“Terörsüz Türkiye” Muamması
veya;
UÇURUMDAN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ!
Adalet Bakanı Gürlek’in: “Genel Af Yok, Sadece PKK Mensupları İçin Düzenleme Var” Avutmacası!
Adalet Bakanı Bakan Gürlek, (24 Temmuz 2026’da) TRT Haber’de konuk olduğu yayında “genel af” sorusu üzerine verdiği yanıt enteresandı: Sn. Akın Gürlek, hükümetin bir genel af çalışmasının olmadığını belirtirken “Ama şu anki bu pakette sadece PKK mensuplarına ilişkin bir düzenleme var” buyurmuşlardı.[1]
Sn. Akın Gürlek’in:
“Genel af” tartışmalarına ilişkin de konuşan Gürlek “Bu konu bu ayrı bir paket olarak bize iletildi. Özellikle sadece işte PKK silahlı terör örgütüne ilişkin bir paket olarak geldi. Burada genel af düzenlemesi söz konusu değildi. Şahsa özel gibi bir düzenleme yok. Bunlar Meclis’in takdiri. Yani genel affa ilişkin şu an bir düzenleme, bir çalışma yok. Ama Meclis’te ne zaman ilgili kanun düzenlenirse gündeme gelebilir. Ama şu anki bu pakette sadece PKK mensuplarına ilişkin bir düzenleme var” ifadeleri bir itiraf mıydı?
AKP Sözcüsü Çelik’in: Terörsüz Türkiye Açıklamaları
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin “Yasal zeminin ortaya çıkması konusunda çok sayıda istişaremiz oldu, süreç şimdi daha ince işçilik aşamasında. Yasal çerçeveyi Meclis kapanmadan ortaya çıkarmış olacağız.” ifadelerini kullanmıştı. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan başkanlığında gerçekleştirilen Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısına ilişkin açıklamalarda bulunmuşlardı.[2]
“Burada esas olan her zaman söylediğimiz gibi Türkiye’nin temel değerlerini korumaktır. Türkiye’yi terör yükünden kurtarmaktır. Buraya kadar gelmek önemlidir. Şimdi daha ince işçilik aşamasındayız. Bir bakıma, bir başka boyutuyla mesele yeni başlıyor. Terörsüz Türkiye, terörsüz bölge hedeflerine ulaşmak bakımından tabi ki yasal bir zeminin oluşması son derece önemli ama aynı zamanda oluşturulan politik atmosfer önemlidir. Toplumsal atmosfere pozitif katkı sağlayıp, sağlamamak önemlidir. Çünkü bu bütün Türkiye’yi ilgilendiren bir meseledir. Bu mesele sadece siyasi bakışlara göre var olan ya da yok olan bir mesele değil.” diyen Ömer Çelik, acaba gerçeklere tercümanlık mı yapmaktaydı, yoksa “Terörsüz Türkiye” kılıfıyla halkımızı oyalayıp avutmaya mı çalışmaktaydı? Yani şimdilik haritada barışık, ama fiiliyatta “ayrışık bir Özerk Kürdistan’ın” sinsi hazırlıkları yapılmaktaydı.
Siyonist Barrack’ın “Merhametli Monarşi” (Yani Tek Kişilik Saltanat Sistemi) Dayatması!
Maalesef Türkiye’miz Cumhuriyet tarihinin en derin siyasal, ekonomik ve hukuksal fetret dönemini yaşamaktaydı. 31 Mart yerel seçimleriyle ortaya çıkan siyasal coğrafya, parçalanan CHP’yi 1. parti yaparken, 23+ yıldır ülkeyi yöneten AKP rejimine halkın onamı (rızası) tükenmiş durumdaydı. Ekonomik yıkımların, kanımızı emen talanın sürdürülemezliği ve halkın derin yoksulluk batağı, Cumhur İttifakı için de dayanılmaz bir karabasana dönüştüğü anlaşılmaktaydı.
Küresel Denklem ve İçerideki Arayış: “Merhametli Monarşi” Tuzağı
Financial Times, The Economist ve Foreign Policy vd., Türkiye’nin dış politikada ekonomik sıkışmışlık nedeniyle Batı ve ABD eksenine yeniden çıpalanma çabasına dikkat çekiyorlardı. Yüksek dış borç batağı ve sıcak para ihtiyacı = dış politikada uydulaşma süreci yaşanmaktaydı.
Sömürge valisi(!) T. Barrack’ın dayattığı “merhametli monarşi”, küresel sermayenin Türkiye’ye bakışını yansıtmaktaydı. Bu rol demokrasiyi, güçler ayrılığını ve hukuku dışlayarak, sermaye akışını güvenceleyen güya; “istikrarlı, tek adam güdümlü ama Batı çıkarlarına uyumlu otoriterizmi” dayatmıştı. İktidarın TBMM’de 360-400’e erişmek için DEM Parti ile yürüttüğü açılım flörtü, özünde demokratik uzlaşı değil; rejimin ömrünü uzatacak manevraydı. Ancak bu tehlikeli oyun, iktidar tabanında da erimeye ve oy yitirmeye yol açmıştı. Rejim, bu sıkışmışlığı aşmak için en iyi bildiği yönteme başvuruyor: Muhalefeti bölmek, CHP’yi mutlak butlan ve kayyım hançeriyle felç etmek, yargıyı sopa kılıp rakipsiz bir siyaset sahnesi kurmak ve göstermelik seçimlerle tekrar koltuğa oturmak…[3]
“Kürtçe, Kamusal Yaşamın Dili Olmalıymış!..”
29 Haziran 2026’da yapılan Kürt Dil Konferansı’nda konuşan katılımcılar, Kürtçenin yalnızca ev içinde değil, kamusal yaşamın bütün alanlarında kullanılması gerektiğini açıklamışlardı. Kürt Dil Konferansı’nda, Kürtçenin öğrenilmesi, korunması ve kamusal alanda yaygınlaştırılmasına ilişkin kararlar alınmıştı.
“Kürtçe yaşam alanları kurmalıyız” iddiası!
“Dilsel sömürgecilikten arındırma politikaları: Dilin korunmasında ailenin rolü” başlığıyla konuşan Dilawer Zeraq, asimilasyon politikalarının devletin ideolojik kurumları aracılığıyla yürütüldüğü iddiasını tekrarlamıştı. Zeraq, asimilasyonun yalnızca dilin yasaklanmasıyla değil, gündelik yaşam alanlarının daraltılmasıyla da işlediğini belirterek, “Asimilasyon ve Dekolonizasyon süreci mekân olarak neredeyse her yeri elimizden aldı, geriye yalnızca ev kaldı. Diğer mekânları yeniden kazanmamız gerekiyor. AVM’ye gittiğimizde kaç kişi bize Kürtçe cevap veriyor, bizden kaç kişi orada Kürtçe alışveriş yapıyor? Her alanda (okulda, yargıda ve çarşıda) Kürtçe yaşam alanları kurmalıyız!” çıkışını yapmıştı.
“Kentlerimizi Kürtçeyle donatmalıyız” diyen Tahir Baykuşak ise, farklı ülkelerdeki dil canlandırma deneyimlerinden örnekler aktarmıştı. Baykuşak, Bask Bölgesi ve Katalonya’daki dil politikalarının yanı sıra Galler ve Yeni Zelanda’daki Maori dili canlandırma modelini hatırlatmıştı. Bu örnekler arasında benzerlikler bulunduğunu belirten Baykuşak, kamusal alanda dilin görünür olmasının dilin yaşaması açısından temel önemde olduğunu vurgulamıştı.
Özetle; ertelenen SEVR’in gereği Türkiye parçalanmaya, Kürdistan kılıflı Büyük İsrail’e son hazırlıklar yapılmaya başlanmıştı!..
Şimdi; Aşağıdaki Tarihi Yorumları ve Uyarıları Dikkatle Okumak ve Herkese Anlatmak Lazımdı![4]
Başlık 1: “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun Terörsüz Türkiye Raporu’nda Türk Kürt ilişkileri, tarihsel bir kader birliği olarak tanımlanmıştır ve çözüm ‘kardeşlik hukuku’ kavramına dayandırılmaktadır.” deniyor.
Raporda geçen “Türklerin, Kürtlerin ve Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak…” ifadesi, “Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘üniter’ bir devlet yapısına sahip olup olmadığı” imasını hatırlatmaktadır.
Bu bağlamda raporda Türk-Kürt ilişkileri “tarihsel kader birliği” olarak tanımlanmakta ve çözüm “kardeşlik hukuku” kavramına dayandırılmaktadır. Burada raporun daha ilk başında “Türk-Kürt ilişkileri” diyerek, Irak’ta, Suriye’de ve Lübnan’da uygulandığı gibi bölünmeye götüren bir yapıya âdeta özeniliyor.
Diğer taraftan “bir çözümden söz ediliyorsa, ortada bir sorun olduğu” imajı oluşturulmaktadır ve adını kendileri koymaktadır.
• Oysa: Türklerle Kürtler arasında tarihsel ve toplumsal bir çatışma ve bir sorun bulunmamaktadır. Sadece yanlış politikalar ve yararsız icraatlarla mağdur edilen bölge halkı, temel insan haklarına, huzur ve refah ortamına kavuşturulmalıdır.
• Sorunun asıl kaynağı “Siyonist ve emperyalist kışkırtmalar” ve “Şark Meselesi” tuzağıdır.
• Emperyalist ve Siyonist güçlerin müdahale alanı açma stratejisi yalnızca bir iddia sanılmamalıdır. Nitekim, “Binbaşı Noel’lerin” geçmişte bölgede yürüttüğü faaliyetler İngiliz gizli belgeleri ile de kanıtlanmıştır. Aynı oyunlar bugün de oynanmaktadır.
• Bu rapor, daha ilk başlıkta sorunun adını kasıtlı olarak yanlış koyarak, süreci yanlış bir kulvara sokmaktadır.
Başlık 2: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu gösterdi ki; süreç, tek taraflı bir dayatma değildir, ‘Kürt’ün onurunu, Türk’ün gururunu’ korumayı esas alan, toplumun hiçbir kesimini dışlamayan, farklılıkları “kardeşlik hukuku” zemininde buluşturan bir yaklaşımdır.” deniyor.
Raporda, sürecin bir dayatma olmadığı ve “Kürt’ün onuru, Türk’ün gururu”nun güya korunduğu vurgulanmaktadır. Ancak “onur” ve “gurur” kavramlarıyla süslenen bu ifadelerin içeriği doldurulmamıştır. Zira raporda “Arap” da vardır, Laz, Çerkez, Boşnak, Arnavutlar da vardır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkesin can ve mal güvenliği ile izzeti ve onuru zaten yasaların güvencesi altındadır.
• Yakın geçmişte gerçekleştirilen “Oslo Görüşmeleri” (2009) ve sonrasındaki girişimlerin sonuçları unutulmamalıdır.
• Tekrar hatırlatalım ki; 2009 ve 2013 yıllarında başlatılan çözüm süreçleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
• ABD-AB ve İsrail desteğindeki terör örgütü, geçmişte yine bu Siyonist ve emperyalist güçlerin yönlendirmesiyle süreci sonlandırarak yeniden şiddet yoluna başvurmuşlardır.
• Bu nedenle “hiçbir dayatma yoktur” şeklindeki ifade, kamuoyunda soru işaretlerine yol açmaktadır.
2009’daki açılım sürecinden kısa süre sonra ABD’ye giden Erdoğan, Princeton Üniversitesi’nde katıldığı bir konferansta şu ifadeleri kullanmıştır: “Açılımın hepsi bir anda olmaz; hazmede hazmede, hazmettire hazmettire ilerlememiz gerekiyor.” İşte bu itiraflar kafalarımızı karıştırmaktadır.
Başlık 3: “Terörsüz Türkiye ile iç huzur, sağlam zeminler üzerinde yükselecek…” deniyor.
Raporda “iç huzurun sağlam zeminler üzerinde yükseleceği” hatırlatılmıştır. Oysa bu raporu kaleme alanlar ve onaylayanlar, Anadolu irfanından habersiz durumdadır. Çünkü bunca tahrike, yaşanmış trajediye ve 50 binden fazla şehit verilmiş olmasına rağmen toplum büyük bir çatışma yaşamamıştır. Kürt ve Türk kardeşlerimiz birbirlerine kendi öz benliklerinden biri olarak sahip çıkmıştır.
• Türkiye’de etnik köken kaynaklı bir iç savaş ya da toplumsal çatışma söz konusu olmamıştır, olmayacaktır.
• Toplumda “huzursuzluk” olarak nitelendirilen durum, esasen terör örgütünün saldırılarından ve maalesef gafil yönetimlerin yanlış icraatlarından kaynaklıdır.
• Üstelik 24 yıldır iktidarda bulunanların, bugün iç huzuru temin edebileceklerini öne sürmeleri büyük bir çelişki oluşturmaktadır.
Ülkemizdeki farklı etnik kökenlere sahip yurttaşlarımızın teröristlerle aynı kefeye konulmaması gerektiği unutulmamalıdır; aksi, en büyük onur kırıcı yaklaşımdır. Kahraman güvenlik güçlerimizin başarılı operasyonlarıyla etkisiz hâle getirilmiş teröristlerin şimdi devlet gibi veya zafer kazanmış bir hareket gibi muhatap alınması, dağdaki teröristlere moral ve motivasyon kaynağıdır.
Başlık 4: “Terörsüz Türkiye, Yerli ve Milli Bir Projedir. Terörsüz Türkiye Meclis Raporu’nda öne çıkan ‘Türkiye Modeli’, güvenlik eksenli bir yaklaşımdan öte, toplumsal bütünleşmeye dayalı bir vatandaşlık anlayışını işaret ediyor.” deniyor.
TBMM Raporu’nda yer alan en büyük yanıltıcı ifade, “Terörsüz Türkiye, Yerli ve Milli Bir Projedir” iddiasıdır. Oysa Terörsüz Türkiye adıyla yürütülen faaliyetler, tamamen yabancı kaynaklıdır ve ABD-AB ve İsrail projelerinin bir parçasıdır. Özetle, bu proje yerli olma iddiasının aksine, tamamen yabancı kaynaklıdır.
• PKK’nın bölgemizdeki farklı yapıları, yani Irak, Suriye ve İran’daki uzantıları, faaliyetlerini hâlâ sonlandırmamıştır.
• Sürecin ABD, AB ve İsrail odaklı olduğu hâlâ halkımızdan saklanmaktadır. Geçmişte, Kuzey Irak’ta ABD helikopterlerinden PKK’ya silah yardımı sağlandığı TSK tarafından defalarca saptanmıştır.
• Sürecin, “Büyük Ortadoğu Projesi” perspektifinin bir sonucu olduğu açıktır.
• Uluslararası aktörlerin bölgedeki ve ülkemiz üzerindeki sinsi ve Siyonist hesapları son aşamaya dayanmıştır.
Başlık 5: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu gösterdi ki bu süreç, sadece güvenlik tedbiri değildir. Terörsüz Türkiye süreci, sorunu sadece askeri ve güvenlik önlemlerine indirgeyen yaklaşımların aksine; meseleyi sosyolojik, ekonomik ve psikolojik boyutlarıyla ele alan bütüncül bir bakıştır.” deniyor.
Raporda terörün, güvenlik boyutunun ötesinde sosyolojik, psikolojik ve ekonomik boyutlarının olduğu aktarılmıştır.
• Oysa; terör zaten psikolojik ve ekonomik tahribat üretmeyi, kaos ortamı oluşturmayı amaçlamaktadır.
• Ancak terörün bitmesi için öncelikli unsur halka huzur ve refah ortamı, etkin güvenlik ve hukuki yaptırımdır.
• Sosyal ve ekonomik açılımlar ise; güvenlik sağlandıktan sonra anlam kazanır.
Başlık 6: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, sürecin bir ‘Devlet Politikası’ ve ‘Türkiye Modeli’ olduğunu kayıt altına aldı. Bu çalışma, çatışma çözümleri literatürüne ‘Türkiye Modeli’ olarak geçmiştir.” deniyor.
Raporda sürecin bir “Devlet Politikası” olduğu iddiası sakıncalıdır.
• Çünkü; bizim devlet geleneğimizde, milli birlik ve dirlik sürecimizde teröristle ve terör örgütüyle pazarlık masasına oturmak yanlıştır.
• BOP sürecinin mimarı Amerika Birleşik Devletleri’nin telkinleri doğrultusunda PKK ile masaya oturmayı “Türkiye Modeli” diye sunmak, milli iradeyi hiçe sayan vahim bir aldatmacadır.
• Türkiye’nin bir terör örgütü ile müzakere eden bir ülke konumuna düşürülmesi kabul edilemez.
• Devlet politikasının güvenilir olması için, geniş toplumsal mutabakat ve kurumsal süreklilik ve tutarlılık lazımdır.
• Siyasi partiler arası ani pozisyon değişiklikleri, bu kavramın tartışılmasına neden olmaktadır.
• Talepleri karşılanmadığında yeniden teröre döneceğini ima eden bir örgüt ve elebaşı ile görüşmeyi “çözüm” olarak sunmak, devlet onurumuzu ve saygınlığımızı ucuza harcamaktır.
• ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın bu konuda duyduğu memnuniyet acaba, Türkiye’nin kendi modelini oluşturmasından mı, yoksa sürecin Siyonist odakların planladıkları şekilde uygulanmasından mı kaynaklanmaktadır?
Başlık 7: “Terörsüz Türkiye Raporu, TBMM merkezli bir yol haritası niteliğindedir. Sürecin meşru çözüm adresi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi belirlenmiştir. Terörsüz Türkiye Raporu, idari ve hukuki düzenlemelere rehberlik edecek ilkeleri ve çerçeveyi çizen bir mutabakat metnidir.” deniyor.
Oysa; Terörsüz Türkiye Raporu’nda, raporun TBMM merkezli bir yol haritası olduğu iddiası, gerçeği yansıtmamaktadır; aslında toplumda oluşturulan algıyla farklı bir şekilde halkın avutulup oyalanmasıdır.
Maalesef; TBMM iç tüzüğü hiçe sayılarak oluşturulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, bağımsız bir çalışma ortaya koyamamıştır. Çalışmalar her seferinde bebek katili olan örgüt liderinin görüşleri doğrultusunda yapılmıştır.
Bu bağlamda;
• TBMM’nin, iktidarın uygulamalarını gerçek anlamda denetleyemediği ve şeffaflık sağlayamadığı bilinen bir olaydır.
• Komisyon tutanaklarının basına ve kamuoyuna kapalı tutulması ve ayrıca on yıl boyunca açıklanmamak üzere saklanması, ciddi bir kaygı kaynağıdır.
Diğer yandan, terörist liderin salıverilmesi için dile getirilen “Umut Hakkı” raporda doğrudan belirtilmemekle birlikte, “…idari ve hukuki düzenlemelere rehberlik edecek ilkeleri ve çerçeveyi çizen…” ifadesinden ne kastedildiği halkımızdan saklanmaktadır.
Acaba, burada idari düzenlemeden kastedilen, Türkiye’yi federatif bir yapıyla ayrıştırmak; Türk, Kürt ve Arap kimliklerini esas alarak devlete ortak fiili durumlar oluşturmak ve bu yolla kendine yeniden seçilme imkânlarını sağlamak üzere Anayasayı ayarlamak mıdır?
Başlık 8: “Terörsüz Türkiye süreci, güvenlik ve özgürlük dengesidir… Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, sürecin hak ve hürriyetlerin genişletilmesini ve toplumsal bütünleşmeyi hedefleyen çok katmanlı bir plan olduğunu gösterdi.” deniyor.
Raporda hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve dengelenmesi vurgusu yapılmıştır. “Güvenlik unsuru” tamam da, peki “özgürlük dengesi” ile ne amaçlanmıştır? bu açık değildir. Bununla mevcut demokratik ve hukuki yapının, Kürt kardeşlerimizin özgürlüklerini kısıtladığı ima ediliyorsa bu yaklaşım ve kabul doğru değildir.
• Ülkemizde, demokratik ve hukuki yapı temelinde, vatandaşların etnik kökenine göre ayrımcılık yapılması kanunen zaten yasaktır. Fiilen de noksanlıklar tamamlanmalıdır.
• “Özgürlük vurgusunun”, terörle bağlantılı hukuki düzenlemeleri kapsayıp kapsamadığı niye açıklanmamıştır?
15 Mart 2015’te Balıkesir Ticaret ve Sanayi Odası tarafından düzenlenen “Ekonomi Ödülleri 2015” töreninde konuşan Sayın Erdoğan, “Şimdi, varsa, yoksa bakıyorsun Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok. Neyin eksik senin? Başbakan çıkardın mı, bakan çıkardın mı? Çıkardın. TSK’da var mısın? Varsın. Ne istiyorsun, daha ne istiyorsun?” diyerek Kürtlere yönelik herhangi bir ayrımcılığın olmadığını vurgulaması yalan mıydı?
Başlık 9: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, geniş katılımlı bir istişare süreci sonucunda hazırlanmıştır. Rapor, 137 şahsın ve bazı kurumların görüşleriyle oluşturulmuş bir ‘müşterek idrak’ metnidir.” deniyor.
Raporda, çalışmanın geniş katılımlı bir istişare sonucu hazırlandığı vurgulanmıştır. Ancak görüşleri alınan bu kişi ve kurumların söyledikleri toplumdan niye saklanmıştır?
• Türkiye’nin idari yapısını etkileyebilecek bir sürecin daha geniş katılımla yürütülmesi gerektiği açıktır. Raporda da belirtildiği gibi, 86 milyon nüfus ve binlerce kurum içinde yalnızca 137 kişi ve birkaç kurumun öne çıkarılması elbette sakıncalıdır. Kaldı ki toplumsal mutabakatın gerçekten sağlanıp sağlanmadığı da tartışmalıdır.
Başlık 10–11: “Terörsüz Türkiye süreci, aynı zamanda bir ekonomik ve sosyal kalkınma programıdır. Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, terörün sona ermesiyle sağlanacak huzur ortamında, bölgesel kalkınma farklılıklarını azaltmayı ve ekonomik refahı artırmayı hedefleyen bir vizyon belgesi niteliğindedir.” deniyor.
Terörün Türkiye’ye maliyeti yıllık ortalama 100–240 milyar dolar arasında olduğu konuşulmaktadır. Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan Terörsüz Türkiye Raporu, bu ekonomik kaybın önlenmesi ve bölgeye yönelik ekonomik ve sosyal programların genişletilmesinin hedeflendiğini ortaya koymaktadır.
Raporda terörün maliyetinin yıllık ortalama 100–240 milyar dolar olduğu ve terörsüz ortamda kalkınmanın hızlanacağı vurgulanmaktadır.
• Evet, terörün ekonomik maliyeti çok yüksek rakamlardadır. Ancak kalkınma yalnızca güvenlik ortamıyla değil, başta hukuk devleti olmak üzere yatırım iklimi, üretim politikası ve yapısal reformlarla mümkün olacaktır.
• Zira terörün olmadığı İç Anadolu, Ege ve Karadeniz Bölgelerinin iç kısımları da ekonomik yoksulluğu veya yoksunluğu derinlemesine yaşamaktadır.
Kaldı ki, PKK terörünü ve arkasındaki emperyal güçleri doğru teşhis edemeyen veya etmeyen komisyon, yıllardır bataklığı kurutmak yerine, sivrisineklerle uğraşma yolunu tercih eden gafil iktidarların yeni versiyonlarıdır.
Başlık 12: “Terörsüz Türkiye süreci, şehitlerimizin emanetine sahip çıkmaktır. Çalışmaların mümkün olan en geniş mutabakatla rapora bağlanması, yasal adımlar için sağlam bir meşruiyet zemini oluşturmuş; milli dayanışma ve kardeşliğin inşasında toplumsal kabul tahkim edilmiştir. Terörsüz Türkiye süreci, şehitlerin emanetine sahip çıkmaktır. Onlar ülkemizi teröriste teslim etmemek için, yaralandılar, sakat kaldılar, canlarından vazgeçtiler; biz ise siyaset yoluyla bunu sağlayacağız” der gibi komisyon kendisine pay çıkarma havasındadır.
Burada belirtilen “mutabakatın genişliği ve niteliği” sözü, genişlik ve nitelikle yakından ve uzaktan hiçbir ilgisi olmayan bir iddiadır. PKK’yı aklayacak ve terörden siyasi sürece taşıyacak yasal düzenlemeler için meşruiyet zemini hazırlama çabalarıdır.
• Maalesef şehit ailelerinin hassasiyetleri dikkate alınmamıştır. Komisyon şehit anası Pakize Anne’nin/annelerin sesini duymamıştır.
• Bu sürecin adalet duygusunu zedeleyeceği açık ve ortadadır. Oysa toplumsal vicdanın tatmini yerine acıtılması, insanımızı yaralayacaktır.
Başlık 13: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, ‘Genel Af’ söylemlerini boşa çıkarttı. Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu, toplumda ‘cezasızlık’ veya ‘genel af’ algısı oluşturacak adımlardan özellikle uzak durulması gerektiğini vurguluyor.” deniyor.
Yani raporda genel af çıkarılmayacağı, ama hukuki düzenlemeler yapılacağı anlatılmaktadır. Bu açıkça bir aldatmaca ve toplumu avutmadır.
• Hukuki düzenleme yapılacağı açıkça ifade edildiğine göre bunun anlamı ve kapsamı açıklanmalıdır.
• Oysa şimdiye kadar uygulanmamış AİHM kararlarının hayata geçirilmesi durumunda elbette bir af söz konusu olacaktır; bu çerçevede “Umut Hakkı” da gündeme taşınacaktır. Nitekim “Umut Hakkı”, Sayın Bahçeli tarafından grup konuşmasında açıkça gündeme taşınmıştır.
Çünkü “Terörsüz Türkiye” konusu ilk gündeme geldiğinden beri yetkililerin: “Terörsüz Türkiye projesi, açık söylüyorum, bir müzakerenin, bir pazarlığın, bir al-ver sürecinin neticesi değildir. Herkes şundan emin olsun: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin onurunu, gururunu çiğnetmeyiz; Türkiye’nin başını asla öne eğdirtmeyiz.” iddiaları hep kof çıkmıştır.
Başlık 14: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, ortada bir ‘pazarlık’ sürecinin olmadığını belgeledi. Rapor, silah bırakma sürecinin, milletimizin huzura ve birliğe dair kararlılığının sonucu ve yansıması olduğunu gözler önüne serdi.” deniyor.
Yani, raporda pazarlık olmadığı ve sürecin dış kaynaklı yapılmadığı hatırlatılmıştır. Peki, madem pazarlık yoktu, bu beklenilmeyen ziyaretler ne anlam taşımaktaydı. Yoksa İmralı yolculukları hâl hatır sorma amaçlı mıydı?
DEM raporu olarak bilinen ve DEM üyelerinin basına verdiği demeçler ile taleplerin açıkça görüldüğü bir ortamda, “herhangi bir pazarlık süreci yoktur” denilerek toplumla âdeta alay edilmekte hatta aldatılmaktadır.
Daha önce “Açılım Süreci” öncesinde Oslo görüşmeleri, “PKK ile görüşülmesi söz konusu değildir” şeklinde inkâra kalkışılmıştı. Daha sonra, dönemin Başbakanı görüşmenin devlet tarafından yürütüldüğünü açıklamıştı. İlerleyen dönemde ise Oslo görüşmelerinin talimatını kendisinin verdiğini ve o zaman MİT Müsteşar Yardımcısı olan Hakan Fidan’ın katılım sağladığı anlaşılmıştı.
Başlık 15: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, sürecin dış kaynaklı bir proje olmadığını kayıt altına aldı. Terörsüz Türkiye Süreci tamamen özgün ve milli bir irade beyanıdır. Ve işte karşımızda raporun en bariz yalanı: Raporun, sürecin dış kaynaklı bir proje olmadığını kayıt altına alması!” deniyordu.
• Oysa önceki açılım sürecinde masaya oturan PKK’nın perde arkasından verilen vaatlerle masadan kalktığını o günün iktidar mensupları da hatırlatmışlardı!
• Yine “Büyük Ortadoğu Projesi”nin eş başkanı olarak “Bizim, Ortadoğu’da bir görevimiz var. Biz, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nde eş başkanlardan biriyiz.” diyen Sayın Erdoğan’dı. Ve bu gerçekleri belgeleriyle yazan Üstad Ahmet Akgül’e ağır cezalar yağdırılmıştı.
Şimdi BOP kapsamında yürütüldüğü ayan beyan ortada olan “Terörsüz Türkiye” sürecinin, dış kaynaklı olmadığını söylemek ne kadar inandırıcıydı?
Başlık 16: “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu, Terörsüz Türkiye ve Türkiye Modeli’nin çerçevesini çizmektedir. Raporda ana hedef, terörün ülke gündeminden tamamen çıkarılması olarak belirlenmiş; aynı zamanda kamu düzeni, özgürlükler ve toplumsal bütünleşmenin eş zamanlı sağlanması gerektiği vurguluyor.” deniyordu.
• Oysa Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bir taşeron örgüt olan PKK’yı muhatap alması büyük yanlıştır.
• Bu yanlışlığı yaparken de “İspanya, İtalya ve İngiltere, ülkelerindeki sorunu bitirmek için terör örgütlerini muhatap kabul ettiler. Şimdi biz de aynısını yapıyoruz.” ifadeleri kullanılmıştır. Bu sözler, modelin iddia edildiği gibi bir “Türkiye Modeli” olmadığının dolaylı bir itirafıdır. Öte yandan, devletine sadık milyonlarca Kürt vatandaşımızı sanki PKK ve DEM temsil ediyormuş gibi davranılması ayrıca mide bulandırıcıdır…
Başlık 17–18: “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Terörsüz Türkiye Raporuna göre, Terörsüz Türkiye’nin ön şartı, terör örgütünün silah bırakması… Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, sürecin soyut bir temenni değil; somut bir ön şart üzerine kurulu olduğunu gösteriyor.” deniyor.
Yani rapora göre ön şart PKK’nın silah bırakmasıdır.
• Oysa Türk Milletinin tek şartı; terör örgütünün tamamen lağvedilmesi, silah ve mühimmatlarının Devlete verilmesi ve tüm teröristlerin kayıtsız şartsız teslim olmasıdır.
İddiaya göre: PKK ile herhangi bir pazarlık söz konusu olmadığına göre terör örgütünün ister istemez bunu yapması lazımdır. Sözde bir fesih açıklaması ve otuz teröristin, otuz hurda Kalaşnikof yakması oyununu saatlerce millete seyrettirenlerin, aldanıp aldanmadıkları ve samimiyetleri tartışmalıdır.
Başlık 19: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, hukuki bir hazırlığı kayıt altına aldı. Rapor, örgütün silah bırakmasıyla birlikte, süreci ve sonrasını yönetecek ‘müstakil ve geçici’ bir yasal düzenlemeye işaret ediyor.” deniyor.
Raporda “müstakil ve geçici” bir yasal düzenlemeden bahsediliyor.
Mevcut yasalar, terörü bitirme ve teröristlere uygulanacak cezalar konusunda yeterli iken, süreci ve sonrasını yönetecek “müstakil ve geçici” bir yasal düzenlemeden bahsetmek, “komisyonun yasal dayanağı yoktur” iddialarını doğrulamaktadır.
Şimdi, sormak gerekir: Ortada yasal bir düzenleme yoksa bu süreç neye göre yürütülmeye çalışılmıştır? Kaldı ki yine PKK terörünün sona erdirilmesiyle ilgili olarak 2014’te kabul edilen “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” zaten vardır. Böyle bir kanun varken “müstakil ve geçici” bir yasal düzenleme yapmanın altında neler yatmaktadır?
Başlık 20: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu, Anayasa’nın ilk dört maddesi ile 66. maddeyi tartışma kapsamı dışında tutuyor. Rapor, terör örgütünün silah bırakmasıyla birlikte, süreci ve sonrasını yönetecek ‘müstakil ve geçici’ bir yasal düzenlemeye de işaret ediyor.” deniyor.
Bu başlık altında, önceki maddede öngörülen yasal düzenlemenin Anayasa’yı etkileyeceği vurgulanmıştır. Kamuoyundan gelebilecek tepkiler nedeniyle, Anayasa değişikliği yapılacağı ifade edilmekle birlikte, Anayasa’nın ilk dört maddesi ve 66. maddenin değiştirilmeyeceği açıklanmıştır.
Maalesef; “Vatandaş bu duruma ne diyecek” sorusunu gündeme getiremiyoruz; zira vatandaş, karnını nasıl doyuracağını ve ay sonuna nasıl ulaşacağını düşünmekle meşgul olup, ekonomik baskılar nedeniyle özgürlüğü kısıtlanmıştır. Raporda, yukarıda olduğu gibi burada da “müstakil ve geçici” bir yasal düzenlemeden bahsedilmesi en sinsi bir tuzaktır.
Sonuç olarak:
Bu komisyonun çalışması fiilen yok sayılmalıdır; zira ilk gündeme geldiğinde, herhangi bir pazarlık veya yasal düzenleme söz konusu olmayacağı, sadece istişare amaçlı olduğu vurgulanmıştır. Oysa, gelinen noktada komisyon, “müstakil ve geçici bir yasal düzenlemeye” ihtiyaç olduğunu tekrarlamaya başlamıştır. TBMM’ye tavsiyelerden de öte hatta dayatmalarda bulunmaktadır. “Bu komisyonda alınan kararların uygulanmaması hâlinde terörün devam ettirileceği” imajı ve şantajı yapılmaktadır.
Ne hazindir ki diğer taraftan, komisyon üyeleri kendilerini garantiye almayı da sağlamışlardır.
Oysa Hukuk Devletinde ve Demokrasilerde, makamı ve mevkii ne olursa olsun hiçbir kimse kendisini lâyus’el, yani hesap sorulamaz sanmamalıdır.
Kamuoyunun sorması ve açıklanması gereken temel soru şu olmalıdır:
Bu süreç, terörü tamamen ve kalıcı biçimde sonlandıracak mıydı; yoksa yeni bir belirsizlik dönemine kapı mı aralayacaktı?
- Cumhuriyet – 25.07.2026
- TRT HABER – 27.07.2026
- Prof. Dr. Ahmet Saltık
- Cuma Nacar – 12.03.2026 – Millet Partisi

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
AKGÜLÜMÜZ!.. (ŞİİR)
Milli Çözüm çizgisinin senelerdir altını çizdiği "Adil Düzen" prensibinin tasavvufi ve içtimai alandaki tezahürü sayılacak…
TÜM TARİKATALAR-CEMAATLER KAPATMAK ÇÖZÜM VE ÇARE DEĞİL. ÇÖZÜMÜ YİNE MİLLİ ÇÖZÜM ORTAYA KOYUYOR. DİYANETİN GÖZETİMİNDE…
“İt ürür, kervan yürür” sözü; dedikodunun, nifakın ve engellemelerin, inanç ve dava sahibi insanın yürüyüşünü…
Milli Çözüm bakış açısıyla detaylı bir şekilde ele alınan, Türkiyedeki tarikat ve cemaatlerin genel yapısını…
Adil Düzen, toplumda adaletin, ahlakın, güvenin ve hakkaniyetin esas alındığı; insanın sadece ekonomik çıkarlarıyla değil,…
“Net olmak”; gizli hesaplardan uzak, niyeti açık, sözü doğru, tavrı güvenilir ve Hakk’a karşı istikamet…
Tarikat ve cemaatlerin tamamının birbiri hakkında şimdiye kadar yapmadığı, yapamadığı, yapamayacağı müspet tanımlama ve kucaklama…
RABBİM; BİZİ NET VE MERT DURUŞUNU BOZMAYAN BİR KUL OLABİLMENİN GAYRETİNİ ÇEKENLERDEN EYLE… Şiirde; “net…
Adil Ahlaki düzende denetimin oto kontrol üzerine kurgulanması kaynakların verimli kullanılması açısından da çok önemlidir.…
Bu Kutlu Davanın Aziz Liderine; Muhterem Üstadıma Mihnet Edenler, Onun Gönül Huzurunuza Kast Eden Ahmaklar…