BOP’un Son Aşaması:
BÜYÜK KÜRDİSTAN HAZIRLIĞI
VE
ALİ BULAÇ’IN BULANIKLIĞI
Erbakan Hocamız, çok haklı ve duyarlı olarak, “Kürt sorunları” kavramına karşı çıkardı ve “olaya temel insan hakları” açısından yaklaşmak gerektiğini hatırlatırdı. Evet, ülkemizdeki Kürt kardeşlerimiz “sorun” sayılamazdı, hem de özellikle Doğu ve Güneydoğu’muzda yoğunlukla yaşanan sıkıntı ve zorluklar “Kürt sorunu olarak” ele alınamazdı. Asıl sorun; Devlet olarak halkımızın; can, mal ve namus emniyetini, Din ve düşünce hürriyetini sağlamak… Ve her kesime insanca yaşayacağı ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel şartları oluşturmak yerine; laiklik ve ilericilik bahanesiyle dillerini yasaklamak, dinlerini kısıtlamak, aç ve sefil bırakmak ve ırkçı bir yaklaşımla onları horlamaktır.
Bugün; anadillerini rahatça kullanmak, Kürtçe yayınlar yapmak, Kürtçeyi edebiyat dili olarak geliştirecek özel enstitüler açmak hakkı elbette sağlanmalıdır ve önemli ölçüde sağlanmıştır. Ancak “Kürtçenin ikinci bir resmî dil yapılması, her seviyedeki okullarda eğitim ve öğretim dili olması” gibi teklifler ve girişimler sakattır ve oldukça sakıncalıdır. Bunu bize dayatanların ve Kürt halkımızı kışkırtanların, özellikle Haçlı Batılılar ve Siyonist odaklar olduğu unutulmamalıdır. ZAZA’ların çok ayrı bir dil konuşmaları, KÜRTÇE’nin farklı yörelerde değişik versiyonları gibi teknik imkânsızlıklar ve istismar hesapları bir tarafa; ilk, orta, liseyi Kürtçe okuyan öğrencilerimizin üniversite imtihanlarına nasıl hazırlanacağı ve yüksek eğitimini Türkçe zor tamamlayacağı gibi gerçekler hesaba katılmamaktadır. Üstelik, bu bölgelerdeki bütün okullarda ve yargı kurumlarında KÜRTÇE’yi resmi dil yaptık diyelim, ülkenin başka yörelerinde Türkçe eğitim görmüş ve Kürtçe bilmeyen öğretmen, öğretim görevlisi, hâkim, savcı, asker ve polisler Doğu ve Güneydoğu’da görev alamayacaktır; yani ayrışma ve parçalanma fiilen yaşanacaktır. Kaldı ki, bu bölgede yaşayan ve Kürtçe bilmeyen yerli halkımız Kürtçe öğrenmeye ve Kürtçe eğitim görmeye mi zorlanacaktır, yoksa göçe mi mecbur bırakılacaktır?
Üstad Bediüzzaman Hz.leri MÜNAZARAT kitabında Van-Edremit’te kurmayı tasarladığı Medresetü’z Zehra (Üniversitesinde):
“Lisan-ı Arabî vacip, Kürdî caiz, Türkî ise lazım” buyurmaktadır.
• Arapça; Kur’an ve İslami temel ilimler dili olarak öğretilip okutulmak zorundadır.
• Türkçe; Milletimizin ve Devletimizin ortak resmi dili olarak “Lazım”dır, gerekli ve geçerli bir şarttır.
• Kürtçe ise; “caiz” sayılmalı, yani bölge halkının önemli kısmının anadili olması nedeniyle, bir nevi serbest ve seçmeli dil olarak konuşulmalı ve eğitimde yararlanmalıdır. Ve zaten Bediüzzaman’ın, kendisinin de “İşaretü’l İcaz” (aslı Arapça) hariç diğer yüzlerce eserini neden TÜRKÇE yazdığı(?) üzerinde de durmak lazımdır.
Temmuz 2026’ya gelindiğinde, “Efendim, Doğu ve Güneydoğu Bölgelerimizde ve Kürtlerin yoğun yaşadığı illerimizde üniversitelerde Kürtçe eğitim yapılsın… Mahkemeler de Kürtçe yargılasın… Devlet dairelerinde de Kürtçe kullanılsın!?” diyenlere açıkça hatırlatalım ve uyaralım ki, bu teklif ve temenniler Türkiye’de, önce “kısmi özerklik”, sonra “otonom serbestlik” kılıfıyla ayrı bir Kürdistan kurmanın alt basamaklarıdır ve ön hazırlıklarıdır. Kuzey Irak’taki Barzanistan benzeri bir yapı oluşturmanın güya demokratik kılıflarıdır. Bu durum ise, hepimizden ziyade Kürt kardeşlerimizin aleyhine olacaktır ve son merhalesi özgürlük ve özerklik değil, Barzanistan gibi İsrail’e ve ABD’ye hizmetkârlıktır. Ve tabi peşinen vurgulayalım ki, ne dış güçlere ne işbirlikçilere bunu başarma fırsatı asla tanınmayacaktır.
Efendim; “Bazı ülkelerde iki, hatta daha fazla resmî dil kullanılıyor… O ülkeler hiç de bölünmüyor ve fitne-fesat oluşturmuyor!..” iddiasında bulunanlar; ya kendileri akıl ve vicdan fukarasıdır, veya halkımızı ahmak yerine koymaktadırlar. Çünkü Türkiye herhangi bir ülke sayılamayacaktır; ve işte bin yıldır bizi Anadolu’dan çıkarmak ve parçalamak için 20 tane HAÇLI Seferi yapılmıştır!? Kaldı ki, bu haince iddiaların tamamı SEVR’in maddeleri arasındadır ve ülkemizin uluslararası resmî tapu belgesi olan LOZAN’ı laçkalaştırma ve geçersiz kılma hesaplarıdır.
Bizi millet yapan, bin yıldır aynı memleketi ve aynı Devleti birlikte yaşatan İSLAM KARDEŞLİĞİ yerine böylesine sinsi ve Siyonist tezgâhlara bilerek veya bilmeyerek alet olanların hangi akıbetlere uğrayacaklarını tarihe sorup ona göre davranmayanların, başları beladan kurtulmayacaktır. Elbette ve her halde “Barış ve birlikte yaşama daha hayırlıdır ve herkesin yararınadır.” Ancak “Terörsüz Türkiye ve Çözüm Süreci” gibi jelatinli kılıflar altında Millî birlik ve dirliğimizi zayıflatıp bozacak yaklaşımlar hem zalim ve hain güçlere yarayacaktır, hem de boş ve kof hevesler peşinde boşuna yorulmaktır.
16 Bin PKK Yandaşına Türkiye Yolu Açılmıştı!
İki bin PKK’lının bulunduğu Mahmur Kampı’nın boşaltılması için Ankara ile Bağdat anlaşmaya varmıştı. Böylece 16 bin kişiye Türkiye’ye dönüş yolu açılmıştı. Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin hayata geçirilmesi planlanan çerçeve yasa; dağdaki terör örgütü üyeleri ve Avrupa kanadının yanı sıra, Irak’ın kuzeyindeki Mahmur Mülteci Kampı’nda kalan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da ülkeye dönüşüne zemin hazırlayacaktı.
Erbil’in yaklaşık 50 kilometre güneyinde yer alan ve bünyesinde sağlık ocağı da barındıran Mahmur Kampı’nda, siviller ile PKK militanları ve ailelerinden oluşan yaklaşık 16 bin kişi yaşamaktaydı. Nefes gazetesinden Özgür Cebe’nin haberine göre, bu kişilerin dönüş süreci için hem Irak Bölgesel Kürt Yönetimi hem de Bağdat’taki merkezi hükümetle gerekli mutabakat sağlanmıştı. Güvenlik kaynakları tarafından hazırlanan detaylı raporda; Türkiye’den bölgeye göç eden sivillerin geri dönüş projeleri, topluma uyum ve rehabilitasyon süreçleri ile kamptaki diğer ülke vatandaşlarının (İran, Irak, Suriye) kendi memleketlerine iadesi adım adım planlanmıştı. Söz konusu rapor Cumhurbaşkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığına sunulmuş durumdaydı.
Bu tesislerde 2 bin PKK üyesi vardı
İstihbarat verilerine göre kamptaki kişilerin bir bölümü Irak vatandaşlığına geçerken, tesislerde yaklaşık 2 bin PKK üyesinin barındığı saptanmıştı. Bu grupta bizzat suça karışmış, çatışmalarda yaralanmış veya sakat kalmış isimlerin de yer aldığı vurgulanmıştı. Sürece katılmak isteyen terör örgütü mensupları hakkında detaylı güvenlik tahkikatı yapıldıktan sonra nihai karar verilmiş olacaktı.
Çok Yakında Ak Koyun Kara Koyun Belli Olacaktı!
“Müslüman mintanı giymiş ABD uşağı ve Vatikan ajanı FETÖ unsurlarının çoğu ifşa olmaktaydı. Şimdi sıra Milliyetçi ve Atatürk mintanı giymiş riyakârlara gelip dayanmıştı. Hepsinin ortak yönü gayrimeşru kazanç ve barış kılıflı PKK yandaşlığıydı. Anlaşılan siyaset yeni gelişmelere gebe bulunmaktaydı. Görünen odur ki yakında çok şeylere şahit olacağız!..” diyenler haksız mıydı?
Sayın Devlet Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” Masalları
“Türk milletinin, ön şartsız bir biçimde kendi ana gövdesinde kucaklaşıp huzurlu, umutlu, müreffeh, şiddetsiz ve terörsüz bir yüzyıla girmesi amaçlanmıştır. Terörsüz Türkiye, Batılı aklın dayattığı sömürü düzeninin zincirlerini kırma, oynadığı oyunu bozma, kurduğu tuzakları tarumar etme iradesiyle atılmış tarihi bir adım, geri dönülmesi mümkün olmayan bir politikadır… Bu konuda bizim içimiz rahattır, herkesin de içi rahat olmalıdır!” buyuran Sn. Bahçeli, maalesef bu tahripçi ve tehlikeli gidişattan dolayı, hem iz’anımız kuşkulu hem vicdanımız rahatsızdır.
Neçirvan Barzani Sanki Bağımsız Bir Ülkenin Başbakanıydı!?
Suriye Demokratik Güçleri’nin (yani PKK’nın devamı SDG’nin) Suriye ordusuna entegrasyonunda önemli mesafe alınırken, Kürtlerin siyasi statüsü ve ana dilde eğitim konusunda tehlikeli adımlar atılmaktaydı. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani’nin Şam’a kritik bir ziyaret yapması öncesi; Suriye Eğitim Bakanı Muhammed Tirko, “Kürtlerin yaşadığı her yerde Kürtçe okullar açacağız” diyerek Kürt açılımına vurgu yapmıştı. Sahadaki entegrasyon kapsamında SDG bünyesindeki silahlı yapıların önemli bölümü tugaylar halinde Suriye ordusuna dahil edilirken, siyasi müzakerelerin en kritik gündem maddelerini ise Kürtlerin anayasal hakları, yönetimde temsili ve eğitim sistemi oluşturmaktaydı. Bu kritik süreçte İsrail’in güdümündeki Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani’nin Şam’a gerçekleştireceği ziyaret, müzakerelerin geleceği açısından önemli bir diplomatik temas olarak yorumlanmıştı.[1]
Barzani Bağımsız Bir Devletin Başbakanı mıydı?
Esad yönetiminin devrilmesinin ardından ilk kez Şam’a resmi ziyarette bulunacak olan Neçirvan Barzani’nin Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile gerçekleştireceği görüşmede, Erbil-Şam ilişkilerinin yanı sıra Kuzeydoğu Suriye’deki son durum, SDG ile Şam yönetimi arasında yürütülen entegrasyon süreci ve Kürtlerin yeni Suriye’deki statüsünün ele alınması planlanmıştı. Ayrı ve bağımsız bir ülkenin Başbakanı gibi Barzani’nin son aylarda hem SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi hem de Kuzeydoğu Suriye’den siyasi heyetlerle Erbil’de yaptığı görüşmelerin ardından gerçekleşecek ziyaret, taraflar arasındaki siyasi diyaloğun yeni aşaması olarak yansıtılmıştı. Neçirvan Barzani daha önce yaptığı açıklamalarda Kürtlerin “Yeni Suriye”nin siyasi, yasama ve idari kurumlarında etkin biçimde temsil edilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Barzani ile Ahmed Şara daha önce iki kez Antalya Diplomasi Forumu kapsamında bir araya gelirken, bu ziyaret ise Şam’da yapılacak ilk resmi temas olma özelliği taşımaktaydı.
Böylece 2. İsrail olacak, güya Büyük Kürdistan’ın temelleri atılmaktaydı!
Ali Bulaç “Siyasetin Dört Kategorisi” Yazısında:
“Siyasetin iki anahtar terimi olan “ideal politik ile reel politiğin” birbirlerine bağlı ve hatta bağımlı olduklarını tespit etmek mümkün. Hangi durum ve kullanımlarda birinin diğerini kendine dönüştürdüğü konusunda temel bir fıkhi kural bize fikir verebilir: “Helale giden yol helal, harama giden yol haramdır!” Ben ortak iyi ve ortak fayda siyasetine “ma’ruf”, ortak kötü ve ortak zarar siyaset biçimine “münker” adını veriyorum.
Şimdi bu temel prensip ışığında ma’ruf ve münker siyasetin karşılıklı ilişkilerine bakalım. İlişkiyi dört kategoride toplayabiliriz:
1- Amaç ma’ruf, araç ma’ruf,
2- Amaç ma’ruf, araç münker,
3- Araç ma’ruf, amaç münker,
4- Amaç münker, araç münker.
Buradan somut örnekler üzerinden belirleyen ile etkileyen arasındaki ilişkiye bakalım:
1- Varsayalım ki A topluluğunun (kavim/sosyoloji) temel hakları gasp edilmiş dolayısıyla mücadeleye girişmiş olsun. Bu topluluk (dinine, mezhebine, etnik kökenine bakılmaksızın) gasp edildiğini iddia ettiği hakları meşru ise ve mücadele sürecinde kullandığı araçlar ve takip ettiği yol (yöntem) de meşru ise mücadelesi meşrudur; diğer toplulukların tamamı, bu mağdur topluluğun mücadelesine destek vermelidirler.
2- “Amacı ma’ruf, aracı münker” kategori. Bunun ne anlama geldiğini somut örnekler üzerinden anlatmaya çalışalım. İlk örneğimiz Filistin sorunu olsun.
Filistinliler işgal edilmiş topraklarını kurtarmak üzere mücadele ediyorlar, mücadeleleri meşrudur. Filistinliler, mücadelelerini sürdürürlerken, Yahudileri işgalci ve soykırımcı cürümlerinden dolayı değil de, dini ve etnik olarak yani sadece Yahudi oldukları için yok etmeyi düşünüyorlarsa, daha çocuk yaşta bir Yahudi’yi öldürmeyi savunuyorlarsa mücadeleleri gayrimeşrudur, başka bir deyişle siyasi ve askeri mücadeleleri münkerdir. Bu konseptte Filistinlilerin topraklarını işgalden kurtarma mücadeleleri helal/meşru, (ama) kullandıkları yöntem haram olur. (Bu farz-ı muhaldir, elbette Filistinlilerin bu yöntemi kullandıkları anlamına gelmiyor.)
Kürtlerin de kavim kimlikleri ve dilleriyle konuşma-eğitim hakları engellendiği için mücadele etmeleri meşrudur. Kürtler, haklarını elde etmek üzere mücadeleye girişirlerken a- Mücadeleyi yürüten önder kadrolarının kendilerinden (Ulu’l emri minküm, Nisa, 59) yani İslam’ın temel değer ve hükümlerine sadakat şartını aramıyorlarsa (lider kadro milliyetçi, dinin gelenek ritüellerine saygılı ama seküler, ateist-deist ise), b- Haklarını elde ettiklerinde tasarladıkları sosyopolitik model haklarını gasp edenlerin modeliyle aynı ise, c- Mücadeleyi şiddet ve terör yöntemiyle yürütüyorlarsa, d- Haklarını gasp edenlere karşı mücadele ederlerken İslam’ın ve Müslümanların amansız hasmı Batılı (Amerikan/Avrupa) emperyalistlere ve Siyonist İsrail’e sırtlarını dayayıp süren amansız savaşta Amerika ve İsrail safında yer alıyorlarsa, bu durumda mücadele amaçları ma’ruf, kullandıkları araçlar münkerdir. Onların haklarını gasp edenlerin emperyalist ve Siyonist mücrimlerle iş birliği içinde olmaları, kendilerinin de emperyalizm ve Siyonizm’le iş birliği içinde olmalarının meşru gerekçesi değildir.
Bu prensip tabii ki, sosyalist, liberal veya milliyetçi-muhafazakâr (hatta dindar) Kürtler için söz konusu değil, prensip İslami temel hükümleri benimsemiş, olaylara Müslümanların kelamı/itikadı ve fıkıh külliyatı açısından bakan Mü’min-Müslüman Kürtler için geçerlidir. Keza bu prensip dünyanın her bölgesinde mücadele yürüten bütün İslami akımlar, hareketler için de geçerlidir. Bu çerçevede Suriye yönetiminin de bir meşruiyeti yoktur; yönetim en radikal Selefi söylemleri yükseltiyor olsa bile, mimarı, hamisi ve jeopolitik mühendisi Amerika ve İsrail’dir.” [2]
Diyen Ali Bulaç, doğru tespitler yapıyor, ama yanlış teviller için bunları istismar ediyordu. Niyetini ve hedefini açıkça ortaya koyamıyor, farklı ve aykırı yorumlara müsait, her tarafı memnun etmeye yönelik bir tavır takınıyordu.
Mazlum ve Mücahit Filistin halkını ve şanlı HAMAS’ı; “sadece Yahudi oldukları için onları yok etmeyi düşünen ve çocuk yaştaki Yahudileri öldürmeyi mübah gören” gaddar kimseler olarak açıkça suçlamıyordu, ama; sadece zalim ve kuduz İsrail’e değil, onu destekleyen ABD, AB ve maalesef İslam ülkelerinin işbirlikçi yöneticilerine karşı, çaresiz hayatta kalma mücadelesi veren Filistin Mücahitlerini töhmet altına sokuyordu…
Ali Bulaç, son Kuduz ve kahpe İsrail katliamlarının, “HAMAS’ın hücumları nedeniyle başladığını, sivil ve masum Yahudilerin canına kıyıldığını” ima etmeye ve sorumlu göstermeye çalışıyordu. Oysa soykırımcı soysuz İsrail 70 yıldır “bütün Filistinlileri imha ve tüm bölgeyi işgal” savaşları yürütüyordu. Ali Bulaç, Kuduz İsrail’in Arz-ı Mev’ud kapsamındaki Anadolu planlarını ve “Büyük Kürdistan” kılıflı “Büyük İsrail” hesaplarını bilmiyor muydu? “Filistin topraklarının bir bölümünde Yahudilerin de bir devleti olsun” onların masum ve ma’ruf hakları ise, niye hiç rahat durmuyorlar, çevresine ve bölge ülkelerine, hatta İran’a neden saldırıp kuduruyordu? Yahu, bütün bunları anlamamak bir Furkan sorunu muydu, yoksa “GEN-KAN” durumu muydu?
Ali Bulaç’ın PKK Bulamacı
Bu iddialarıyla Ali Bulaç; 1- Hem PKK’ya dolaylı meşruiyet kazandırmaya çalışıyordu. 2- Hem Erdoğan iktidarına rüşvet-i kelâm sunuyor ve tehlikeli sonuçları toplumdan gizlenen “Terörsüz Türkiye” kılıflı Türkiye’yi bölme girişimlerine destek sağlıyordu. 3- Hem de, hâlâ çaktırmadan, FETÖ’cülerin fiilî değil ama fikrî mücadelelerinin haklı olduğunu ima ediyordu. Oysa FETÖ’cülerin asıl zehirli aşılamaları, “Ilımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog” gibi fikri sapkınlıklarla yapılıyordu!..
Ali Bulaç, ABD’li Senatör Sanders Kadar Net ve Mert Olamamıştı!
ABD’li bağımsız Senatör Bernie Sanders, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırımına karşı çıkmanın Yahudi karşıtlığı “antisemitizm” olmadığını haykırmıştı. Sanders, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, Gazze soykırımı ve antisemitizm konularını gündeme taşımıştı.
Başkent Washington’da yaptığı bir konuşmanın videosunu paylaşan Sanders, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, İsrail’deki aşırılıkçı hükümetin Gazze ve Ortadoğu’da yaptıklarına yönelik itiraz ve endişeleri “sıklıkla Yahudi karşıtlığıyla bir tuttuğunu ve dünya kamuoyunu avuttuğunu” vurgulamıştı.[3]
Senatör Sanders, “Bu nedenle çok net ifade edeyim; Gazze’deki soykırıma karşı çıkmak, Yahudi karşıtlığı değildir. Masum ve mazlum bir halka insani destektir!” sözlerini tekrarlamıştı. ABD vatandaşlarından toplanan vergilerin, İsrail hükümetine destek olarak gönderilmesine karşı çıkan Sanders, “ABD vergi mükelleflerinin paralarının, İsrail’deki aşırılıkçı ve soykırımcı bir hükümet için milyarlarca dolar harcanmasına karşı çıkması Yahudi karşıtlığı değil insanlığın icabıdır!” ifadesini kullanmıştı.
Sanders daha önce de Minnesota eyaletinde düzenlenen bir etkinlikte yaptığı konuşmada, ABD hükümetinin İsrail’e sağladığı yardıma ve İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşı çıkmıştı. Ülkelerin meşru müdafaa hakkı olduğunu belirten Sanders, “(İsrail Başbakanı Binyamin) Netanyahu’nun Filistin halkına karşı topyekûn bir savaş yürütme hakkı yok. Çoğu kadın, çocuk ve yaşlı olan 73 bin Filistinliyi öldürme hakkı yok, 173 bin kişiyi yaralama hakkı yok!” diye uyarmıştı. Ve işte bilinçsiz bilgiç Ali Bulaç’ın, hiç değilse bu insaflı Hristiyan’dan ibret alması lazımdı.
Ertuğrul Özkök’ün, Köksüz Tavırları!
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ertuğrul Özkök hakkında, katıldığı bir programdaki beyanları nedeniyle Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla re’sen soruşturma başlatmıştı.
Özkök, gazeteci Bahar Feyzan’ın programına konuk olduğu sırada şu ifadeleri kullanmıştı:
“Bu dönemler geçecek. Ben İspanya’da bir öğrenci olarak İspanya’da Franco rejiminin nasıl çöktüğüne tanık oldum gözlerimle. Bir gecede gitti 30 yıllık Franco diktatörlüğü. Öldüğü gece İspanya’da rejim değişti ya, öldüğü gece! Bu tür rejimlerin böyle bu şekilde devam edeceğini kimse düşünmesin, devam etmez. Bugünkü rejim Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın kişiliği üzerine dizayn edilmiş ve onun kişiliği ile geçerli bir rejim. Bu rejimi Türkiye’de böyle taşıyacak başka ikinci bir insan yok ve uzun süre de olamaz zaten.
Şimdi böyle bir durum olduğu zaman herkes sadece bugüne değil… Neticede Cumhurbaşkanımız da 72 yaşında. Şimdi 72 yaş, (belki biraz) daha gider ama neticede (ömür ve) yaşlar bir gün bitiyor. Yani ben (bizzat) yaşıyorum bunu, bitiyor yaşlar. Şimdi o nedenle biraz herkesin şapkayı önüne koyup düşünmesi lazım. Yani ben şunu düşünüyorum: Türkiye’de şu anda adalet daha iyi çalışsa, insan hakları, liyakat daha iyi çalışsa, medya özgürlükleri daha iyi olsa emin ol Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçilme şansı çok daha büyük olurdu.” diyen Ertuğrul Özkök; bu talihsiz tavrıyla, hem muhalefet kanadının, hem de kendisi gibi, “gizli İslam düşmanlığını Erdoğan karşıtlığı” olarak sunan yazar-yorumcu takımının acizlik ve çaresizliklerini açığa vuruyordu. Çünkü, AKP iktidarının ve Cumhur İttifakı’nın bütün tahribatlarına ve kötü icraatlarına rağmen, halkımızı ikna edip demokratik yollarla iktidara taşınma umutlarının tükenip tıkandığını: “Ancak Erdoğan ölürse bunlardan kurtuluruz!” şeklindeki dolaylı itirafıyla ortaya koyuyordu… Hatta, bu tavrın ve laflarının sonuçta Erdoğan’a yarayacağını ve kararsız oyları Cumhur İttifakı’na kaydıracağını düşünmeyecek kadar densiz olamayacaklarına göre; belki de bu tür yazı ve yaklaşımlar için özel ve gizli bahşişler alınıyordu!?
Bu arada, artık ölümden bahsedenlerin de dikkatli olması öneriliyordu. Çünkü soruşturma açılıp suçlanıyordu!.. Bir ara HAÇ’lı Batı’nın bastırması ile, dindar kahraman AKP iktidarı, AB kriterlerine aykırıdır diye; “cihad, kâfir, münafık” gibi bazı Kur’ani kavramları ders kitaplarından çıkarmaya çalışıyordu… Şimdi de “Herkes ölümü tadacaktır!”, “Ecel herkesin kapısını çalacaktır.” (Âl-i İmrân: 185; Enbiya: 35; Ankebut: 57) ayetlerini yazıp konuşurken dikkat etmek gerekiyordu… Çünkü filanı kastettin diyerek mahkeme açılabiliyordu!
- T24 – 02 Ağustos 2026
- Mirat Haber – 30.07.2026
- https://www.aa.com.tr/tr – 31 Temmuz 2026

Türkiye’nin tıkanan statükodan kurtuluşu için köklü bir “Milli Restorasyonu” ve Siyonist Batı güdümlü zihniyetin dışında “Adil Düzen” hamlesini, artık güçlü bir reaksiyonla yapma zamanı gelmiştir. Tarihsel tecrübeye, Müspet Bilimsel çalışmalara, Aklın Vicdanın ve İslamın ışığında, milletimizin Milli Çözüm esaslarına sadık kalarak, kader birliğine dayalı topyekûn bir toplumsal ve siyasal yenilenmeyi gerçekleştirerek bu aziz vatanı hakkettiği muassır seviyeye çıkarma zamanı gelmiştir..
Kalemini ve ruhunu, şeytanın karanlık uşaklarına kiralayan seküler Özköklerle, dinci – fetö güzellemecisi Bulamaç kafalıların da karakter ve haysiyet oranları ortaya çıkmaktadır.
Siyonist Mutfakta Yıllardır Pişen Kürdistan Aşı, tam da Türkiye’yi Bölen 10 Ağustos 1920’de imzalanan SEVR Anlaşması’nın yıl dönümünde Mecliste görüşülecek. Ne tesadüf(!)
Millete yarar bir iş olsa, meclise bile uğramayan bu vekiller, günlerdir sabahlıyorlar çerçeve yasa çıkarmak için. Belli ki Siyonistlerin sabrı kalmamıştı. Aceleleri vardı. Lakin Allah’ın da bir hesabı vardı…
Şimdi Milli Çözüm Arşivlerine inelim bakalım. Kimler bu işlerin mutfağındaymış?
2010 Yılında Barzani ve Fetullah Gülen Hangi Konuda Uzlaşmıştı?
Onursal Başkanlığı’nı Fetullah Gülen’in yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın bir organı olan Medialog Platformu 16 Ocak günü Taksim Eliteworld Otel’de bir toplantı yapmıştı. Toplantının konusu; “Türkiye-Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi İlişkilerinde Medyanın Rolü” idi. Gazeteci Uğur Mumcu’nun, infazından hemen önce “MOSSAD kozası” dediği Barzani Türkiye’deki muhafazakâr yandaşlarıyla birlikte “Kürdistan” manifestosu yayınlamıştı. Toplantıya katılan isimler de, en az bu içerik kadar ilginçti: Dışişleri Bakanlarından Yahudi kökenli Henry Kissinger ile yaptığı röportajlarla dikkat çeken Ardan Zentürk, ABD’de (Kansas) eğitim müfredatında yapılacak değişiklikle ilgili “bilirkişi” olarak dinlenecek kadar “güven” uyandırmış olan Mustafa Akyol (aynı zamanda Taha Akyol’un oğludur), HADEP’li Taraf’ın gedikli yorumcusu Altan Tan, Soros destekli kurumlar arasında adı geçen Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin kurucularından Ümit Fırat, PKK itirafçılarının hayatlarını kitaplaştıran, ’Tarafgiller’den Nevzat Çiçek, İsveç, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde “pişen” Yavuz Baydar ve Ali Bulaç, Abdulhamid Bilici, Nurten Somuncu gibi “Türkiyeli” gazeteciler ile KDP İletişim Üyesi Aza Haseeb, Kürdistan Diyalog Kurumu Başkanı Aras Darwesh ve Aso Dergisi Başyazarı Arif Qorbanee bunlar arasındaydı.
2013 yılında Altan Tan’ın İmralı ziyareti ve Osman Kavala’nın selamı!
Ziyarete giden Altan Tan’lı heyet söze: “Osman Kavala’nın size selamları var.” diye başlar… Osman Kavala kim peki? Öcalan’ın bahsettiği merkezlerce yapılan “darbe”lerin “sponsoru/mimarı” olarak nam salan Yahudi asıllı Amerikalı borsa spekülatörü George Soros’un kurduğu ve merkezi New York’ta bulunan Açık Toplum Enstitüsü’nün Danışma Kurulu Üyesi (2001-2006 yılları arasında). Faaliyetlerini Soros’tan aldığı fonlarla yürüten TESEV’in Yönetim Kurulu Üyesi. “AB ile bütünleşme”ye çalışan Helsinki Yurttaşlar Derneği üyesi… Soros’dan fon alan yapılanmalarla dirsek teması halindeki Anadolu Kültür A.Ş.’nin sahibi…
Milliyet’te aktarılan tutanaklara göre, Öcalan görüşmenin bir yerinde Kürtçü-bölücü Altan Tan’a dönüyor ve tabiri caizse “fitnenin başı”nın “2015’e hazırlanan Ermeni lobisi” olduğunu söylüyor. Öcalan görüşme boyunca sık sık Kürt-İslamcı geçmişini hatırlatıyor Altan Tan’a ve “Sen iyi bilirsin” diyor;
Kimdi Bu MİT Ajanı Gazeteciler Takımı?
Temmuz 2015 yılında yandaş ile Cemaatçi yazarlar arasında “MİT ajanı gazeteciler” tartışması yaşanmıştı. Ali Bulaç kendine teklif yapıldığını ama kabul etmediğini açıklarken, “çok arkadaşımız bu teklifi kabul etti” itirafında bulunmuşlardı. Kimdi bunlar? Uzun yıllar emniyette görev yapmış İçişleri eski Bakanı Saadettin Tantan, Yeni Zemin dergisine dikkat çekenler arasındaydı. Dergide kimler yoktu ki; Abdurrahman Dilipak, AKP Milletvekilleri Mehmet Metiner, HDP Milletvekili Altan Tan, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, RTÜK eski Başkanı Davut Dursun bunlar arasındaydı.
Tayyip Erdoğan’ın 1991’deki Kürt raporunu kimler hazırlamıştı?
Tayyip Erdoğan, 1991 yılında Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan Hocamıza bir Kürt raporu sunmuşlardı, ama Hocamız bunu pek dikkate almamıştı. Raporu ilk yayınlayan, gazeteci Ruşen Çakır, “Erdoğan, danışmanlığını yapan Mehmet Metiner’e hazırlattığı 18 Aralık 1991 tarihli raporu Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a elden teslim etti” itirafını yapmıştı. Raporu hazırlayan heyette Altan Tan, Abdurrahman Dilipak, Ali Bulaç gibi isimler de vardı.
https://www.millicozum.com/mc/ozel-yazilar/altan-tanin-erbakan-dusmanligi-ve-arsizligin-ayarsizligi/