Düşürülen Libya Uçağının Enkazı Altında
CUMHUR İTTİFAKI KALMIŞTI!
Dikkat! 22 Aralık 2025 Libya Tezkeresi kabul ediliyor ve 23 Aralık 2025’te de Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed Al-Haddad ve beraberindeki heyeti taşıyan jet, havalandıktan kısa süre sonra Haymana yakınlarında düşüyordu. Uçaktaki 5 kişilik askeri heyet ile mürettebat toplam 8 kişi hayatını kaybediyordu!? Askerî Stratejist Kemal Olçar, Libya uçağının Ankara’da düşmesiyle ilgili olarak dikkat çeken değerlendirmelerde bulunmuştu.
Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed Al-Haddad’ın Türkiye ziyaretinin gerçekleştiği saatlerde Pakistan Genelkurmay Başkanı Nadeem Rıza’nın da Tobruk’ta Hafter yönetimiyle görüştüğü ortaya çıkıyordu. Güvenlik kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre Türkiye, yakın dönem Libya’da bazı radikal adımlar atmaya hazırlanıyordu. 2025 Kasım ayında Doğu Hükûmeti Genelkurmay Başkanı Saddam Hafter’in de Ankara’ya geldiğini hatırlatan kaynaklar, Libya’da Doğu-Batı bölünmüşlüğünü çözme konusunda Ankara, Katar ve Pakistan’ın özel bir strateji izlediği bilgisini paylaşıyordu.
Ayrıca Türkiye öncülüğünde Libya’da Batı hükûmetiyle (MKE) benzeri millî silah üretim merkezi kurulumu ile ilgili son aşamaya gelindiği konuşuluyordu. Düşen uçakta hayatını kaybeden isimlerden Libya Askerî Sanayi Kurumu Başkanı Tuğgeneral Mahmud el-Katawi’nin de bu sebeple Ankara’ya geldiği ve projeye son şeklin verildiği biliniyordu.
Tam bu süreçten hemen önce Karadeniz’de iki gemimizin vurulması, hava sahamızda görülen insansız hava araçları, Gürcistan’da uçağımızın düşürülmesi olayları tesadüf olamazdı. Bunların mutlak manada kendisini gösteren bir stratejik arka planı vardı. Bu gelişmeler ancak harp ortamında görebileceğimiz türden olaylardı. Evet, birileri Karadeniz’de Rusya’ya karşı cephe açmak istiyorlardı ve bizi oraya angaje etmeye çabalıyorlardı. Her ne kadar perde önünde olmasa da Kuduz İsrail bu cepheyi en çok isteyen güç odağıydı. Dikkatleri Akdeniz’den başka alana çevirmek yegâne amaçtı. Şayet bu tuzağa düşersek Akdeniz’i kaybetme riskimiz vardı. Libya uçağının Ankara’da düşmesi özel bir mesaj niteliği de taşımaktaydı. Türk topraklarını güvensiz göstermek gibi şeytani bir maksattı.
Bu Bir Suikasttı ve Türkiye Hedef Alınmıştı!
Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed Ali Al-Haddad’ın uçağı Dassault Falcon 50 yapısıydı… Havacılık jargonunda bu kuşa “uçan tank” diyorlardı. Üç motorlu (Honeywell TFE 731) bir canavarın, 20.000 feet irtifada “tam güç kaybı” yaşaması, istatistik bilimine aykırıydı. Tek motor dursa tırmanırdı, iki motor dursa süzülürdü. Ama bu uçak düşmedi, gökyüzünde parçalandı. Radar izi (SSR) Haymana üzerinde bıçak gibi kesilip kaybolmaktaydı. Görgü tanıklarının bahsettiği o “parlama”, bir motor arızası değil; “Structural Disintegration” (Gövde Bütünlüğünün Bozulması) olayıdır. Kaza kırım ekipleri “hava muhalefeti” raporlarıyla vakit kaybededursun, fizik kuralları yalan çıkmazdı.
Bir gövde havada dağılıyorsa, ya içeriden bir basınç (patlama) yemiştir ya da limitlerinin ötesinde bir manevraya zorlanmıştır. Bu bir kaza değil, kinetik bir müdahale yapılmıştır. Peki tetiği kimler çekiyorlardı? Şeytan ayrıntıda değil, prosedür hatasında saklıydı.
Libya Genelkurmay Başkanı gibi “Yüksek Değerli Hedef” statüsündeki bir adamı, Malta tescilli sivil bir Charter Uçağına (9H-DFJ) bindirirseniz, namlunun ucuna sürmüş olursunuz. Sivil havacılıkta “Arındırılmış Bölge” denilen kavram esnektir, sızmaya müsait durumdadır. Uçak pistte beklerken ona yemek şirketi girer, yakıtçı girer, temizlikçi girer. Askeri bir nakliye uçağının yanına yaklaşamayan saha elemanı, sivil bir jetin iniş takımı yuvasına 15 saniyede ulaşırdı. Yabancı servisler her zaman lojistik zincirinin en çürük halkasına oynardı.
Uçak neden sağır ve kör kaldı?
Sahadaki izleri okuyalım. Uçak kalkıştan 40 dakika sonra, tam seyir irtifasında (FL280+) infilak ediyor. Bu zamanlama tesadüf olamazdı. Saatli bomba risklidir; rötarda yerde patlardı. Ama “Barometrik Tetik” (Basınç Duyarlı) düzenek şaşmazdı. Kabin veya dış basınç belirli bir seviyeye düştüğünde, yani uçak bulutların üzerine çıkıp gözden kaybolduğunda devre tamamlanırdı. Bu yöntem, enkazın geniş bir alana yayılmasını ve delillerin yok olmasını sağlardı. Patlayıcı muhtemelen aviyonik kompartmanına ya da iniş takımı yuvasına yerleştirilmiş olmalıydı. Buradaki bir şok dalgası, hidrolik hatlarını cerrah hassasiyetiyle kestiğinde uçak sağır ve kör kalırdı…
Hedef sadece imha edilmedi; deliller kilometrelerce karelik bir alana saçılarak adli tıp süreci sabote edilmiş durumdaydı. Pilotların son anonsundaki “teknik arıza” ifadesi, patlamadan saniyeler önce kokpitte bir kaosun başladığının kanıtıydı.
Bu bilgi üzerinden şunları da hesaba katalım:
Fiziksel bir bomba bulunamazsa nereye bakacağız? Elbette yazılıma. Modern jetlerdeki “Dijital Uçuş Kontrol Sistemi”, dışarıdan kapalı bir kutu sanılırdı. Bu bir yanılgıydı. Bakım portları üzerinden sisteme sızan bir “malware”, uykuda saklanırdı. Senaryo korkutucu; Yazılım, GPS koordinatları Haymana sahasını gösterdiğinde (Geofencing) devreye girip, kuyruk dümenini sonuna kadar kırma komutu verdiyse; uçak o hızda bu aerodinamik yükü taşıyamaz ve havada kâğıt gibi yırtılırdı. Bu da, siber suikastın parmak izini taşımaktaydı. “Uçuş Veri Kayıtçısı” kutusunda pilotun vermediği ama uçağın uyguladığı o son komut bulunmalıydı.” diyen Güvenlik Uzmanı Serkan Yıldız’ın uyarıları dikkate alınmalıydı.
Kuduz İsrail’in mazlum Filistin soykırımına rağmen, aylar boyunca gemiler dolusu malzeme gönderdikleri ortaya çıkan… En sonunda, güya Gazze Barışına GARANTÖR oldukları halde, Siyonist mel’unların her türlü tahribat ve katliamını sadece kınayan… Ama 1 Ocak 2026’da İstanbul’da miting düzenleyip halkımızın havasını almaktan ve oyalamaktan utanmayan bu riyakâr zihniyeti artık tanımak ve ondan kurtulmak lazımdı!.. Ve KADDAFİ bunlar gibi göstermelik değil, gerçekten Filistinli kardeşlerimize el uzattığı ve destek çıktığı için, Siyonist-Emperyalistlerin hışmına uğramıştı!..
Düşürülen Libya Uçağının Hatırlattıkları!
1911 yılıydı… Kuzey Afrika’da elimizde kala kala Libya kalmıştı, vatan toprağıydı. Emperyalizm, Haçlı Seferi ruhuyla Trablusgarp’a saldırdı. Osmanlı’nın mecali kalmamıştı. (Kaptanından çıpacısına tamamı Rum ve Ermenilerin güdümüne girdiği ve Haçlıların ülkemize saldırısı için gerekçe gösterildiği için lağvedilen) Donanma Haliç’te çürütüldüğü için, Ege’ye ve Akdeniz’e çıkamıyordu. Yurtsever subaylar birer ikişer yola çıktı, sivil kimliklerle, Mısır ve Tunus üzerinden Trablusgarp’a gitmeye başladılar. Onlardan biri Mustafa Kemal’di. 30 yaşındaydı. Yaşına göre çok tecrübeliydi, Şam, Beyrut, Yafa, Kudüs, karış karış dolaşmıştı, Sina Çölü’nde kalmıştı, Golan Tepeleri’nde vuruşmuştu ve şimdi Libya’daydı. Tobruk, Derne, Bingazi üzerinden Trablus’a ulaştı. Libya halkına karşı savaşmadı, Libya halkıyla beraber, emperyalizme karşı savaştı, silahıyla kılıcıyla çarpıştı, gözünden yaralandı, ilk defa orada “gazi” unvanı kazandı.
Aradan 63 yıl geçti, 1974 oldu, (Rahmetli Erbakan’ın özel cesaret ve dirayetiyle) Kıbrıs’a çıktık… ABD ambargo uyguluyordu, kolumuzu büküyordu, yardımımıza Kaddafi yetişti, uçak benzini, uçak lastiği, mühimmat verdi. Para önerdik, kabul etmedi, “bütün depolarım sizindir, istediğiniz kadar alın” dedi, hatta, yüklemeler sırasında Türkiye’nin ne kadar yanında olduğunu göstermek için hamal gibi bizzat cephane taşıdı. 1976 oldu… MTA’ya ait Hora isimli gemimiz, Ege Denizi’nde ihtilaflı sularda petrol aramak üzere denize açıldı. Tarihi rest çektik, “Yunanistan müdahale etmeye kalkarsa, vururuz” dedik. Teknolojimiz yetersizdi ama, Ege ve Akdeniz sularımızda petrol olduğunu biliyorduk. Rauf Denktaş açık açık anlatıyordu… “Amerikan petrol şirketi bana geldi, rezerv tespit ettiklerini, buna talip olduklarını söylediler, çıkarılacak petrolden %50 pay vereceklerini söylediler, ben Türkiye’yle anlaşmamız olduğunu, Ankara’yla konuşmam gerektiğini söyledim, bu cevabı hiç sevmediler, Ankara lafını duyunca gittiler, bir daha gelmediler” diyordu. Uluslararası petrol şirketleri Denktaş’ı ikna edemiyorlardı.
Derken 2002 yılına kadar böyle gelindi, 2002 yılında AKP tek başına iktidara taşındı. AKP iktidarının ilk işi, 2004 yılında “yes be annem” referandumu yapıldı. “Yes” demek, KKTC’nin kepenklerini kapatıp, Rum yönetimi altına girmek anlamına geliyordu, AKP hükümeti bütün gücüyle “evet” denilmesi için çalıştı. AKP’nin yanına tespih taneleri gibi dizilen TÜSİAD, MÜSİAD, TÜGİAD, TESEV, TİM, TİSK, TÜRSAB, TZOB, TOBB gazetelere sayfa sayfa ilan verdiler, Kıbrıs halkının “evet” demesi için çağrıda bulundular.
Rauf Denktaş’a, yandaş medyada hakaretler yağdırılıyordu, KKTC’nin ayak bağı olduğu yazılıyordu, gençlerin önündeki engel olduğu yazılıyordu, “çekil artık” deniyordu, “istifa et” deniyordu. Avrupa Birliği ve ABD “evet” denilmesini istiyordu, “Rumlar hayır dese bile Türk tarafını Avrupa Birliği’ne alacağız, siz yeter ki evet deyin, ambargoyu hemen kaldıracağız” deniyordu. Asrın liderimiz “win win” diyordu.
Sonunda sandığa gidildi. Türk tarafı, KKTC’nin kepenklerinin kapatılmasına %65 oranında “evet” dedi. Neyse ki, Rum tarafı %75 oranında “hayır” diyerek bizi kurtarmışlardı.
En muhteşem özeti, (ABD’ye, AB’ye hatta) Ecevit’e rağmen Kıbrıs Barış Harekatı’na imza atan “mücahit” Erbakan yapmıştı: “Allah’a şükür, Kıbrıs, Rumların sayesinde Yunan adası olmaktan kurtuldu” buyurmuşlardı.
Referandumdan sadece bir hafta sonra; Rum kesimi hayır demesine rağmen, yine de Avrupa Birliği üyesi yapıldı. Türk tarafı evet demesine rağmen, ayazda kaldı, ambargo bile kalkmadı. Hatta, KKTC’yi boş verdik, Rum tarafı, Türkiye’nin AB üyeliğini veto etme hakkını bile aldı! Böylece Denktaş’ı adeta sırtından hançerleyen AKP Türkiyesi; Rum tarafına rüyasında bile göremeyeceği tavizleri hediye etmiş olmaktaydı.
“Dünya lideriyiz” diyen sayın AKP hükümetimiz bu arada nelerle uğraşmıştı?
2010 yılıydı… “Fatih camisi bombalanacak” yalanıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne “Balyoz” vurmuşlardı. Ergenekon, Balyoz, Casusluk iftiralarıyla, mermi bile sıkmadan Türk Silahlı Kuvvetleri esir alınmıştı. Vatanperver subaylar hapse tıkılmış, neredeyse savaş uçağı kullanacak pilot bırakılmadı, en büyük darbeyi de Deniz Kuvvetlerimiz almıştı. ABD, AB, İsrail, Yunanistan, Rum Kesimi, Mısır, Doğu Akdeniz’i parsellerken, Doğu Akdeniz’deki haklarımızı koruyacak olan Donanmamız imhaya çalışılmıştı. Çünkü; Deniz Kuvvetleri Komutanları, Kuzey Deniz Saha, Güney Deniz Saha, Denizaltı Filo Komutanları, Harp Filo Komutanları, MİLGEM’i MİLGEM yapan Mühendis Subaylar, Tersane Komutanları, Deniz Üsleri Komutanları, Çıkarma Gemileri, Mayın Gemileri Komutanları, heeepsi içeri atılmıştı.
Nihayet 2011 gelip çatmıştı. Libya’daki vatandaşlarımız günlerdir elçiliği arayıp “kaçalım mı?” diye soruyordu, elçiliğimiz de bu resmi açıklamayla “müsterih olun” diyordu. Oysa 24 saat sonra, Libya’da iç savaş çıkmıştı! Kan gövdeyi götürdü, “müsterih olun” diyen elçiliğimiz kapatıldı, bizim Büyükelçi Tunus’a kaçtı. 50 binden fazla Türk vatandaşı Libya’da sıkışıp kalmıştı. Kendisini dünya lideri zannedenler, aslında burnunun ucunu bile görmüyorlardı. Türk inşaatlarında ve Türk şirketlerinde çalışan insanlarımız güç bela kaçtı, canını zor kurtardı. Yüz milyonlarca dolarlık şantiye, milli servet, Libya’da çöp olarak kaldı.
Ve sonunda NATO, Kaddafi’ye saldırdı, Libya’yı bombalamaya başladı. Sayın hükümetimiz gene neler olup bittiğini kavrayamıyordu, asrın liderimiz çıktı, önce “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diye haykırdı. Sayın Kahraman-Dindar iktidarımız, daha sonra bu kof çıkışların tam tersini yaptı, dünya lideri pozlarına bürünüp, Haçlı Siyonistlerin safında Libya’daki savaşta yerini aldı. Libya tezkeresi çıkardık. Dört firkateyn ve denizaltı göndererek, NATO harekâtına katıldık. Yetmedi… “NATO’nun Libya’da ne işi var” filan derken, İzmir’i NATO hava harekâtının merkezi yaptık! Böylece ve AKP sayesinde Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında ABD Türkiye’ye ambargo uygularken, bize en büyük desteği veren, en büyük yardımı gönderen Kaddafi’yi sırtından bıçakladık!..
Üstelik… Fransa Cumhurbaşkanı açık açık “bunun bir Haçlı Seferi olduğunu” ilan ediyordu, “Tanrı’ya şükür ki, Haçlı Seferine önderlik ediyoruz” diyordu. İşte sayın dindar hükûmetimiz, Haçlı Seferine bizzat katılmış ve Emperyalist-Siyonist Haçlıların yanında yer almıştı!..
Ve maalesef; Kaddafi linç edilerek öldürülmekten kurtulamamıştı. Dövdüler, bıçakladılar, kurşunladılar, cesedini yerlerde sürüklediler, kameraya alıp, dünyaya seyrettirmekten utanmamışlardı. 150 binden fazla Libyalı katliama uğramıştı. Sayın dindar hükümetimiz, Kaddafi’yi bu şekilde linç ederek öldürenlere para yardımı bile yapmıştı.
(Şimdi SP’nin de kuyruğuna yapıştığı YENİ YOL mimarlarından, Bilderberg elemanı) Ali Babacan o dönemde asrın liderimizin Başbakan Yardımcısıydı. Gururla anlatıyordu. (Kaddafi’nin katillerine) “100 milyon dolar verdik” diyordu, “100 milyon dolar 1.100 kilo geliyor, tamamını yüklersek riskli olur diye düşündük, uçağı düşürür diye korktuk, 10 milyon doları uçakla gönderdik, kalanını Türkiye’de elden teslim ettik” diye övünüyorlardı. Toplam 300 milyon dolar aktarmıştık. Kaddafi’yi öldüren sözde köktendinci İsrail hizmetçilerine para verdiğimiz için gururlanmıştık! SP’nin; kuyruğuna takıldığı Ahmet Davutoğlu ise 4-7 Mart 2015 tarihinde ve Başbakan iken Siyonist CFR’nin onur konuğu yapılmıştı!
İşte o sırada, eşzamanlı olarak… ABD yönetimi, Kaddafi’den doğan otorite boşluğuna, CIA maşası General Hafter’i monte ediyorlardı. Sayın AKP hükümetimizin gene, kurulan tuzakları ruhu bile duymamıştı.
Derken 2015 yılına ulaşıldı. Yunanistan, Ankara’nın koyu gafletinden yararlanıp Ege ve Akdeniz sahillerimizdeki 16 Adamızı işgal etmekten sakınmadı. EGAYDAAK adı verilen, Egemenliği Devredilmemiş Ada, Kaya ve Kayacıklara resmen oturdu, bayrağını dikti, asker konuşlandırdı. Sayın hükümetimiz göz yumdu, sesini çıkarmadı. Kıbrıs için savaşan, Kardak için savaşı göze alan Türkiye, sus pus kalmıştı. Yunan Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları, Bakanlar, bu işgal edilen adaları ziyaret etti, poz verdiler, alay ettiler, kiliseler bile inşa ettiler; ama AKP iktidarı tınmamıştı, şimdiki sadık suç ortağı MHP ise, mangalda kül bırakmamıştı!.. Bu arada, eşzamanlı olarak Rumlar da harıl harıl çalışıyorlardı. Kıbrıs Rum Kesimi; Mısır’la, İsrail’le masaya oturup, petrol/doğalgaz anlaşmaları imzalamıştı. Kendini dünya lideri zanneden Türkiye, uyumaya devam ediyordu.
Ardından Libya hem ruhen hem siyasi olarak ikiye bölündü… Topraklarının %90’ını Hafter yönetiyor, %10’unu Trablus hükümeti kontrol ediyor. Trablus hükümetini sadece sayın hükümetimiz ve Katar destekliyorlardı. Hal böyleyken, iş işten geçtikten sonra, hadiseler bizim açımızdan berbat duruma geldikten sonra, sayın hükümetimiz Doğu Akdeniz’deki haklarımızın korunması için Trablus hükümetiyle deniz sınırı mutabakatı imzaladı. Tezkere çıkardık, Libya’ya asker yolladık. 22 Aralık 2025… Yunanistan Başbakanı Miçotakis’le Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Hristodulidis, Kudüs’e gittiler, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun liderliğinde Türkiye’ye karşı zirve yaptılar, askeri, teknoloji, ticari ilişkilerde “sınırsız iş birliği” yapacaklarını açıkladılar.
Netanyahu, isim vermedi ama Osmanlı’ya işaret ederek, düpedüz Türkiye’yi hedef aldı, tehdit etti, “Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail bir zamanlar imparatorluk hâkimiyeti altındaydı, bu bölgede imparatorluk dönemini yeniden canlandırmak isteyenlere sesleniyorum, unutun, aklınızdan bile geçirmeyin, biz kendimizi savunmaya muktediriz” diyerek küstahlaştı.
Ertesi gün, 23 Aralık 2025… Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Libya’daki görev süresi TBMM tarafından iki yıl uzatıldı. Türkiye’nin desteklediği Trablus hükümetinin Genelkurmay Başkanı, TBMM’deki bu oylamayı takip etmek üzere, Türkiye’nin davetlisi olarak Ankara’ya gelmişti, Milli Savunma Bakanımız ve Genelkurmay Başkanımız tarafından ağırlanmıştı, Esenboğa Havalimanı’ndan ülkesine dönerken, kendisini ve heyetini taşıyan kiralık özel uçak, kalkıştan hemen sonra Ankara’da düşmüş ve kurtulan olmamıştı.
Şimdi hâlâ zerre iz’anı ve vicdanı olanlar şu soruları yanıtlasındı:
Kaddafi kimin sayesinde öldürüldü?
Yunanistan doğalgaz denizine kimin sayesinde oturdu?
Rumlar kimin sayesinde AB’ye girdi, kimin sayesinde doğalgaz denizine ortak oldu?
Donanmamız kimin sayesinde imha edildi, bizim donanma denklemden çıkarılınca, İsrail kimin sayesinde Doğu Akdeniz’e bu kadar kolay el koymuştu?
Ege’de kimin sayesinde neredeyse ayağımızı denize sokamayacak hale geldik, Akdeniz’de, Antalya körfezine kimin yüzünden sıkışıp kalınıyordu?[1]
Al-Haddad’ın Hayatı!
Libya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Muhammed Ali Ahmed Al-Haddad, Türkiye’deki temasları sonrası ülkesine dönerken Ankara’nın Haymana İlçesinde bir suikast sonucu hayatını kaybetmiş durumdaydı. Al-Haddad, 5 yıldan uzun süredir bu görevdeydi ve ülkesinin Türkiye’yle ilişkilerini geliştirmesinde önemli rol oynamıştı. Ancak Al-Haddad Libya’da isyanın başladığı 2011 yılı öncesi orduda çeşitli görevlerde bulunmuşlardı. Al-Haddad, disiplinli ve askeri kurumlara önem veren bir Komutandı.
Libya’yı 1969’dan sonra yöneten ve 1974 Kıbrıs çıkarmamızda en büyük desteği veren Muammer Kaddafi, 2011’deki Arap Baharı isyanları sırasında NATO destekli müdahaleler ve isyancı güçlerin Başkent Trablus’u ele geçirmesiyle ve maalesef AKP-Erdoğan iktidarının Haçlı Siyonistlere destek vermesiyle yıkılmıştı. Kaddafi’nin öldürülmesi Libya’da uzun süreli siyasi istikrarsızlığa yol açmış, iç savaşın da şiddetlenmesini sağlamıştı. Ve Libya ordusu da parçalanmıştı. İşte Muhammed Ali Ahmed Al-Haddad, Trablus merkezli güçlerle iş birliği yapmıştı. Bu güçler ileride, Birleşmiş Milletler’in (BM) de tanıyacağı Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni oluşturmayı başarmıştı. Al-Haddad, 2015’te Trablus’taki askeri bölgede artık en üst düzey bir konumdaydı.
Trablus’ta, direnişin ön saflarındaki komutanlardandı
Al-Haddad, ülkenin doğusunda General Halife Hafter komutasındaki Libya Ulusal Ordusu’na karşı direnişin organize edilmesinde önemli rol oynamıştı. Libya Ulusal Ordusu, Nisan 2019’da Trablus’u ele geçirmek için Başkente yönelik büyük bir saldırı başlatmıştı. Çatışmalar, Haziran 2020’ye kadar durmamıştı. Al-Haddad, Trablus’u savunan en önemli komutanlardan birisi konumundaydı. Al-Haddad, Eylül 2020’de Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından Libya Genelkurmay Başkanı olarak atanmıştı. Göreve başladığı dönemden itibaren Türkiye ile yoğun askeri temaslarda bulunan Haddad önce Ekim 2020’de, daha sonra da 2024 ve 2025 yıllarında Ankara’ya birçok kez ziyaretler yapmıştı.
Al-Haddad beş yıldır, Libya’nın batısını kontrol eden Ulusal Mutabakat Hükümeti ile doğusunu kontrol eden Libya Ulusal Ordusu’nun güçlerini birleştirmesi için yapılan görüşmelerde aktif rol almıştı. Türkiye; zamanla Libya Ulusal Ordusu’yla da, özellikle Mısır’la normalleşme sürecine paralel olarak yakınlaşmıştı. Al-Haddad ise son üç yılda Libya’nın Türkiye ile savunma alanında iş birliği yapması ve iki ülke arasında üst düzey koordinasyonun sağlanması için çırpınmıştı.
Al-Haddad ayrıca Libya’yı temsilen güvenlik konulu uluslararası birçok toplantıya katılmış ve Libya ordusunun modernizasyonu için özel çaba harcamıştı. Al-Haddad, geçirdiği uçak kazasında hayatını kaybetmeden önce, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’le de görüşmeler yapmıştı. Görüşmelere, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Metin Tokel de katılmıştı.
Ne kadar ayıp ve yazıktır ki, AKP iktidarı ve Cumhur İttifakı Al-Haddad’a sahip çıkamamıştı!..
- Yılmaz Özdil’in 26 Aralık 2025 yazısından bazı düzeltme, ekleme ve özetle

Bir devletin, uluslararası sahada bağımsız, esnek(kısa, orta ve uzun vadeli siyasi ve politik tavır !),şahsiyetli, tutarlı ve geniş çaplı dış politika üretebilmesinin, etki oluşturabilme, yön verme kabiliyetini sergilemesinin, özellikle İslam ülkeleri ve duyarlı ülkelere öncülük etme iradesinin en temel şartı, dış etkiden-Siyonist cereyandan bağımsız bir İktidara sahip olmasıdır.
Batının ve ehli salip denilen sapkın uçların, şantajlarına ve telkinlerine mahkum edilmiş sözde yönetimler ve iktidarlar, sorumlu oldukları devleti ve milletlerini bağımsız, hür, şahsiyetli ve izzetli bir seviyeye ulaştıramayacaklar ve nükseden siyasi, ekonomik, hukuki, ahlâki ve ilmi problemlere, Millî Çözümler üretemeyeceklerdir.
Bu trajik ve elim hadiseyi bu seviyede bir tek Milli Çözüm yazıp, oynanan oyuna dikkat çekti. Libya’nın yeni döneminin önemli ve ülkemiz adına değerli bir adamı bu kaza ile hayatını kaybettikten sonra ülkemizin güvenlik birimlerinin de olay üzerinde çalıştığı ortaya çıktı. T24 yazarı Tolga Şardan tarafından kaleme alınan yazıda, uçağı ülkemize getiren ekipteki hostes gözaltına alınmıştı. Elbette Milli Çözüm bir şeye dikkat çekiyorsa, olayın arka yüzünde detayları soruşturan birilerinin olması da gayet doğaldır ve ülkemiz adına umut vericidir.
https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sardan-buyutec/libya-heyetinin-oldugu-ucak-kazasi-sorusturmasinda-gelisme-hostes-gozaltina-alinip-sorgulandi,53296
Evet makale son derece aydınlatıcı ve olayları doğru anlamamızı ve sorumluluklarımızı kuşandırıcı bir niyetle yazıldığı ortadadır. Yazarımıza şükranlarımı arzediyorum.
“Zalim hilekarların şeytani planlarını ve tuzaklarını kendi başlarına yıkıp Mücahit Mü’minlere zafer kapısını açan Yüce Allah; gaflet ve hıyanet ehlinin eştiği kuyulara, kendilerini düşürüp boyunlarını kıracaktır. Birleşik Kürdistan oluşumuna ve Türkiye’nin parçalanmasına “barış kılıfı” geçirmek üzere PKK’nın yurt dışına çekilmesi bile İsrail’e ve NATO birlikleriyle yaşanacak bir kapışmada, Allah’ın izniyle TSK’nın işini kolaylaştıracaktır. ENFAL SURESİ 158. AYETİN SONUNDA BUYRULMUŞTUR Kİ: “… De ki: “(Ey zalimler ve işbirlikçi hainler!) Siz (tedirginlikle) gözleyip bekleyin; çünkü Biz de kesinlikle (acı ve alçaltıcı akıbetinizi) bekleyip gözetlemekteyiz!” ayeti, ümit ve teselli kaynağımızdır. (Ayet için Kaynak: http://www.mealikerim.com )
Çünkü ABD, AB ülkelerinin ve Nato birliklerinin desteklediği İsrail ile Türkiye arasında tarihi bir hesaplaşma kaçınılmazdır ve Batılıların Armegeddon dediği, İslam kaynaklarının Hatay Amik Ovasında yaşanacağı haber verdiği savaş oldukça yakındır. Ancak paniğe kapılmamalı, Allah’ın va’dine ve Hz. Resulüllah’ın müjdesine iman ve itimat duyulmalı ve sadece düşmanı ve tezgahını iyi tanımalıdır. ” ( İSRAİL’İN ŞIMARMASI VE ARMEGEDDON SAVAŞI adlı eserden Üstad Ahmet AKGÜL’ün kaleme aldığı ADİL DÜNYA YAYINEVİNDEN ÇIKMIŞ ESERİN ARKA KAPAK YAZISINDAN ALINTIDIR).
Evet , düşmanı ve tezgahını iyi tanıyan günümüzde MİLLİ ÇÖZÜM’dür. İspatı bu web sitesindeki 23 yıllık Milli Çözüm’ün yazılı – görsel – işitsel yayınlarıdır.
“Düşmanın stratejisini, Siyonizm’in hilesini ve hedefini savaştan önce öğrenen bilge ve cesur bir Lider için zafer, bulutlarla kararan gökyüzünden beklenen yağmur kadar yakındır.”
ARTIKUNUTMAYINIZ Kİ; tarihi her zaman kötüler ve kafirler değil, bu sefer kahraman askeriyle beraber Türkiye’nin mü’minleri yazacaktır. İnşaallah.
Vefa duygusu bir insanda olması gereken en önemli özelliklerden birisiydi. Kaddafi vefasını göstermiş ve 1974’de zor durumda olan Türkiye’ye dostluğunu ispat etmişti. Arap baharında yöneticilerimiz ne yapmıştı Libya’ya en büyük vefasızlığı göstermiş ve NATO ile beraber Libya’yı bombalanmasına vesile olmuştuk. Tarih bunu yazacaktı vefayı ve vefasızlığın notlarını alıyordu ve zamanı gelince hepsinin gerekeni yapılacaktı.
Bir ülkenin İzzet ve onuru ancak bu kadar ayaklar altına aldırılabilirdi. Gürcistan’da uçağımızın düşmesi, hava sahamızın yol geçen hanına dönmesi, canı bize emanet olan bir misafiri koruyamayışımız, yeter mi yetmez Ege denizin ve doğu Akdeniz’de verdikleri tavizler daha saymakla bitirilemeyecek şekilde yapılan gafletler bunun sonunda ülke elden gitmeden yetkili ve etkili kişilerimiz artık buna el atma zamanı gelmişti. Bu kuşatılmışlıktan ancak vatan sever insanların kuracağı Milli Çözüm öncülüğündeki Milli Mutabakat hükümetiyle aşılabilirdi.
Bu yapılan gaflet ve hıyanetlerin bedelide tek tek sorulmalıydı. Ve sorulacaktı devlet imhal eder ama ihmal etmezdi. Büyük stratejik bir sabırla, kaderi ilahideki zamanın dolmasını beklemekte idi.
TÜRKİYE VE BÜTÜN İNSANLIĞIN SAADETİNE ANCAK AZİZ ERBAKAN HOCAMIZ GİBİ BİR ANLAYIŞLA VE BİR LİDERLE ERİŞEBİLİRİZ. BUGÜN AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN EN SADIK TALEBESİ VE TAKİPÇİSİ MİLLİ ÇÖZÜM ÜSTAD AHMET AKGÜL HOCAMIZDIR. BU GÜNLERİ 1980 YILINDAN GÖRÜP ŞU SÖZLERİ TRT DE SARFETMİŞLERDİ;
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki:
TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU;
Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması,
Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması
ve Yeni Bir Devrin başlamasıyla mümkündür!”
Prof. Dr. Necmettin Erbakan
(TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980
YENİ BİR DEVRİN BAŞLAMASI İLE İNŞALLAH TÜM MAZLUM MÜSLÜMANLARIN KURTULUŞA ERCEĞİ, ZALİMLERİN DİZ ÇOKTÜRÜLÜP HESAPLARININ GÖRÜLECEĞİ, DECCAL NETANYAHUNUN GEBERTİLİP İSRAİLİN HARİTADAN SİLİNECEĞİ, SÜPER GÜÇ ZANNEDİLEN DEVLETLERİN DİZE GETİRİLİP ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYANIN KURULMASI BAŞLAYACAKTIR İNŞALLAH. YUKARIDAKİ HAKİKATLERİ MİLLİ ÇÖZÜMDEN BAŞKA GÜNDEME ALABİLEN YOK NE YAZIK Kİ. HALKIMIZIN UYANIŞA GEÇMESİNİ YUKARIDAKİ HAKİKATLERİN FARKINA FARMASINI BEKLİYORUZ AMA NE ÇARE. MEDYA NARKOZU İLE HALK YUKARIDAKİ GERÇEKLERİ DÜŞÜNMEKTEN BİLE UZAKLAŞTIRILMAKTA. RABBİMİZİN YARDIM VE İNAYETİYLE İNŞALLAH BU BÖYLE GİTMEYECEK MİLLİ ÇÖZÜM MİLLİ MUTABAKAT HÜKÜMETİ TEK ÇARE OLARAK ORTAYA ÇIKACAKTIR.
Mazlum ülkelerin, Amerika ve İsrail tarafından Düşerken ve Düşürülürken,
yanlarında olmadıktan sonra, Arkalararın dan, hamaset ve boş laflarla kuru sıkı çıkış yapmak,!?
ancak; Cumhur ittifakına ait olan bir davranış biçimidir..
“Siyonizme Hizmet Eden Herkes Soykırım suçuna ortaktır.
Hangi inanç, hangi ırk, hangi kimlik olursa olsun…
Zulme omuz veren herkes aynı karanlığın ortağıdır.
Yıllarca beyazperde üzerinden dünyaya servis edilen “mağdur halk” imajı, bugün Filistin sokaklarında silahla gezen sivil görünümlü militanların, bombalanan hastanelerin, yakılan çocukların gerçeğiyle çatışıyor. Hollywood’un gözyaşlarıyla kurduğu sahte mazlumiyet, artık kanla, enkazla, cesetle örtülemez hâle geldi. Gerçek çıplaktır ve bu gerçek, Siyonizmin yüz yıldır süren işgal ve katliam sistemidir.
Bugün Türkiye’de de ekranlardan seslenen bazı isimler “Her Yahudi Netanyahu değildir” cümlesiyle algıyı yumuşatmaya çalışıyor. Oysa mesele kişiler değil, temsil ettikleri ideolojidir. Siyonizm bir kişide değil, bir zihniyette vücut bulur. Ve bu zihniyetin etki alanı yalnızca Tel Aviv ile sınırlı değildir. Sermayesiyle, medyasıyla, siyasetiyle küresel bir ağdır bu. Yahudi Siyonistler kadar, Hristiyan Siyonistler ve ne yazık ki Müslüman görünümlü işbirlikçiler de bu karanlık yapının parçasıdır. Siyonizmin dini yoktur, ama çokça hizmetkârı vardır.
1917’de Filistin’de Yahudi nüfus %5 bile değilken, İngiliz mandasıyla başlatılan işgal süreci 1948’te bir devlet ilanıyla taçlandırıldı. O günden bugüne Filistin halkının yaşadığı; sürgün, hapis, infaz, işgal, etnik temizlik ve sistematik katliamdır. Direnenler öldürüldü, kalanlar toprağından koparıldı. Bugün Gazze’de yaşananlar, yüz yıllık bir emperyal projenin en kanlı safhasıdır.
Siyonist ideoloji, uyguladığı bütün zulmü menkıbeler, kehanetler ve sözde kutsal gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Din kisvesi altında ırkçı, yayılmacı ve terörist bir yapı inşa edilmiştir. İşin trajik yanı, bu yapıyı aklamaya çalışan bazı kalemlerin ve ekran yüzlerinin yıllarca kendi toplumunun inanç değerleriyle mücadele etmiş, dini değerlerle barışamamış kimseler olmasıdır. Dün kendi halkının inançlarına hakaret edenlerin, bugün Siyonist işgali kutsaması tesadüf değildir. Bu bağlılık gönülden değil, görevdendir.
Unutmayalım: Düşman sadece sınırın ötesinde değildir. Onun dilini konuşan, onun söylemini tekrarlayan, onun çıkarlarına hizmet eden herkes onunla aynı saftadır. Düşmanla aynı dili konuşan, onun askeridir. Bugün Gazze’deki soykırımı “ama”larla, “iki taraf da acı çekiyor” türü ucuz denge oyunlarıyla perdelemeye çalışanlar, bu kanlı rejimin örtülü ortaklarıdır.
Avrupa’da sokaklar Filistin için ayağa kalkarken, devletlerin kör ve sağır kesilmesi, Batı yönetimlerinin küresel Siyonist sermayeye nasıl esir düştüğünün kanıtıdır. ABD başta olmak üzere emperyal düzenin bu yapıya verdiği sınırsız destek, sadece Ortadoğu’yu değil, insanlığın vicdanını da bombalamaktadır.
Bugün Gazze’de yaşanan ve iki yıla yakındır süren katliam, modern tarihin gördüğü en büyük ve en organize soykırımlardan biridir. Bu vahşetin kanı, sadece Siyonist katillerin değil, onlara destek veren herkesin; siyasetçinin, medya mensubunun, akademisyenin, piyonluk yapanların ellerine, yüzlerine, tarihlerine bulaşmıştır. İşgalci İsrail’de, en çok toprak gasp edenin, en çok Filistinli öldürenin seçim kazandığı bir sistemde masumiyetin adı dahi anılamaz.
Ve bilinsin ki bu barbarlık, sadece bir katliam değil; yeni dünyanın hikâyesi de Gazze’nin yıkıntıları üzerine yazılacaktır.
Bugün bu soykırımı normalleştirmeye, öfkeyi bastırmaya ve toplumsal vicdanı susturmaya çalışanlar sahaya sürülmüş planlı bir senaryonun piyonlarıdır. Bunları tanıyoruz, biliyoruz. Yaptıkları açıklamalarla, sergiledikleri tutumlarla bu utancı örtemez, bu suçu görünmez kılamazlar.
Çünkü kimliğini, inancını, kökenini değil; hangi zulmün yanında saf tuttuğunu önemseyen bir çağda yaşıyoruz. Bugün insanlığın ölçüsü, Filistin’e bakışla sınanıyor. Kimi ekranlardan zalime can simidi uzatıyor, kimi sokakta mazlumun yanında saf tutuyor. İşte gerçek ayrım burada başlıyor.
Çünkü bu süreçte herkes kendi yerini, kendi karakterini ve vicdani pozisyonunu insanlık tarihine not düşmektedir. Attığı mesaj, yaptığı açıklama, sergilediği duruş ya da sessizlik… Hepsi bir vicdan kaydıdır.
Amerika’da “Bu utançla yaşayamam” diyerek kendini yakan Yahudi asıllı asker de, Senato’da Siyonist katilleri alkışlayanlar da tarihe geçti. Türkiye’de yapılan eylemleri itibarsızlaştırmaya çalışanlar da bu not defterine eklendi.
Hiç kimse kimseyi aptal yerine koymasın. Herkesin safı belli, herkesin alnındaki mühür ortadadır.
Bugün, bu coğrafyada çocuklar yakılırken susanlar; yarın kendi şehirlerinde adalet aradıklarında, o sessizliklerinin yankısını duyacaklardır.
Bugün saf tutmayan, yarın sığınacak bir vicdan da bulamaz. Zira bu çağın suskunları, gelecek çağların mahkûmları olacaktır.
Siyonizme hizmet eden herkes suçlarının ortağıdır. Ve bu çağın en büyük ahlaki sınavı, bu yalana ortak olmamaktır.
İnsanlık düşmanı başta Siyonizm olmak üzere her türlü zihniyetle mücadelemiz, küresel iyilik kazanana kadar devam edecektir.”
https://x.com/hasanturantr/status/1928170944482185462
Hasan Turan
(TBMM İdare Amiri | AK Parti İstanbul Milletvekili | Türkiye-Filistin Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı)
YUKARIDAKİ SÖZLERİN SAHİBİDİR.
Siyonistlerle ve Amerikanın istihbarat ayak oyunları ile, süikast te uğrayan
Düşen ve Düşürülen derdest edilen, devlet ve hükümet yetkililerin dostu olmaz Akp ve cumhur ittifakından..!?
2015 de,Libya’nın yanında olmadık,!
Kaddafi ye sahip çıkamadık..
2011 Suriye’nin yanında olmadık!
İç savaş başladı,
Sınırdaki mayınları temizledik
Olaylara Amerika’ gözüyle bakıldı..
suriye halkı ile Mültecilerin yanında olduk..!?
2002-2003 de Irak’ da olamadık, ama Amerika’ya lojistik destek sağlandı..
2002- 2026 ya, Filistin ve Gazze nin
Yanında olamadık.. Son ıkı yılda İsrail ile ticaret son gaz devam etti.!!
2020 de Azerbaycan – Ermenistan savaşın da, Azerbaycan a iha siha verdik, birde TSK Mensubu Tabur düzeyinde Askerimizi yürüttük Azerbaycan caddelerinde Ermenistan a karşı,
Fakat Geçen yıl Ermenistan güdümlü, 55 bin kişinin katili Öcalan Apo,
Polis Asker öğretmen Koruyucu çoluk çocuk bebek katiline “Kurucu Önder” Diye hitap da bulunan Cumhur ittifakı yöneticileri yeni açılım süreci ile masaya oturanlar.. Yine Amerika’n varı dış politika uygulamaktaydı..
Böylelikle
Ermenistan a zeytin! dalı! uzatmış oldular..
Meğer Akp nin Azerbaycan çıkarması, Azerbaycan halkı değil,
İsrail dostu İlham Aliyev’i koruma ve kollamakmiş..!?
BOP(BİP) Hizmetçisi Akp ve Bileşenleri; Cumhur ittifakı…
Irak, Suriye, Libya,Mısır, Filistin ve İran. Etrafımızdaki ülkelerin hepsi BOP (BİP) hedefleri uğruna birer birer karıştırılıp , boşaltılıp en sonunda da Türkiye miz açık hedef haline getirişmiştir. Bu plan AKP ve Cumhur ittifakı eliyle, toplum da uyutulup uyuşturularak yapılmaktadır. Aziz Erbakan Hocamızın uyarılarını dikkat almayan toplum ve idareciler eliyle ülkemiz ve bölgemiz bugünkü duruma getirilmiştir. Bugün için de Milli Çözüm ün tavsiyeleri ve uyarıları dikkate alınmayıp (Milli bir Mutabakat sağlanmazsa) büyük yıkım an meselesidir…
Birileri Karadeniz’de Rusya’ya karşı cephe açmak istiyorlardı ve bizi oraya angaje etmeye çabalıyorlardı. Her ne kadar perde önünde olmasa da Kuduz İsrail bu cepheyi en çok isteyen güç odağıydı. Dikkatleri Akdeniz’den başka alana çevirmek yegâne amaçtı. Şayet bu tuzağa düşersek Akdeniz’i kaybetme riskimiz vardı. Libya uçağının Ankara’da düşmesi özel bir mesaj niteliği de taşımaktaydı. Türk topraklarını güvensiz göstermek gibi şeytani bir maksattı.
Şimdi hâlâ zerre iz’anı ve vicdanı olanlar şu soruları yanıtlasındı:
Kaddafi kimin sayesinde öldürüldü?
Yunanistan doğalgaz denizine kimin sayesinde oturdu?
Rumlar kimin sayesinde AB’ye girdi, kimin sayesinde doğalgaz denizine ortak oldu?
Donanmamız kimin sayesinde imha edildi, bizim donanma denklemden çıkarılınca, İsrail kimin sayesinde Doğu Akdeniz’e bu kadar kolay el koymuştu?
Ege’de kimin sayesinde neredeyse ayağımızı denize sokamayacak hale geldik, Akdeniz’de, Antalya körfezine kimin yüzünden sıkışıp kalınıyordu?
Bütün bunlar yaşanırken SP ise maalesef;
Bilderberg elemanı Ali Babacan’ın mimarları oldu YENİ YOL’un kuyruğuna yapışmış…
Başbakan iken Siyonist CFR’nin onur konuğu yapılan Ahmet Davutoğlu’un kuyruğuna takılmıştı…
Türkiye’nin biran evvel bütün bu işbirlikçilerden kurtulup,
Atatürk’ün Milli Mücadelesine…
Erbakan Hocamızın Milli Görüşüne…
Ve elbette Milli Mücadeleyi ve Milli Görüşü içerisinde barındıran Ahmet Akgül Üstadımızın MİLLİ ÇÖZÜM iktidarına acilen ihtiyaç bulunmaktaydı.
CIA – MOSSAD Venezuela’da, İran’da çok uzun süredir uyguladığı ajandasını (bölme projelerinin savaş öncesi safhalarını) Türkiye’de de uygulamaya başlamıştır. Bu ülkelerin hava (ve deniz) sahalarını itibarsızlaştırırken bir yandan da yoğun ekonomik kıskaç altına almış halkı eş zamanlı olarak sokağa dökmüştür. Yabancı servislerin senaryolarını yazan memurlar, senaryoları coğrafi dinamikleri göre revize etmekte akabinde farklı oyunculara oynatmaktadır. Erbakan hocamızın defalarca söylediği “İsrail, İranla savaşacak ardından hedef Türkiye’dir” öngörüsü, Irak, suriye ve diğer komşu bölgelerimize ilişkin yaptığı tespitler bir bir çıkmaktadır. Bugün itibarıyla İran halkı sokağa dökülmüş rejimi devirmeye çalışmakta, ABD-CIA-MOSSAD ise İran Hükümetine ” Eğer protestoculara dokunursan seni vururum” demektedir. Zaten bu siyonist köpeklerin ve işbirlikçilerinin Erbakan kini de onların gizli projelerini sadece hocamızın anlamasından, halkına ve dünyaya anlatmasından ve bunlara karşın proje üretmesinden kaynaklıdır.
Artık sular kaynamıştır, Savaş ülkemize çoktan gelmiştir. Gelinen bu noktada Erbakan hocamızın uyarılarının, Milli Çözüm dergimizin ve Ahmet Hocamızın öngörü, uyarı ve tespitlerinin acilen dikkate alınması ve ülkemizde milli mutabakatın sağlanması lazımdır.
“Libya Genelkurmay Başkanı gibi “Yüksek Değerli Hedef” statüsündeki bir adamı, Malta tescilli sivil bir Charter Uçağına (9H-DFJ) bindirirseniz, namlunun ucuna sürmüş olursunuz.”
“Uçuş Veri Kayıtçısı” kutusunda pilotun vermediği ama uçağın uyguladığı o son komut bulunmalıydı.”
“Evet, birileri Karadeniz’de Rusya’ya karşı cephe açmak istiyorlardı ve Kuduz İsrail bu cepheyi en çok isteyen güç odağıydı.”
Konuyla ilgili doğruya ulaşmak adına birçok haberle karşılaştık. Ancak konuyu bütünlük içinde tam anlamıyla kavrayabilmek için tek bir doğru değil, tüm doğruların ortaya konması gerekir. Bu bağlamda yukarıdaki makale, konuyu eksiksiz biçimde anlamaya imkân tanıyan eşsiz bir bakış açısı sunmaktadır.
Ne yazık ki böylesine tarihî olaylar yaşanırken, Erbakan Hocamızın adını dahi anmaya cesaret edemeyen SP’nin; YENİ YOL mimarlarıdan, Bilderberg elemanlarının ve Siyonist CFR tarafından onur konuğu yapılmış isimlerin peşine takılması ibret vericidir.
TÜRKİYE’NİN BEKA SORUNU, CUMHUR İTTİFAKI’DIR! ve ACİLEN MİLLİ MÜTABAKAT HÜKÜMETİ KURULMALIDIR!.
Bu gelişmeler ancak harp ortamında görebileceğimiz türden olaylardı.
İstiklal mücadelemizi başlatan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, ülkemizin güvenlik sigortası olan yavru vatanımızı kurtaran
Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın ve binlerce şehidimizin hakkı vardır bu kutsal topraklarda! Vatanımız, makalede önemle vurgulandığı üzere tarihte hiç olmadığı kadar tehlike altındadır. Ülkemiz dört yandan kuşatılmış, hıyanet içerisinde bulunan işbirlikçiler ise tamamiyle Siyonizm’in güdümünündedir.
Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Erbakan Hocamızın buyurdukları gibi;
“Kahraman ordumuz, Milli Görüş’ü en iyi muhafaza etmiş kurumumuzdur!”
Siyonizm’i bertaraf etmek, Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya’yı kurmak için Erbakan Hocanızın bulundukları gibi “Siyonizm güçten anlar!” gerçeğini unutmamak lazımdır. Peki bu güç yine Erbakan Hocanızın ifadesiyle nasıl elde edilecektir?
“Milli Çözüm’e inanan bir iktidarın iş başına gelmesi ve Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanın makamına oturmasıyla!”
Kurulacak olan Milli Mütabakat hükümeti ile Siyonizm’in güdümünden kurtulan ülkemiz;
Millici irade ile Kahraman Ordumuz kenetlenecek, seçkin şahsiyet etrafında birleşecek! Erbakan’ın üstün elektronik harp teknolojisi devreye girecek ve İsrail kökünden söküp atılacak, Emperyalistler ise teslime mecbur kalacaktır.
Peki, yaklaşık yarım asır öncesinden neden Milli Çözüm diyor Erbakan Hocamız?
Yeni Bir Dünya kurmak için Erbakan çizgisinden bir milim dahi sapmamak gerekiyor!
Bütün insanlığı sömüren Kapitalizm’in yerine gelecek olan Adil Düzen’i savunmak gerekiyor! Bu ateşten kor’u, Milli Çözüm’den başkası taşıyamıyor!
Siyonizm neden Adil Düzen’i ve Erbakan’ı unutturmaya, beton dökmeye çalışıyor?
çünkü yeryüzüne adaleti getirecek başka bir alternatif bulunmuyor!..
“Zalimler ve hainler istemeselerde, Allah nur’unu tamamlayacak!”
“Zafer ise elbette inananların ve bu uğurda çalışanların olacaktır!”
“Kuduz İsrail’in mazlum Filistin soykırımına rağmen, aylar boyunca gemiler dolusu malzeme gönderdikleri ortaya çıkan… En sonunda, güya Gazze Barışına GARANTÖR oldukları halde, Siyonist mel’unların her türlü tahribat ve katliamını sadece kınayan… Ama 1 Ocak 2026’da İstanbul’da miting düzenleyip halkımızın havasını almaktan ve oyalamaktan utanmayan bu riyakâr zihniyeti artık tanımak ve ondan kurtulmak lazımdı!.. Ve KADDAFİ bunlar gibi göstermelik değil, gerçekten Filistinli kardeşlerimize el uzattığı ve destek çıktığı için, Siyonist-Emperyalistlerin hışmına uğramıştı!..”