ın karısı ile kızlarını bulup yaşatmak zorundaydı! Saddam’ın eşi Sacide, kızları Raghad, Rana ve Hala artık güvendeydi. Barzani büyük hayaller peşinde koştuğu için görevinin manasını iyi biliyordu! Amerika’nın elinden kurtardığı kadınlar, ona gelecekte KÜRDİSTAN‘ı verecekti! Çünkü asılan Saddam’ın, bilinmeyen ortaklıkları vardı. Ülkesinde ekmek yokken o, logosunda 33. derece mason işareti bulunan İngiliz Yahudi bankanın gizli ve büyük ortağıydı! Petrol gelirlerini ve altınlarını buraya aktarmıştı! Ama artık kendisi yoktu! Amerika, Kürtlere teslim ederek ölümünü hazırlamıştı! Saddam olmadığına göre bu paraların ailenin kalan üyeleri tarafından BANKAYA devri gerekiyordu! İşte Barzani, bu kadınları kaçırarak bankanın hayalini gerçekleştiriyordu! Bölgede İngilizlerin (ve İsrail’in) kalıcı, Amerikalıların ise tutunamayacağını gördüğü için bu karta oynuyordu! Kaçırdığı kadınlar imzaları attıktan sonra Türkiye’nin Güneydoğusu’nu da alıp Büyük Kürdistan’ı kuracaktı! Zaten PKK bu iş için vardı! Çatışma sürdükçe, kan aktıkça Barzani kazanıyordu!

 

Avrupa, Barzani üzerinden ENERJİYE ulaşacak, sonra da Ankara’nın batısında kalan kısmı içine alacaktı. Küçülen Türkiye, Avrupa Birliği için nüfus ve etki bakımından bir risk taşımayacaktı! 1948’de İngiliz ve ABD’li Siyonist Yahudilerin kurduğu İsrail de Barzani’ye verdiği desteğin karşılığını fazlasıyla alacaktı. Tek kaybeden Türkiye olacaktı! Bu plana Amerika’nın bazı güçlü YAHUDİLER‘i de sonsuz destek veriyordu! Ama Seymour Hersh gibi ULUSAL Amerika’nın temsilcileri MOSSAD-PKK arasındaki bağları ortaya çıkarıyordu! Yani savaş Türkiye’nin içinde gibi görünse de aslında KÜRESEL bir mücadelenin PKK üzerinden götürülmesiydi! Bu memleketin çocukları ölürken, DEVLER pastadan pay kapma savaşı yapıyordu! Ankara’da bunu gören ve anlayan yoktu! Zaten “İsrail, Türkiye’de İsrail’den çok daha güçlü olduğu için” gerçeği göstermeye çalışanlar, boyunun ölçüsünü alıyordu! İstanbul sermayesi de gizli gizli “Gerekirse bölünelim ama ait olduğumuz AVRUPA kulübünden kopmayalım” diyordu![5]

 

sözleriyle gerçekleri aktaran Ergün Diler, bütün bu doğruları, ardından uyduracağı şu yalanları yutturma Kılıfı olarak kullanıyordu. Bay yalaka Ergün Diler:

 

“Ebugarip gibi skandallar yüzünden prestij kaybeden ve yönetmeyi beceremeyen ABD’nin çaresiz kalıp Bölgeyi Türkiye’ye teslim ettiğini”söylüyordu. AKP döneminde, içimizdeki İsrail unsurlarının ve uzantılarının etkisizleştirip temizlediği için Türkiye’nin önünün açıldığını savunuyordu. Daha önce Zencileri otobüslerine bile almayan Amerikalıların, siyahi Obama’yı Başkan seçmeye mecbur kaldıklarını yazıyordu. Bu nedenle PKK ile barış görüşmelerinin ve İsrail’in özür dilemelerinin, AKP’nin dik duruşunun ve Osmanlı vizyonunun bir neticesi olduğunu yazıyordu… Ama “Yahu, Irak’ı işgal eden yüz milyarlarca dolar masrafa giren bu Amerika, nasıl oluyor sırf bölge halkı beni sevmiyorlar diye buraları hepten Türkiye’ye bırakıyordu?” sorusunu bir türlü yanıtlamıyordu. Acaba, Amerika bölgeyi bize mi bırakıyordu, Yoksa kendi sinsi ve Siyonist amaçları için Türkiye’yi taşeron olarak mı çalıştırıyordu? Ergün Diler, bir kaşık zehirli yalanını yutturmak için, bir kazan doğru çikolatayı kullanıyordu.

 


 

 Nedretersanel@iyibilgi.com /26 03 2013 – Hediye yazısından sadeleştirip özetleyerek.

 adnanberkokan@gmail.com

26 Mart 2013 / Akşam.com.tr

İyibilgi/21 01 2013

Takvim / 27 Mart 2013

 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ramazan YÜCEL

Ramazan YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...