YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69804523a52fa
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 3
Bugün : 11898
Dün : 57744
Bu ay : 69642
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48772955
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Bu ülkede terörün sonlanmasını, kanın durmasını ve huzurun sağlanmasını, iz’an ve vicdan sahibi herkes kadar biz de istiyoruz. Kalkınmış ve kararlı bir ülke olarak İsrail’e diz çöktürülmesini herkesten daha fazla arzu ediyoruz. Ama, işte özür şartı olan Gazze’ye ambargonun kaldırılacağı balonunun 2 hafta geçmeden patladığını görüyoruz. Çünkü yerli yabancı bütün haber ajanslarından, güya kendisine soba borusuyla fırlatılan füzeleri bahane eden İsrail’in Gazze’nin hayat damarı da “Kerem Şalom” sınır kapısını kapattığını öğreniyoruz. Yani biz barışmadan değil ayrışmadan korkuyoruz. Çözümden değil çözülmeden kuşku duyuyoruz. Çünkü Sn. Erdoğan’ı ve onunla birlikte Milli Görüşten kaytaranları tam kırk yıldır, rahmetli Erbakan’ın tabiriyle, avucumuzun içi gibi tanıyoruz. O dönemlerde Milli Gazetedeki yazılarımızda ve kitaplarımızda bu şahıslarla ilgili kanaatlerimizi tesbit ve tenkitlerimizi de, bu iddialarımızın şahitleri olarak, merak edenlerin dikkatine sunuyoruz. Çünkü on bir yıldır AKP iktidarının tahribatlarını ve tutarsız tavırlarını gün be gün takip ediyor ve asla unutmuyoruz. Bunların geçmişi geleceklerinin aynası olduğu için güvenmiyoruz. Bunların siyasetleri de, stratejileri de, sistemleri de hem Kur’an’a hem Resulullah’a hem vicdana hem de selim akla ve ahlak’a aykırı olduğu için asla hayırlı ve yararlı sonuçlar beklemiyoruz. Bir hafta öncesinde “NATO’nun ve Batılı Orduların Libya’da ne işi var, biz buna razı ve alet olmayız!” dediği halde, hemen ardından Haçlı güçleriyle birleşip Libya’ya saldıran, bütün ülkeyi harabeye çevirip 98 bin insanın katline sebep olan, ama bu gün kalkıp hiç utanıp sıkılmadan “Arabamıza koyduğumuz benzinin içine bir Libyalının kanı bulaşmışsa vicdan azabı duyarız” diyerek riyakârlık yapan bir adama asla itimat ve itibar etmiyoruz. PKK ile barış pazarlığının da, İsrail’in özür palavrasının da, Şeytani merkezlerin bir planı ve tuzağı olduğunu seziyor ve halkımızı uyarıyoruz.

Sn. Erdoğan, beş yıl önce İsrail Başbakanı Ehud Olmert’i Ankara’da ağırlarken bu günün senaryoları hazırlanıyordu!

Türkiye’nin 2007 Şubat’ında sürpriz bir konuğu vardı. İsrail Başbakanı Olmert Ankara’daydı, Başbakan Erdoğan’la görüşüp anlaşmıştı. Türkiye’nin Ortadoğu politikasında ‘Filistin sorunu’ çok önemli yer tutuyordu. Ve Başbakan Erdoğan sorunun çözümü için aktif rol alacaktı. Erdoğan’ın Mescid-i Aksa etrafındaki çalışmalar nedeniyle yaptığı ‘uyarı’ ciddiye alınacak(!) Türkiye inceleme yapmak üzere İsrail’e teknik heyet yollayacaktı. Bütün bunlar, Filistin direnişini kısırlaştırmaya, kendi halkımızı ve İslam dünyasını uyutmaya yönelik şovlardı. Çünkü İsrail verdiği hiçbir sözünü tutmamıştı.

İsrail’e Göre ‘İslam Dünyasının Lideri Türkiye Olmalı’ymış!?

İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in Türkiye ziyareti dolayısıyla İsrail basınında Türkiye ile ilgili çeşitli yazılar yayınlanmıştı. Bunlardan en ilgi çekicisi ise Ortadoğu’da nüfuzu artan İran’a karşı Türkiye’nin, İslam dünyasının ve bölgenin lideri olması gerektiğini söyleyen Avrupa Yahudi Kongresi Başkanı Pierre Besnainou’nun yazdıklarıydı.

Siyonist Besnainou, Haaretz gazetesinde yayınlanan yazısında, “’ümmeti’ birleştirme hareketlerinin, ütopyadan öteye bir anlam taşımadığını, son zamanlarda ise İslam dünyasında azınlık olan Şiileri temsil eden İran’ın liderliğe oynadığını aktarmıştı. Ancak “şiddet dilini” kullanan Tahran’ın zayıflatılması gerektiğini savunan Besnainou, Batı ile Doğu arasında kavşak noktasında yer alan, gelenek ile modernite arasında dengeyi koruyan Türkiye’nin bu rol için “doğal tercih” olduğunu vurgulamıştı. Makalede, “Körfez’deki monarşilerden Orta ve Doğu Asya’ya; İslamcı Hamas’tan ılımlı Filistinlilere kadar tüm Müslüman dünyasının saygı duyduğu Türkiye, aynı zamanda ABD ve İsrail ile güçlü ve sadakatli bir işbirliği korumayı başarıyor. Dahası bölgedeki tüm etkili katılımcılarla temas kurma meşruiyetine sahip. İşte bu konumu, Türkiye’yi, bölgesel lider olarak hizmet etmesi konusunda doğal tercih pozisyonuna taşıyor” saptamaları yapılmıştı. Türkiye’yi, “İsrail’in temel stratejik ortağı” olarak tanımlayan Besnainou, AK Parti iktidarıyla birlikte bu işbirliğinin sekteye uğradığı eleştirilerine ise karşı çıkarak, “Aksine, İsrail-Türkiye ittifakı hâlâ çok canlı.” ifadesini kullanmıştı.

Olmert, Enerji İçin Bastırıyordu!

ABD’nin Irak işgalini protesto etmek amacıyla bir araya gelen sendikalar ve çeşitli sivil toplum örgütleri, “Savaşa Dur De” başlıklı bir kampanya başlatmıştı. Taksim Hill Oteli’nde düzenlenen basın toplantısında, kampanyaya destek veren sendika ve meslek odaları adına ortak açıklamayı TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı yapmıştı. Açıklamada, “ABD’nin Orta Doğu’dan çıkması, Irak’ta süren işgalin son bulması, savaşın ve ölümlerin durdurulması için” sesimizin yükseltilmesi gereği vurgulanmıştı. Kampanya kapsamında, Irak’ta ölen 1 milyona yakın insan için Türkiye çapında bin toplantıda savaşın ve işgalin kirli yüzünün 1 milyon kişiye duyurulacağını belirten kesimlerin Ortadoğu’yu asıl karıştıran terörist İsrail ve Başbakan katil Olmert’i ağırlayan AKP’yi tenkit etmemeleri kafa karıştırıcıydı. Irkçı İsrail yönetiminin başbakanı Ehud Olmert’in, Türkiye Cumhuriyeti başbakanının davetlisi olarak gerçekleştirdiği ziyareti, devletlerarası olağan bir ziyaret saymak mümkün değildi. Bir defa devletlerarası ya da hükümetten hükümete ziyaretlerde kural, ya var olan bazı sorunları görüşmeye ya devam eden ilişkileri geliştirmeye veya o zamana kadar olmayan bir ilişki tesis etmeye yönelik olarak gerçekleştirilirdi. Oysa genel olarak bakıldığında ırkçı İsrail yönetimiyle Türkiye cumhuriyeti devleti arasındaki ilişki, adeta “mecburiyetten” bir ilişki niteliğinde idi, AKP de bunu aynen sürdürmekteydi. Bizi komple teorisi üretmekle suçlayanlar, ya basiret ve feraset fakiriydi veya gerçekleri gizleme gayretindeydi.

Üstelik “komplo teorileri” öngörüsünü uygulamada verimli hale getirebilmek, her şeyden önce hayal kurabilme, imgelem kavrayışına sahip olabilme, kuramsal zihni donanımda olabilme yeteneğini bir ön şart olarak gerektirirdi. Böyle bir yeteneğe sahip olabilmenin ışıltılarını, özellikle siyasette gösteren pek az siyasetçimiz, devlet adamımız olduğu söylenebilirdi. İstisna şahsiyetler olarak II. Abdülhamit, Mustafa Kemal ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan sayılabilir. En fazla gadre uğratılan, önüne anlayışsızlık duvarları örülen ise Erbakan Hoca olduğu kesindi.

Erbakan Hoca gerçekten; ırkçı İsrail’i, Batı emperyalizminin değişmez karakterini derin bir vukufiyetle tahlil ederek İslâm dünyası ve insanlığı uyarma çabasını gösteren bir liderdi. Sözgelimi bir D-8 tasarımı, bırakınız siyasetçileri, düşünme konumundan olanların bile sağlıklı değerlendirme zahmetinin sınırlarını zorlayan boyutlara sahipti. Amerika (aynı zamanda ırkçı İsrail)’nın, Müslümanları ve insanlığı felakete sürükleyecek BOP girişimine tam destek verip gerçekçi bulanlar, D-8’i sükût ile karşılaya gelmişlerdir. Daha doğrusu sukût ile karşılama bir strateji yöntemi olarak benimsenmiştir. Ancak Siyonist ve Emperyalist merkezlerde D-8’in yerine ikâme edilebilecek ve ırkçı İsrail yönetiminin güvenliğiyle ABD ile Avrupa’nın çıkarına hizmet edecek bir proje ihtiyacı hissedilmiştir. Aynı zamanda bu proje İslâm coğrafyasında istikrarsızlığı sürekli besleyen, Müslümanları birbirine bileyen ve için için takatten düşüren unsurları da içermeliydi.

Özetle, somut düzlemde Olmert’in ziyaretini gerektiren ciddi bir neden gösterilemezdi. Aksine, bu ziyaretinin yapılmamasını icab ettiren bir sürü sebep sayılabilirdi. Daha birkaç ay öncesine kadar Lübnan’ın altını üstüne getiren haksız saldırıları yapan, Harem-i Şerif’te sözüm ona hafriyat, gerçekteyse zemin yoklama girişiminde bulunan, Filistin’deki vahşetini, giderek artıran ve Türkiye’de izi bir yerden sonra silinen (veya öyle görülmesi istenen) olayların fikren de olsa bir yerinde varlığı sırıtan İsrail’i ve onun temsilcisini davet etmek Siyonizm’e ve Yahudi Lobilerine mahkûmiyet ve mecburiyetin bir neticesiydi.”

Münafıkların ve Münafık Başların Vasıflarını Hatırlatmak Gerekiyordu!

Bir gurup arkadaşla birlikte tefsir okurken ayetlerin hikmet ve hedefleri üzerinde kafa yorarken. dersimiz esnasında Kur’an-ı Azimüşşan’ın mucizesine şâhit oluyoruz ve ”Allahu Ekber” diyerek âyet-i kerimelere ve günümüzde olup bitenlere daha dikkatli bakıyoruz.

Fatihâ-i Şerifeden sonra Bakara Sûresinin beş âyet-i kerimesinde ile Mü’minlerin vasıfları zikrediliyordu. Daha sonra iki âyet-i kerimede kâfirlerden bahsediliyordu. Hemen peşinden tam 12 âyet-i kerimede münafıklar anlatılıyordu. Münafıklarla ilgili âyet-i kerimelerin tefsirlerine bakınca ibretle ve hayretle ürpermekten kendimizi alamıyoruz. Meselâ, 8. âyet-i kerimeden sonra münafıklar tarif edilmeye, onların kullandıkları yöntemler ve uyguladıkları taktikler, kurdukları tuzak ve hileler tanıtılmaya başlanıyordu. Kur’an-ı Azimüşşan bizlere, münafıkların “iman ehlinden” gözükmelerine rağmen gerçekte mümin olmadıklarını, hatta muzır hayvanlardan da aşağı ve tehlikeli olduklarını haber veriyordu.

9. Ayet-i Kerimede münafıkların kullandıkları dört yöntem şöyle sıralanıyordu: 1) İnsanları kandırmak ve Müslüman rolü oynamak. 2) İfsat (bozgunculuk) yapmak. 3) Mü’minlerin aklını karıştırmak, Müslümanlara “Sefih, budala, gerici, vs” muamelesi yapmak. 4) İstihza; Müslümanları alaya almak. Bu âyet-i kerime münafıkların Müslümanları sürekli kandıramayacaklarını ve Müslümanların imanın verdiği ferasetle bunların farkına varacaklarını ve bütün münafıkların sonunda teşhir edilerek rezil olacaklarını da bildiriyordu.

11. Ayet-i kerimede münafıkların, “Bizim gayemiz, Müslümanlarla kâfirlerin arasını (ıslah edip) bulmak ve aralarında diyalogu sağlamak”diyeceklerini söylüyor ve Sahabe-i kiram, “Bu tâife bizim aramızda yok, bunlar ileride zuhur edecek” diyordu. Diğer âyet-i kerimelerde, münafıkların Müslümanlara karşı nasıl uysal, oysa Hıristiyan ve Yahudilerin yanına gittiklerinde nasıl düşmanca davranıp konuştukları da uyarılıyordu. Burada Münafıkûn Suresi’nin 4. âyet-i kerimesine baktığımızda münafıkların elebaşılarının vasıflarının net biçimde tarif edildiği görülüyordu. Ayet-i Kerimede belirtildiği üzere bunların en bâriz üç vasfı şunlar oluyordu:

1) Dış görünüşleri düzgün, imrendirici ve göze hitap edicidirler.

2) Bunlar içi kof ama dışı hoş keresteler gibidirler. Bir yerlere yaslanarak ayakta dururlar ve illa başköşeye geçmek niyetindedirler.

3) Belagat ve hitabetleri güçlü kimselerdir. Kitleleri konuşmalarıyla etkileyip yönlendirirler. Bir cemiyet içinde konuşurken lafı ölçüp biçerek, dikkatli ve cerbezeli biçimde söylerler.

Recep Bey Katile Kucak Açıyordu!

Hatırlayacaksınız Filistin’de yapılan seçimler sonucunda halkın büyük oranda oyunu alan Hamas’ı önce Türkiye’ye davet eden Yahudi Lobileri bastırınca da görüşmekten çekinen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yıllardır Müslümanlara kan kusturan ve Mescid-i Aksa’nın altını oyan İsrail’in Başbakanı Ehud Olmert ile iki saat boyunca bir araya gelmişti. Başbakanlık Merkez binada yapılan görüşmenin ardından her iki başbakan ortak bir basın toplantısı yapıp sıcak görüntüler vermişti. Erdoğan konuşmasında Mescid-i Aksa konusunda Olmert’e endişelerini ilettiğini vurgularken, İran’ı da eleştirmişti.

Erdoğan konuşmasına iki ülke arasındaki iyi ilişkilere dikkat çekerek girmiş, antisemitizme karşı olduğunu söylemiş, Osmanlı’nın Endülüs’ten sürülen Yahudilere kucak açtığını belitmişti. Hamas ve El Fetih’in Mekke’de yaptığı anlaşmanın Filistin’de uzlaşı için bir umut olduğunu ifade eden Erdoğan, Hamas’ın iktidarını kabul etmeyen ABD, AB, Rusya ve BM’den oluşan Ortadoğu dörtlüsünün bu sürece olumlu katkı sağlayacağını iddia etmişti. Aynı Erdoğan’ın bugün İsrail’le uzlaşması ve intifadayı bırakması için Hamas’ı Türkiye’ye çağırıp İsrail’le buluşturması hayret vericiydi.

İsrail Başbakanı Ehud Olmert ise yaptığı konuşmada Hamas’ı asla tanımayacaklarını, onların kendilerini tanıması gerektiğini vurgularken, ABD Temsilciler Meclisi’nde bulunan sözde Ermeni tasarısı konusunda nezaketen bile Türkiye’ye destek vermemişti. Ayrıca Türkiye’nin ‘arabuluculuk’ şeklinde bir rolü üstlenmesine ihtiyaç hissetmediklerini de ince mesajlarla Erdoğan’a iletmekten çekinmemişti. Ayrıca Olmert bir yandan barış ve istikrarın sağlanmasından söz ederken diğer yandan yine Hamas’ı hedef alıp hakaretvari sözler söyleyip, Hamas’ın İsrail ile yapılan bütün anlaşmaları kabul etmesini ve İsrail’i tanıması halinde ancak masaya oturup konuşabileceklerini ifade etmişti.[1] İşte bugün Sn. Recep T. Erdoğan o şartları ve talimatları yerine getirir gibi hareket etmekteydi.

Oysa, İsrail’in Çöküşüne Dair Kuvvetli İşaretler Alınıyordu!

İsrail’in belli aralıklarla nükseden ve son olarak Mescid-i Aksa’yı hedef alan saldırganlığının amacı, Yahudi toplumunda yaşanan yozlaşma ve kirlenmeyi gözlerden saklamak olabilir miydi? Bu sorunun cevabını bulmak için yapılacak bir araştırma bizi dehşet verici sonuçlara götürecektir. Çünkü son dönemlerde basından takip ettiğimiz, İsrailli siyasilere ilişkin yolsuzluk ve fuhuş skandalları, buz dağının görünen yüzde biridir. İsrail toplumunun geldiği noktayı anlamak için, yaşanan mali yolsuzlukları ve cinsel ahlâksızlık vakalarını kısaca irdeleyelim:

Ariel Şaron’un oğlu Omri Şaron’a, yolsuzluklar dolayısıyla 2006 Şubat’ında hapis cezası verilmişti. Oğul Şaron, 1999 yılında babasının seçim kampanyası için usulsüz para toplama, evrakta sahtecilik, yalan beyanda bulunma ve paravan şirket kurma suçlarından mahkûm edilmişti.

Eski Başbakan Ehud Olmert’in, 2005 yılında maliye bakanı iken bir bankanın özelleştirilmesi sürecine, yakın dostlarına çıkar sağlamak amacıyla müdahale ettiği belirlenmişti. Böyle kimseleri maliyede önemli mevkilere getirerek menfaat elde ettiği iddia edilmişti. Olmert hükümetinin Maliye Bakanı Avraham Hirchson, sendika başkanı olduğu dönemde zimmetine para geçirmişti. Olmert’in uzun zamandır danışmanlığını yapan Şula Zaken ve Vergi Kurumu Şefi Jackie Matza’nın da aralarında bulunduğu bir grup bürokrat, rüşvet almak ve vergi kaçırmak suçuyla mahkemeye sevkedilmişti. Jarusalem Post gazetesinin 5 Ocak 2007 tarihli haberine göre bu şekilde soruşturulan ve görevden alınan üst düzey yetkili sayısı yirmi ikiydi. İsrail’deki Aşkenazi (Doğu Avrupa kökenli) Yahudilerin Başhahamı, yüklü miktardaki bağışlarla ilgili olarak dolandırıcılıktan ceza yemişti.

İsrail toplumunun yaşadığı yozlaşmanın öteki cephesinde cinsel ahlâksızlıklar vardı. Denebilir ki, çürüme tepeden aşağıya bütün bir toplumu kuşatmıştı. Manşetlere çıkmış örneklerden başlayarak, yaşananları şöyle özetleyebiliriz:

İsrail Eski Devlet Başkanı Moşe Katsav, beraberinde bulunan bayan devlet memurlarından birine tecavüz ve pek çoğuna tacizde bulunmaktan dolayı yargılanıp ceza almıştı. Olmert’in Adalet Bakanı Haim Ramon, bir kadın askere tacizde bulunmaktan dolayı suçlu bulunmuş, taciz olayı, İsrail’in geçen yaz Lübnan saldırısını başlattığı gün yaşanmıştı. Bir askeri üste İsrail askerlerinin, kendi meslektaşlarından birinin kız çocuğuna toplu tecavüzü 2006 Ağustos’unda ortaya çıkarılmış, 14 yaşındaki çocuğun bu sapkın ve insanlık dışı davranışa dört yıldır maruz kaldığı anlaşılmıştı. Dahası, ordudaki kadın askerlerin de yaygın olarak bu tür cinsel saldırganlıklara maruz kaldığı ortaya çıkmıştı. İsrail Yüksek Mahkemesi 2006 Kasım’ında verdiği kararla yurtdışında yapılmış “homoseksüel evlilikleri”nin İsrail sınırları içinde geçerli ve normal kabul edileceğini açıklamıştı. Kudüs’teki bir stadyumda toplanan binlerce cinsel sapık bu kararı kutlamıştı. İsrailli hukuk uzmanı Moşe Negbi’nin Associated Press’e açıkladığı gibi, aslında karar sadece sembolik bir önem taşıyordu; zira İsrailli homoseksüel erkekler normal kimselerin sahip olduğu haklara nice zamandır sahiptiler. Orduda görev alabiliyor ve yüksek rütbelere terfi edebiliyorlardı.

7 Aralık 2006 günü Amerika Birleşik Devletleri’nin New York şehrinde Haham Yehuda Kolko yetişkin ve çocuklara yönelik bir dini cinsel istismar suçundan tutuklanmıştı. Bundan birkaç hafta sonra, 28 Aralık 2006 günü yine New York’ta Jerry Brauner adlı bir diğer haham, kanser hastası bir kadını sahte avukat belgesiyle dolandırmaktan suçlanıp yakalanmıştı. Brauner, daha önce çocuklara cinsel tacizde bulunma suçundan hüküm giymiş ve “cinsellik suçunu tedavi programı”na katılması şartıyla serbest bırakılmıştı.

Daha ilginci, medyada gündeme gelen son vakalar olduğu için zikrettiğimiz bu örneklerin yüzlerce benzerinin İsrail içinde yaşanmış olmasıdır. Denebilir ki, İsrail ve Amerikan mahkemeleri hahamların işlediği, çocuk ve yetişkinlere yönelik cinsel ahlâksızlık suçlarına bakmaktan usanmıştı. “Cinsel İstismara/Saldırıya Karşı Yahudi Koalisyonu”nun internet sitesinde açıklanan, mahkûmiyetle sonuçlanmış veya devam etmekte olan bin dört yüz yirmiye yakın dava, hahamlık kurumunun içler acısı halini ortaya koymaktaydı.[2]

Haaretz gazetesinin 13 Aralık 2006 günkü haberine göre İsrail’deki “Tecavüz Krizi Merkezleri Derneği”ne yapılan ihbar ve başvurular ürkütücü boyutlara ulaşmıştı. 2006 yılı içinde 12 yaşın altındaki çocuklardan iki bin, 13-18 yaşındaki çocuk ve gençlerden iki bin beş yüz civarında başvuru alınmıştı. Kurbanlardan % 17’si kendi ailesi içinde cinsel istismara maruz kalmıştı. Bu rakamların sadece gün ışığına çıkmış vakaları yansıttığını unutmamalıydı.

“İnsan Hakları İçin Hahamlar” adlı bir grup duyarlı kimsenin kurduğu örgüt 29 Aralık 2006 günü yayınladığı değerlendirmede fuhuş amacıyla kadın ticaretinin İsrail’de kanayan bir yara olmaya devam ettiğini vurgulamıştı. Polis, çıkarılan yeni yasayı uygulamamaktadır. Çoğu Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinden olmak üzere İsrail’e yılda iki bin beş yüz-üç bin civarında kadın kaçırılmakta ve fuhuş tüccarlarına açık arttırma yoluyla satılmaktadır. Görüldüğü gibi İsrail devletinin gerilim politikalarıyla gizlemeye, unutturmaya, gözlerden saklamaya çalışabileceği çok büyük sorunları vardı. Fakat çürüme ve kokuşma bu aşamaya geldikten sonra hiçbir toplum onu gizleyerek ayakta kalamazdı.”[3] Evet Kur’an’ın bozuk fıtratlarını haber verdiği Yahudi toplumu çürüyüp yıkılmaktaydı.

AKP Eliyle Enerji Yolları İsrail’e Bağlanıyordu!

Daha 2007 yılında Maden Tetkik Arama (MTA) eski daire başkanlarından jeoloji ve petrol yüksek mühendisi Tufan Erdoğan, 55 yıldır çalışır durumda olmayan Kerkük-Hayfa ve Musul-Hayfa petrol boru hatlarının onarımı ile İsrail’in Hayfa Limanı’na günde 5 milyon varil petrol taşınacağını belirterek, “Irak’ta petrol üretiminin günlük en fazla 3 milyon varil olması planlandığı şu sıralarda, sadece Kuzey Irak’ta bu kadar yüksek kapasiteli hatların yapılması, gelecek 20 yılda hiçbir şeyin şansa bırakılmadığını gösteriyor.” diye uyarıyor ve hatların devreye girmesi ile günlük kapasitesi 1 milyon varil olan Kerkük-Yumurtalık hattına da gerek kalmayacağını söyleyerek, “İşte bu da Türkiye’nin kalesine atılan ilk goldür’ ifadelerini kullanıyordu.

Suudi petrolleri de İsrail’e taşınıyordu

BOP kapsamında Suudi Arabistan petrollerinin de unutulmadığına dikkat çekerek, “İkinci Dünya Paylaşım Savaşı sonlarında, Suudi petrollerini Akdeniz’e taşımak için, ABD ordusunun inanılmaz desteği ile yapılan Trans-Arabistan (TAP) petrol boru hattı, uzun süredir kapalı. Bir ucu Lübnan’a, bir ucu da İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’nden Hayfa’ya giden bu hattın onarılarak yeniden hayata geçirilmesi çalışmalarına başlandı bile. Bu hat, günde 2 milyon varil Suudi petrolünü İsrail’in Hayfa limanına taşıyacak” diyor ve söz konusu hatta günlük kapasitesi 1 milyon varil olan Rumeyla-Hayfa boru hattının eklenmesi ile Hayfa’ya günde toplam 3 milyon varil Güney Irak ve Suudi petrolü taşınacağını kaydederek, “Bu sıralarda İsrail kaynaklı haritalarda, Hayfa’nın adının altına “Yeni Rotterdam” yazılması boşuna değil” diye konuşuyordu.

BOP’un ikinci perdesi BTC de açılıyordu.

Böylece birinci perdede Ortadoğu petrollerinin denetimi sağlandıktan sonra sıranın Rus ve Hazar petrollerinin denetimine geleceği anlaşılıyordu. “Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattı’nın dayandığı Azerbeycan’daki uluslararası AIOC konsorsiyumunun Azeri-Çıralı-Güneşli sahalarının üretimi günlük 360 bin varili buluyordu. Bunun günde 100 bin varillik bölümü Azpetrol’ün Sangaçal terminalinden demiryolu ile Gürcistan’ın Karadeniz’deki Batum limanına gönderiliyor, günlük 146 bin varili ise Bakü-Supsa petrol boru hattına veriliyordu. 82 bin varillik bir kısmı da, her gün Bakü-Novorosissysk petrol boru hattı ile yine Karadeniz’e çıkıyor, geriye günlük 32 bin varil kalıyordu. Günlük kapasitesi 1 milyon varil olan Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattına giren işte bu 32 bin varil oluyordu. Bu nedenledir ki aylardır doldurulan hattaki petrol daha yeni sınırımıza ulaşabiliyor ve en az 2–3 ay daha geçmeden Ceyhan’a varamıyordu. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattına Kazakistan’ın daha uzun yıllar verebileceği ciddi boyutlarda petrol bulunmuyordu. Hazar Denizi’nde yeni bulunan sahalarının gelişmesi durumunda bile buranın petrolü, Çin H.C.nin yapmaya soyunduğu iki adet 3.000’er kilometrelik boru hatları sayesinde batıya değil, doğuya taşınacaktı. Kazakistan’ın şu anda mevcut ve yapmakta olduğu boru hatlarının toplam kapasitesi, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattına çok uzun bir zaman petrol verilebilmesinin boş bir hayal olduğunu ortaya koyuyordu. Bütün bunlar ortada iken, başta BP olmak üzere tüm konsorsiyum şirketlerinin son ana dek “geri zekâlılık” olarak adlandırdıkları bu BTC hattı neden yapılıyordu? Daha da önemlisi, ABD neden bu projeyi ciddi şekilde destekleyip, konsorsiyum şirketlerine hattın yapılması için bastırıyordu? Tabii ki bu hattın bir şekilde dolması için bir planı vardı ve bu plan Büyük Ortadoğu Projesi’nin ikinci perdesini oluşturuyordu.”

Hazar ve Rus petrolleri İsrail’e Akıtılıyordu!

“Türk-İsrail Enerji Çalışma Grubu” ilk toplantısını 9–10 Ekim 2005 tarihlerinde Ankara’da yapıyordu. “İşbirliğinin ilk yazılı belgesi de dönemin AKP’li Enerji Bakanlığı müsteşar yardımcısı ve İsrail Enerji Bakanlığı müsteşarı tarafından imzalanıyordu. İşbirliği çerçevesi 11 Ekim 2005 tarihinde Enerji Bakanı ile İsrail Enerji ve Altyapı Bakanı tarafından düzenlenen basın toplantısında açıklanıyordu. Buna göre, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattından Akdeniz’e akacak petrol, İsrail’in güneyindeki Aşkelon limanına ya tankerlerle, ya da kıyı boyunca denizde yapılacak bir boru hattı ile, yani Ceyhan-Aşkelon (CAP) petrol boru hattı ile taşınacaktı. Rusya uzun süredir BTC petrol boru hattına karşı çıkmıyordu. Hatta Putin’in açıklamalarına göre BTC’de işbirliği bile öneriyordu. Zaten Putin’in 28-29 Nisan 2005, Sn. Recep T. Erdoğan’ın da 1-2 Mayıs 2005 tarihlerindeki İsrail temaslarında bu konu görüşülüyordu. Aynı konu Erdoğan ve Putin’in 17-18 Temmuz 2005’te Soçi’deki görüşmelerinde de gündeme geliyordu. Daha sonra Enerji Bakanımızın İsrail seyahati ile de iyice pekiştiriliyor. Rusya, dolması mümkün görülmeyen Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattını kendi petrolü ile dolduruluyordu. 11 Ekim 2005’te bizim bakan ile İsrailli bakanın yaptıkları ortak basın toplantısının bir diğer konusu da, Rus petrollerinin ve Rusya’dan geçen Kazak petrollerinin bir kısmının Samsun-Ceyhan arasında yapılacak ve günlük kapasitesi 2 milyon varil olacak bir boru hattına (SCP) verilmesindeki görüş birliği oluyordu.

Artık böylece, gerek Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) ve gerekse Samsun-Ceyhan (SCP) petrol boru hatlarından gelecek Hazar ve Rus petrolleri, Ceyhan-Aşkelon (CAP) petrol boru hattı yolu ile İsrail’e gönderiliyordu.

Türkiye taşeronluk mu yapıyordu?

“Medyada Ceyhan’ın bir Rotterdam olacağını hiç sıkılmadan söyleyebilen, ama buna karşın Ceyhan’a BTC ve SCP petrol boru hatları ile taşınacak petrolün, Ceyhan’da hiç vakit geçirmeden CAP boru hattı ile İsrail’e gitmesi için anlaşmalar yapan yetkililer, kendi ayağımıza nasıl kurşun sıktıklarının farkındaydı. İsrail ve ABD tarafından daha 1940’lı yıllarda planlanıp, günümüzde sahneye konan Büyük Orta Doğu Projesi’ne “biz de dâhiliz” diye sık sık açıklama yaptıklarına göre, son derece bilinçli olarak, yani taammüden, İsrail’e hizmet ediliyordu. Daha önce, ABD neden Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının yapımı için onca ter döktü? sorusunun yanıtı da ortaya çıkıyordu. Ayrıntıya gerek kaldı mı? ABD’nin, dolayısı ile İsrail’in bu işten çıkarı ortadaydı. Peki, Rusya’nın Bakü-Tiflis-Ceyhan’ı (BTC) doldurup, Samsun-Ceyhan’ı (SCP) desteklemekte ve bunlardan geçecek petrolünü Ceyhan-Apşeron hattı (CAP) ile İsrail’e göndermekte ne çıkarı olabilir?

Yıllar önce İran tarafından yapılan ve İsrail’in Kızıl Deniz’deki Eylat limanından, Akdeniz’deki Aşkelon limanına İran petrolünü taşıyan Trans-İsrail (TİP) petrol boru hattı, uzun süre kullanım dışı bırakılıyordu. İsrail bu hattın kapasitesini günlük 3 milyon varile çıkartarak, pompa yönünü tersine çeviriyordu. Yani TİP petrol boru hattı artık, İsrail’in Akdeniz limanı Aşkelon’dan Kızıl Deniz limanı Eylat’a, Ceyhan-Aşkelon (CAP) petrol boru hattı ile gelecek Hazar ve Rus petrollerini taşımaya hazırlanıyordu. Böylece bir taşla kaç BOP kuşu vurulmuş oluyordu!

Bütün hatlar İsrail’in denetimine geçiyordu!

Samsun-Ceyhan (SCP) ve Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hatlarından geçerek, Ceyhan-Aşkelon (CAP) ve Aşkelon-Eylat (TİP) hatları sayesinde Kızıl Deniz’e açılmak Rus petrolleri için artık mümkün hale geliyordu. “Ruslar memnundu. İsrail-ABD çok daha memnundu. İlk kez doğu denizlerinde Ortadoğu petrollerine çok güçlü bir rakip doğuyordu. Günde 3 milyon varil petrolün bu pazara girmesi, Arap ülkelerinin tekellerindeki bu pazarı allak-bullak edeceğe benziyordu. Artık Ortadoğu ülkelerinin, Japonya, Çin H.C., Hindistan gibi petrol süngerlerine tek başlarına, istedikleri miktar ve fiyatta petrol satma fırsatları ellerinden alınıyordu. Bu sularda artık Rus petrolleri büyük rakipleri oluyordu. Tabii ki İsrail’in denetiminde! Hem de ne müthiş bir denetim! İsrail, Aşkelon-Hayfa arasında çok önceden tamamladığı ve günlük kapasitesi en az 1 milyon varil olan Aşkelon-Hayfa (AHP) petrol boru hattını kullanarak, Kızıl Deniz’e açılmasına izin verdiği Rus petrollerinin miktarını da çok rahat denetleyebiliyordu. Yani Hazar ve Rus petrolleri de büyük ölçüde İsrail ve ABD’nin denetimine geçmiş, insafına bırakılmış oluyordu!”

AKP Türkiyesi, BOP’un şakşakçısı oluyordu!

Musul-Hayfa ve Kerkük-Hayfa petrol boru hatları ile Kerkük-Yumurtalık hattını ve bunun gelirini kaybedecek olan, yani Ceyhan-Aşkelon petrol boru hattı ile Samsun-Ceyhan ve Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hatlarının Ceyhan limanını batıya açılan petrol penceresi yapmaları imkânından, mahrum bırakılan Türkiye maalesef, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bedava taşeronluğunu yapıyordu.

Samsun-Ceyhan ve Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hatlarının, boğazlardaki tehlikeli tanker trafiğine çare oluşturacağı yönünde yapılan açıklamalar da gerçeği yansıtmıyordu. Çünkü “Boğazlar’dan geçen petrollerin batıya, Samsun-Ceyhan’dan geçenlerin ise doğuya gideceği gerçeğini aslında bizim BOP’çular çok iyi biliyordu, ama buna rağmen bu dezenformasyon kampanyası talimatla yürütülüyordu. Tüm bu boru hatları sadece petrol taşımıyor gelip geçtikleri ülkelere, gerisin geriye ABD-İsrail politikaları da pompalıyordu! Bu boru hatları, bu yolla pompalanan siyasal iktidarlarla imzalanan “BTC Ev Sahibi” gibi antlaşmalarla çok açık ortaya konduğu gibi, sadece petrol taşımak amacıyla yapılmıyor, bunlar milli politikalarını oluşturamamış ülkelerde bağımsız birer devletcik alanları kuruyor ve coğrafyaları ve ulusların gelecek programını değiştiriyordu.”

Neler oluyordu?

55 yıldır çalışır durumda olmayan Kerkük-Hayfa ve Musul-Hayfa petrol boru hatlarının onarımı ile ve AKP sayesinde İsrail’in Hayfa Limanı’na günde 5 milyon varil petrol taşımaya başlanıyordu. Suudi petrollerini Akdeniz’e taşımak için, 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD ordusunun desteği ile yapılan Trans-Arabistan (TAP) petrol boru hattı hayata geçiriliyordu. Bir ucu Lübnan’a, bir ucu da İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’nden Hayfa’ya giden bu hat, günde 2 milyon varil Suudi petrolünü İsrail’in Hayfa limanına taşıyacak şartları AKP hazırlıyordu. Petrol Kanunu komisyondan geçiyor ve AKP yanlışta ısrar ediyordu!

Milli menfaatlerini göz ardı ettiği ve petrol şirketlerine sınırsız ihraç hakkı getirdiği gerekçesiyle dönemin Cumhurbaşkanınca veto edilen yeni petrol kanunu, Meclis Sanayi Komisyonu’nda tekrar kabul ediliyor, petrolün çıktığı illerin il özel idarelerine devlet payının yüzde 50’sinin aktarılmasını öngören bölüm kanun metninden çıkarılıyordu.[4]

Ve Türkiye Petrol ve Doğalgaz konusunda İsrail’le stratejik ortak yapılıyordu!

Meşhur özür cambazlığından hemen sonra İsrail’in özellikle Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesi içinde yer alan Leviathan parselinde bulduğu doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya göndereceği neredeyse kesinleşiyordu. Uzmanların yaptığı hesaplar İsrail’e ait parsellerde 425 milyar metre küp doğalgaz olduğunu ortaya koyuyordu. Bu çok büyük bir rezerv ve İsrail çıkaracağı doğalgazı sıvılaştırıp özel tanker gemilerle göndermek yerine denizin altından ve karadan 600 kilometrelik boru döşeyip Türkiye üzerinden doğalgazını Avrupa’ya göndermeye karar veriyordu. Bu 600 kilometrelik boru hattının maliyeti doğalgazın getirisi ile karşılaştırıldığında çok sayılmıyordu. Toplamı 2 milyar dolara mal olacağı söyleniyordu. Zaten daha güvenli ve daha da ucuz başka bir alternatif de bulunmuyordu. İsrail gazının güneş yüzü görmesi bir aksilik çıkmazsa 2016 yılının sonbaharında gerçekleşmesi bekleniyordu. Borulardan akmasının ise Türkiye ile anlaşma imzalamasından sonraki 2–3 yıl içinde tamamlanması öngörülüyordu. Türkiye ile İsrail’in bölgede politik, ekonomik ve stratejik ortaklık başlatmalarından sonra batık bir Yunanistan ile batık Kıbrıs Rum Yönetimi’ni kimseler dikkate ve kaale almıyordu.[5]



16 Şubat 2007 / Milli Gazete

bkz. www.theawarenesscenter.org

16 Şubat 2007 / Milli Gazete / M. Karaşahan

Bak: 17 Şubat 2007 / Milli Gazete

Prof. Ata Atun / Milli Gazete / 11 Nisan 2013

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

AHMET AKGÜL KİMDİR?

INTRODUCTION OF USTADH AHMET AKGÜL

رسالة تعريفية لمعلمنا أحمد أكجول

قبل مؤتمر النظام العادل في جامعة قيرغيزستان أراباييف، والذي حضرناه، قدم أحد المحاضرين أستاذنا أحمد أكجول على النحو التالي: أحمد أكجول موجود في تركيا؛ إنه عالم ومثقف نادر جدًا يجمع بين المبادئ الإسلامية والمتطلبات الإنسانية، وفكر أتاتورك في التغيير والقومية الإيجابية والتوازن الاجتماعي. ألف حوالي 100 كتاب، بعضها في 3 مجلدات، وجميعها أعمال فريدة وأصيلة. 10 من الكتب؛ تمت ترجمته إلى الإنجليزية والروسية واليابانية والفارسية والفرنسية والعربية. البروفيسور الراحل، أحد رؤساء وزراء تركيا الأسطوريين. دكتور. ويعتبر من أكثر الطلاب المميزين وأتباع نجم الدين أربكان.
لقد حضر المؤتمرات العلمية في جميع أنحاء تركيا وأوروبا والجغرافيا الإسلامية منذ ما يقرب من 40 عامًا. إنه رجل حكيم تنبأ وشرح التطورات المهمة في تركيا ومنطقته والعالم قبل عقود، وتعرض للعديد من المشاكل والهجمات لهذا السبب، لكنه كان دائما على حق في النهاية. وهو رئيس تحرير مجلة الحل الوطني، التي يتابعها عن كثب كبار البيروقراطيين العسكريين والمدنيين، وأساتذة الجامعات، والكتاب والمعلقين المهمين، ومسؤولي الدولة في تركيا. ضد الأنظمة الرأسمالية والاشتراكية والليبرالية في العالم؛ فهو يحتوي على الجوانب الجيدة والمفيدة لجميعها، لكنه يترك الجوانب السيئة والضارة؛ سيدنا، الذي أعد ودافع عن برامج النظام العادل الأصلية القائمة على العقل والعلم والتاريخ والضمير والقرآن، يبلغ من العمر 74 عامًا وأب لخمسة أطفال. لا يتقاضى إتاوات أبدًا عن أي من كتبه أو مجلاته أو مقالاته أو مؤتمراته، ويعيش حياة متواضعة بعيدًا عن الترف والراحة، ويغطي نفقات كل ذلك بحوالي 40 من الرفاق المتطوعين والمخلصين في سبيل الله. المعلم الذي يدافع عن "حرمة التبشير بالعلم" وبالتالي لا يدين بالشكر لأي مركز أو حكومة. باستثناء ما يقرب من 105 من أعمال أستاذنا، حتى الأحزاب والحكومات تظل غير مبالية؛ الدين والأخلاق في المرحلة الابتدائية: 4-5، المرحلة المتوسطة: 1-2-3، المرحلة الثانوية: 1-2-3-4 والجامعة: 1-2-3، وفقاً للحقائق العلمية وجوهر الإسلام. ولكن بغض النظر عن أي طائفة، فقد أعد كتب العلم. خلال أحاديثهم المميزة جداً، كتلاميذه ومتابعيه المخلصين: "كيف أعددتم هذه (100) كتاباً يزيد عن مائة، كيف رتبتم وقتكم؟" أجاب أستاذنا أحمد أكجول على أسئلتنا كالتالي، ليكون قدوة وتشجيعًا لنا:



1- منذ ما يقرب من 60 عامًا، باستثناء الأمراض الخطيرة والصعوبات الكبيرة؛ ولم أؤجل عمل اليوم إلى الغد، كما أنني لم أحاول تأجيل عمل الصباح إلى الظهر أو عمل الظهر إلى المساء. لأنه لا ينبغي لي أن أضيع رأس مال حياتي المحدود في مساعي فارغة ومجانية يسميها القرآن الإلغاء ويحرمها

 

2- حتى لو كان شخصًا لديه معرفة وخبرة في موضوع ما، حتى لو كان أصغر منا كثيرًا... حتى لو كان شخصًا عاديًا وبسيطًا، فأنا لا أشعر بالإهانة أبدًا عند الاستماع إليه أو تعلم شيء ما، لأن أكبر عائق أمام التعلم والحصول على العلم هو الكبرياء والكبر

-3ما حصلنا عليه؛ حاولت أن أقرأ وأفهم كتابات وكتب الجميع، محليًا أو أجنبيًا، يساريًا أو يمينيًا، أعرفه أو لا أعرفه، أحبه أو أكرهه.
4- كنت أسجل المعلومات التي تعلمتها وأجد أهميتها منها أو مما سمعته في البرامج والمؤتمرات التليفزيونية، ولم أتردد قط في كتابتها ونقلها بذكر أصحابها
5- من خلال الوقوع في الرغبات والاعتراضات التعسفية من أقرب أقاربي ورفاقي وأعضاء الحزب وذوي المناصب ذات النفوذ والكفاءة... أو من منطلق حرصي على راحتي ومصالحي الشخصية، لم أخفي أبدًا الحقيقة التي قالها لي يجدها العقل والضمير نافعة ومفيدة، ولم أصعب فهمها بتغليفها بأغلفة مختلفة
6- كل الأشخاص الذين التقينا بهم في أي مناسبة وأصبحنا قريبين بما يكفي لتناول كوب من الشاي أو السفر لمدة ساعة على متن الطائرة؛ حاولت مساعدتهم على اكتساب وزيادة وعيهم الأخلاقي والضميري وكرامتهم، وخاصة سلامهم الروحي والعالمي. بمعنى آخر، كنت أهدف إلى أن أكون مفيداً له، وليس أن أستفيد من منصبه وفرصه ومجاملاته.
7- ولعل ذلك يعتبر ثمرة ومعجزة للأهداف والجهود المخلصة... وطبعا بفضل الله تعالى وفضله لا بد من قراءة كتاب ما يقارب 700 صفحة بسرعة في ساعة أو ساعتين. وتهنئة هذا الكتاب وانتقاده عمدا، والحمد لله أن إنتاج ملاحظات من 10 صفحات أصبح أسهل بالنسبة لنا.
أطيب التحيات…

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...