HAYATIN METAFİZİKİ VE RÜ’YALARIN MERTEBELERİ
Giriş:
Rü’ya; Arz’dan Arş’a doğru yolculuğu başlayan mü’min kulun, Yüce Rabbine ve sonsuzluk iklimine varmak için geçtiği BERZAH tünellerinden birisi sayılır ve MİSAL ÂLEMİ’nin ruh ekranımıza yansımalarıdır. Ve yine rü’yalar; Rahim ve Rahman olan Rabbimiz Teâlâ’nın, biz kullarına bazı UYARI, DUYURU ve ÇAĞRI mesajlarıdır. Evet rü’yalar, sonsuz kudret ve kusursuz marifet sahibi Cenab-ı Hakk’ın, tek bir NOKTA’ya sıkıştırdığı ve Nur-u Muhammedi’nin tecelli ve tezahürleri olarak yarattığı; HÜLYA, ATOM (KUARK), DÜNYA, UZAY ve UKBA gibi âlemlerden, çok sırlı bir hikmet ve rü’yet kapısıdır. Çünkü RÜ’YA’lar; Allah’ın varlığının, yaratıcılığının, kudret ve san’atının… Ve tüm mahlûkatın bir görüntü olduğu hakikatinin ispatlarıdır…
Cenab-ı Hak sadıklarla münafıkları eleyip seçmek üzere, İMTİHAN gereği, ŞEYTAN’lara da insana fitne-fesat aşılayıcı ve kalpleri-beyinleri karıştırıcı bazı filmler göstermesine fırsat tanımıştır. Ancak bu Rü’yaların RAHMANÎ mi, ŞEYTANÎ mi? olduklarını anlamak için KUR’ANÎ ve NEBEVÎ ölçü ve öğütler mihenk taşıdır… Akla, ahlâka, vicdana, toplum yararına ve İslam’ın genel kurallarına aykırı Rü’yalar hemen anlaşılır. İnsanı kulluk sorumluluğundan, ibadet ve hizmet şuurundan uzaklaştırıp, nefsî hevalara ve ermişlik iğvasına kaptıran Rü’yalar, iblisin tuzaklarıdır.
Rü’yada Filizlenen Yaratılış Sırları
Arz bir bodrum kattır. Aşağıların en aşağısı olan bir tabakadır. Evrenin tünel asansörüne bindiğimizde, ucunda Arz dışında kalan sonsuzluk kulesinin zemin katı olan Süper Uzay ile tanışılır. Süper Uzay, madde ile soyut maddenin bir karışımıdır. Örneğin Geonlar, hem düş kadar takyondur, hem de bir “Evren” oluşturacak kadar maddidir. Dinimizde Süper Uzay, “Cisimlere en yakın âlem” diye tanıtılmıştır.
Gerçekten de burası; evrenler fabrikası sayılır, bir nevi Kâinatlar çiftliği konumundadır ve âlemlerin kuluçka makinesidir. Çünkü SONSUZ İHTİMALE BAĞLI SONSUZ PARALEL EVREN oluşturmaya müsaittir ve Yüce Yaratıcı irade ettiğini gerçekleştirir. Süper Uzay, Sonsuz Özünlü NUR Enerjinin farklı dalgalanmalarından oluşmaktadır. Bir başka deyimle saf “MUTLAK SONSUZ ÖZENERJİNİN” yalın olduğu durumla, saf “MUTLAK SOYUT MADDENİN” yalın olduğu enerji durumu arasında, gerilim farkı ya da termodinamik dengesizlik olduğunda, uzayda boşluk sanılan, ama ışık dalgalarının yol almasını sağlayan görünmez, havadan çok daha esnek olan “Esîr”den manevî ve maddî her şey yaratılmaya müsaittir. Var olmak yokluğa tercih edilir. Ama zaten her şey Kader=takdir edilmiş olarak vardır, bu sonsuz ihtimali barındıran Süper Uzay’da; yaratılmayı beklemektedir.
Sonsuz öz enerji azalacağına sürekli artmaktadır, termodinamiği ters olduğundan soğuktan sıcağa doğru akmaktadır. Zaten Nur’un “Soğuk bir ışıma” olduğu, “Alev, nâr” denen bizim enerjimiz gibi “sıcak-yakıcı” olmadığı anlaşılmıştır. Nur; alev, kuant ya da termonükleer enerjiden çok farklıdır.
“İnsanların ‘Nur’ izharını, nurani ve ruhani varlıkları veya Melek takımını görmeye dayanamayışları”, sonsuz enerjinin yakıcılığından değil, Nur’un Nar’dan (yalın ateşten ve elektrik enerjisinden) daha şiddetli oluşundandır. ALLAH’IN KUDRET eseri olan, meleklerin de bedenini oluşturan “Nur” yukarıdan aşağıya bir termodinamik yönünde hep alta patlar. Sonsuz şiddetteki Allah Kudreti, giderek her katta hafifleyerek, evrenin katmanlarına, sonsuzluk kulesinin katlarına, yukarıların en yukarısından, aşağıların en aşağısına doğru hafifleyerek ulaşır.
Nur; en altta ise bize Kuantum (Atom altı enerji parçacıkları) olarak yansır. Çünkü Nur’un bu etkisi, Arş’tan Arz’a; yukarıdan aşağıya sarkmaktadır. Bu Kudretin kaynağı; yaratılış tekilliği olup, yukarıların yukarısında (Arş’ın ver’asında) diye tarif olunan; zamandan, mekândan ve her türlü şekil ve kalıptan münezzeh olan Cenab-ı Allah’ın Zatı ve O’nun Kudret sıfatıdır. “Kadir” ve “El Nur” isminden çağlayan gibi dökülenler O’nun San’atıdır. Bu kudret eserleri böylece “Arş”tan aşağı doğru patlar ve en aşağıya ulaşır. En aşağıya da sığmaz ve aşağıların aşağısı olan maddeyi yaratmak üzere kuantlaşır. “Arz” terimi en güzel Kur’an anlatımıyla gerçek anlamına ulaşır.
“Aşağıların” yani dünyanın ve dünya semasının bir yukarısında ise “Süper Uzay”ın bulunduğu bilinmektedir. Her noktasal cisim, aslında bir boyutsuz koordinat değil (on boyutlu uzaydaki rezonanslar olarak Hilbert Uzayı’nda saklı) tüneller biçiminde düşünülmelidir. Bu tünellerden birinde; en başta, bizim evrenimizin yaratılış patlaması gerçekleşmiş, sonsuz küçüklükteki bir tek noktadan, bütün paralel evrenler zuhur etmiştir.
Buna benzer biçimde, her bir noktadan da sayısız paralel evren türemiştir. Bütün bu âlemleri birbirine BERZAH (Boğaz=Kıstak) denen tünellerin bağlandığı belirlenmiştir.
Demek ki, Süper Uzaydaki SOYUT eylem ve etkiler, Rabbi’l-âlemin’in iradesiyle somut madde üretecek güçtedir. Bu bakımdan, Süper Uzay’a “Kâinatlar Tarlası” denir. Her tohumdan bir evren yeşermektedir, ya da yeşermeden, sonsuz ihtimalden BİRİ olarak beklemektedir.
Yeşeren ve üretilen evrenleri “Cisim” diye biliyoruz ve tanıyoruz. Elbette cisimler yalnızca bizim evrenimizde yer almıyor: Örneğin Arş, Kürsi, Levh-i Mahfuz, sur borusu, kalem, Cehennem, Cennet ve Cennet’in sakinleri olan Huri-Ğılman denen hizmetkârları ve türlü yaratıklar, yine bizler kadar cismanidir. Tümü de bizim evrenin, yani yedi tabaka gökler âleminin dışındadır. Hatta yedi yer katındaki yaratıkları da tanımıyoruz. (Bunlardan birileri de Yecüc-Mecüc olabilir.)
Cisim olarak yeşermeyen ve tohum olarak kalan Süper Uzay tünelleri, “Esir” denen Takyonik kuvvet alanlarını oluşturdukları anlaşılmıştır. Her bir tohum (Geon) evrendeki bir ihtimalin karşılığıdır ve hepsi bir tünelle temsil edilerek, Süper Uzay’da yer alır. İrade edilirse, her bir tohumdan, tohumun temsil ettiği sonsuzda-bir ihtimali temsil eden bir evren daha çıkacaktır. Cenab-ı Hakk’ın Kudret ve Rahmet sıfatları sonsuz olduğundan yaratılış ihtimalleri de sonsuz olacaktır.
“Andolsun, Sana ve Senden öncekilere vahyolundu (ki): ‘Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette Sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın.’
‘Bilakis Sen (sadece bir tek) Allah’a ibadet ve dua et ve (O’nun hükümlerine riayetle) şükredenlerden ol (ki kurtulasın).’
(İnkârcılar, münafıklar ve DEİST sapkınlar) Onlar Allah’ın kadr-u kıymetini hakkıyla takdir edemediler. (Yaratılış sırrını ve kulluk imtihan programını bilemediler.) Oysa kıyamet günü yer (Dünya) bütünüyle O’nun (kudret) avucundadır; gökler de (film şeridi gibi) sağ eliyle dürülüp bükülmüş (bulunmaktadır. Yani bütün hayat, tabiat ve kâinat, ruh ekranımıza yansıtılan kader filminin görüntüleri olmaktadır.) O (Allah CC), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yüce konumdadır.
(Kıyamet geldiğinde) Artık Sur’a üfürülmüş; böylece Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıvermiş olacaktır. Sonra bir daha ona (Sur’a) üfürülecek, ardından (bütün insanlar), onlar ayağa kalkmış durumda (şaşkınlıkla etrafına) bakınacaklardır.
(Hesap günü) Yer (mahşer yeri veya yeryüzü), Rabbinin nuruyla (ve sahibinin zuhuruyla aydınlanıp) parıldayacak; (orta yere) Kitap (Kur’an ve amel kayıtları) konacak (herkesin hayat VCD’si hazır bulunacak); Peygamberler ve şahitler getirilip aralarında Hakk ile hüküm verilmiş olacak, onlar asla haksızlığa uğratılmayacaklardır.
(Böylece herkese ve) Her bir nefse (dünyada iken) yaptığının (ve amaçlayıp çabaladığının) tam karşılığı verilmiş olacaktır. Çünkü onların (hangi niyetle ve neler) işlediklerini en iyi bilen O (Allah’tır).” (Zümer Suresi: 65-70)
İşte insanın her gün uykudan ve Rü’yadan uyanması, bir nevi ahirete ve mahşere kalkışının provasıdır!..
Evet, Süper Uzay’ın en altı olan “Rü’ya ve Tasavvurların Misal âlemi” bu sonsuz kudretin hikmetli bir sahasıdır. Bu boyutlarda sayısız ihtimal vardır ve her ihtimal kendi berzah tünelinde ve İlahi takdir istikametinde gerçekleşir. İsteyen kişi Allah’ın izniyle bu ihtimallere uzanabilir. Daha doğrusu, bu ihtimaller en başta yaratılıştan önce hazır gibidir. Bilincin görevi, tek ve mutlak Yaratıcının izni ve iradesiyle bunlardan birini tasavvur ettiğinde, ilgili tünellere erişmektir. Bir başka deyişle, düş ve düşünceler, toplu bilinçaltı olan bu “Rü’yalara ve tasavvurlara bağlı biçimlenip, bozulabilen Misal âleminden” çekilip alınabilir…
Misal, hem örnekseme hem numune alınan sembol demektir, hem de her bir ihtimaldir. Dilerseniz, yarısı kaplumbağa, yarısı fil olan bir yaratığı oradaki “Emsalinden” hazır olarak düşünebilirsiniz. Sonsuz kudret ve hikmet sahibi Rabbimiz AKL-I KÜLL (Toplu bilinç)le bunu bireyinize yani safiyet kazanmış beynimize = kalbimize aktarıverir. Eğer orada ihtimaller kısıtlı olsaydı, biz de kısıtlı düşünecektik.
(İhtimaller sonsuz) Derken acaba (sonsuz) nedir? Evren “Küçükten büyüğe” doğru, fakat BİRLEŞİK ALAN oluşturarak, yani TEKLİĞE doğru tertiplenmiştir ki, buna yaratılışta hikmet hiyerarşisi denir. Ama altyapı üstyapıya benzemezse de, her şey tek şey olarak vahdaniyet kazanır. Örneğin, biz bitkiye, hayvana benzemeyiz. Ama onlarla ortak bir yanımız vardır: DNA gibi… Ancak bitkilerin DNA’sı tek boğumlu, hayvanların DNA’sı 2 boğumlu, insanların DNA’sı 3 boğumlu olarak yaratılmışlardır. Bu nedenle maymun gibi bir hayvanın mutasyonlara uğrayarak insana dönüşmesi imkânsızdır ve bu yöndeki Darwinist iddialar tamamen uydurma ve safsatadır.
Ama biz bir DNA ya da Hücre benzeri değilizdir. Her döllenmiş yumurta birbirine benzediği hâlde, ortaya çıkan varlıklar çok çeşitlidir. Bunların (zahiri) yüzeysel kurguları; Allah’ın ezeli takdiri ile ister arı, ister ayı, ister çimen, ister çınar, ister zürafa, isterse insan oluverir. Bu dört şifreden olana DNA her canlı bedenini birleştirir. Her bir molekül şifreyi oluşturan atom kuruluşu birbirine benzemez. Her biri ayrı bir “Elementten” oluşuvermektedir. Bu kurşun da olabilir, oksijen de, cıva da, kömür de… Bunlar da birbirine benzemez. Ortak benzerlikleri: Proton, nötron ve elektrondan kurulmuş olmalarıdır ki, onlar da birbirine benzemez. Sadece onları oluşturan KUARKLARI birbirine benzer. Ancak, kuantlaşmış kuarklar da kendilerinin bileşenlerine, sonsuz özünlü enerji rezonanslarına benzemezler.
Rü’ya, Mini Mi’raçtır
Kimi Rü’yalar saçma sapan şeylerdir, kimi mutlu hayallerdir, kimi vücut dürtüleri ile ilgilidir. Kimi kâbus olup karabasanlara dönüşüverir. Kimisi ise düşlerimizde sefa sürer, kimilerinde de ise dehşete kapılıp titreriz.
Bu kargaşa ömrümüz boyunca sürer gider. Bayılma ve koma gibi kesintilerde bile Rü’yalar ara vermez, ölümden sonra da ruh ikliminde “Kabir sefası ya da Eziyeti” olarak bir nevi kıyamete dek sürer bu “Rü’ya” fenomeni…
Aslında uyku, küçük bir ölüm gibidir; rü’yalar da küçük kabir azabı ya da sefası yerindedir. Asıl ötesi “Uyanılmayan uyku” olan mezar yalnızlığı önemlidir ve akıllı insan ölüm sonrasına hazırlık görendir (Hadis). Oradaki gerçekleri de yine bu duyular dışı (duru görüşü-duru işiti-duru algı) sistemiyle sürdüreceğiz. Bunun böyle olacağını, “Parmak ucuyla okuyan yetenekli körlerden” bile anlayabiliriz.
Rü’yamızda, Levitation yasaları uyarınca (yerçekimi kanunları olmadan) uçarız. Rü’yamızda “Esîr dinamiği” yasalarınca zaman da yoktur. Hayvan, bitki ve tüm canlıların, istisnasız Rü’ya gördüğü laboratuvar kesinliği kazanmıştır. Elektrodlarla yapılan deneylerde, uykuda rü’ya görmediğimiz bir an bile olmadığı belirlenmiştir.
Ne var ki, biz Rü’ya görürken, toplu bilinçaltımız ve bellek depomuz olan “Misal âlemine” bağlandığımız için, hatırlama zorluğu çekeriz. Unutmak, Rü’ya görmemek değildir. Hatırlayamadığımız Rü’ya, o âlemde kalmış, manevi tünelden geçip bize gelmemiştir.
Rü’yalarımızdan hatırladıklarımız “saatler” gibi uzun gelirken, en uzun rü’yanın, saliselerin içinde bile yer tutmadığını yine beyin grafikleri ortaya koymaktadır. Bu durum, bir nevi “Zamansızlık” kavramıdır.
Rü’ya bizi programlayan, beyin jimnastiği yaptıran, Yüce Yaratıcı’nın takdiriyle bilinç stresleri olan gerginliklerimizi olağanüstü yoldan çözüme kavuşturan bir SÜPER UZAY olayıdır. Bu durum, yarınlarımızı sezmemizin ve onlara hazırlık görmemizin bir yöntemi sayılır.
Yarınlarımız (sıkıntılarımız ve mutluluklarımız), (kader kayıtlarına kısmen muttali olmamızı temin eden, Misal âlemi tüneline yükselmemizle, İlahi ikram ve ihsan (keramet) kanatlarıyla oraya çıkması sonucu) bize “Önceden ve kısmen-işaretle” bildirilir. Misal âleminin “Yansılarından” biri olan haberci rü’yalar, çok önemli bir “Levitation” (dünyevi ve beşeri bağımlılıklardan kurtulma) sonucu ortaya çıkar.
Rü’yalar; ruhlar âleminde ve Allah’ın izniyle dikine yükseldiğimiz tünel sayesinde “En basit bedensiz astronomi, gezici duru-görü” olayı olduğuna göre, her insanın doğal yapısında bu haslet bulunmaktadır, herkesin az-çok bir yeteneği vardır.
Ancak, böylece tünele yönlenmenin ve müjdeli rü’yalar görmenin de “Yasaları” olduğu bildirilmiştir. Çünkü evren genelde, ARŞ denen ÜST; ARZ denen ALT arasında kalan dört yönlerdir: Bu yönler Yemin ya da Vakıa Suresi’nde “Meymene=Sağ; Meş’eme=Sol; Şimal=Kötü yön ve Kıble=İyi yön” diye haber verilmiştir. Bu âlemler; evrensel jiroskobik yönlere (hızlı dönüşlerde dengeyi düzeltmeye) doğru uzanan türlü manevi tüneller olduğu bilinir. Örneğin cennetlikler sağ duyuya ve Kur’an uyumuna sahip iman kavmidir ve kitapları sağ-önden verilirken, Cehennemlikler ise, inkârcı ve İslam karşıtı solcu ve Şeytan yolcu kesimler olup, kitapları sol-arkadan verilecektir.
Bunun bir benzeri de “Hadislerdeki uyuma görgüsünde” vardır: Uyurken yüzüstü veya tavana dönük değil; yan yatmamız, özellikle sağ yana yatmamız, sağ yana yatarken de kıbleye doğru uyumamız istenmiştir. Uyurken mezar taşı gibi dik değil, mezarımızdaki gibi yatık olmamız öğütlenmiştir. Bu bir nevi yüzümüzü ARŞ’a dönmektir, kabri düşünmektir, bedeni “Elektrik Alan” denen dünyamıza ödünç=emanet terk ederek, ruhi bilincimizin “Magnetik Alan=Tünele” kolaylıkla ve bağımsızlıkla yükseltilmesini sağlayıcı birinci prensiptir.
Zahiren halk içinde ve mahlukatla birlikte olsak bile, kalben ve ruhen hep Rabbimizle olabilirsek… Küfür, kötülük ve zulüm kirlerinden sakınıp bilincimizi diri ve arı (temiz) tutabilirsek, rü’yalarımız da mi’racımız olmaya başlayacaktır. Erbakan Hocamızın bir manevi uyarısında: “Yatmadan önce neleri seyreder, neleri konuşur söylerseniz ve neleri düşünürseniz, Rü’yanızda onları düşlersiniz. Hangi Rü’yalarla ve hülyalarla uyanırsanız gününüzü de ona göre değerlendirirsiniz! Zaten, “fikriniz ne ise zikriniz de öyledir” sözü bir gerçeğin ifadesidir!..” buyurmaları bu amaçladır.
İkinci prensip ise yüzüstü-sırtüstü değil; sağ yan üstü yatmamız tavsiye edilmiştir. Vücudu en rahat ve bizden en uzak tutmanın, yani ruhi özgürlüğün yolu da budur. Böylece manevi âleme, ruhani tünele iki yön seçilir: “Sol=Meş’eme” sağlıklı değildir. Çünkü kalp sol taraftadır ve yatarken altta basınç görürken, üstte hafif kalır. Bu şekilde, sağlıklı ve evrenin dönme yönüne uyarlı “SAĞ”a dönük yatmak tavsiyesi gözetilmelidir.
Sola dönen tünel ağzının “Şeytanla muhatap” olduğu ve dolayısıyla Cinnî Teğet bölgeden kurtulmanın üçüncü prensibi, abdestli olarak, dua ve zikrullahla uykuya geçmektir.
Dördüncü prensip ise Kıbleye (Küllin ortak yönüne) yönelerek, “Şimal” denen zıt yöne ters dönmektir. Misal âlemi tünelini böyle kolay yakalamak ve Rahmani işaret ve beşaretlere muhatap olmak isteğidir.
İşte bu halde yatan “Arş”a müteveccihtir. Yan yatmakla “Misal âlemine” yönelirken, sağa yan yatmakla “Mutlak Misal âlemine” rotasını çevirmiştir. Bunu kıbleye dönmek de tamamlayınca, tünellerin JİROSKOBİSİ olan geometrik sistem ve manevi âlem kapıları aralanıvermiştir.
Elbette “rü’ya” sadece “uyku”daki görüntüler değildir. Bazı âlemleri ve hikmet tecellilerini görmek; şuur uyanıklığı ve huzur ortamı yöntemiyle zikir ve Meal-i Kerim’le kalbe=içe dönme, ruhi derinliğe erişme ile de Misal âlemine girilebilir. Bunun için manevi boyut değiştirme tünellerine girebilmek ve Misal Âlemine (Kader bilgilerinin temsil edildiği sisteme) geçebilmek gerekir.
Yeri gelmişken belirtelim ki, evrende kişisel bir bedenlenme (Enkarnasyon) sadece bir kez gerçekleşir, Rabbimiz ruhumuza beden giydirip dünyaya gönderir. Ve kıyamete kadar ölen birine BERZAH engeliyle artık dönüş mümkün değildir. Evrenin bizzat kendisi bir bütün olarak kıyametten sonra bedenlenecek (yeniden yaratılıp reenkarne olacak) bir Karadelik-Akdelik geçişidir. Hint felsefesindeki reenkarnasyon iddiası bâtıl bir safsatadır; yeniden bedenlenmenin kişisel olması “Kuantum Teoremi” bütünlük ilkesine aykırıdır. Kişisel bir yeniden bedenlenme için, bütün evrenin yok edilmesi ve sonra yeni fizik yasalarıyla bir daha yaratılması lazımdır. Dolayısıyla bu evrende “iki kez doğmak” fiziksel yasaktır ve imkânsızdır.
Rü’yalar, bu iç uzaya doğru elektrik alanımızdan manyetik alanımıza kaymaktır. Bayıldığımızda, komada da bu tünel bizi bir kuyu gibi yakalar. Bazı ölüm halinden dönenlerin “Bir tünelden” geri geldiklerini söylemesiyle özdeş olarak; bayıldığımızda düştüğümüz dipsiz kuyu da bu tüneldir. Bize korkutucu gelmesinin nedeni, öteki uçtaki AKDELİĞİNE (Öteki evrenine) ulaşamadan, geri dönmüş olmamızdır. Çünkü bu bölge “Cinnî – Şeytanî” tünelle de yakındır ve karşılaşır.
Artı eşya ile eksi eşya arasında, özellikle uykuya daldığımız (ya da kötü bir hipnoza girdiğimiz) anlarda, yani iki dik uzayın birbirini kestiği TEĞET sınır bölgede “ŞEYTAN VEYA ŞEYTANSI CİN” etkisinde kalabiliriz. Örneğin tam uykuya dalacakken, bazen korkuyla irkilerek uyanıveririz. Bunun sebebi o teğet bölgeden geçmek zorunda kalırken, bu sırada onlarla etkileşmemizdir. Öyle ki, uykuya dalma anında bazen gözlerimiz REM denen çok hızlı hareketler yapmakta ve adeta, “SELAMETLİ bir BÖLGEYİ” tarayıp seçerek oradan huzurlu tünele ve mana âlemine çıkmak istemektedir. Bu sayede artı-eksi arasında kalan bu sıfır bölgeden geçerek Misal âlemine geçilebilir. Bu teğet-düzlem katı relativistik (göreceli, izafi) bölgeye yakın olup, cinlerin “Uyarılmış elektron hızına” kadar süratlenmesine izin verilir.
Rü’yalar; sözünü ettiğimiz Süper Uzayın yani MİSÂL ÂLEMİNİN ruhumuza yansıyan ürünleridir. Oysa bu âleme riyazat ile (ibadet sürekliliği, takva disiplini, cihad gayreti ve Kur’an marifeti ile) girildiği de bildirilmiştir. Yani, zikir ve fikir ile yükseldiğimiz bir farklı boyut tünelidir. Tünel boyunca bizlere her katmanda farklı misali görüntüler ve değişik müjde ve işaretler gösterilebilir.
Allah En Büyüktür, Tek Büyüktür!
Bizim, o ufuklara; zikir, fikir, ibadet ve hizmet gayreti ile gitmemiz yerine; (diyelim ki bir rastlantı sonucu, biz evimizde dururken) dünyaya bir karanokta düşseydi, oturduğumuz yerde milyarda-bir saniyede başka bir evrene geçmiş olabiliriz. “Göğü üzerinize düşmekten o tutuyor” (Hacc: 65) ayetinin sırrı uyarınca âlem ve boyut değiştirirdik!
Cenab-ı Allah, tecelli ve tezahür olarak, hem bize ARŞ kadar uzak; hem de evimizde otururken isabet aldığımız bir karaboşluğun burnumuzun dibine getirdiği bir Paralel evren kadar, hatta ayetteki gibi “ŞAHDAMARIMIZDAN” bile yakındır.
“O şahdamar” ki, bir nabız gibi atarak genişleyen evrenin ANA SUR BORUSUNA benzemektedir. O bizim kozmik ve özel tünelimiz, manevi ve ruhani âlemimiz, her türlü rızkımızın da gönderildiği İlahi kablo yerindedir.
Bizim, Rabbimize ulaşmamız için, ille de erişilmeyecek uzaklara, ömrümüzü hatta evrenin ömrünü aşan UFUKLARA gitmemiz gerekmemektedir. Ufuklar bizim için sadece bir ALLAH KUDRETİNİN göstergesi ve vesilesidir. Onları uzaktan seyredebiliriz!.. Bu durum; bizim “Enfüs”ümüzde (gönül ülkemizde) de bize, “Şahdamarından yakın olan “ALLAH”ın inayet ve himayesidir. Bu kestirme gidişi bulup O’na mi’rac etmek gerektiğinde, insanın içine dönmesi, şahdamarı simgesindeki “ENFÜSİ TÜNELİNDEN” kalbe, oradan kalbin içindeki SIR mahalline ve sonra onun ardındaki ALLAH’ın ulaşması yeterlidir. Pekiyi buna nasıl erişilecektir? Biz sadece niyet ve gayret edeceğiz, ardından biz değil; O bize yürüyecek, Kutsi Hadis’te buyrulduğu gibi, Rahman’ın müjdeleri bize yetişecek, uzaylar rü’yalarımızı süsleyecektir.
Namaz Mü’minin Mi’racıdır!
Çünkü biz sadece “Maddemizi” asıl yapı ve amaç gibi düşünüyor, maalesef ruhaniyetimizi bilinç denen manevi âlemimizi hesaba katmıyoruz… Rü’yalardaki gibi TAM SERBEST kaldığımızı düşünemiyor, sadece lâfta “MÂNÂCI” geçiniyoruz. Üstelik “Namaz mü’minin mi’racıdır” hadisinin “Mânâ”sından da kaçıyoruz.
Mi’rac odur ki, bilimin (bu öğreti çerçevesinde) verdiği ŞUUR ve İDRAK ile, evrenin ve evren biliminin ve yaratılış hikmetinin (kozmoloji ile kozmogoninin) KİME HİZMET ETTİĞİNİ, KİMİN GÖSTERGESİ VE TECELLİSİ OLDUĞU HAKİKATİNİ ANLAMAK, AKLEN, FİKREN VE KALBEN ALLAH’I BULMAKTIR!..
Pekiyi “ALLAH” nasıl bulunacaktır?
Burada bir örnek sunarak, Allah’ı bulmanın, yani en kutlu hedefe ulaşmanın; bilinçli, planlı ve gittikçe daha karmaşık olduğunu vurgulamak istiyorum:
Örneğin aradığınız “ŞEY” Amerika’da, yani öteki kıtadadır. Niyetlenip “Amerika’ya gitme” kararı aldınız. Dümeni sizin elinizde olan bir de açık deniz tekneniz var. Eski dünyadan Yeni dünyaya açıldınız… Fakat Atlantik ortasında, “Kuzey, Güney ve Orta Amerika’dan hangisine” gideceğiniz konusunda tereddütte kaldınız. Artık Amerika anlamını yitirir ve yeni bir hedef belirlemesi yaparsınız. Çünkü dümeninizi ona göre kıracaksınız.
Diyelim ki seçtiğiniz rota “Güney Amerika”dır. Fakat, bu rota üzerinde Atlantik kıyısında yer alan Panama’dan Şili’ye kadar türlü ülkeler bulunmaktadır. Bunlardan BİRİNİ seçmek zorundasınız. Çünkü “Varmak, buluşmak istediğiniz ŞEY bu ülkelerden birinde” saklanmaktadır. (Örneğin burası Venezuela’dır.)
O zaman, rotanızı “O’NA” çevirmek durumundasınız. Bu kez karşınıza yeni bir rota ayrıntısı gerekiyor: Venezuela’nın hangi limanına demir atacaksınız?
İşte bizim de bu manevi ve kutsi limanımızın adı “O=Hüve” olacaktır! Vuslat demek, kavuşmak, rücu etmek “O’NA DOĞRU, O’NA” gitmek ve sonunda “O”nun ile buluşmak anlamındadır. Mi’raç ise bu manevi arayış ve arınışın adıdır.
Önce ALLAH’a inanmak ve ibadete koyulmak lazımdır. (Bu Âbit’lerin imanıdır.)
Sonra hasretle O’nu aramak ve kavuşmak için “O’NA DOĞRU” yol almak lazımdır. (Bu Arif’lerin imanıdır.)
Sonra her yerde, her şeyde ve her yönde “O’NA” bakmak O’nu bulmak aşamasıdır. (Bu Âlim’lerin imanıdır.)
Ve en sonunda O’nda fâni olmak (kaybolmak) ve O’na kavuşmak mi’racıdır. (Bu ise İlmel yakîn ve Hakkel yakîn makamı ve ölmeden önce ölen sadıkların imanıdır.)
İşte bu kutlu ve umutlu yolculukta; “Namaz Mü’minin Mi’racı, niyaz (dua ve takva) O’nun aracı, cihad ve sadakat ise gıdası ve ilacıdır!.. Yaşantınız ve dünyanız dürüst olursa, rü’yalarınız da doğru olacaktır!

Rüya; insan ruhunu, ölümü, kâinatı ve ilahî hakikati bir arada açıklayan bir sırdır.
Rüyalar; kimi zaman korkuların, kimi zaman umutların, kimi zaman da insanın Rabbine duyduğu hasretin sembolüdür.
İnsan yalnızca maddeden ibaret değildir; ruh, şuur ve maneviyat boyutuyla da bir bütündür.
“İnsan, et ve kemikten ibaret değildir; onun içinde sonsuzluğa açılan bir sır vardır. Rüya, bu sırrın gecedeki yankısı; namaz ise ruhun göğe uzanan merdivenidir. Hakikate ulaşmanın yolu, uzak ufuklarda değil, temiz bir kalpte ve samimi bir kullukta saklıdır.”
İnsanın dış âlemden çok iç âlemine yönelmesi, kalbini kötülüklerden arındırması ve ibadetle manevi yükselişe erişmeye çabalaması gerekir.
Madde etiketini yırtamayan, Hakikatin değerine gerçek anlamda ulaşamayacaktır..
Namazın, dua ve niyazın, Cihad ve sadakatin disiplinine giremeyenler ise arşın çadırlarına erişemeyecektir.
Allah bu kıymetli rehberi yazan muhterem üstadımızdan razı olsun. Bizlere faydalanmayı ve derinliklerini kavramayı nasip etsin.
Bizim, Rabbimize ulaşmamız için, ille de erişilmeyecek uzaklara, ömrümüzü hatta evrenin ömrünü aşan UFUKLARA gitmemiz gerekmemektedir. Ufuklar bizim için sadece bir ALLAH KUDRETİNİN göstergesi ve vesilesidir. Onları uzaktan seyredebiliriz!.. Bu durum; bizim “Enfüs”ümüzde (gönül ülkemizde) de bize, “Şahdamarından yakın olan “ALLAH”ın inayet ve himayesidir. Bu kestirme gidişi bulup O’na mi’rac etmek gerektiğinde, insanın içine dönmesi, şahdamarı simgesindeki “ENFÜSİ TÜNELİNDEN” kalbe, oradan kalbin içindeki SIR mahalline ve sonra onun ardındaki ALLAH’ın ulaşması yeterlidir. Pekiyi buna nasıl erişilecektir? Biz sadece niyet ve gayret edeceğiz, ardından biz değil; O bize yürüyecek, Kutsi Hadis’te buyrulduğu gibi, Rahman’ın müjdeleri bize yetişecek, uzaylar rü’yalarımızı süsleyecektir.
MİLLİ ÇÖZÜM YAZILARINI TAM OLARAK ANLAMANIN EN İYİ YOLU,
YİNE BAŞKA BİR MİLLİ ÇÖZÜM YAZISIYLA BERABER OKUMAKTIR.
Rüya, Hz. Adem Aleyhisselam zamanından beri var olan, konuşulup yazılan, insanlarca devamlı birbirine aktarılan, üzerinde pek çok ilmİ çalışmalar yapılan, hakkında yüzlerce eser yazılan, yüzlerce rüya tabirnamesi yayınlanan bir “gerçek”tir.
Yine Cenab-ı Hak Efendimizi; Peygamberliğinin ilk devresinde gördüğü sadık rüyalar vasıtasıyla büyük vazifeye psikolojik olarak hazırladığı bilinmektedir.
Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de önce rüya ile başlayan ve sonra rüyadaki gibi sonradan aynen gerçekleşen; mesela Bedir Savaşı öncesi Efendimize rüyada gösterilen müşrik ordularının sayıca az gösterilerek Müslümanların ordusuna cesaret kazandırılmasını anlatan Enfal: 43 ayeti, yine Fetih 27 ayetinde anlatılan; “…Allah Resulünün rüyasını haklı çıkardı ve bazı hikmetler sebebiyle geciktirse de rüyadaki vaadini tamamladı” gibi benzer ayetler bulunmaktadır. Hatta Yusuf Suresi, rüya ile başlar rüya ile biter ve İbrahim (AS) gördüğü rüya üzerine oğlu İsmail’i kurban etmeye karar verir. Velhasıl rüyalar hayatımızın ve imtihanımızın bir parçasıdır.
Peygamber Efendimizin ebedi âleme intikaliyle vahiy sona ermiştir. Hz. Âişe’den gelen bir rivayete göre ise: “Benden sonra size sadece mübeşşirât kalıyor” buyurdukları bilinmektedir.
Ebü’d-Derdâ’dan rivayet edilen bir hadise göre, Peygamberimize “Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlara!” (Yunus Suresi, 64) ayetinin mahiyetini sorulmuş, Efendimiz de: “Müslümanın gördüğü veya kendisine gösterilen saf (salih) rüyadır” cevabını vermişlerdir.
Peki salih rüya nedir? Nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’ü sayılan (ruhun ferahlandığı eğitici ve müjdeleyici) rüyalardır. Bunlar Cenab-ı Hak’tan birer beşaret veya işaret mahiyetinde olup, bir kısım meleklerin Levh-i Mahfuz’dan öğrendikleri hakikatleri; çeşitli suret ve şekiller halinde, uyuyanların ruhlarına ilham ettiği ibret ve hikmet levhalarıdır. (Bak: Camius-sağir şerhleri) Ancak, bu sadık rüyalar genellikle; doğru sözlü, temiz ve dürüst özlü, iyilik, ibadet ve istikamet ehli kimselere nasip olmaktadır.
Hadiste geçen mübeşşirât; salih ve saf rüya demek olup nübüvvetten sonra ümmete kalan önemli bir özellik ve ihlas sahibi mü’minlerin gönüllerinin rüyalarla İlahi müjdelere ve telkinlere açık hale gelmesidir. Fakat salih ve sadık rüya, hayır ve arzu edilen şeyin görülmesi anlamında değildir; rüyada görülen elem verici bir şey de olabilir, önemli olan bunların eğitici ve öğretici mahiyetidir.
Ancak ve mutlaka bilinmelidir ki; rüyalar dini bir delil ve herkesi uymaya mecbur eden kesin bilgi değildir. Çünkü İslam Dini kemale erdirilmiş ve her şey Kur’an’ın ve Resulüllah’ın diliyle bu ümmete bildirilmiştir. Bu nedenle sarih ayetlere, sahih hadislere ve icma-ı ümmete ters düşen hiçbir rüya, salih ve sadık değildir. Fakat; rüyaları hepten önemsiz ve geçersiz saymak da en azından Kur’an’a ve Resulüllah’a saygısızlıktır.
Yazıda geçen; “Evet rü’yalar, sonsuz kudret ve kusursuz marifet sahibi Cenab-ı Hakkın, tek bir NOKTA’ya sıkıştırdığı ve Nur-u Muhammedi’nin tecelli ve tezahürleri olarak yarattığı; HÜLYA, ATOM (KUARK), DÜNYA, UZAY ve UKBA gibi âlemlerden, çok sırlı bir hikmet ve rü’yet kapısıdır. Çünkü RÜ’YA’lar; Allah’ın varlığının, yaratıcılığının, kudret ve san’atının… Ve tüm mahlûkatın bir görüntü olduğu hakikatinin ispatlarıdır…”
Evet, biz, Allah-u Teâlâ’nın eşyayı ve kâinatı (Arz’dan Arş’a) nasıl yarattığını, nasıl irade ve idare ettiğini (dilediğini), anlamak için misal getiririz. Allah hakkında misal getirmek caizdir, ama misil bâtıldır. Şunun için ki: Misal bir şeyin izahıdır, misil ise o şeyin aynıdır. Mesela; “Cenab-ı Hak göklerin nurudur” dediğimiz vakit, bu bir misaldir, misil değildir.
Biz bütün İlahi vasıfları ve fiilleri ancak bu misal imkânı ile hakikate en yakın bir surette bilebiliriz. Fakat misal ile misil ve özellikle teşbih ve şebih (benzetme ve bir şeyin benzeri) arasındaki büyük farkı birbirinden ayırmamız lazımdır. Eğer böyle bir ayırmaya muktedir olamazsak, İslamiyet’ten uzaklaşmış, büyük hatalara düşmüş oluruz.
Miraç hadisesinde; Resulüllah Efendimiz (SAV); “Rabbimi en güzel surette gördüm” ve benzeri hadisleri, Hz. Ali’nin “Görmediğim bir Rabbe ibadet etmem” ifadesi, tecelli ve misal durumunu açıklamaktadır.
İslam hikmetinin külli kaidelerindendir ki: “Cenab-ı Hak, bir kuluna aynı tecelli ile iki kere tecelli etmez ve bir kula ettiği tecelli ile diğerine tecelli eylemez.” Bu kaidenin diğer bir ifadesi, “Allah, bir anda iki tecellide ve iki anda bir tecellide bulunmaz” şeklindedir ki, her iki ifadenin manasının esası birdir ve bunun dayanağı: “O (Allah CC) her gün (her an farklı) bir ‘şe’n’de (ayrı bir işte ve meşguliyettedir. Her şeyle ve herkesle bizzat ilgilenmektedir).” (Rahmân: 29) mealindeki ayet-i kerimedir.
Evet biz bu (en aşağı tabaka olan ARZ’a) dünyaya;
“(Ki kesinlikle) Biz, insanı (en mükemmel olmaya müsait kabiliyetlerle donattık ve) en güzel biçimde yarattık. (Ahseni takvim içinde cennetlerde ve yüksek mevkilerde ebedi yaşamaya müsait vaziyette varlığa çıkardık.)
Sonra onu (imtihandaki vaktinin kıymetini bilmediği ve kabiliyetlerini körletip kirlettiği için) aşağıların aşağısına çevirip-itip bıraktık. (Veya, insanoğlunu) “esfeles safiline” (eğitilmek, yetiştirilmek ve imtihan edilmek üzere; evrenin en aşağı tabakası olan yeryüzüne geri gönderip olgunlaşma fırsatı tanıdık.)” (Tin: 4-5) ayetleri gereğince; imtihanı kazanacak şartlara haiz (yaratılmış ve donatılmış) olarak imtihan olunmak üzere dünyaya gönderildik.
Artık insan, ruhen yücelip asli vatanına yeniden, Allah’ın rızasına erişmiş ve imtihanı kazanmış biri olarak dönmek mecburiyetindedir. Aksi halde maddileşecek, kıymetten düşecek ve cennetlerden mahrum edilecektir.
Anlayana bir damla bile koca bir deryaya alamet olarak yeter.
Bir mısra ile kapatalım:
“Deryaya ulaşmadan, damlada boğulmayın
Mevlâ’ya kavuşmadan, dünyada bozulmayın”
NOT: Bu yorum Milli Çözüm sitemizde daha önce yayımlanan şu makalelerden faydalanılarak hazırlanmıştır.
1- RÜYALARIN HAKİKATI VE MESAJLARI – Yayımlanma: 31 Mart 2017
2- NECM SURESİ VE “TECELLİ” GERÇEĞİ – Yayımlanma: 28 Kasım 2006
3- RÜYET VE TECELLİ – Yayımlanma: 10 Aralık 2006
Rüya; ruhun maddi bedenin kayıtlarından bir nebze sıyrılıp, kendi aslına doğru Arz’dan Arş’a yükselişidir.
Rüya; Arz’dan Arş’a doğru yolculuğu başlayan mü’min kulun,Yüce Rabbine ve sonsuzluk iklimine varmak için, dünya hayatı ile ahiret hayatı arasında yer alan köprüden geçerek, maddi âlemden ruhlar âlemine ulaşmasıdır.
Rü’yalar; Rahim ve Rahman olan Rabbimiz Teâlâ’nın, biz kullarına bazı UYARI, DUYURU ve ÇAĞRI mesajlarıdır.
Rü’yalar, sonsuz kudret ve kusursuz marifet sahibi Cenab-ı Hakk’ın, tek bir NOKTA’ya sıkıştırdığı ve Nur-u Muhammedi’nin tecelli ve tezahürleri olarak yarattığı; HÜLYA, ATOM (KUARK), DÜNYA, UZAY ve UKBA gibi âlemlerden, çok sırlı bir hikmet ve rü’yet kapısıdır.
RÜ’YA’lar; Allah’ın varlığının, yaratıcılığının, kudret ve san’atının… Ve tüm mahlûkatın bir görüntü olduğu hakikatinin ispatlarıdır…
Rüyada; maddi gözle görülemeyen hakikatler, Misal Âlemi’nde sembolik suretlere bürünür.
Uyku halindeki ruh, temizliği ve kabiliyeti nispetinde bu suretleri kendi ruh ekranında seyreder. Sadık rüyalar, kulun zamansızlık ve mekansızlık boyutuna yani Yüce Rabbin sonsuzluk iklimine yaklaşarak istikbale veya gayba dair aldığı ilahi sinyallerdir.
“Biz ayetlerimizi hem âfakta (dış dünyada, tabiatta ve kâinatta), hem kendi nefislerinde (benlik ve bilinçlerinde, beyin ve iradelerinde, bedeni özellik ve güzelliklerinde) onlara göstermekteyiz, (göstereceğiz); öyle ki, şüphesiz O’nun (Allah’ın, Kur’an’ın ve Resulüllah’ın) Hakk olduğu kendilerine açıkça belli olsun… (Hem) Her şeyin üzerinde Rabbinin şahit olması yetmez mi?” Fussilet 53
https://www.mealikerim.com/41/fussilet/53
Rü’yaların RAHMANÎ mi, ŞEYTANÎ mi? olduklarını anlamak için KUR’ANÎ ve NEBEVÎ ölçü ve öğütler mihenk taşıdır…
Akla, ahlâka, vicdana, toplum yararına ve İslam’ın genel kurallarına aykırı Rü’yalar hemen anlaşılır. İnsanı kulluk sorumluluğundan, ibadet ve hizmet şuurundan uzaklaştırıp, nefsî hevalara ve ermişlik iğvasına kaptıran Rü’yalar, iblisin tuzaklarıdır.
“Dikkatli olun; gerçekten onlar (kâfirler ve münafıklar), Rablerine kavuşma (hesaba çağrılma ve Allah’ın huzuruna çıkarılma) konusunda şüphe içindedirler. (Kesin ve yakin bir iman sahibi değildirler. Yaptıkları yanlarına kâr kalacak zannederler.) Ama mutlaka bilesiniz ki, O (Allah) her şeyi kuşatmış vaziyettedir.” Fussilet 54
https://www.mealikerim.com/41/fussilet/54
Bizim yaşadığımız bu kaba-maddi dünya (Arz), varoluşun en alt katıdır. Biz bu sınırlı dünyadan boyut geçişiyle (tünel/solucan deliği) çıktığımızda, madde ile enerjinin/soyutun birbirine karıştığı bir “Süper Uzay” boyutuna geçeriz. Bu boyut, fizikte Geonlar gibi hem madde hem dalga olan yapılardan oluşur; dini literatürde ise maddesel alemin hemen üzerindeki “ruhsal/misali alem” olarak bilinir.
“Nebilerle velilerle
İşarettir, has rüyalar!
Ayet hadis, delillerle
Beşarettir, has rüyalar!
Helal haram, farz bellidir
Görev yetki, karz bellidir
Edep ahlak, tarz bellidir
Basirettir, has rüyalar!
İbrahim’i, hayran etti
İsmail’i, kurban etti
Hem Yusuf’u, sultan etti
Keramettir, has rüyalar!”
https://www.millicozum.com/mc/ozel-yazilar/halis-insanlarin-salih-ruyalari-siir/
Ruhumuza işlenen kodları Dünya hayatında nar ve nuru çalışıp çabalıyarak istenilen ş kil ve miktarda uygulayarak cd mizi ile n güzel şekilde doldurup cennetin yolunu açacak şekilde Her zaman rahmete muhtaç olduğumuzun bilincinde olarak çalışmak.
Ayrıca bu kadar önemli ve ilmi derinliği çok yüksek olan konuyu hayatla bütünleştirerek, herkesin anlayabileceği bir formatta yazıya döktüğü için Milli Çözüm dergisine teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Makale bizim için bir hayat rehberi. Bu açıdan öncelikle tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu dünyadan olgun insan olarak göçebilmemizi sağlayacak hikmet pırıltıları ile dolu. Peygamberlik cüzlerinden bir olan rüyalarımızın bizlere neler anlattığını iyi düşünüp hayatımızı ona göre yönlendirmemiz ve iç denetimimizi artırmamız olgun insan olma yolunu bizlere açacak ve kolaylaştıracaktır. Aynı zamanda Efendimiz’in (sav) “bir müminin bu dünyada bir tek derdi vardır o da imanla bu dünyadan göçmek” hadisi şerifinin gereği bu yolda bize kolaylaşacaktır.