ÖĞÜT VERMEKLE ÖVÜNMEK AYRIDIR
VE
KARAKTER ÇOCUKLUKTA OLUŞMAKTADIR
Tahdis-i nimet; Allah’ın ikram ettiği nimet ve faziletleri, övünmek ve böbürlenmek için değil, Rabbine teşekkür etmek ve nimetlerin asıl sahibini belirtmek anlamındadır.
Duhâ Suresi 11. ayeti, sadece buna izin değil, aynı zamanda bir emir makamındadır.
“Ve (Sana lütfettiği bütün bu üstün fazilet ve meziyetlerden dolayı, övünmek ve böbürlenmek için değil, ama sevinmek ve şükretmek niyetiyle) Rabbinin nimetini (anıp minnet ve memnuniyetle) hatırlat ve anlat (ki Makam-ı Mahmud’a ulaşasın.)” (Duhâ Suresi 11. ayet)[1]
Hz. Hüseyin Efendimiz bu ayeti şöyle yorumlamıştır:
“Bir hayır işlediğin (ve Allah’ın inayetiyle bir başarıya eriştiğin) zaman başkalarının bunları örnek almasını arzularsan, bunları insanlara anlat, ki hayırda yarışsınlar. Fakat riyakârlıktan sakın!” buyurmuşlardır.
Islah ehli mürşitler ve ihlas sahibi hikmet ehli bilginler; talebe ve takipçilerinin kendisine itimat ve itibarını artırmak, böylece Allah’ın lütfettiği ilim ve ikramdan daha fazla yararlanmalarını sağlamak için, bazen tahdis-i nimet makamında, Cenab-ı Hakkın özel bağışlarını ve kolaylıklarını onlara hatırlatırlar.
Ama kalbinde hastalık bulunan bazı haset ve enaniyet sahipleri ise bu anlatımları; “Kendini beğenmek ve beğendirmek, nefsini övmek ve böbürlenmek…” şeklinde yorumlayıp itiraza, ithama ve ifsada başlarlar. Ve tabi böylece, asıl kendi gizli çıbanlarını, nankörlük ve fesatlık çabalarını da açığa vurmuş olurlar.
Oysa Kur’an-ı Kerim’de birçok peygamber, sahip kılındıkları marifet ve meziyetlerini, insanlar örnek ve ibret alsınlar, özenip yararlansınlar diye “tahdis-i nimet = Allah’ın nimetlerini şükür makamında aktarmak” üzere insanlara anlatmışlardır.
Örneğin, Kehf Suresi 66, 67 ve 68. ayetlerinde, Hz. Hızır, -hâşâ- Hz. Musa’ya üstünlük taslamamış, sadece talebe ve takipçiliğin şartlarını hatırlatmıştır.
“(Hz.) Musa, ona (Hızır’a): ‘Sana öğretilen ilimden; rüşdüme kavuşmam (ve tam olgunlaşıp gerçeğe ulaşmam) için, bana da öğretmek üzere, size tâbi (ve talebe) olabilir miyim?’ diye (sormuşlardı).
O (Zat, Hızır AS) ise: ‘Doğrusu, sen benimle birlikte kalmaya ve (yaptıklarıma katlanmaya) asla sabredip dayanamazsın!’
‘(Bu halini de pek yadırgamam ve kınamam) Çünkü iç yüzünü bilmediğin (hikmet ve hakikati öğretilmediğin) bir şeye, nasıl sabredip dayanacaksın?’ diye (hatırlatmıştı).” (Kehf Suresi 66, 67 ve 68. ayetler)[2]
Hz. Zülkarneyn (AS)’a, insanlara durumlarına göre farklı davranmak konusunda tercih hakkı tanınmıştı.
“Sonunda Güneş’in battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir kaynakta batmakta iken buldu; onun yanında bir kavim gördü. Dedik ki: ‘Ey Zu’l-Karneyn, (duruma göre davran, istersen onları) ya azaba uğratarak (sert yöntemler kullanarak hizaya sokarsın) veya içlerinde güzelliği (iyilik ve şefkati geçerli ilke) edinerek (bunların ıslahına çalışırsın, artık sen bilirsin).’
(Zu’l-Karneyn) Dedi ki: ‘Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkân; sizin verginizden) daha hayırlıdır. Madem öyle, siz bana (bedeni) güçle (işçilikle) yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir sed (engel) kuruvereyim.’ [Bu ayet; emek, sermaye, proje ve teknoloji ortaklığına da işarettir.]” (Kehf Suresi 86 ve 95. ayetler)[3]
Bu ayetlere göre Zülkarneyn (AS), hâşâ böbürlenip insanlara yukarıdan bakmamış, sadece kendisine verilen İlahi lütufları hatırlatmıştı.
Neml Suresi 36 ve 37. ayetlerinde Hz. Süleyman, hâşâ böbürlenmiyor, sadece Allah’ın ikramı olan bazı imkân ve iktidarın gereğini yapıyorlardı.
“Nihayet (Belkıs’ın elçileri hediyelerle) Süleyman’a geldiği zaman onlara: ‘Sizler bana mal ile yardımda bulunmak (ve kararımdan caydırmak) mı istiyorsunuz? (Oysa) Allah’ın bana verdiği (yüksek ve mucizevi marifet ve özel teknoloji ilmi), size verdiğinden daha hayırlıdır; belki siz, (bu) hediyenizle sevinip övünebilirsiniz (ama ben çok daha değerli manevi yardımla desteklenmişim)’ demişti.
(Şimdi ey elçi, artık) ‘Sen onlara (Yemen ve Habeşistan’daki Sebe’ halkına ve ‘San’a ülkesi’ sultanına geri) dön (ve şunları bildir:) Biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değildir ve biz onları oradan (horlanmış-aşağılanmış ve) küçük düşürülmüş (ve zillete uğratılmışlar) olarak sürüp çıkarmaya (kâdirizdir).’” (Neml Suresi 36, 37. ayetleri)
Bir İnsanın Gerçek Ayarını Gösteren 5 Davranış
İnsan sarrafı olmak bir yetenekten ziyade, doğru detaylara odaklanma sanatıdır ve özellikle tecrübeyle alâkalıdır. Sosyal ilişkilerde herkesin en ‘ideal’ haliyle boy göstermeye çalıştığı günümüzde, bir kişinin gerçek karakterini anlamak bazen uzun zaman alır. Ancak ahlâk hocalarına ve uzman psikologlara göre, kişilerin maskelerinin düştüğü ve özlerinin ortaya çıktığı belirli kırılma noktaları vardır.
1- Bir kişinin gerçek karakteri; kendisinden aşağıda bulunan ve onlardan herhangi bir çıkarı olmayan kişilere sergilediği temel nezaket düzeyinde saklıdır!
Bir kişinin karakterine dair en dürüst karne, kendisinden ‘daha güçsüz’ gördüğü kişilere karşı takındığı tavırdır. Hizmet sektöründe çalışanlara, yaşlılara veya bir alt çalışanına karşı kaba, sabırsız ve üstenci davranan bireyler, aslında nezaketi; bir ahlâk değeri, yaşam biçimi ve insanlık gereği olarak değil, sadece bir çıkar aracı olarak kullanıyorlardır. Gerçek asalet, karşısındakinden hiçbir fayda beklemeden sergilenen saygıyla ortaya çıkmaktadır.
2- Kendisine yönelik yapıcı eleştirileri olgunlukla karşılamak ve analiz etmeye çalışmak duygusal dengenin işaretiyken, sert tepkiler ve aşırı savunma hali, derin bir özgüven eksikliğinin kanıtıdır…
Kişinin özgüven düzeyi ve ahlâki olgunluk derecesi en net şekilde eleştiri aldığı anlarda ortaya çıkacaktır. Yapıcı bir eleştiriyi sakinlikle dinleyip analiz edebilenler, bunların bir kısmını haklı görüp teşekküre yönelenler ahlâk ve duyarlılık açısından dengeli kabul edilirken, en ufak bir uyarıda hırçınlaşan, savunmaya geçen veya karşı saldırıya odaklanan kişilerde ciddi kontrol ve özgüven sorunları olduğu saptanmıştır.
3- İnsanın gerçek yüzü, eline otorite veya imkân geçtiğinde çevresindekilere karşı daha adil ve insancıl mı, yoksa daha baskıcı mı? davrandığıyla anlaşılır…
“Birini tanımak istiyorsan eline güç ve yetki ver” ilkesi, psikolojide altın kuraldır. Bir kişiye yetki, para veya küçük bir avantaj verildiğinde karakterinin ne yöne evrildiği, onun gerçek değerlerini yansıtır. Güç kazandığında daha sorumlu ve adil olanlar sağlam bir karakter sergilerken, bu durumu başkalarını ezmek için kullananlar gerçek yüzlerini ele vermiş olmaktadır.
4- Olağan dışı zorluklar ve baskı anları, kişinin günlük hayatta sergilediği yapmacık ve kontrollü maskesini düşürerek gerçek karakter ayarını ve duygusal dayanıklılığını ortaya çıkarır.
Günlük hayatın sakin akışında herkes uyumlu ve kontrollü davranır ve olgun sanılır. Ancak beklenmedik bir sorun, saldırı, yoğun stres veya kriz anları, kaza ve bela durumları kişinin “savaş ya da kaç” mekanizmasını devreye sokmaktadır. Bu anlarda sergilenen fevri çıkışlar veya tam tersine çözüm odaklı duruş, kişinin duygusal dayanıklılığının ve karakter sağlamlığının en şeffaf aynasıdır.
5- Bir bireyin başkalarına anlattığı değerler ile sergilediği davranışlar arasındaki uyum, karakterinin en temel güven testi olan davranış bütünlüğünü yansıtır…
Psikolojide “davranış tutarlılığı” olarak adlandırılan bu kavram, güvenin temel taşıdır. Bir kişinin sürekli savunduğu değerler ile günlük hayattaki hareketleri arasındaki uçurum, karakterindeki zafiyeti hatırlatır. Büyük laflar eden, ancak küçük detaylarda bu sözleri çiğneyen ve çirkinleşen bireyler, genellikle güven inşa etme konusunda yetersiz kalır.[4]
İnsanlarda Karakter Oluşması ve Olgunlaşma Aşamaları Çocukluktan Başlamaktadır!
Marmara Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma neticesi kabul gören bir kurama göre, yaşamı ilk belirleyen unsurlar “kişilik” ve “yaşam stili” olmaktadır.
Yaşam stili; insanların düşüncelerini, duygularını, davranışlarını ve isteklerini belirgin modellere uydurmasıdır. Yaşam stilini oluşturan temel taşlar, kişinin kendi değer yargılarıyla seçtiği; özsaygısını ve güvenilirliğini sağlayan çok önemli ve öncelikli olan amaçlarıyla oluşup olgunlaşır. Bu da, insanın yaşam deneyimlerinin üzerine temellenen ve sadece kendine özgü bir karakter oluşturmasını sağlamaktadır. Kişilerin yanlış anladığı ya da yanlış yorumladığı şeylerde bile amaca uygunluk vardır ve kendi meşru çıkarı ya da başarısı için böyle yapılır. Bu amaçlar, dönem dönem rastgele ve belirsiz gibi görünse de, kişinin özde oluşturduğu yaşam amacına uygun bulunmaktadır. Yaşam amaçları çok önemli bir karakter birimidir ve davranışları yönlendirmede baskındır.
Birey seçtiği ya da oluşturduğu hedefe ulaşmaya çabalarken kendisinin iyi ve kötü, doğru ve yanlış, güçlü ya da zayıf olup olmadığını daha iyi anlamaktadır. Bireylerin bütün davranışlarının arkasındaki prensipleri organize ve kontrol etmeye hizmet eden öznel amaçları tamamen kişinin kendi seçimleri üzerine kurgulanır. İlk deneyimleri ve sosyal çevresi ile belirlenen bu seçimler kişi tarafından zamanla değiştirilebilir durumdadır. Kişi yaşadığı olaylar için yorum yaparken, onun amacına ulaşmasında en uygun yol ne ise tercihini o yönde kullanır ve gerekirse bu yolu kendisi oluşturmaktadır.
Her bireyin kendine özgü yaşam amaçları olmasının yanında genel olarak kişinin hayatının anlam kazanması için üç hedefinin olması lazımdır.
A) Bunlardan ilki; bireysel ve toplumsal gerçeklik olan aile kurma arzularıdır. Kadın ve erkek olarak iki farklı cinsiyete ayrılan insanlar, eşi ve çocuklarıyla iyi ve kaliteli bir yaşam hazırlamak, türlerinin devamını sağlamak ya da birbirlerinin sevgi ihtiyacını karşılamak için aile kurmak amaçlanır.
B) Kişinin ikinci hedefi; meslek edinmek ve bu mesleği sorunsuz bir şekilde sürdürmek çabasıdır. Yaşamının daha nitelikli olması için bu lazımdır.
C) Bedenen ve zihnen sınırlı olan insanın üçüncü ve son hedefi ise, hayatta kalabilmek için toplumun diğer fertleriyle uyum içinde yaşamaktır. Dünyanın küçük bir toprak parçası ve sınırlı kaynaklara sahip olduğu gerçeği dikkate alındığında, diğer insanlara olan ihtiyacın ne kadar hayati olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Her birey, ırkının tek üyesi değildir ve bu kaynakların diğer insanlarla ya da toplumlarla hatta gelecek nesillerle paylaşılması zorunlu olmaktadır. Bunun için insan, aklını ve duyarlılığını kullanarak diğerlerinin de haklarını göz önünde bulundurarak ortak çözümler aramalıdır. Bütün bu hedefler, büyük grup olarak toplumun, küçük grup olarak da ailenin, bireyin varoluşunda vazgeçilmez olduğunu ortaya koymaktadır.
Yaşamın ilk beş yılının, bireyin yaşam stilinin bir prototipini oluşturduğu anlaşılmıştır.
Kişi yeni deneyimlerini bu prototipin çerçevesinde yorumlama eğiliminde olacaktır. Çocuğun ilk etkileşimlerinin yaşandığı aile, onun kişilik özelliklerinin, yaşam stilinin ve toplumsal ilgi düzeyinin oluşumunda oldukça önemli sayılır. Bireyin yaşam stilinde oluşan çarpıklıkların üç temel durumdan kaynaklandığı saptanmıştır:
Bunlardan ilki, ilk çocukluk hastalıkları ve bununla birlikte yaşanan organ eksikliği-fiziksel yetersizlik durumlarıdır. Bedenlerindeki fiziksel bozukluklar ya da çocuğun kendisini eksik algılayışı ve eksiklik kaygısı bireyi farklı davranışlara yönelten etken konumundadır.
İkincisi, çocukların aşırı şımartılmasıdır. Şımartılma olarak belirlenen bu etkileşim tipleri çocukların kişilik yapılarını farklılaştırır. Şımartılan çocukların kişilik gelişimleri aşırı koruma, aşırı hoşgörü ya da çocuk üzerinde fazla baskı kurulmasıyla engellenmeye çalışılır. Bu tip çocuklar aşırı üstünlük duygusu yaşarlar ve başkalarını yönetmekten mutluluk duyarlar. Şımartılma sonucunda çocuk kendisi için bir şeyler yapmayı ve insanlara emir vermeden iletişim kurmayı öğrenemez ve aşırı bencil davranır. Bu durumun sonucu olarak toplum şımarık çocuğu reddeder, hatta daha kötüsü nefret eder. Bu şekilde yetiştirilen çocuklar gelecekte kendilerinden emin olmayan, düşük toplumsal ilgiye sahip kişilikler kazanır.
Üçüncüsü ise ilgisizlik, reddedilme ya da ihmal edilme durumlarıdır. İhmal edilen ve ilgisiz bırakılan bir çocuk her gün değersizlik duygusu yaşadığından aşağılık kompleksi, başkalarına güvenmediği için de bencilliği yoğunlaşır. Eğer kişi sevgiyi bilmiyorsa sonraki zamanlarda paylaşma kapasitesini geliştirmesi zorlaşır. Sadece yetimler ve istismar kurbanları değil, çok fazla reddedici ve otoriter ailelerin çocukları da bencil olmaktadır. Bütün bunlar uyumsuzluğun temelini oluşturmaktadır. Sürekli reddedilen çocuklarda; yetişkinlikte sosyal yaşamdan uzak kalmaya çalışan ve çevresindeki insanlara güven duymayan kişilik yapıları ortaya çıkmaktadır.
Her birey erken çocukluk döneminden başlayarak “fiktif” (hayali) bir yaşam amacına yönelik hayat planını oluşturmaktadır. Bu gizli yaşam planı içinde temel doğrultular üzerinde bir bütün olarak hareket eder, ilerler, kendi yaşam amacına yaklaşmaya çalışır. Yaşam amacı, hayat planıyla uyumlu bulunuyorsa, kişisel yaşam amacı toplumunkiyle uygunluk gösteriyorsa, insan sonunda kendi belirlemiş olduğu amaca da ulaşacaktır ve mutlu olacaktır. Aksi takdirde yaşamdan soyutlanacak ve yalnızlık yaşayacaklardır.
Bireysel psikolojinin temel kavramlarından bir diğeri ise yetersizlik duygusu ve üstünlük çabasıdır.
Temelde insan olmak, eksiklik ve yetersizlik duygularına sahip doğmaktır. Daha güçlü varlıklardan, çetin doğa koşullarından ve her şeyi yapan ve Yaratan Yüce Varlıktan korkma ve O’na sığınma duygusu doğaldır. Her insan hayatının bir döneminde aşağılık duygusuna kapılır. Bu duygu, evrensel bir nitelik taşır. Bireysel psikoloji; yetersizlik duygusunun diğer ucunda mükemmel olma çabasının olduğunu, buna rağmen her iki duygunun da birbirini tetikleyen güce sahip olduğunu savunmaktadır.
Toplumsal ilgi, bireylerin güç ve mükemmellik yönünde çabalarını dengeleyen bir unsur olmaktadır. Çünkü mükemmeliyetçi çabalar, sağduyu ve toplumsal ilgi ile birlikte ortaya çıktığı müddetçe sağlıklı ve yararlı sayılmıştır. Mükemmel olma çabası, kişinin başarma kararlılığı ve anlamlı yaşam amaçlarına ulaşma çabası nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Başarma isteği, kişinin hem iç dünyası hem de toplum tarafından yapılan baskı nedeniyle oluşmaktadır. Aslında insan cennet için yaratılmıştır, sonsuz ve kusursuz bir hayatı arzulamaktadır. Ve zaten bu maksatla “Allah’ın yeryüzündeki Halifesi” olarak donatılmıştır. Her ruh, tüm yaşam süresince eksiklik duygusunu telafi etme çabasıyla sürekli huzursuz durumdadır. Bu duygu, bilincin geliştiği ilk andan itibaren aktifleşir, giderek psikolojik gerçeğin tamamen farkında olur ve yoğunlaşır. Örneğin; sağır bir kişinin duymadığı için diğer duyu organlarıyla bunu telafi etmesi gibi, insanlar yaşamının tamamında eksiklik yaşadığı duyguyu ortadan kaldırmak, başarı duygusunu tatmak için uygun bulduğu yöntemlerle telafi çabasına yoğunlaşır. Bu süreç kişi için kolay olmasa da yaşamının vazgeçilmez bir parçasıdır. Yaşanan eksiklik duygularının içeriği öznel olmakla birlikte bütün insanlarda temel prensip aynıdır. Eksiklik duygusu bir kişinin veya toplumun üzerine ne kadar şiddetli bastırırsa, ilgili kişi veya topluluk bir yay misali o kadar yükseğe fırlamak çabasındadır. İnsan tek başına yetersiz olduğundan, ancak bir grup içinde hayatını kolaylaştırıp anlamlaştırır. İnsanlığın tek gerçeği başkalarıyla bir arada yaşamasıdır, çünkü insan başkalarıyla var olur. “Toplumsallık duygusuyla yetersizlik duygusu arasındaki çatışma”, insanın hareket ya da davranış yasasını oluşturmaktadır.
Bu konuda Hz. Peygamberimizin: “Müslümanlar (ve oluşturdukları gruplar, kuruluşlar) aynen bir kişi (tek vücut) gibidirler… Bütün acıları ve sıkıntıları da, başarı ve mutlulukları da birlikte hissetmelidirler” hadisi örnek alınmalı ve buna uygun davranılmalıdır.

Milli Çözüm Üniversitesi toplum mühendisliğinin en alt kurumu olan aileden başlayarak tüm insanlığa hayırlı hizmet edecek ilişkileri Kur’an ve Sünnet ışığında bizlere sunulmuştur. Adeta insanın doğumundan ölümüne kadar geçirdiği evreler insanın kişilik ve karakterini oluşturmaktadır. Amaç tüm insanlığa barış ve huzuru getirecek yaratılış gayesine uygun bir yaşam sonunda Allahın rızasına ulaşacak olgunluğa ulaşacak hayırlı hizmetlerin yapılmasıdır. Çün insan Allahın yeryüzündeki temsil makamın sıfatı gereği çevresi ile ilşkili olarak topluluk halinde bir çok ilişki içerisinde kendi kusur ve eksikliklerini tamamlamak için çalışmaktadır. Herzaman bazı zaaf ve eksikler ise yaratılış gereği doğal ve tabidir. Kuranda anlatılan kıssalar ise bizlere en mükemmel klavuz yapan örneklerdir. Çocuklarımızı bu örneklere uygun olarak yetiştirip olgun ve doygun bir birey olarak şekillenmesini sağlamalıyız. Yoksa hiç birşeyden memnun olmayan özellikle bu günün kanayan yarası “Z” kuşağı denen çatışmacı, doyumsuzsuz, çalışmadan kolay yoldan helal haram ayırmadan kazanmanın derdinde olan bir nesil yetiştirilmiş olacaktır. Buda siyonist aklın bir planıdır. Şuurlu bir nesil ancak Milli Çözüm fikriyatıyla yetişecek insanlığa huzur ve barış medeniyetini inşaa edecektir. Tüm emeği geçenlere ayrı ayrı teşekkürü borç biliyorum. Saygılar sunuyorum. İyiki varsınız..
“Ve (Sana lütfettiği bütün bu üstün fazilet ve meziyetlerden dolayı, övünmek ve böbürlenmek için değil, ama sevinmek ve şükretmek niyetiyle) Rabbinin nimetini (anıp minnet ve memnuniyetle) hatırlat ve anlat (ki Makam-ı Mahmud’a ulaşasın.)” (Duhâ 11)
https://www.mealikerim.com/93/duha/11
Allah’ın nimetlerini şükür makamında aktaranlara; “kendini beğenmek ve beğendirmek, nefsini övmek ve böbürlenmek…” şeklinde iftira atıp, itiraza, ithama ve ifsada başlayanlar böylece, asıl kendi gizli çıbanlarını, nankörlük ve fesatlık çabalarını açığa vurmuş olmaktadırlar.
Tevazu gösteriyorum numarasıyla veya kalbinde hastalık bulunan bazı haset ve enaniyet sahipleri itiraz, itham ve ifsad yapacak diye Allah’ın nimetlerini şükür makamında aktarmaktan vazgeçilmemelidir.
Hakkı getirmiş olan ve gönderilen diğer elçileri de doğrulayanlara; “kuracağınız yeni düzenle büyüklük ve üstünlük size kalsın diye mi bize geldiniz!” iftirası atmaktadırlar.
“(Onlar ise Hz. Musa ve Harun’a:) “Siz bizi, babalarımızı-atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden (mevcut sistemden) çeviresiniz de, bu memlekette (kuracağınız yeni düzenle) büyüklük (ve üstünlük) siz ikinize kalsın diye mi bize geldiniz? Biz sizin ikinize de inanacak (getirdiğiniz dine ve düzene uyacak) değiliz” demiş (zulüm ve zillet üzerinde inat etmiş)lerdi.” (Yunus 78)
https://www.mealikerim.com/10/yunus/78
Nasıl huzurlu ve mutlu bir yaşam sürmemiz konusunda çok anlamlı hazırlanmış bu makaleden dolayı Milli Çözüm’e teşekkürlerimizi sunuyoruz. Makaledeki öğüt ve kriterler; kendi bireysel yaşamımızdan tutun aile kurup iyi bir nesil yetiştirme ve toplumla barışık halde yaşayıp toplumsal gelişime katkı sunmak hususunda bize rehberlik ediyor. Ayrıca rehberliklerine itibar ettiğimiz insanların; kendilerine Cenabı Hakk tarafından verilmiş özel yetenek, bilgi, birikim ve tecrübelerini anlatmalarını örnek almak, yaşamımızı planlı hale getirmek ve daha üretken olmak (maddi ve manevi) yerine olumsuz eleştir konusu yapmak akıl karı değildir. İnsan şu soruyu sormalı; bana yapılan rehberlik beni Allah’a (c.c.) isyanamı teşvik ediyor, yoksa itaate ve sonsuz mutluluğa mı? Bizi Allah’a (c.c.) kulluğa sevk eden bir rehberliği bulmuş isek kaybetmemek için çaba göstermeli ve bu nimetin kadrü kıymetini bilerek hareket etmeliyiz.
Nimeti anlatmak şükür, nimeti kendine mal etmek ise kibirdir.
İlâhî lütufları hatırlatmak, insanları hayra teşvik etmek ve Rabbine şükretmek içindir; böbürlenmek ve üstünlük taslamak için değil.
Peygamberlerin ve salih insanların anlattıkları meziyetler, kendilerini yüceltmek için değil, insanlara örnek olmak ve hakikati göstermek içindir.
Karakter bir anda oluşmaz; çocuklukta atılan küçük tohumlar, yıllar sonra büyük bir ağaca dönüşür.
İnsan, güçsüzlere karşı tavrıyla, eleştiri karşısındaki olgunluğuyla, eline geçen yetkiyi nasıl kullandığıyla, zorluk anlarındaki duruşuyla ve sözleriyle davranışları arasındaki uyumla, gerçek yüzünü ortaya koyar.
Asıl fazilet, konuşmakta değil yaşamakta; öğüt vermekte değil örnek olmakta gizlidir. Çünkü insanın değeri, sahip olduğu imkânlarla değil, o imkânları hangi ahlâkla kullandığıyla ölçülür.
Kısacası; şükür kibir değildir, tevazu eksiklik değildir. Güzel karakter, çocuklukta filizlenen; sabır, merhamet, samimiyet ve sorumlulukla olgunlaşan en büyük nimettir.
Rabbimizin esirgediği dışında nefsimizi temize çıkaramayız…
Makaleyi okurken , Hz. Yusuf (as) ın ,Mısır kralına ihanet etmeyip haklı olduğunun halk nazarında da öğrenilmesi karşısında takındığı olgun örnek davranışı hatırlamış olduk…
(Yusuf, kadınların Mısır Melikine gerçeği itiraf ettiklerini öğrenince aracıya şunu söyledi:) “Bu (girişimim), onun (Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve Allah’ın ihanet edenlerin hileli-düzenlerini kesinlikle başarıya eriştirmeyeceğini kendisinin de bilip öğrenmesi içindi. (Kendimi iftiradan, çevremi de su-i zandan kurtarmam icap ederdi.)”
“(Yoksa) Ben (böbürlenip) nefsimi temize çıkaramam (böyle bir düşünce peşinde değilim). Çünkü -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- gerçekten (her insandaki) nefis var gücüyle kötülüğü emredicidir (ve günahlara meyillidir). Şüphesiz, benim Rabbim, Bağışlayandır, Esirgeyendir.”
Yusuf Suresi 52,53
“Çünkü mükemmeliyetçi çabalar, sağduyu ve toplumsal ilgi ile birlikte ortaya çıktığı müddetçe sağlıklı ve yararlı sayılmıştır.”
Makalede geçen bu cümle gerçekten çağımızın en temel hastalıklarından birinin şifası mahiyetindedir. Günümüz ebeveynleri çocuk yetiştirirken bireysel saiklerle mükemmelliyetçi bir tutum sergilemekte çocuğu kendisi için mükemmel olma yönünde güdülemektedirler. Bu yöntemin akabinde bencil, doyumsuz çocuklar yetişmektedir. Ama bu mükemmelliyetçilik bireysel bir saikle değil topluma faydalı olma güdüsüyle şekillendiğinde insanlığa faydalı bireyler yetişecektir inşallah.
Öğüt Vermekle Övünmek Ayrıdır ve Karakter Çocuklukta Oluşmaktadır” başlıklı makale; İslami hakikatler ile modern psikolojinin esaslarını fevkalade bir telif anlayışıyla bir araya getiren müstesna bir çalışma olmuştur.
Makalede “Tahdis-i Nimet” kavramı etrafında yapılan izahatlar; niyet, ihlas ve üslup arasındaki ince çizgiyi son derece sarih bir biçimde ortaya koymaktadır. Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği meziyetleri, şükür ve örnek teşkil etme niyetiyle paylaşmak ile nefsi öne çıkarma riyakarlığı arasındaki fark, Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssaları (Hz. Hızır, Hz. Zülkarneyn ve Hz. Süleyman A.S.) üzerinden örneklendirilerek zihinlerdeki tüm şüpheleri izale etmiştir.
Ayrıca metnin ikinci kısmında, bir insanın gerçek seciyesini gösteren 5 temel ölçüt ile Alfred Adler’in Bireysel Psikoloji kuramına yapılan atıflar oldukça kıymetlidir. Karakterin teşekkülünde ilk çocukluk yıllarının, aile ortamının ve “aşağılık/yetersizlik duygusunu telafi etme” çabasının belirleyici rolü, Peygamber Efendimizin (S.A.V.) toplumsal dayanışmayı emreden nebevi muştusuyla nihayete erdirilmiştir. İnsanın ancak toplumsal ilgi ve ümmet bilinciyle kâmil bir şahsiyete bürünebileceği vurgusu, günümüz insanının en çok muhtaç olduğu reçetedir.
Makalede okuduğumuz “tahdis-i nimet” (Allah’ın nimetlerini şükür makamında aktarmak) kavramını insanlara anlatma hükmü, bize İsra ve Miraç mucizeleri sonrasında yaşananları hatırlattı.
Müşrikler ve kalbinde hastalık olanlar; “Bir gecede Mescid-i Aksa’ya gidip oradan göğe yükselmek imkansızdır. Muhammed bizi kandırıyor, gösteriş ve riyakarlık yapıyor,” diyerek onunla alay ettiler. Hatta bazı zayıf imanlıların bu imtihan karşısında dinden döndüğünden bahsedilir.
Oysa müşriklerden bu durumu fırsat bilip Hz. Ebû Bekir’e koşanlar olmuş ve “Bak, arkadaşın neler söylüyor!” demişlerdi. Hz. Ebû Bekir Efendimiz ise tarihe geçecek o muazzam bağlılığı göstererek, “O söylüyorsa şüphesiz doğrudur,” demişti. Bu olay üzerine kendisine “Sıddîk” (en sadık, doğrulayıcı) unvanı verildi. Topluluğun bir kısmı inkârı seçerken gerçek müminlerin imanı ise katlanarak artmıştı.
Yaşayacağımız örneklerde verilen millî çözüm nimetinin büyüklüğü yanında çok ufak kalacak ama bizi sevindirmesi, mutlu edip örnek teşkil etmesi gereken nimetler kafamızı karıştırıyorsa bunun aslında bir eleme imtihanı da olabileceğini bilmek gerekir. Bu noktada, Miraç sonrasındaki tavırlardan hangisine benzediğimize dikkat etmeliyiz.
Hz Resulüllah (sav) şöyle buyurmuştur :
“Ben Adem oğullarının efendisiyim, ancak övünmek yok” veya “Ben peygamberlerin sonuncusuyum, ancak övünmek yok”
Alemlere Rahmet olarak gönderilen, insanlığın Yüce Şahsiyetinin, bu mübarek sözlerinin bir tefsiri hükmünde kaleme alınan bu makalenin, ilkokuldan üniversiteye, iş hayatından ibadet ortamlarına kadar her koşulda işlenmesi temel bir zorunluluktur..